Tüm Versiyonu Göster : Abdullah Oğuz
Doğum: İstanbul,Türkiye - 17.06.1958
1958 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi, İktisadi, İdari Bilimler Fakültesi'ni bitidi.
1983 yılında New York’ta ANS International’ı kurdu. Bir posta ile alışveriş şirketi için geliştirdiği video kataloğu, dergi aracılığıyla gerçekleşenden yüzde 65 daha fazla satış sağladı. Dünyada ilk kez uygulanan bu pazarlama konseptinin başarısı “Wall Street Journal”da kapak haberi oldu.1992 yılında ANS International Türkiye’yi kurdu. Ulusal kanallara binlerce saatlik program üreten ANS International, kreatif ekibinin yarattığı özgün drama ve game show formatlarıyla ekranlara dünya standartlarında kalite getirdi.
Filmleri - Yönetmen (10 Film)
O Şimdi Mahkum 2005
Bıçak Sırtı 2005
Kırlangıç 2004
Ah Be İstanbul 2004
Asmalı Konak - Hayat 2003
Estağfurullah Yokuşu 2003
Karaoğlan 2002
90-60-90 2001
Top Model 1994
Son Söz Sevginin 1993
Filmleri - Yapımcı (20 Film)
29-30 2006
Maçolar 2006
Bıçak Sırtı 2005
O Şimdi Mahkum 2005
Tam Pansiyon 2004
Ah Be İstanbul 2004
Büyümüş de Küçülmüş 2003
Şarkılar Seni Söyler 2003
Kampüsistan 2003
Estağfurullah Yokuşu 2003
Mustafa Hakkında Herşey 2003
Asmalı Konak - Hayat 2003
Asmalı Konak 2002
Karaoğlan 2002
Bayanlar Baylar 2002
O Şimdi Asker 2002
Dünya Varmış 2001
Evdeki Yabancı 2000
Ruhsar 1997
Son Söz Sevginin 1993
Filmleri - Senaryo (1 Film)
Asmalı Konak - Hayat 2003
http://img161.imageshack.us/img161/881/mutluluk1vb9.jpg (http://imageshack.us)
http://img505.imageshack.us/img505/8354/mutluluk1mg0.jpg (http://imageshack.us)
http://img50.imageshack.us/img50/2643/mutluluk3rm9.jpg (http://imageshack.us)
http://img408.imageshack.us/img408/276/mavig24pe7.jpg (http://imageshack.us)
Sen mutluluğun filmini yapabilir misin, Abdullah?
Zülfü Livaneli son romanlarında (okuduğum Leyla'nın Evi ve bir türlü okuyamadığım Mutluluk), anladığım kadarıyla şöyle bir öğeye yaslanıyor: Türkiye'nin insan mozaiğinden son derece farklı konumlarda bir avuç kahraman seçmek, onları raslantılarla karşılaştırmak. Ve böylece bize, toplumun yaşadığı çelişkilerden çarpıcı yansımalar vermek... Tüm dünyada övgü kazanan ve ödüller alan Mutluluk romanı, gerçekten de filmi kadar iyi mi? Yoksa film romanı aşıyor mu? Bu konudaki kişisel yargımı izninizle romanı okuyunca vereceğim. Ama şimdilik çok iyi bir film karşısında olduğumuzu söyleyebilirim. Bir Anadolu kırsalı dekorunda açılan film, bir göl kıyısında tecavüze uğramış ve baygın olarak bulunan genç Meryem'i ve onun saldırganı bir türlü açıklamaması üzerine, aile reisi olan dayısı tarafından verilen 'ölüm kararı'nı hikâye ediyor. Bu 'görev' de askerden yeni dönen amca oğlu Cemal'e veriliyor. Askerde 'hainlerin peşinde' koşmuş ve bir kısmını haklamış olan komando Cemal, işi sessizsedasız bitirmek için kızı alıp İstanbul'a geliyor. Ama orda, onu öldürmeye eli varmıyor. Bu kez Ege kıyılarına geliyor, bir balık çiftliğinde yeni bir hayat kurmayı deniyorlar. Ve karşılarına, sosyetik karısından, yapay hayatından ve rutin işlerinden bıkıp kendini denizlere adamış orta yaşlı bilim adamı, üniversite hocası İrfan çıkıyor. Mirsad Heroviç'in kameranın değdiği her yeri ve her şeyi büyülü biçimde güzelleştiren çabasıyla saptadığı bir cennet dekorunda, bir cehennem öyküsü izliyoruz. Sormamak elde değil: Tanrım, bu güzelim doğada bu köylüler, niye bu kadar zalim, neden bu denli kıyıcı? Bu güzellikler önünde böylesine çirkin ruhlar nasıl var olabiliyor, böylesine insanlık dışı şeyler nasıl düşünülüp tasarlanıyor? Film, adına töre cinayetleri denen şeye öylesine güçlü bir tanıklık getiriyor ki, aşkolsun. Tüm bu adamları devasa bir salona toplayıp bu filmi göstersek... Acaba bir şeyler değişir miydi? Ama bu sanılacağı gibi bir tez filmi, bir polemik filmi değil. Livaneli'nin sanırım romana yüklemeyi başardığı tüm evrensel hümanizma öğeleri, filmde de güçlü ve etkileyici biçimde beliriyor. Ve bize kolay kolay unutulamayacak birçok sahne armağan ediyor. Hemen tüm olaylar, suyun (göl, Haliç veya deniz) egemen olduğu bir coğrafyada geçiyor ve suyu nerdeyse trajedinin bir öğesi haline getiriyor. Bu temelde üç kişilik oyun, son derece iyi seçilip yönetilmiş olağanüstü oyuncularıyla, bir büyük aşk ve ölüm dansı gibi sanki... Meryem ve Cemal, tutkuları, gelenekleri ve duygularıyla adeta bıçak sırtında dolaşıyorlar, yaşamla ölüm arasındaki ince çizginin bir bu yanına, bir öbür yanına düşüyorlar. Onların gerçekliklerine karşı, Profesör İrfan biraz hayal eseri, biraz fantezi gibi duruyor. İyi niyetli, bohem karakterli, iklim ve coğrafya değiştirerek kendi gerçeklerinden kaçabileceğini hayal eden idealist, saf aydın tipi. Onu karikatürize olmaktan biraz da usta oyuncu Talat Bulut kıl payıyla kurtarıyor. Sonuç olarak hem görsel nitelikleriyle, hem de özüyle ön plana çıkan sıradışı bir film, sinemamızın şu dönemde kalkıştığı atakta bir diğer zirve. Abdullah Oğuz da artık dikkate alınması gereken önemli bir yönetmen.
"İsteseydim daha çok ağlatırdım ama dozunda bıraktım"
"Mutluluk"un yönetmeni Abdullah Oğuz: "İnsanlar filme ağlama endeksine göre gidiyorsa, 'Babam ve Oğlum'un başarısını yakalamayabilir"
Abdullah Oğuz "Asmalı Konak" ve "O Şimdi Mahkum"dan sonra üçüncü yönetmenlik denemesiyle karşımızda. Aslında fazla söze gerek yok! Gazetede çıkan eleştiriler, filmi seyredenlerden gelen tepkiler hep aynı yöne işaret ediyor. Zülfü Livaneli'nin aynı adlı romanından uyarladığı "Mutluluk"ta sergilediği duyarlılık, ikinci bir "Babam ve Oğlum" fenomeni yaratacakmış gibi görünüyor. "Babam ve Oğlum" gibi reklam yapmayan, kendini iyi saklayan bir film "Mutluluk". Ama Oğuz, kameralarda görünmeyi sevmeyen bir adam olduğunu söylese de, filmi gibi kendini saklamıyor; imajıyla ve yaptıklarıyla onu "halktan kopuk bir Amerikalı" olmakla eleştirenlere tek tek cevap veriyor.
Yönetmenliğini yaptığınız "Mutluluk" bir haftadır sinemalarda. İlk hafta hasılatına ve genel tepkilere bakınca "Mutluluk"u çekmiş olmaktan dolayı mutlu musunuz?
Çok mutluyum. Çok iyi gidiyor. Çünkü gerçekten genelinde herkes çok iyi şeyler yazıyor. Ve en güzel tarafı, herkes farklı bir şeyler bularak yazıyor. Gişe de çok iyi gidiyor. İlk hafta 50 bin kişi seyretmiş. Zaten benim bu filmden belli bir sayı tutturmak gibi bir beklentim yok. Biz elimizden geleni yaptık.
İyi bir film yaptığımızı düşünüyorum. İnşallah insanlar gider ve seyrederler. Ama bunun kulaktan kulağa yayılarak olmasını istiyorum. Fısıltı gazetesine çok inanıyorum. Yeterli bütçemiz olmadığı için zaten pek reklam da yapmadık.
Türk halkının son dönem favori filmlerinden biri de "Babam ve Oğlum"du. Onun da reklamı yapılmadı. Methi kulaktan kulağa yayıldı. "Mutluluk" ikinci bir "Babam ve Oğlum" fenomeni haline gelir mi?
Bilmiyorum ama birkaç eleştirmenin yazılarında bunu gördüm. Bu beni çok mutlu etti. Onlara göre bu filmin başarısı ajitasyon dozunun çok yerinde olmasından kaynaklanıyor. Bu çok önemli bir yorum. Çok doğru. "Babam ve Oğlum" kadar etkili olur mu bilmiyorum ama istesem ben bu filmi o etkiyi yaratacak şekilde yapardım.
Bir tercihti bu yani.
Evet. Tercih etmedim. Her şeyi çok dozunda yapmak istedim. Filmde hiçbir şey diğerinin önüne geçmiyor. İstesem film boyunca birçok kez daha fazla ağlatırdım. "Babam ve Oğlum" bu yüzden çok başarılı oldu. Herkes selpakla gidip ne kadar ağladığını anlatıyordu. Ben böyle bir yol seçmedim. Eğer insanlar filme ağlama endeksine göre gidiyorsa, o kadar başarılı olmayabilir. Ama ben filmimi başarılı buluyorum.
"Beni halktan kopuk, uzak, uzaylı biri zannediyorlar"
Sizi seven ve övenler zaten hep övüyor. Ama örneğin Hürriyet'ten Ahmet Hakan halktan kopuk halinize ve önceki işlerinize eleştirel bakan biri olarak bu filmde çok şaşırdığını söylemiş. Gerçekten değiştiniz mi yoksa insanları şaşırtmak mı istiyorsunuz?
Hayır, şaşırtmak istemiyorum. Zaten bana garip geliyor bu. Niye böyle bir imajım olduğunu anlamıyorum. "Sen ki o kadar halktan uzaksın, nasıl bu kadar iyi tanıyorsun bu Türk halkını, bu Anadolu'ya özgü mahcubiyetleri" diye yazmış Ahmet Hakan. Herhalde puro içtiğim, bazen şoför kullandığım için insanların gözünde halktan kopuk bir durumum var. Sanki uzağım ve dolayısıyla uzaylıyım sanıyorlar. Dolayısıyla benden böyle bir şey beklemiyorlardı.
Dışarıya yansıttığınız imajdan farklı birisiniz yani...
Bunca sene Türk halkı için bu kadar başarılı televizyon projeleri üretmişsem, Türk halkını zaten çok iyi tanıyor olmam lazım. 70 tane yerel kanalı bir araya koymuşum, network kurmuşum. Hep bu kanalların ikinci adamlarıyla muhatap olmuşum. O adamlar kim biliyor musun? Onlarla oturup, rakı içip, onları ikna etmişim ve yeni bir şey denemişim seneler evvel. Bunları yapabilmek için onlarla iletişim kurabilmelisin.
Nasıl kuruyorsunuz bu iletişimi?
Küçüklüğümde her şeyi gördüm ben. Dedem Afyon'dan Kırım'a yerleşmiş. Çok iyi bilirim aynı tencerenin içinden herkesin kaşığını daldırıp çorba içtiğini. İstanbul'da doğup büyümem, New York'ta yaşamam bunu değiştirmiyor. New York'ta gidip Central Park'ta zencilerle basketbol oynadım. Bugün beni nereye götürürsen götür, beş dakika içinde oradaki adamlarla iletişim kurarım. Ama beni tanımadıkları için bunu anlamıyorlar.
Anlatır mısınız kendinizi?
Ben hâlâ babam geldiği zaman doğrulurum. Ancak son bir-iki senedir onun önünde bacak bacak üstüne atıyorum. Demek ki o gelenekler bende de var. Ben "derdimi ummana döktüm, asuman'ı inlerim" şarkısını söyleyebiliyorum. Kulaktan dolma da olsa, alaturka biliyorum. Ama caz da dinliyorum. Bütün bunların sentezidir işte, filmim de, karakterim de... Bu nedenle beni bu şekilde eleştirmelerini anlayamıyorum.
Türk halkının hangi duygusuna, hangi düşünce yapısına, nesine hitap ediyor bu film?
Türk insanını çok güzel gösteriyor. Değişik kültürlerden değişik kahramanlar. Yani herkesin kendisiyle özdeşleştireceği karakterler var bu filmde. O farklı kültürdeki insanların birlikte çıktığı yolculukta şunu da fark ediyorsun. O kadar birbirlerine ihtiyaçları var ki, aslında birbirlerinden o kadar çok öğrenecekleri şeyler var ki. Yani, entelin doğulusundan, doğulunun batılısından, köylünün şehirliden, modernin geleneksel olandan... Herkes birbirinden etkilenerek dönüşüyor biraz.
"Türkiye'nin tanıtım filmi olarak kullanılsın"
Doğulu-batılı, modern-geleneksel anlamında bir Türkiye panoraması olmasının dışında bir de doğal güzellikler anlamında Türkiye'nin birçok farklı bölgesini bilincimize taşıyor film. Van, Konya, Marmaris, İstanbul'dan inanılmaz bir görsellik yansıyor.
Evet. Türkiye panoramasını gerçekten iyi gösteriyor. Doğal güzellikler anlamında da. Kültür Bakanı ya da Dışişleri Bakanı alsın bu filmi koltuğunun altına, yurtdışına gitsin ve Türkiye'nin tanıtım filmi diye kullansın. İnsanlar filmi seyredince kendini Marmaris'teki o koylardan birine atmak, denize atlamak istiyor. Konya'ya, Van'a gitmek istiyor.
Konu itibarıyla da bu film tutar dediniz mi? Töre cinayetleri, askerlik eleştirisi gibi birçok hassas konu var sonuçta gündemle örtüşen.
Yurtdışı için bunu düşündüm. Bu konular tutar dedim. Yurtdışında kariyerim anlamında da enteresan bir dönüşüm olabilir gibi gördüm. Sonuçta, töre çok yüzleşmemiz gereken bir şey, doğru. Ama ben yurtdışına "Benim gerçekten çok modern insanım da var, müthiş doğal güzelliklerim de var, yüzleşmem gereken problemlerim de var ve bu problemimi kendi içimde halledebilirim" mesajını vermek istedim. Eğer sırf köyde geçen, sırf töre olayımızı gösteren bir film olsaydı çekmezdim. Şimdi beklediklerinden çok farklı bir Türkiye görecekler.
"Yapımcılık konusunda çok Amerikalıyım. Amerika'yı yeniden keşfetmem"
Kendinizi yönetmen mi yapımcı olarak mı daha iyi ifade ediyorsunuz, hangisinde daha başarılı buluyorsunuz?
Tabii ki sinema ve yönetmenlik. Reklamda da böyleydim ben.
"Yönetmenlik yönüm daha kuvvetli" mi diyorsunuz?
Yapımcılık benim için her zaman kolaydı, öyle söyleyeyim. Çünkü çok Amerikalıyım bu konuda. Amerika'yı yeniden keşfetmem. Know-how benim için çok önemlidir. Amerika'dan Türkiye'ye geldiğimden beri yaptıklarıma bakalım. Çok megalomanca olacak ama 92'den beri hep trendler belirlemişim. Gelir gelmez, "Saklambaç" diye bir "dating game" yapmışım. 17 tane yarışma programı yapmışım. İlk kez bir soap opera yapmışım. 33 tane seti vardı. Nur Sürer, Haluk Bilginer, yok yoktu. Sonra "Ruhsar" gibi ilk sitcom'ları yapmışız. "Çarkıfelek"le 1,5 sene prime time'da kanal hep birinci olmuş.
Şimdi televizyon projeleriniz niye azaldı?
Televizyon gittikçe zorlaşıyor aslında. Aynı dili konuşamayacağın bir sürü insan sektöre girdi. Hiç alakası olmayan insanlar giriyor ve yapımcı olarak ortaya çıkıyor. Bu arada işini çok iyi yapan yapımcılar da var ama sektör bozuldu. Benim yapımcı olarak özelligim şu. Heyecanlanmam, mutlaka yeni bir şey bulmam lazım. "Mutluluk"ta da Murat Han'ı oynatmak böyle bir şeydi. Zaten bundan sonra vaktimin çoğunu sinemaya ayıracağım.
"Murat Han doğuda iki gün şive çalışıp rolü kaptı"
Cemal karakterini canlandıran Murat Han'ı kimse tanımıyordu ama filmden sonra herkes onu konuşuyor. Nereden çıktı Murat Han, siz mi keşfettiniz onu?
Murat Han Los Angeles'tan geldi. Bir dizinin cast çekimi için gelmişti bize.
O geldi yani ayağınıza; siz onu bulmadınız...
O geldi. Bizim Ajans'a da girmek istedi.
O sırada ben film için seçmeler yapıyordum. Aşağı yukarı 250-300 çocukla deneme çekimi yapmıştım. Ama hâlâ Cemal'i oynayabilecek birini bulamamıştım. Murat Han'ı görünce, ondan Cemal olur dedim. Fiziği, her şeyi çok iyiydi ama şiveyi biraz çözmesi lazımdı.
Nasıl çözüldü bu sorun?
Bize haber vermeden kamerayı kapıp doğuya gidiyor. Orada iki gün çalışıyor. Doğulu çocuklara teksti okutuyor. Duyduklarını tekrarlayarak şiveyi çözüyor. Sonuçta iki gün yani 48 saat içinde çok büyük bir değişimle geri döndü ve rolü kaptı.
Murat Han çok yetenekli. Bilkent'ten sonra Amerika'da Stella Adler denen Robert de Niro'ların atölye çalışmaları yaptığı okulda üç sene okumuş. Amerika'da bir sürü tiyatroda başrol oynamış. Bir-iki filmde de çok küçük rolleri olmuş. Ama asıl ilk film deneyimi "Mutluluk". Bence Türkiye onu epey konuşacak; konuşmaya başladı da zaten.
"Yönetmen olmasaydım modacı olurdum"
Kalın çerçeveli gözlükleriniz, giyiminiz ve stilinizle de çok konuşuluyorsunuz. Bu stili bilerek mi kurguladınız?
Hayır. Tamamen estetik bakışla ilgili. Bakışım öyle. Ama şu vardır bende: Yönetmen olmasaydım, modacı olurdum. Moda üzerine çok şey çektim Amerika'da. Vogue gibi bir dergiyi ilk kez videoda yapan adamım ve genel yayın yönetmeniydim. Adı "Moda Video" idi. Televizyonda çıkardı. Ve kendi moda editoryallerimi yapardım.
O zamanlar çok iyi bilirdim o dünyayı.
http://img50.imageshack.us/img50/4577/mutluluk5um8.jpg (http://imageshack.us)
http://img524.imageshack.us/img524/5481/mutlulukk20pb7.jpg (http://imageshack.us)
Kendisini ne kadar tebrik etsem azdır...İzlediğim en iyi Türk filminin yönetmeni !!! Mutluluk harika bir filmdi...Ve o filmle birlikte Abdullah Oğuz sinemada benim en sevdiğim Türk yönetmen oldu...Çok çok beğendim filmi... Oyuncuları,çekimi,kurgusu,herşeyiyle müthiş bir film olmuş...
http://img230.imageshack.us/img230/6671/mutlulukk70yw1.jpg (http://imageshack.us)
http://img47.imageshack.us/img47/1055/abdull1jf3.jpg (http://imageshack.us)
http://img113.imageshack.us/img113/8620/cannes1vx1.jpg (http://imageshack.us)
Asmali konagi tekrar cekmek istiyormus, ama bazi seyleri bilmesi lazimki biz nurgülsüz ve özcan denizsiz asmali konak istemiyoruz. efsanemizi kirletmeye hakki yok tek basina. biraz olsun tecrübesi varsa o iki oyuncu olmadan birsürü seyirci kaybi yasayacagini bilmesi lazim.
ıslak ıslak 22-09-07, 11:58 'Mutluluk' Altın Küre aday adayı...
'Mutluluk' adlı Türk filminin bu yılki Altın Küre ödüllerinin aday adayı olduğu açıklandı.
Yapımcılığını ANS Prodüksiyon'un üstlendiği, yönetmenliğini Abdullah Oğuz'un yaptığı 'Mutluluk' filmi dünyanın ve ABD'nin en önemli film ödüllerinden biri olan Altın Küre Ödülleri'ne (Golden Globe) aday olmak için ABD'ye gelecek.
'Mutluluk' 28 Eylül'de Los Angeles kentindeki Beverly Hills Aidikoff sinema salonunda Altın Küre ödül jürisi tarafından izlenecek, ardından filmin Altın Küre'ye adaylığı konusunda karar sürecine girilecek.
Film ekibi gösterimden sonra jüri üyelerine resepsiyon verecek. Hollywood yolundaki film, New York Kültür ve Tanıtma Ataşeliği tarafından da destekleniyor.
Zülfü Livaneli'nin 7 dile çevrilen ve uluslararası ödüller kazanan "Mutluluk" adlı kitabından uyarlanan filmin başrollerini Talat Bulut, Özgü Namal, Murat Han ve Lale Mansur paylaşıyor.
44. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda yarışacak Türk filmleri belli oldu.
Real'in ana sponsorluğunda, TÜRSAK ve AKSAV Vakfı'nın işbirliğinde bu yıl 44.'sü gerçekleştirilecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması'nda yarışacak Türk filmleri belli oldu.
Türk Sineması'nın yapımcı, yönetmen, senarist, akademisyen, eleştirmen olarak alanlarında uzman ve usta isimlerin yer aldığı geniş bir seçici kurulun izleyerek, gizli oylama ile sonuçlandırdığı 44.Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması filmleri seçkisi aşağıda alfabetik sırayla yer almaktadır.
Töre, günah-sevap ve kadın-erkek ilişkileri üzerine farklı bir bakış açısı sunan, Türk Sineması'nın önemli senarist-yönetmenlerinden Barış Pirhasan'ın, altı sene sonra dönüş yaptığı filmi "Adem'in Trenleri".
Farklı kişilikleri tesadüflerin gölgesinde bir araya getiren ve önce kendileriyle, ardından birbirleriyle iletişim kurmaya zorlayan olayların konu edildiği, Berkun Oya yönetmenliğindeki "İyi Seneler Londra"
Kasaba'nın genç delisi Jan Jan'ın naif aşk öyküsünün anlatıldığı yönetmenliğini Aydın Sayman'ın üstlendiği "Janjan"
Zülfü Livaneli'nin aynı isimli kitabından uyarlanan Abdullah Oğuz yönetmenliğindeki "Mutluluk"
Türk bir delikanlının, Alman sığınma sisteminin içine düşüp, o çarkın içinde eriyip gitmesini anlatan, Reis Çelik'in senaryosunu yazıp yönettiği "Mülteci"
Üç farklı gazete haberinden yola çıkılarak çekilen ve çağın çürüyen ruhunun resmini çizmeye çalışan, Yavuz Altun yönetmenliğindeki "Münferit"
Suç ve günah temalarını derinlemesine inceleyen, senaristliğini ve yönetmenliğini Tayfun Pirselimoğlu'nun yaptığı "Rıza"
Namus cinayetlerini konu alan, Handan İpekçi'nin senaryosunu yazıp, yapımcılığını ve yönetmenliğini de üstlendiği "Saklı Yüzler"
Turgut Yasalar'ın Ahmet Ümit'in romanından uyarladığı "Sis ve Gece"
Bu seneki Cannes Film Festivali'nde ‘en iyi senaryo' ödülünü kazanan, senaristliğini ve yönetmenliğini Fatih Akın'ın yaptığı "Yaşamın Kıyısında"
Şehir hayatı ile doğup büyüdüğü kasaba arasında sıkışıp kalmış bir karakterin işlendiği, Cannes Film Festivali'nde gösterilen, Semih Kaplanoğlu'nun senaryosunu yazıp yönettiği ‘Yumurta'
İnsanlar arasındaki yabancılaşma, çaresizlik ve aşk duygularını konu alan,Cemal Şan'ın senartistliğini ve yönetmenliğini yaptığı "Zeynep'in Sekiz Günü" .
ANTALYA - 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin uzun metrajlı film yarışması adayı ''Mutluluk'' filminin gala gösterimi, yönetmen ve oyuncularının katılımıyla yapıldı.
http://img187.imageshack.us/img187/3886/mutluluk1dz1.jpg (http://imageshack.us)
!! Elyf !! 07-11-07, 08:52 http://img208.imageshack.us/img208/3046/c8a31b50dcc2764e8e2e2f1ey0.jpg (http://imageshack.us)
Abdullah Oğuz şimdiki aklı olsa; yapımcılık değil, yönetmenlik yönünü ön plana çıkartacağını söylüyor. Oğuz, ikisi bir arada olunca kendisine ‘tüccar’gözüyle bakıldığını söylüyor.
'En İyi Yönetmen Ödülü' aslında benim hakkımdı
BAŞAK ÇOKAN
Bu yıl 44.'sü düzenlenen Altın Portakal Film Festivali'nde 'En İyi Kadın' ve 'En İyi Erkek' oyuncu ödülünü kazandıran 'Mutluluk' filminin yönetmeni Abdullah Oğuz kendisinin ödül alamamasını büyük bir haksızlık olarak değerlendirdi. Oğuz'a göre jüri onu tüccar gibi gördüğü için ödül vermedi ve Fatih Akın'a ayrıcalık tanıdı..
Yönetmen Abdullah Oğuz 21 yaşındayken gittiği New York'tan özgün fikirleri sayesinde yönetmen olarak dönmesinden gişede hayal kırıklığına uğradığı filmlerine kadar her şeyi açık yüreklilikle anlattı. Ünlü yönetmen son filmi 'Mutluluk' 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde 5 dalda ödül alırken, kendisine 'En İyi Yönetmen' ödülü verilmemesinin altındaki sebepleri de açıkladı...
* İktisat fakültesinde öğrenciyken nasıl oldu da kendinizi film sektöründe buldunuz?
Sadece sinemada aksiyon filmleri izleyen bir sinemaseverdim. 21 yaşında New York'a gittim. Oradaki 2 senelik çabamın sonucunda 2 katlı bir ofis aldım. Modaya düşkün olduğum için kozmetik sektöründe reklam yönetmeni; oradan da video kataloğu icat edip, prodüktör oldum. Ardından da video kasetle bir moda dergisi yaptım. Sonra Türkiye'ye döndüm.
BANA TÜCCAR GÖZÜYLE BAKTILAR
* Rekabetin had safhada olduğu şu günlerde yönetmenliğe başlamış olsaydınız, aynı başarı grafiğini yakalayabilir miydiniz?
Şu anki kafayla başlasaydım, 'Kültür Bakanlığından para alıp filmimi çekeyim ve ondan kazandığım parayla iki sene yaşayayım' diyebilirdim! İnsanlar üç senede bir klip çekip, yaşıyorlar. Ben bunu anlamıyorum. Demek ki farklı bir yol izliyorlar. Bir de bugünkü aklım olsaydı, yönetmenlik kimliğimi öne çıkararak işe girerdim. Çünkü yönetmenlik ve yapımcılık bir arada olunca bana tüccar gözüyle bakıyorlar...
* 'Mutluluk' filmi ile oyuncularınız ödül aldı. Yönetmen olarak, sizin de kendi adınıza bir beklentiniz var mıydı?
Kesinlikle vardı. Yönetmenliğini yaptığım bir film en iyi kadın ve erkek oyuncu ödülünü alıyorsa bu malzemeleri bir araya getiren bir de yönetmen var. Bunlar kendiliğinden olmuyor. 'En İyi Yönetmen' kategorisinin ödülünü alan Fatih Akın çok iyi bir yönetmendir ama biraz haksızlık olduğunu düşünüyorum. Oscar'da Türkiye'yi değil de Almanya'yı temsil edecek bir film, ulusal bir yarışmada yer almamalıydı. Demek ki, Fatih'in filmi olmasaydı 'Mutluluk' bütün ödülleri toplardı.
FATİH AKIN BİR MARKADIR
* Adınızın açıklanmadığını duyunca ne hissettiniz?
Ben 'En İyi Film' ödülünün 'Yumurta'ya verileceğini ve 'En İyi Yönetmen' ödülünün de Fatih'e gideceğini biliyordum. Çünkü Fatih uluslararası bir markadır. Bu da jürinin Fatih'e verdiği bir ödüldür. Jüri 'Yaşamın Kıyısında' adlı filmden dolayı Fatih'e ödülün verilip, verilmediğini tartışmalıdır. Ortada bir para ödülü olduğu zaman jüri kimin daha çok ihtiyacı olduğunu düşünmüş ve ona göre karar vermiş olabilir.
* Profesyonel jürinin böyle düşünmesi doğru mu?
Tabii ki yanlış... Kültür Bakanlığı'nda da aynı şeyi yaşadım. Avrupa Konseyi'nde ödül aldığımız gün telgraf çekip, kutlamış ve 'Biz bu filmi destekledik mi?' diye sormuşlar. Ancak desteklemediler ve hiçbir gerekçeleri yoktu. Benim bu paraya ihtiyacım yok ancak filmimim var. 1 milyon 700 bin dolar harcadım. Benim böyle bir risk alıyor olmam, sinema adına önemli. Bence bu bile ödüllendirilmeliydi.
* Zarar ettiğiniz filmler oldu mu?
'O Şimdi Mahkum'da zarar ettik. 'O Şimdi Asker'in devamı gibi algılandı ama değildi. 'Mustafa Hakkında Her Şey'den de 700 bin dolar zarar ettik. Bu bir şans işidir. Mesela 'Babam ve Oğlum'da Çağan (Irmak) başka bir yapımcıyla çalıştı ve çok para kazandı.
'ASMALI KONAK' DEVAM ETMELİYDİ
* 'Asmalı Konak' dizisini sinemaya uyarladığınızda beklentilerinizi aldınız mı?
Hayır, alamadık. Bence 2 sene daha dizi olarak devam etseydi daha mantıklı olurdu. O dönemde iki grup arasında kaldım. Ben de filmi sinemada yapıp bu gruplaşmadan kurtulmayı düşündüm. Bir sinemacı olarak ilk işimdi ve son derece özgün olmalıydı. O dönemde Çağan ile 'Mustafa Hakkında Her Şey'i çekiyorduk. Bana 'finali sen yap' dedi. Bunu bile insanlara anlatamadım. Ben çok çabuk küsüyorum. 'Asmalı Konak'ı şimdi izlediğinizde de film gibi hikayesi vardır. Birkaç sene sonra onun prodüksiyon değerini anlayacaklar.
BEN DE ÖZGÜ'YÜ TERCİH EDERDİM
* Ödül töreninde yaşanan tartışmalar ile törene gölge düştü. Sezen Aksu bile daha önce sizinle çalışan Nurgül Yeşilçay'ın ödül alacağını düşünüyordu. Ama ödül Özgü Namal'ın oldu. Siz jüride olsanız kimi desteklerdiniz?
Benim filmim olduğu için değil ama ben de ödülü Özgü'ye verirdim. Nurgül çok iyi bir oyuncu ama bu başka bir konu. 'Meryem' zor bir karakter ve Özgü'nün 'Meryem' olması daha zordu. Biz onunla 'Meryem'e inandık. 2 oyuncunun performansı arasında mukayese yapmadılar. Nurgül'ün yarışan 2 filmi var diye şansı da daha fazla olur diye düşündüler.
* Ödüller içinde sizi şaşırtan oldu mu?
Evet, görüntü yönetmeni ödülüne çok şaşırdım, "Hiçbir ödül almasak bile görüntü yönetmenimiz Mirsat Herovic alır" diyordum. Görüntü yönetmeni ödülünü Özgür Eken adlı genç bir arkadaşa verdiler. O da Şafak stüdyolarıyla çalıştığı için ödülü o almış oldu. Bence 'Mutluluk' kesinlikle görüntü yönetmeni ödülünü de hak etmişti.
Kaynak : SABAH Gazetesi - Günaydın
Çok iyi bir yönetmen. Altın Portakal'da en iyi yönetmen ödülünü almasınını çok isterdim ama olmadı:icon_sorr
Mutluluk filmi için 14 senaryo hazırlandı
Abdullah Oğuz’un, Zülfü Livaneli’nin dünya çapında ses getiren ‘Mutluluk’ kitabından uyarladığı ve kitapla aynı adı taşıyan filmi geçtiğimiz hafta tekrar vizyona girdi. Oğuz, Altın Portakal’da da ayakta alkışlanan Mutluluk’un senaryosu ve kitap arasında farklılıklar olduğunu belirtiyor
İçeri girdiğimizde salonu dolduran kalabalığı görünce şaşırdık. Gösterimi erken saatlere denk gelen ve daha önce vizyon görmüş bir filme bu kadar ilgi gösterileceğini ummuyorduk. 120 dakika boyunca hıçkırık sesleri yükselen salonda, ışıklar yandığı anda bir alkış tufanı koptu. Mutluluk, başarılı rejisi, akılda kalıcı kareleri, samimi oyunculukları, çarpıcı görüntüleri ve ülkemizin kanayan yaralarından birine parmak basan senaryosuyla herkesin kalbindeki yerini almıştı. Zülfü Livaneli’nin romanından beyazperdeye uyarlanan film, festivalde töre cinayetlerini irdeleyen tek yapım değildi. Önceki günlerde gösterilen Janjan ve Saklı Yüzler de benzer konuları ele almışlardı. Bu da bizi filmin yönetmeni Abdullah Oğuz’la biraraya gelmeye itti ve keyifli sohbetimizden çarpıcı açıklamalar, sürpriz bilgiler çıktı.
http://img216.imageshack.us/img216/5418/mutlulukkk1gm2.jpg (http://imageshack.us)
Mutluluk kitabını nasıl buldunuz?
Kitabı okuduğumda sinema potansiyelinin çok yüksek olduğunu gördüm ve filmini çekmeye karar verdim. Çok uzun bir çalışma oldu. 14 farklı senaryo yazıldı. 14’üncü versiyonunu çektim. Kitaptan zaten çok etkilenmiştim. Özellikle üç ayrı karakterin birlikte çıktığı yolculuk ilgimi çekiyordu çünkü ben insan hikâyeleri yapmayı seviyorum. Kitap iyiydi ama senaryoda bazı değişiklikler var tabii.
Diğer 13 senaryoda içinize sinmeyen ne oldu?
Meryem’le Cemal arasındaki aşk hikâyesinden başta emin değildim çünkü neticede bir akrabalıkları var. Kitapta aşk yoktur ve final çok farklıdır. Bence sinema filminde aşk çok önemli bir olgu, onları aşık olarak görmek istedim o yolculukta. Meryem Cemal’e ne kadar aşık olabilir, bunu çok tartıştık aslında. Düşünsenize; birine kuzenini teslim edip İstanbul’a götür ve öldür diyorsunuz. Meryem’in iç dünyası o sırada o insana aşık olmaya ne kadar müsait olabilir, onu baya bir tartıştık. Ama yine de sonunda bir umut, bir ışık olsun istedim. O da Amerikan filmlerindeki formüldür. Bir de profesör, Meryem’den ne kadar etkileniyordu sorusu vardı. Arada cinsel bir şey var mıydı yoksa sadece onlara yol gösteren bir kaptan durumunda mıydı? Bunu tartıştık ve sonunda onu çok temiz bir karakter olarak işlemeye karar verdik. Yoksa profesörün de diğer amcadan pek bir farkı olmayacaktı. Her senaryoda bu farklılıklar üzerinde çalıştık.
Kitap aynı zamanda başörtüsünü de sorguluyor. Siz filmde buna dokunmamayı tercih etmişsiniz...
Bizim zaten Zülfü ağabey ile ayrı düştüğümüz tek nokta buydu. Kendisi özellikle o sahneyi koymamı istedi. Hatta öyle bir finalle bitireyim istedi filmi. Avrupa’da da bunun çok dikkat çekeceğini düşünüyordu. Ben Meryem’in bireysel değişimini, olgunlaşmasını bir şekle bağlamak istemedim açıkçası. Onun değişimi bir başörtüye bağlı olmamalıydı, bana nedense çok şekilci bir anlatım gibi geldi. Yani o kadar sembollere bağlanmanın çok doğru olmadığını düşündüm sinemada. Meryem hakikaten başörtüsünü hayatı boyunca takabilir ama geçirdiği değişimi biz yine de görebiliriz.
Film bir yandan töre cinayetlerini eleştiriyor, bir yandan da akrabalar arası ilişkiyi cesaretlendiriyor. Senaryo yazılırken hiç bu ikilem arasında kaldınız mı?
Evet kaldık, onu da gerçekten yaşadık. Kitapta Meryem ve Cemal amca çocuklarıydı. Fakat Meryem filmde “Babalarımız amca çocuklarıydı” der. Dolayısıyla ikinci kuşaktan kuzen oldular. O akrabalık dozunu biz biraz açtık.
Sizce töre cinayetlerinin vahameti şu anda ne boyutta? Son dönemlerde birçok yasal düzenlemeler yapıldı...
Bu filmin yurt dışında iyi bir yolculuk yapacağını öngörüyordum. Dolayısıyla oraya jandarmalarla ilgili bir-iki sahne koydum. Evet belki Doğu’da böyle bir kast, böyle bir anlayış var ama aynı zamanda bu anlayışa karşı bir anlayış da var. Devletin bu işin üzerinde olduğunu yurt dışında da göstermek istedim. Bir dergide okuduğum makaleden çok etkilenmiştim; 18 ay içinde yaşları 10-18 arasında değişen 64-65 tane kız çocuğu ölü bulunmuş. Bunların çoğunu tandır kuyularında bulmuşlar. Bazılarının ellerinde hâlâ un varmış, düşünebiliyor musunuz? Bunlara bir de intihar süsü verilmiş. Filmde de Meryem’in önüne ip atılıyor ve kendini as deniyor. İntihara teşvik de bir cinayet. Denk geldi. O sırada kitabı okuyordum ve böyle bir filmi mutlaka çekmek lazım dedim.
Filmi çekerken bir sorumluluk üstlenmiş gibi hissettiniz mi kendinizi?
O makaleyi okuduktan sonra gerçekten hissettim. Ama bu misyonu çok objektif bir Türkiye penceresinden işlemek istedim. O da ayrı bir misyon bence sinema adına. Çok da kendimi hazırlamıştım, Oscar’da bizi bu film temsil etsin istiyordum aslında. Niye hazırladım kendimi bu kadar bilmiyorum! Bizi bu film temsil etmeli diye şartlamıştım kendimi. Takva gidiyor şimdi. Takva da çok güzel bir film tabii ki, yolu açık olsun ama üzüldüm. Çünkü geçen ay Los Angeles’ta filmi Golden Globe üyelerinden aşağı yukarı 15 tanesine seyrettirdik. İnanılmaz beğendiler, yani hakikaten duymanız lazımdı. “Bu film mutlaka Oscar’a gelmeli, kesin ilk beşe kalır” diye bir şey çıktı ağızlarından. Bir de benim rejim tam Avrupa sineması da değil, tam Amerikan sineması da değil; ikisinin arasında. Görsel ve reji olarak da Amerikalılar çok yakın buluyorlar kendilerine. Ama olmadı, hayırlısı olsun.
O zaman bir fırsat kaçmış mı oldu?
Bilmiyoruz artık. Ama film yolculuğunu yapıyor. Şu anda 14-15 tane festivalde. Roma’da Akdeniz Ülkeleri Festivali’nden açılış filmi olarak davet aldı. Ondan sonra Portekiz’e gidiyor. Hindistan’a gidiyor; Seul’daydı geçenlerde... Çok onur duyduk, galiba Türkiye’ye ilk kez geliyor böyle bir ödül. Daha çok yurt dışında yolculuk yapan filmlerimize baktığınız zaman, hep zaaflarımızı, kanayan yaralarımızı göstermiştir. Bu çok ilgi çeker, filmler bir sürü ödüller alır. Biraz buna karşıyım açıkçası. Mutluluk’ta bizim kanayan bir yaramız var, evet, bunu göstermek istedim dünyaya. Sırf bir töre filmi değil Mutluluk. Neticede doğudan başlayan, İstanbul’a uzanan ve çoğu koylarda geçen bir yolculuğu anlatıyor. Fonda muhteşem bir Türkiye göstermek durumundaydım yurt dışını düşündüğüm zaman. Filmin görsel tarafının da çok güçlü olduğuna inanıyorum zaten.
Sinemanın töre cinayetlerini ele alması bunları azaltmada etkili oluyor mu?
Kesin olur. O kadar çok Meryem var ki! Bir defa sonunda bir umut olması çok güzel bir şey. Şu filmi seyrettikleri zaman belki de bir sürü insan vazgeçecektir bu işten.
Siz bunun manevi tatminini yaşadınız mı?
Yaşamaz olur muyum... Psikolojik olarak ileriki projelerimde de benzer şeyleri işlemem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Burada Meryem’in, Cemal’in, İrfan’ın hikâyesini anlattım. Yine Zülfü Livaneli’yle birlikte çalışabiliriz. Leyla’nın Evi’ni çekmeyi düşünüyorum. Bu sefer gençliğe dönük hip hop ile bir hikâye anlatmak istiyorum. Oradaki hikâye de da 23 yaşında, Almanya’da yaşamış bir hiphopçu kızla 80 yaşında bir eski İstanbul hanımefendisinin aynı evi paylaşması var. Demek ki insan hikâyeleri, farklı kültürlerden gelen insanların yollarının kesişmesi benim ilgimi çekiyor.
Zülfü Livaneli’nin ‘Mutluluk’u
“Mutluluk”, Zülfü Livaneli’nin, ilk basımı 2002’de yapılan, Meryem, İrfan ve Cemal’in üzderinden Doğu ve Güney Doğu Anadolu’daki namus ve töre cinayetlerinin genç kızların hayatlarını nerelere yada ölüme nasıl sürüklediğini anlatan kitabı. Bir anlamda Türkiye’deki Doğu - Batı sentezini de sunan kitap Yunanca, İsveççe, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce’nin de aralarında olduğu birçok dile çevrildi. ABD’nin ünlü yayınevlerinden St. Martin’s Press tarafından yayımlanan İngilizce baskısı, ABD’nin en büyük kitapçı zinciri olan Barnes&Noble’ın ikincilik ödülüne layık görüldü.
“Diziler de töreden geçilmiyor !”
Abdullah Oğuz’a, özellikle son dönemde töre cinayetlerini işleyen yapımların, Altın Portakal da dahil, sayısındaki artışın tesadüf olup olmadığını sorduk. “Belki de tesadüftür” diyor ve devam ediyor; ”Çünkü Handan İpekçi’nin filmi (Saklı Yüzler), önceden düşündüğü bir şeymiş. Projesi bir hayli uzun bir süreye yayılmış. Bir de kadın bir yönetmen, o enteresan... Janjan varmış, onu bilmiyorum. Aslında ikisini de seyretmedim ama 12 filmin üçü töreyle ilgili. Baksanıza dizilerde de öyle, töreden geçilmiyor! Bunun doğru işlenmesi lazım. Belki de tesadüf değil çünkü son birkaç senedir çok daha fazla yer almaya başladı basında. Tedbir alındıkça daha çok şey ortaya çıkıyor. Belki cinayetler daha önce de aynı oranda vardı ama biz duymuyorduk.”
http://img260.imageshack.us/img260/2532/abdulloe3.jpg (http://imageshack.us)
nedim_bahar 25-11-07, 12:55 Abdullah Oğuz’un paraya ihtiyacı yok diye düşünülür
Demet Sağıroğlu’nun Arnavut Kaldırımı parçasına çektiği klipten efsanevi Asmalı Konak dizisine kadar birçok yerden tanıyoruz onun adını. Abdullah Oğuz, geçen yıl ciddi bir gişe başarısı yakalayan Mutluluk adlı filminin aldığı ve alamadığı ödüllerle tekrar gündemde.
Geçen yılın en çok gişe yapan filmlerinden Mutluluk Antalya Film Festivali’nde aradığını bulamadı. Filmin yönetmeni Abdullah Oğuz yapımcı olarak da sinemaya çok katkıda bulunmuş bir adam; aynı zamanda başarılı bir klip ve reklam yönetmeni. Onunla sinemayı ve festivali konuştuk.
Puro içen bir adamın namus cinayetleriyle ilgili bir film çekmesi beklenmiyordu dediniz.
Ben bazı şeyleri çok iyi yapıyorum ve o dönem üstüme yapışıyor o. ABD’den Türkiye’ye geldim, binlerce saat yarışma programı yaptım. Bütün bir kanalı sırtlayıp götürdük. Beni, ‘Çarkıfelek’in yapımcısı Apo’ diye tanıştırırlardı. Klip sektörünün oluşmasında büyük emeğim vardır. O dönemde ‘Klipçi Apo’ diye çıkmıştı adım. Hemen durdurdum çünkü reklam sektörü için tehlikeliydi. Sonra ‘Asmalı Konak’ın yapımcısı’ geldi. 1987’den beri yönetmenlik yapıyorum ama reklam filmi yönetiyorum. O zaman herkes sizi yapımcı olarak tanıyor. Bu aynı zamanda daha tüccar demek. O zaman da sizden bir töre filmi değil daha ticari bir film bekliyor insanlar.
Ama Mutluluk gişede de başarılı oldu.
Geçen yılın en başarılı filmi oldu gişede. O da benim yapımcı kimliğimden kaynaklanıyor. Belki aynı proje bir başkasının elinde olsa daha küçük kalabilirdi.
MAHSUN CESURMUŞ
Ticari bir filmi ayırt eden nedir?
Ticari kaygılarla yola çıkarak yaptığınız bir film ticari bir filmdir. Iyi bir sinema filmi yapmak üzere yola çıkarsınız, önceliğiniz iyi bir film yapmaktır ama aynı zamanda gerek senaryosuyla gerek gündemi işgal etmesiyle, doğru tanıtılmasıyla bunu ticari hale getirebilirsiniz. Aradaki fark yola çıkışınızdır.
Beyaz Melek gişede başarılı ama eleştirildi. Gişede başarılı olup iyi bir film olmamak da mümkün değil mi?
Aslında Beyaz Melek kötü bir film değil. İyi kotarılmış bir film ama çok mesaj kaygısı var. İlk andan itibaren duygulandırmaya ve ağlatmaya yönelik. Ama konusunu çok doğru tespit etmiş. Mahsun’un yaptığı cahil cesaretidir, bunu kötü anlamda söylemiyorum. Mahsun’a iyi bir senaryo verilirse, sektördeki birçok yönetmenden daha iyi film çeker.
FATİH’İN FİLMİ ALMAN SAYILIR
Yumurta’yı beğendiniz mi?
Ben seyretmedim o filmi. Benim ağzımdan ‘Benim hakkım yendi’ gibi bir başlık çıktı Sabah’ta, çok üzüldüm ona. Ben böyle bir şey söylemedim. Ben zaten çok doğru kategorilerde ödüller almışım, onlar bana verilmiş gibi sevindim. Sadece şunu söyledim, ‘Fatih’in filminin ulusalda yarışmasını doğru bulmuyorum.’ Bunu da festival bittikten sonra söyledim ki yanlış anlaşılmasın. Herkes bunu konuştu ama kimse yazmadı. Bunu köşelerine taşıyabilecekler de konuştu, köşesi olmasa da sinemanın içinde olan arkadaşlar da. Çünkü aday adayı olarak da olsa Oscar’da Takva’ya karşı yarışacak bu film Almanya’yı temsilen. Bir Alman filmi olarak Oscar’a katılıyorum diyor yani, tescillemiş. Şöyle de bir matematik oldu, festivallerde bunlar konuşulur, dikkat ederseniz üç filme paylaştırıldı ödüller. Fatih’e de en iyi yönetmen ödülünü verdiler. Yumurta’yı seyretmediğim için bir şey söylemek istemiyorum ama dedim ki, ‘Belki Fatih’in filmi olmasaydı en iyi film ödülünü bana vereceklerdi.’ Şöyle bir baskı da olmuş olabilir. Fatih çok iyi bir yönetmen diye bu ödülü ona vermiş olabilirler ama bu ödülü Yaşamın Kıyısında’nın yönetmeni olarak mı aldı yoksa Fatih Akın olarak mı? Bir de tabii şu var, ciddi bir para ödülü de olduğu için, belki Abdullah Oğuz’un paraya ihtiyacı yok gibi bir düşünülüyor.
Paraya ihtiyacınız yok mu?
Olmaz olur mu? 1 milyon 700 bin dolar harcamışım Mutluluk’a. Bu parayla ticari film yapmayı çok iyi biliyorum. Bu masanın etrafında konuştuk Mutluluk’u. ‘Yapma, 50 bin kişi gelir bu filme’ dedi arkadaşlarım.
SANAT DA SATABİLİR
Sizin gibi piyasayı bilen, beğenilen klipler çekmiş, reklam da çeken bir yönetmenin sadece ticari filmleri beğeneceği de bir önyargı değil mi?
Hep söylemişimdir, uluslararası olmadıkça körler sağırlar birbirini ağırlar oluruz. İlk kez farklı bir lige girdiğimi hissediyorum. Bir borsa gibi, her gün internetten bugün nereye davet aldık sorusunu soruyorum. Artık festival tarihlerini hesaba katarak ajandamı belirliyorum. Ben mesela Zeki Demirkubuz’u Antalya’da ilk defa tanıdım, toplam üç dakika konuşup sevdim. Haftaya arayacağım Zeki’yi ve diyeceğim ki, ‘Senin bir dahaki filminde yapımcı olayım kardeşim.’ Belki de Zeki’nin umurunda değil ama onun filmini de 300 bin kişiye seyrettirmek onun olmasa bile benim umurumda.
Başta Özgü Namal’ı oynatmak istememişsiniz...
Doğru. Televizyonda bazı şeyler o kadar çok üzerinize yapışıyor ki. O dönemde Özgü Kurtlar Vadisi’nde 30 yaşında bir avukatı canlandırıyordu, o yüzden inandırıcı olamayacağını düşünmüştüm. Sonra o cici kız reklamlarında oynayınca onu kırdı
Bir ara, ‘Türkiye’de film çekmek için, ışık, kamera ve Özgü Namal lazım’ deniyordu.
(Gülüyor) O çok tesadüfiydi. Ben Mutluluk’u çekerken o Polis’e söz vermişti zaten. Beynelmilel’i de çekiyordu. Özgü 19 yaşından beri, belki de 15 yıldır bu işi yapıyor. Çünkü küçükken de birkaç oyunda rol almış. Iyi projelere açlar, olunca kaçırmak istemiyor.
Televizyona iş yapacak mısınız bundan sonra?
Yapacağız herhalde, çark dönmek zorunda.
Bir buçuk saatlik dizi bölümleri yüzünden çalışanlar sette bayılıyormuş. Bu konuda bir şey olacak mı? Bence olacak. Geçenlerde Vedat Özdemiroğlu ‘Abi biz Amerikalıdan ve Yahudiden daha zeki bir ırk olamayız yazar olarak. Onlar 26 dakika sitcom yazamıyorlar’ dedi. Seinfield 25 dakika. O yüzden Gülse’ye hayranım. Dünyada 80 dakika sitcom yok. O zaman sündürüyorsunuz. Dört tane kanalın müdürü bir araya gelip ‘Budur’ dese olacak.
Kızınız kaç yaşında oldu?
Beş.
Nasıl aranız?
(Yüzü yumuşuyor) Bu hafta sonu beraber yatıyoruz, ‘Babacığım başımı senin yastığına koyabilir miyim?’ dedi. Çok hoşuma gitti. Aynı yastıkta yattık. Benimle yakın çalışan ekibin dediğine göre, o sete geldiğinde bakışım tamamen değişiyormuş. Hata ara sıra, ‘Maya’yı getirelim sete’ diyorlar.
Sinan Çetin’in senaryo okumaya bile sabrı yok
Hangi yönetmenleri beğenirsiniz?
Ang Lee’yi beğenirim, Phillippe Koffman vardır, onu beğenirim. Polanski’yi çok severim, babaların hepsi iyidir. Zeki Demirkubuz’un Kader’ini çok beğendim. Mustafa Altıoklar’ın çok iyi işler yapabileceğini düşünüyorum, kafası biraz karışık olmasa... Sinan Çetin’in biraz fokus olsa çok iyi sinema filme çekebileceğini düşünüyorum. Konsantrasyon problemi var Sinan’ın çünkü her yerde meşgul.
Azıcık bir sanat endişesi olan herhangi bir filmi eleştirmediği olmuyor.
Mutluluk’u seyretmiş ve telefon edip çok övdü. Sinan’dan bu kadar övgü beklemiyordum. Hatta Yumurta ile ilgili ‘entelektüel kabızlık’ demiş ya, ‘Keşke daha once görseydim, Mutluluk’u örnek verirdim’ dedi. Dediğim gibi sorunu konsantrasyon. Onu bir filmimde oynatmak istedim, senaryoyu Rebekka’ya okutuyor, senaryo okumaya sabrı yok! Bir senaryo okumak bilemedin 3-4 saat. Bir filme altı ay konsantre olmak zorundasın. İyi oyuncu yönetiyor, reklamdan gelen estetik duygusu da var. Ama sete bitmiş bir senaryoyla çıkmadığını düşünüyorum.
Yılmaz Güney de senaryosuz çalışırmış.
O zamanlar fazla bir vakitleri de yokmuş, setten sete üç film çekiyorlarmış aynı anda. Ayrıca hangi filmleri böyle çalışırmış ona bakmak gerek. Bir de, bunu yapmak için, sete çıkmadan önce filmi kafanızda baştan sona çekmiş olmanız lazım.
O kafanızda daha da çok hazırlık gerektiren bir şey.
Asmalı Konak’ı benim çekmem bir hataymış
Asmalı Konak’ı çekerken büyük bir risk aldınız çünkü Çağan Irmak çok beğenilen bir yönetmendi.
Bugünkü aklımla bence hataymış. Çağan o zaman benim çekmemin daha doğru olacağını söyledi. ‘Ben hikayemi anlattım, bunu sen yap. Ben kendi filmimi çekmek istiyorum’ dedi. O zaman bir günah keçisi lazımdı, iki grubun kavgası vardı. Ben konuşma özürlüyüm ban asaldırılan iki ay boyunca tek kelime bile konuşmadım. 54 bölüm bir grupta yayınlanmış, sinema filmi başka grupta. Aynı dönemde 700 bin dolar zarar ettim ama Çağan’a söz verdiğim sinema filmini çektirdim. Ayrıca bütün o işin mimarı benim. Seymen nasıl oturur, nasıl burnunu çeker, bana aitti. Birinci bölümü ben çektim, o karakterleri ben oturttum. Her zaman benim, Mahinur’un (Ergun), Meral’in (Okay) adı geçti. Sinema filminde de aynı ekip çalıştık, hiçbir zaman onların adı geçmedi. Ama ben yine de hata yaptığımı düşünüyorum çünkü ilk filmimde özgün bir şey çekmem lazımmış.
Bundan sonra ne düşünüyorsunuz?
Yıldırım Türker’in bir öyküsü üzerine çalışıyoruz.
http://img525.imageshack.us/img525/1974/zgfw7.jpg (http://imageshack.us)
ABDULLAH OĞUZ (Yönetmen - Mutluluk)
DVD arşivi yapıyor musunuz? Arşivinizde kaç DVD var?
Daha çok yurtdışından aldığım DVD’lerle yapıyorum. Yaklaşık 500 tane var.
En son aldığınız DVD nedir?
Paul Haggis’in Crash'i (Çarpışma). Sevdiğim bir senaryodur...
DVD alırken neye dikkat edersiniz en çok?
Genelde arşivime alacağım filmi yönetmenine göre seçerim. Bazen oyuncusuna göre seçtiğim de olmuştur...
Arşivinizdeki en değerli DVD’niz hangisi peki?
Arşivimdeki en sevdiğim DVD, Guy Ritchie’nin Snatch DVD’si (2 diskli İngiliz Baskısı).
En sevdiğiniz filmler neler?
Kurguyla oynanan filmler benim genelde favorilerimdir. Mesela Crash'i o yüzden seviyorum. Ama en çok sevdiğim ve hala bıkmadan seyrettiğim iki film var özellikle: Paul Thomas Anderson’ın Magnolia’sı ve David Fincher’ın Se7en’ı.
Kanal D Home Video
yeni bir sinema filmi çekiyormuş
erkan petekkaya da varmış
mayısta gösterime girecekmiş yada mayısta çekimlerine başlanılacakmış tam anlayamadım orasını
merakla bekliyorum
http://might.kucukresim.com/uploads/yesil16d39c.jpg (http://www.kucukresim.com)
Abdullah Oğuz poposunu açacak jön bulamadı
'Mutluluk' filmini çektiğinden beri Abdullah Oğuz'un yeni filminin ne olacağını büyük bir heyecanla bekliyorum. Hatta beklemekle kalmayıp, onu hayattan bezdirecek kadar peşinde koşup, yeni projesinin detaylarını öğrenmeye çalışıyorum. Sonunda projenin ana hatlarını öğrendim. Bu konudaki en ilginç bilgi; Abdullah Oğuz'un bir üçleme çalışması içine girdiği! Bu üçlemede de üç farklı 'Meryem' hikayesini anlatıyor. Üçlemenin ikinci filmi olan 'Sıcak' yine baş karakter 'Meryem'i anlatan bir cinayet hikayesi. İbrahim Altun bu romanında, 'Meryem ve Yusuf' adındaki genç bir çiftin, evliliğini masaya yatırıyor. Kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe son derece çarpıcı bir yaklaşımla bakarken, bir yandan da güneyin kavurucu sıcağında, ıssız bir koydaki motele hapsolan çiftin; gizlice gömdükleri bir cesedin çevresinde gelişen olayları son derece yalın ve gerçekçi bir dille anlatıyor. Aşk, ihanet, intikam ve masumiyet gibi insani duyguların öne çıktığı roman; diğerlerinden farklı olarak, polisiye bir olay örgüsü ile de son derece gerilimli bir üslupta kotarılmış. (Sayım Çınar'a teşekkürler) Yani Oğuz, yine bir kadının öyküsünü anlatacak. Projesini neredeyse haftalardır yazmak için bekliyorum. Ancak Oğuz, bir türlü erkek başrol oyuncusu bulamadı. Sonunda da bana bunun sebebini açıklamak zorunda kaldı: "Filmdeki bir sahnede başroldeki aktörün poposunun görünmesi gerekiyor. Ancak konuştuğum hiçbir oyuncu buna yanaşmıyor. Çok bunaldım!" Abdullah Oğuz'u rahat bırakma kararı aldım. Görünüşe göre; Türkan Şoray'ın (utanç) kanunları genç jönleri de etkisi altına almış. Hayatını bu işten kazanan insanlar adına, çok dramatik bir durum! Abdullah Oğuz'a gelince; sonunda jönünü bulmuş. Ancak popo sahnesini filmden çıkarmış.
|
|