Tüm Versiyonu Göster : Sağır Oda Haberler
Sağır Oda ilgili haberleri burada paylaşabilirsiniz.
Dizilerin tutmasında kanallar da etkili
"....Perşembe günleri yine eskiden olduğu gibi Kurtlar Vadisi’nin günü olarak anılacak. İlk gününden belli oldu, Vadi’den kalan reytingi de Doktorlar, Sağır Oda ve Yersiz Yurtsuz paylaşacak..... "
22 NİSAN 2007/ MEMET GÜLER
VATAN GAZETESİ
Kendi gününde, kendi saatinde
"İster bu dizi gençleri kötü yönlendiriyor deyin, ister ağır şiddet unsurları içeriyor. Ancak ekranlardaki başka hiçbir dizinin, başlıkta okuduğunuz söz kadar iddialı bir sloganı kullanamadığını da kabul edin. Kurtlar Vadisi-Pusu, bugün “kendi gününde ve saattinde” yani saat 22.00’de, Show TV’de yeniden seyircisiyle buluşuyor. Ve yine ortaya birbirinden ciddi sorular atıyor. Dizi, yeni versiyonunda Turgut Özal öldürüldü mü; Muammer Aksoy, Eşref Bitlis ve Uğur Mumcu’yu canından eden pusuyu kimler kurdu; Özdemir Sabancı ve Üzeyir Garih cinayetlerinin arkasında hangi karanlık güçler var gibi ağır meselelere giriyor. Terörden men edilen Polat Alemdar ve ekibi, Türkiye’ye kurulan pusuların peşine düşüyor. Aynı dakikalarda Kanal D ekranında yayınlanan Sağır Oda ise, haftalardır kurtlara yasaklanan Kuzey Irak sınırını delik deşik ediyor. Bugünlerde herkes, Vadi ekibinin giremediği Kuzey Irak’ı, Aras Dağlı ve adamlarının nasıl olup da kevgire çevirdiklerini merak ediyor. Sağır Oda ile Kurtlar Vadisi-Pusu, bugün ilk kez karşı karşıya gelip, kapışacak. Seyircinin hangisine daha çok ilgi gösterdiği sorusunun yanıtıysa, cumartesi günü Bizim Ekran’da olacak."
19 NİSAN 2007/ MEMET GÜLER
VATAN GAZETESİ
Sağır Oda, Lost’u kopyaladı
Popüler dizilere yapılan göndermelerin son zamanlardaki en absürd örneği ise Sağır Oda. Dizinin birkaç hafta önce yayınlanan bölümünde, bir kasanın şifresini bulmaya çalışan Arsen Gürzap, Lala rolündeki Köksal Engür’den doğru cevabı alamıyor. Odaya bir uyurgezer edasıyla giren Engin Cezzar, Lost’un ünlü sayılarını sıralayıveriyor: 4 8 15 16 23 42. Üstelik sayılar yeşil yeşil parlayarak ekrandan üzerimize doğru geliyor.
Eski bir haber ama...
20/01/2007 Vatan Gazetesi
O kasideyi okuyan adamı tanıdınız mı?
Bugün birçok okur, gönderdikleri mail’lerle Sağır Oda’nın bir sahnesinde “Ötme Bülbül” adlı kasideyi okuyan o güzel sesli adamın kim olduğunu sormuş. Hemen yanıtlayalım. Hani bazen MFÖ konserlerinde de sahne alan ve ilahi - kaside albümleriyle tanınan Sami Özer vardı ya, hatırlarsınız, işte oydu. Ama gerçekten ne de güzel okudu...
Bu arada kimi okurlar da tamamen batılı bir hayat tarzı süren Kırımlı Ailesi’nden tarikat şeyhi bir dayının nasıl çıktığına takılmışlar. Bunun yanıtını merak edenler, Sağır Oda’nın konsept danışmanı Soner Yalçın’ın Beyaz Müslümanların Sırrı adlı kitabının sayfalarına baksınlar. Dizide okunan ilahinin neden “Ötme Bülbül” olduğunun şifresini çözmek isteyenler ise, yine aynı yazarın Beyaz Türklerin Büyük Sırrı - Efendi adlı kitabına bir göz atsınlar. Bülbülün ne manaya geldiğinin yanıtını, Efendi’nin satır aralarında arasınlar...
21 eylül 2006/ Memet Güler
Sağır Oda Kerkük'te petrol buldu
Kuzey Irak, bizim yapımcılar için sadece petrol ve doğal gaz yönünden zengin değil. Orada rezerv olarak duran müthiş bir "reyting damarı" da mevcut. Son günlerde eceli gelen Barzani'nin cami duvarına yaptıklarıyla, dikkatler yeniden buraya çevrilince, Sağır Oda'cılar da "madeni" eşelemeye başladılar. Aras Dağlı, Oğuz Bey ve Zahit'ten kurulu özel timimizin geçen hafta Kuzey Irak'ı nasıl hallaç pamuğu gibi atarak, Barzanbank'ı soyup soğana çevirdiğinden söz etmiştim. Bu hafta da kahramanlarımız reyting açısından bereketli topraklardaydı. Yine Kürt teröristlerin ve ABD askerlerinin boyunlarını kütür kütür kırdılar. (!) Amerika'nın taşeronu Kevin Miller'ın "Türkiye değil Kuzey Irak'a, bizden izin almadan denize bile giremez" dediği bölümün, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın basın toplantısı yaptığı güne denk gelmesi de ilginç bir tesadüftü. Kahramanlarımız, Irak topraklarında pek çok çatışmaya da girdiler. Ellerinde makineli tüfeklerle cipleri siper alarak çatıştılar. Ama Allah için bir tek kurşun da ciplerin kaportasına, camına isabet etmedi. Hele Aras'ın bir peşmergeyi cipin şoför mahallinde tarayarak öldürdüğü ve 120 milyon YTL'lik aracın tek isabet almadığı bir sahne vardı ki, işte ben "nokta atışı" diye buna derim!.. Ancak gelin görün ki, kahramanlarımız finalde yine ABD'lilere esir düştü. Eh, Irak'ta reyting bu kadar ucuzken, niye hemencecik kurtulsunlar ki zaten? Sahi, bu Kurtlar Vadisi neden yasaklanmıştı?
15 nisan 2007/Yüksel Aytuğ
Aras, Okan'ın topuğuna sıktı!
BU hafta Sağır Oda ekibi ile Okan Bayülgen arasındaki düelloda yeni bir sayfa açıldı. Oğuz Bey ile İmam Zahit yine dinci-laik tartışmasına tutuşmuşlardı. Onları uzaktan izleyen Aras Dağlı daha fazla dayanamayıp, konuştu: "Böyle boş boş konuşacaksanız Makina'ya çıkın, Okan Bayülgen'le konuşun!.." Bu yazıyı cuma gününden yazıyorum. Siz bu satırları okurken, Okan cumartesi gecesi programında muhtemelen Aras Dağlı'ya yanıtını vermiş olacaktır.
15 Nisan 2007 Yüksel Aytuğ
Faili meçhuller tabii ki yakalanamaz
Kurtlar Vadisi, 90'lı yılların başından bu yana ülkemizin üzerine kâbus gibi çöken faili meçhul suikastları açıklığa kavuşturmak için yola çıktı. Ama ilk bölümde gördüm ki, bizim memlekette failler hep meçhul kalacak. Niye mi? Anlatayım: Efendim, dizide bir işadamı öldürüldü. Tetikçisi ele geçirilip, mahkemeye çıkartıldı. Ancak o da ne? Mahkeme katibesinin duruşma tutanaklarını kaydettiği bilgisayar kapalı! Hanım kızımız öylesine yazıyor... Eh, zaten balık hafızalı bir milletiz. Bir de mahkeme tutanakları "suya" yazılırsa, failleri nasıl yakalayabiliriz ki?.. Bu arada Malatya olaylarının, Kurtlar Vadisi başlamadan iki gün önce patlak vermesi de ilginç bir tesadüf. Vadi'ciler tonlarca para harcasalar, böyle "vurucu" bir tanıtım kampanyası hazırlayamazlardı. Memleket öyle bir hale geldi ki, derin devlet dizilerinin promosyonu artık "kendiliğinden" oluşuyor. Gel de kahrolma!.. Diğer taraftan dizide pek çok değişiklik de olmuş. Örneğin Deve Erdal'ın sağ kolu Çapsız Abidin -ki ben bu karakteri çok tutuyordum- yerini Özel Kalem Müdürü Hüsnü'ye bırakmış. Toprağa verdiği Avukat Elif' ile Arap kızı Leyla'yı pek çabuk unutan Polat Alemdar ise daha ilk bölümde Nefise Karatay'a yazılıverdi. Televizyon tamircisi Deli Emin ise sermayeyi katlayıp, telekulak işine girmiş. Polat, küresel ısınmanın önlenmesine katkı olarak cipini terk edip, binek otomobil kullanmaya başlamış. Bu arada her bölümde 10-15 kişiyi Hakkın rahmetine kavuşturan ve memlekette ölecek figüran bırakmayan Kurtlar Vadisi'nin bu bölümünde sadece 2 ölü olması, "RTÜK'ün çelik yeleği" olarak yorumlanabilir mi acaba? Oysa aynı saatlerde Kanal D ekranlarında yayınlanan Sağır Oda'da kan gövdeyi götürüyordu. Aras Dağlı ve arkadaşları bir ay daha Kuzey Irak'ta kalsa, bölgedeki ABD varlığı tamamen ortadan kalkacak gibi!.. Zaten iki dizi arasındaki "ölü skoru farkı" akıllı işaretlere de yansıdı. Kurtlar Vadisi artı 7 logosu ile yayınlanırken, Sağır Oda ise artı 13 ile ekranlara geldi. Diğer yandan Aras Dağlı, Oğuz Bey ve İmam Efendi, Kerkük ile Musul'u almadan Türkiye'ye dönmeyeceğe benziyorlar. Zaten bu kararlılıkları, dizideki bir diyalogla da belgelendi. Oğuz Bey, "Sen Profesör Yalçın Küçük'ü bilir misin? 'Musul'u almazsak, Diyarbakır'ı veririz' dedi. Yoksa sende mi onun kafadan çatlak olduğunu düşünenlerdensin?" Aras yanıtladı: "Zaten bu memlekette doğruyu söyleyenlere ya deli diyorlar ya da komplo teorisyeni..." Bu arada Amerikan askerlerinin Musul'da cami basıp, üzerinde Kur'an bulunan rahleyi tekmeledikleri sahne, giderek artan Amerikan karşıtlığının üzerine kat çıktı. E haydi öyleyse, gazamız mübarek olsun!..
MERAKLISINA NOT: Tüm izleyici grubunda Kurtlar Vadisi 14.0 izlenme oranı ve 39.9 izlenme payı ile birinci olurken, Sağır Oda 5.5 izlenme oranı ve 14.8 izlenme payı ile dördüncü oldu. AB grubunda ise Kurtlar Vadisi birinci (15.0 - 39.7) Sağır Oda ise (6.5 - 16.4) üçüncü sırayı aldı.
22 nisan 2007/ Yüksel aytuğ
Polat ile Aras arasındaki 7 fark
1. Aras Dağlı canı istediği zaman Kuzey Irak'a gider. Polat Alemdar RTÜK'ten vize bekler.
2. Aras sarışınlardan hoşlanır. (Çağla Kubat) Polat'ın gözü esmerlerdedir. (Özgü Namal, Bergüzar Korel, Nefise Karatay)
3. Polat kafa keser, Aras racon...
4. Polat, Sharon Stone'u öper, Aras ise Ariel Sharon'u.
5. Polat'ın işi Kurtlar'ladır, Aras'ın Kürtler'le...
6. Polat "estetik" ile yüzünü değiştirmiştir, Aras "tetik" ile ellisini...
7. Aras dağa çıkar, Polat RTÜK zoruyla düz ovada siyaset yapar
21 Nisan 2007/ Yüksel Aytuğ
Sağır Oda oyuncuları üniversite öğrencileriyle buluştu
BALIKESİR (İHA) - Kanal D televizyonunda yayınlanan 'Sağır Oda' isimli dizinin oyuncuları, Balıkesir'in Bandırma İlçesi'nde düzenlenen panelde üniversite öğrencileriyle biraraya geldi.
Bandırma İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi tarafından düzenlenen 'Kariyer Günleri' kapsamında yapılan panele dizide 'J-15 Başkanı Nejat' rolünü oynayan Erol Tezeren, dizinin senaristi ve oyuncusu Ayhan Bozkurt, Şehbal Kırımlı'yı oynayan Bigkem Körövus, Aylin Kırımlı rolündeki Zeynep Kumral ve oyuncu Vedat Güney katıldı. Panelde, öğrencilerin dizinin ilerleyen bölümlerinde neler olacağını sorması üzerine oyuncu Zeynep Kumral, bir bölüm sonrasını dahi bilmediklerini söyledi. Kumral, "Dizinin 25. bölümünü bitirdik. İnanın burada bulunan kimse ve diğer oyuncular da neler olacağını bilmiyor. Bunu bilenler Soner Yalçın, Cüneyt Özdemir ve senaristimizdir. Biz sizlerden sadece bir bölüm önde gidiyoruz" dedi.
Diziyle ilgili öğrencilerin sorularını yanıtlayan oyuncular, yaşadıkları ilginç anları da anlattı. Dizideki dayak sahnelerini anlatan Erol Tezeren, "Dizideki dayak sahnelerinde Ayhan Bozkurt kardeşimizle son olarak oynadık. Kendisine bu sahnelerde yardımcı oldum. Provalarda vuruyormuş gibi yaptım ama motor denildiğinde bir patlatıyorum nereden geldiğini anlamıyor. Kendisi de bana şaşkınlıkla bakıyor" diye konuştu. Dizi oyuncuları, öğrencilerin soruları üzerine, Kurtlar Vadisi dizisinin yayından kaldırılmasının yanlış bulduklarını da ifade etti.
Panel sonunda öğrenciler tarafından yılın en iyi dizisi seçilen Sağır Oda dizisinin ekibine Dekan Prof. Dr. Edip Örücü tarafından plaket verilirken, sahneye çıkan öğrenciler dizi ekibiyle hatıra fotoğrafları çektirdi.
Kanserlileri üzmeyin!
Hep yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim. Yerli dizilerde kanser hastalığı bir istismar unsuru olarak kullanılmaya devam ediliyor. Ekran başındaki gerçek kanser hastalarının çektikleri yetmiyormuş gibi onlara bir "dizi" azap daha çektiriliyor. Son olarak Kanal D'nin Sağır Oda dizisinde kanserin "çirkin bir silah" olarak kullanılmasına şahit oldum. Girayhan Kırımlı adlı holding sahibi, emniyet görevlisi Aras Dağlı'nın kız kardeşine sahte bir kanser teşhisi koyması için hastane başhekimini satın aldı. Doktor Ahmet de bu "acı gerçeği" (!) geçen hafta ağabey Aras Dağlı'ya söyledi. Girayhan Kırımlı, bu "operasyonun" nedenini şu sözlerle açıkladı: "Kanser, yakalananı bir kez öldürür ama yakınlarını bin kez öldürür. Ben Aras'ın bin kez ölmesini istiyorum..." Ama bu kadar çirkinlik de yetmedi. Bu hafta Doktor Ahmet, Aras Dağlı'nın, teşhisi doğrulatmak için diğer hastane ve doktorlara danışabileceğini söyleyince, Girayhan Kırımlı yeni planını devreye soktu: "Eğer Aras'ı, kardeşinin kanser olduğuna inandıramazsak, o zaman biz de kızı gerçekten kanser yaparız. Ona kanserli bir böbrek naklederiz..." Doktor Ahmet, karşı çıkacak gibi oldu ama Kırımlı lafı ağzına tıkadı: "Ne o? Aklına Hipokrat yeminin mi geldi? Sana bunun için 10 ailenin ömür boyu geçinebileceği kadar para ödedim. Hem bu organ değişimi sonucunda gerçek bir böbrek hastasının hayatını kurtarmış olmak vicdanını soğutur sanırım!.." Aman Allahım!.. Aklıma ekran başındaki kanser hastaları ve umutla böbrek bekleyenler geldi... Kim bilir neler hissetmişlerdi. Onların o anda en az dizideki oda kadar sağır olmalarını diledim!..
Yüksel Aytuğ
Ali Eyüboglu:Aras Dagli iste bu olmadi
Kanal D'de Pazar aksamlari ekrana gelen "Sagir Oda" reyting problemini sihirli bir formülle çözdü. Nasil mi çözdüler?Orhan Kiliç'in canlandirdigi dizinin baskahramani "Aras Dagli" ve "dava arkadaslari" masanin üzerine Türk bayragi serip üstüne koyduklari Kur'an-i Kerim ve silaha el basip büyük yemin ettikten sonra seyirci de isin ciddiyetini anlayip "Sagir Oda"ya sarildi. Tabii bu isin latifesi.Sagir Oda"yi niye yazi konusu yaptigima gelince: Pazar aksami dizideki bir sahneyi "Sagir Oda" ekibine yakistiramadim. "Aras Dagli" otomobiliyle trafikte seyrediyor. "Aras"in kullandigi otomobilin aynisini kullananlar bilir, emniyet kemerini takmadiginizda acayip ses çikartir. Bazi uyaniklar, kemeri kurallara uygun olarak takip kendini emniyete almak yerine o sesten kurtulmak için arkadan geçirip "emniyet kemerini takmis gibi" yaparlar. "Sagir Oda"nin geçen hafta ekrana gelen bölümünde "Aras Dagli" da aynisini yapti. Bence o görüntüler "Sagir Oda" ekibine yakismadi. Demem o ki topluma mesaj vermek gibi kaygisi olan yapimlari hazirlayanlar bu tür konularda daha duyarli olmali.
Kaynak: Milliyet Ali Eyüboglu
Sagir Oda'nin sansürlü sahnesi!..
Kanal D'de yayinlanan Sagir Oda dizisinin 13. bölümünde bir sahne sansürlendi. Bakin makas yiyen o sahnede ne vardi; Pazar aksamlari izleyicileri ekran basina çeken Sagir Oda dizisi sansür yedi... Dizinin 13. bölümündeki bir sahne makaslandi. Sahnede dizinin kahramani Aras Dagli ile babasi bir evi atese veriyorlar. Elbette sansür bu yangin için degil... Yangini körüklemek için alevlere atilan bir kitaplardan...
http://img150.imageshack.us/img150/8702/32464487qx2.jpg (http://imageshack.us)
Keriz Silkeleme'yi Ekrana Tasidi!...
Sagir Oda"da deve elestirisi Kanal D'de yayinlanan "Sagir Oda" dizisi, gündemi yakalayan esprileri, senaryo içinde kullanmaya devam ediyor. Dizinin iki hafta önce yayinlanan bölümünde, Rus Ajan'i konusturmak için farkli bir iskenceye basvurulmustu. Kadin ajani fiziksel siddetle konusturamayan Zahid, sonunda odaya küçük bir teyple dönmüs, Ajdar'in "Çikita Muz" sarkisiyla Rus Ajan'i konusturmaya çalismisti. Dizinin önceki aksam yayinlanan bölümünde de, günlerdir kamuoyunu mesgul eden THY'de deve kesme olayina gönderme yapildi. Atatürk Havalimani apronunda deve kestiren Uçak Bakim Baskan Vekili Sükrü Can'in istifasiyla sonunçalanan olayi ele alan bölümde, Hakan Karahan'in canlandirdigi istihbaratçi Oguz, Ümraniye'deki hayvan pazarina giderek bir saticiya deve olup olmadigini sordu. Saticinin deve bulunmadigini böylemesine üzerine, Oguz Bey'in yaniti ilginçti: 'Yoksa bütün develerinizi Türk Haya Yollari mi aldi?..' Oguz'un bu sorusuna yanit vermeyen çoban, arkasindan "Senden iyi deve mi olur?" diye söylendi. Iskence sarkisi için para aldi Geçen haftaki bölümünde bir ajana iskence amaciyla "Çikita Muz" sarkisinin dinlettirildigi "Sagir Oda" dizisinin yapimcilari, bu sarki için Ajdar'a telif ödendigini açikladi.Kanal D'de yayinlanan "Sagir Oda" dizinin geçtigimiz hafta ekrana gelen bölümünde, Rus ajani fiziksel siddetle konusturamayan Zahid sonunda çareyi bir Ajdar sarkisinda bulmustu. Zahid, odaya küçük bir teyple dönmüs "Seni bugüne kadar kimseyi sorgulamadigim sekilde sorgulayacagim. Bunu sen istedin" demisti. Teybin dügmesine bastiginda da Ajdar'in "Çikita Muz" sarkisi çalmaya baslamisti. Ajdar'in reklami oldu Dizinin yapimcilarindan Cüneyt Özdemir, dizide Rus ajani konusturmak için "Çikita Muz" adli sarkisini kullandiklari Ajdar'a, bunun karsiliginda telif ödediklerini açikladi. Istanbul Conrad Otel'de düzenlenen "Okulda Siddet ve Madde Bagimliligi" konferansinda konusan Özdemir, bir sarkicinin böyle bir durumdan rahatsiz olabilecegini belirterek "Ama Ajdar bunu duyunca çok sevindi. Çünkü reklami yapildi. Bol bol televizyonlarda çikti" dedi.
Yeliz ÖZ / HÜRRIYET
VATAN TV’nin ‘Hangi dizinin kahramanı olmak isterdiniz?’ anketinde 1’incilik koltuğuna
‘Sağır Oda’nın cesur adamı Aras Dağlı oturdu. 2569 kişi Orhan Kılıç’ın can verdiği karakterin yerinde olmak istiyor.
12197 kişi oyladı
* Aras Dağlı
(Sağır Oda) 2569
* Mehmet
(Acı Hayat) 2367
* Onur
(Binbir Gece) 1563
* Ahmet (Hatırla Sevgili) 1500
* Ömer (Beyaz Gelincik) 896
* Boran Ağa (Sıla) 798
* Ömer (Ezo Gelin) 569
* Çınar (Hırsız-Polis) 322
* Murat (Arka Sokaklar) 310
* Doktor Levent (Doktorlar) 256
* Yılmaz (Ihlamurlar Altında) 250
* Gaffur (Avrupa Yakası) 249
* Bulut (Yaralı Yürek) 200
* Tarık(Yalancı Yarim) 198
* Esmer (Kaybolan Yıllar) 150
http://img233.imageshack.us/img233/3856/hhhkz5xe8.jpg (http://imageshack.us)
BUGÜN Gazetesi'ne açıklama yapan, Sağır Oda dizisinin yapımcısı Cüneyt Özdemir, "Kod Adı Kaos ve Acı Hayat dizilerini bilmiyorum ama bizim diziyle ilgili böyle bir şey gündemde değil. Yayınlanmaya devam edeceğiz"dedi. Özdemir'in bu sözleri akıllara iddialar acaba doğru mu sorusunu getirirken, Kanal D Genel Müdürü yardımcıları aracılığıyla Sağır Oda ve Kod Adı dizilerinin kaldırılmasının söz konusu olmadığını belirtti. Kurtlar Vadisi Terör dizisinin kaldırılmasından sonra RTÜK’e Kod Adı, Sağır Oda, Acı Hayat gibi dizilerle ilgili de şikayetler gelmişti.
Mustafa BÜYÜKSİPAHİ
Kurtlar Vadisi ile Sağır Oda, farkı ne? (Murat Ongun)
Kurtlar Vadisi ile Sağır Oda, farkı ne?
Kurtlar Vadisi dizisi yayından kaldırıldı.
Kalkmalı mıydı?
Tartışılır.
Şahsi kanaatim kalkmamasından yanaydı.
Şimdi Kurtlar Vadisi fanları diyor ki,"Madem Kurtlar Vadisi kalktı, içinde
şiddet unsurları barındıran Sağır Oda dizisi neden yayından kaldırılmıyor?"
Nedeni çok basit.
Kurtlar Vadisi gazeteciler tarafından yapılmıyor,
Sağır Oda ise gazeteciler tarafından yapılıyor.
Eeee,ne yani gazeteciler ayrıcalıklı mı?
Hayır.
O zaman?
Anlatalım... Gazeteci adam geleceği görür. Ortaya çıkan tabloya göre guard
alır.Gazeteci çok ince düşünür.Kurtlar Vadisi hem dizisi hem de filmiyle büyük
tepki çekti.Suçu günahı olmasa bile lise bıçaklamalarından, Harant Dink
suikastine uzanan geniş yelpazedeki tüm şiddet eylemleri Kurtlar Vadisi hanesine
yazıldı.
Türkiye, günah keçisi bulmayı seven bir ülkeydi ve Kurtlar Vadisi artık
"damgalı günah keçisi"idi.Yola bıraktıkları yerden devam edemezlerdi. Ama
yapmadılar.
Neden? Çünkü reyting rekoru kırıyorlardı. Reyting bizi korur sandılar.
Halbuki, Türkiye'de kararları halk vermez.Arkanızda milyonlar da olsa, sizi
tahtınızdan indirirler.Halk da bir hafta önce bağırır ama bir hafta içinde sizi
unutur.
Peki Sağır Oda ne yaptı? Kurtlar Vadisi hala Türkiye içinde mücadelesini
sürdürürken, Sağır Oda dizisi kendisine "gavur" düşman yarattı.
"Dış Mihraklar"ile mücadeleye girişti.
Yine adam öldürüldü, yine işkence yapıldı ama önemsenmedi.
İşte gazeteci ile non-gazeteci farkı burada ortaya çıkıyor.
Bahadır Özdener ,Raci Şaşmaz ve Hasan Kaçan.
Kurtlar Vadisi ekibi bu.Hiçbiri gazeteci değil.
Başbakana çok yakın isimler olmasına rağmen,tahtlarından indirildiler.
Sağır Oda dizisi ise gazeteciler Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir imzalı.
Allahaşkına, Türkiye'de yaşanan olayları film mantığında Soner Yalçın'dan
daha iyi anlatabilirler miydi?
Hayır.
İyi de bu ülkede dizi yapmak için gazeteci olmak şart mı?
Uyduruk bir aşk hikayesi anlatırsan şart değil ama seni aşan mesajlar vermeye
çalışırsan şart.
Peki,Soner Yalçın daha fazla reyting alacağını bildiği halde, neden içeriye
yönelmedi de "gavur düşman" yarattı? Başına geleceği bildiğinden.İşte
gazeteci farkı burada ortaya çıkıyor.O yüzden Kurtlar Vadisi ancak 1 bölüm
yayınlanır ama Sağır Oda aylardır yoluna devam eder. Hatırlayın, bir zamanlar
artistlere haber ağırlıklı reality Şov'lar yaptırılıyordu. O zaman, "Geldikleri
gibi giderler" demişti Ufuk Güldemir ve öyle oldu. Kadir İnanır'dan, Fatma
Girik'e, Nurseli İdiz'den Hülya Koçyiğit'e kadar onlarca star "geldikleri gibi
gitti".
İşte bu öykü bu kadar basittir.
Boşuna "Peki ya Sağır Oda" diye bağırmayın.
Bu ülkede bir gün Kurtlar Vadisi yapılacaksa onu da gazeteciler yapar.
Tıpkı,1 yıl önce olduğu gibi.
Sağır Oda Yapımcıları Davacıdır!
Hangi gazeteyi açsak Sağır Oda ile ilgili bir haber görüyoruz. Doğru, yalnış, taraflı, düşmanca... Pek çoğuna yanıt vermek istemiyoruz. Sonuçta bir dizi yapıyoruz yayınladıktan sonra artık bize ait olmayan bir popüler kültür nesnesine dönüşüyor. O yüzden seven olur, sevmeyen olur, beğenen de çıkar beğenmeyen de... Yapılan haberler yalnış ve yanlı bile olsa hemen hiçbirine dava açmayı da düşünmüyoruz.
BİRİ HARİÇ.
Bir süre önce elimize bir tebligat ulaştı. Hayatımızda görmediğimiz, adını duymadığımız Ankara'da yaşayan bir kadın Sağır Oda'nın senaryosunu ondan çaldığımız söylüyordu. Yayının durdurulmasını ve hemen 1.400.000YTL ödememizi istiyordu. BİRMİLYON DÖRTYÜZBİN YE TE LE... Ciddiye alınacak bir yanı yoktu. Güldük geçtik.
Ama yanıldık.
Bir süre sonra hakkımızda bir dava açılınca avukatlarımızla bir araya gelip bu işin ucunu sonuna kadar bırakmamaya karar verdik.
Hemen bize dava açan kadına dava açtık. Aynı davada hem davalı hem davacı konumuna geçtik. Bu da yetmedi kendisine bir de 100.000 YTL'lik manevi tazminat davası açtık. Ve bu davadan kazanacağımız geliri hayır kurumlarına bağışlayacağız.
SONUNA KADAR TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ
Artık mesele kişisel değil çünkü.
İnsanları bu kadar kolay hırsızlıkla suçlayıp ünü şöhreti yakalamak da bu kadar kolay olmamalı.
Bakın kadın kadın diyorum adını yazmıyorum çünkü biliyoruz ki bu davalar sonuçta adı sanı bilinmeyen isimlere şöhret getiriyor, ün getiriyor.
Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir ismini bilen bilir. Şunu yaptık bunu yaptık demeye gerek yok. Ama bakın bu davanın peşini bırakmayacağız. Ve bu kadının adını aradan ne kadar zaman geçerse geçsin DAVACI olduğumuz bu davadan sonra yazacağız.
Üreten insanları suçlamanın bu kadar kolay olmadığına inandığımız bir ülkede yaşadığımızı umduğumuz için.
Bir kez daha detaylara girmeden tekrar ediyorum.
SAĞIR ODA'ya bir iftira atılmıştır ve Sağır ODA yapımcıları DAVACIDIR.
Cüneyt Özdemir
Radyo Televizyon Üst Kurulu’nca (RTÜK) televizyona çıkması yasaklanan Ajdar’a bir darbe de ‘Sağır Oda’ dizisinden geldi. Orhan Kılıç, Mahir Günşiray ve Çağla
Kubat’ın başrolde oynadığı dizinin önceki akşam yayınlanan bölümünde, Türk
İstihbarat Teşkilatı, yakaladığı Ukraynalı ajan Olivia’yı konuşturmaya çalıştı.
Ajan bir türlü konuşmayınca, “Sana hayatında hiç görmediğin bir yöntemle işkence
yapacağım” diyen Türk istihbaratçı, Ajdar’ın ‘Çikita Muz’ adlı parçasını çalmaya
başladı. İstihbarat görevlisinin müziğin sesini sonuna kadar açmasından sonra
ise şu diyaloglar geçti:
-Biz konuşturamadık. Belki Ajdar seni konuşturur
-Ne işe yarayacak
-Konuşmasa bile bu şarkı sayesinde en azından düşünmesini engelleriz.
Candan'ın sevgilisi oyuncu oldu
KANAL D'de yayınlanan "Sağır Oda" dizisinin senaristi Hakan Karahan, uzun bir suredir unlu sanatci Candan Erçetin ile birlikte. Ayni zamanda eski bir bankaci olan Karahan, dizinin 8'inci bolumunden itibaren de dizide Aras Dagli'nın eski egitmeni Oguz Bey olarak rol aliyor. Karahan bir sahnede, sozlerini kendi yazdigi, Candan Erçetin'in soyledigi "Onlar Yanlis Biliyor" adli sarkiyi seslendirdi.
Kaynak : HÜRRİYET
Oyunculuk kaygısını çabuk yendi
Guzel manken ve sunucu Çağla Kubat Sağır Oda'da ilk kez basladigi dizi oyunculuguna çabuk uyum sagladigini belirtti. Kubat, "Dizi cok iyi gidiyor. Sinema teklifi ise henuz yok. Ama zaten dizi o kadar fazla vakit aliyor ki iki isin nasil yureyebilecegini dusunemiyorum bile. İnsan bir yil icinde sadece bir ise yetebilir" dedi.
Mankenlerin, sarkicioyuncu olmasina yonelik tepkilerin kendisine hicbir zaman gelmedigini belirten Kubat, "Bana manken gozuyle bakmiyorlar ki. Ben zaten cok fazla mankenlik yapmiyorum. Sunuculuk uzerine kurulu bir is yasantim var. Ayrica Engin Cezzar, Arsen Gurzap, Mahir Gunsiray gibi iyi oyuncularin yardimiyla da oyunculuga iyi uyum sagladigimi dusunuyorum" diyerek yeni isine alistigini belirtmis oldu.
Kaynak : BUGÜN
Yakın tarihin şifrelerini çözmek dizilere kaldı
Baron’un, konseyden çıkarılmasına karar verilir. Görüşme için Yedikule Zindanları’na çağrılır, gözleri bağlanır. Burada konsey üyeleri tarafından infazı gerçekleştirilir.” Bu kare, izlenme rekorları kıran Kurtlar Vadisi’nden. Bu kadar keskin olmasa da, derin devlet, mafya, gizli örgütler ve siyaset ilişkisi üzerine kurulan diziler, büyük bir ilgiyle izleniyor, tartışılıyor. Diziler gerçek hayattan, gerçek hayat da dizilerden besleniyor. Deli Yürek, Kurtlar Vadisi, Şubat Soğuğu, Hacı ile devam eden furyaya bu sezon, Kod Adı ve Sağır Oda da katıldı. Yapımcısı olduğu Sağır Oda için, “Bizler haberciyiz... Her şeyi haberde veremiyorsunuz... Ancak bunları dizi mantığı içinde verebiliriz... Dizideki birçok olay gerçek.” ifadesini kullanan Cüneyt Özdemir, “Acaba bu diziler toplumun gizli haber bültenleri mi?” sorusunu gündeme getiriyor. Susurluk Komisyonu üyeliği yapmış olan Fikri Sağlar’ın Kod Adı dizisinin yapımcısı, danışmanı olması, eski gazeteci ve siyasetçilerin de projede ‘konsept danışmanı’ olarak görev alması, bu yöndeki iddiayı güçlendiriyor.
Ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek?..
Ekranda derinlik sarhoşluğu
Bugün çok fazla içli dışlı olduğumuz, oyuncularını kahraman ettiğimiz, dilimizden düşürmediğimiz derin devlet dizilerinin, Türk toplumu için pek uzun bir geçmişi bulunmuyor. Bu tür yapımlarla 1990’lı yılların sonunda ‘Deli Yürek’ dizisiyle tanıştık. Ömer Lütfi Mete’nin yazdığı ve Osman Sınav’ın yönetmenliğini yaptığı dizide, hem polisiye, hem aşk, hem de şiir vardı. Diğerleri bu yumuşak geçişin arkasından geldi. Kurtlar Vadisi, Şubat Soğuğu ve Hacı dizisine kendi üsluplarıyla tanık olduk. Kurtlar Vadisi, daha geniş bir konseptte konuları işlerken, Hacı ve Şubat Soğuğu, 28 Şubat ve bu süreç sonrasında toplumun çeşitli kesimlerinin yaşadıkları, uzlaşma ve ayrışmalar üzerine kurulmuştu. Şimdi derin devlet dizilerinin son perdesini, Sağır Oda ve Kod Adı indirdi. Cüneyt Özdemir’in ve Soner Yalçın’ın dizisi Sağır Oda’da, 2. Dünya Savaşı’na dayanan bir öykü ekranlara geliyor; gerçek bir hikâye olan, Yahudilerin kayıp altınları anlatılıyor. Susurluk’tan çıkışla olayların aktarıldığı ‘Kod Adı’nda ise polisiye olayların yanı sıra, demokrat kimlikli insanlar vasıtasıyla ve olayların yorumlanış şekliyle demokrasi dersleri veriliyor.
''Bir polisiye dizinin arka planında Susurluk kazasının öncesindeki ilişkilerin yer alması ile Milli Mücadele yıllarında yaşanan bir aşkı ele alan dizi arasında televizyon yapımı olarak hiçbir fark yoktur.” sözleriyle yaptıkları işin diğer televizyon yapımlarından bir farkı olmadığını belirten Kod Adı dizisinin yapımcısı Fikri Sağlar, her ikisinin de bir mesajının ve topluma aktarmaya çalıştığı doğruların olduğunu belirtiyor. Yakın tarihle ilgili yargı, siyaset, asker, derin devlet, istihbarat gibi neredeyse devletin tüm birimlerinin yer aldığı yapımların ‘gizli haber bülteni’ olduğu iddiası, sektörün içinde olan bazı isimler tarafından reddedilirken, bazıları da bunu doğruluyor. Bir süre Hacı dizisinin konsept danışmanlığını yapan gazeteci Mehmet Metiner, “Bunlar Türkiye’nin gizli haber yorum bültenidir. Tek taraflı, hiçbir objektivitesi olmayan, ideolojik manipülasyonu ön planda tutan haber yorum bültenleridir.” değerlendirmesini yapıyor. Hacı dizisinin senaryosunun uyarlandığı aynı isimdeki romanın yazarı gazeteci Cüneyt Ülsever, bunu, toplumsal anlamda vücutta biriken cerahatin atılması olarak görüyor. Fikri Sağlar’a göre de, bu diziler kesinlikle gizli haber bülteni veya belgesel değil, yaşamın kurgulanarak yeniden ele alındığı yapımlar.
Gerçek ile kurgu karıştırılıyor
Gerçek hayattan yola çıkan ancak bunu kurguyla zenginleştiren dizilerin, en çok tartışılan noktası, gerçekle kurguyu birbirine karıştırması ve izleyicinin zihnini bulandırması. Çünkü bu diziler ve bunların uzantıları olan sinema filmleri o kadar gerçek algılanıyor ki, sadece sokaktaki vatandaşı değil, devletin birimlerini de harekete geçirebiliyor. MİT tarafından, Kurtlar Vadisi için bir rapor hazırlanmış, senarist Raci Şaşmaz ve yönetmen Osman Sınav’ın cezaevinde bulunan çete lideri Nuri Ergin tarafından yönlendirildiği savunulmuştu. Sinema filmi Kurtlar Vadisi Irak gösterime girdiğinde ABD büyükelçiliği yetkililerinin açıklamaları, Almanya’da yasaklanma talebi ve 18 yaşın altındaki izleyiciye yasaklanması da gerçek hayattan yansımalarını ortaya koyuyor. Bu yapımların insanların zihinlerini karıştırdığını ve herkesi potansiyel komplo teorisyeni olarak yetiştirdiğini söyleyen Mehmet Metiner’e karşılık Cüneyt Ülsever, izleyicinin baştan hepsini kurgu olarak kabul edip öyle izlemesini öneriyor. Fikri Sağlar, verilen mesaj doğru ise gerçeklerden tamamen uzaklaşmanın mümkün olmadığını söylüyor. Deli Yürek ve Kurtlar Vadisi’nin senaristlerinden olan Ömer Lütfi Mete de, “Gerçek ile kurgunun birbirine karışmasından ne gibi bir zarar doğabilir? Buna nesnel bir cevap vermek mümkün değil. Bana göre hayli yararlı da olabilir. Mesele, seçtiğiniz gerçeğin ne olduğudur. Seçtiğiniz gerçeğin ve yaptığınız kurgunun amacı kâr ve zararı belirler.” ifadelerini kullanıyor.
Eski bir siyasetçi, bakan ve Susurluk Komisyonu gibi önemli bir komisyonun üyesi olması, mesleğinden edindiği bilgi ve belgeleri burada kullandığı iddiasıyla Fikri Sağlar’ın filmin yapımcılığını üstlenmesi de tartışma konularından birisi. Sağlar buna, “Toplumu bilgilendirme, onun doğru karar vermesini sağlama anlamında yaptığım işlerde etik bir problem olduğunu düşünmüyorum.” cevabını veriyor. Fikri Sağlar en son ve yeni örnek olmasının dışında bu alanda yalnız değil. Bu tür yapımlarda ‘konsept danışmanı’, ‘yapımcı’ veya ‘senarist’ olarak görev alanlar, siyasetten veya gazetecilikten geliyor. Ömer Lütfi Mete, Soner Yalçın, Cüneyt Özdemir, Faruk Mercan gazetecilik birikimini bu yönde kullanan isimler arasında yer alıyor. Fikri Sağlar ve Mehmet Metiner ise siyasi geçmişi olan isimler olarak yerlerini alıyor
Demokrasi geleneği açısından zararlı
Mehmet Metiner (Bugün Gazetesi): Ticari getirisi çok fazla olduğu ve gündemleşme imkanı verdiği için bu tür diziler giderek bir salgın halinde yayılmaya başladı. Bunların Türkiye’nin gerçeklerini doğru bir biçimde yansıttığı kanaatinde değilim. Belirgin manipülasyonlar var. Türkiye’yi gettolaştırmak isteyen bir anlayışla bu diziler ele alınıyor. Türkiye bu tür dizilerle bilinçli bir biçimde dış dünyadan kopartılmak isteniyor. Üçüncü dünya ülkesi yapılmak isteniyor. Kültürel siyasi ve ticari anlamda gettolaştırılmak isteniyor. Türkiye’nin demokratik geleceği açısından bu tür dizilerin mesajlarını tasvip etmiyorum. Diğer taraftan herkesi komplo teorisyeni yapıyor. Bu tehlikeli, patolojik ve paranoyak bir şey.
Seyirci, kurgu olarak görmeli
Cüneyt Ülsever (Hürriyet Gazetesi): Bu diziler ülkenin bir gerçeği, bir parçası. Türkiye’nin bunlarla yüzleşmesi gerekiyor. Sanki bunun yavaş yavaş sırası gelmeye başladı. Hepimizin devletle ilgili bir resmi görüşümüz var. Bir de kafamızın içinde bir devlet var. Bu, devleti daha orta yere seriyor. Şimdi bunları ev ortamlarımızda elimizde çay kahve seyreder hale geliyoruz. Yani tartışılmayanı tartışabiliyoruz. Ancak seyircinin izlerken mutlak bir kabulden öte bunu kurgu olarak kabul etmesi lazım. Nasıl ki günlük hayatta 50 bin tane aşk vardır ama bir aşk romanı kurgulanmış aşkı anlatır. Seyirci, ‘Ne gerçek, ne değil?’ diye akıl yormaya çalışırsa diziyi ve belgeleri birbirine karıştırmış olur. Bu sadece bir dizi.
Bilgileri paylaşmasaydım etik dışı olurdu
Fikri Sağlar (Eski Kültür Bakanı): Türkiye’nin yakın geçmişte yaşadığı olguların televizyona yansımasının oldukça normal olduğunu düşünüyorum. Biz de bir Türkiye hikâyesi anlatıyoruz. Yoksulluğumuz, hak ve özgürlüklere ulaşamamamızın nedenlerini aktarıyoruz. Bu tür dizilerde önemli olan aktardığı mesajların ‘doğru’ olması, suç dünyasını yaldızlayıp, parlatıp sunmaması, sorunların silahla, şiddetle çözümlenmesinin yanlış olduğunun söylenmesidir. Benim bu projede görev almam konusuna gelince, bazı meslekler toplum adına görev yapan insanlardan oluşur. Gazetecinin işini yaparken edindiği bilgileri, çeşitli nedenlerle halka aktarmaması ne derece etik dışıysa, milletvekillerinin de araştırma komisyonunda elde ettiği bilgileri paylaşmaması o derece etik dışıdır. Ben Susurluk raporu dışında Emin Özgönül ile birlikte hazırladığımız “Kod Adı Susurluk” isimli kitapta bunları toplumla paylaştım.
Kurguyla hayrı da anlatabilirsiniz
Ömer Lütfi Mete (senarist): Kurgu ile gerçeğin dizilerde birbirine karıştırılması seyircinin ilgisini çekmek amacından başka bir gayeyi çağrıştırmıyor. Çok geri planda bir komplocu böyle şeylerin yapılmasını üflemiş olabilir mi? Teorik olarak belki. Fakat ben hiç böyle bir sipariş almadım. Gerçek ile kurgunun birbirine karışmasından ne gibi bir zarar doğabilir? Buna nesnel bir cevap vermek mümkün değil. Bana göre hayli yararlı da olabilir. Mesele seçtiğiniz gerçeğin ne olduğudur. Seçtiğiniz gerçeğin ve yaptığınız kurgunun amacı zarar veya kârı belirler. Gayeniz halkın gerçeği anlamasına katkıda bulunmak ise, işi seyredilebilir kılmak için yaptığınız kurguya zararlı bir boyut yüklememeyi becerirsiniz. Sinsi bir ideoloji de yükleyebilirsiniz. Bazı kitapların yaptığı gibi, mesela topluma baş edilemez bir düşman cephe çizerek onu ruhsal açıdan diz çöktürebilirsiniz. Tam tersine, hukuk devletine inancı işlemeye devam eder, derinden derine karanlık eylemlerin çirkinliğini ve topluma zarar verdiğini, ikna edici biçimde anlatabilir, belli bir ideolojik veya mistik eğilimin propagandasına dönüştürmeden hayrı anlatabilirsiniz.
Kaynak: Turkuaz-Zaman Emine DOLMACI
İspatlanmış değil ama Türkiye'ye en fazla 2 ton Nazi altını gelmiştir
Kanal D'de yayınlanan "Sağır Oda" adlı dizi, Nazilerin II. Dünya Savaşı sırasında Yahudilerden ve çeşitli ülkelerden (ç)aldığı altınları gündeme getirdi. İngiltere'de, Oxford Üniversitesi'nde doktora yapan Gökhan Yücel bu konuyu araştıran bilim adamlarından. ABD'nin AB temsilcisiyken Nazi altınları meselesini irdeleyen Stuart Eizenstat ile görüşen ve ABD arşivlerinde inceleme yapması için davet alan Yücel, ortada taş çatlasa 8 milyar dolarlık maddi değerde 400 ton altın bulunduğunu söylüyor.
Nazi altınları nedir?
Bir bölümü moneygold yani altın para. Ekseriyetle Nazi ordularınca Avrupa ülkelerinden, merkez bankalarından ve özellikle Belçika altınlarından toplanan bir bütün. Bir de nonmoneygold yani para olmayan ziynet eşyası var. Toplama kamplarındaki Yahudilerin kişisel eşyaları böyle adlandırılıyor.
"İlk altın 1945'te geldi"
Nazi altınları Türkiye'ye nasıl ve ne kadar miktarda geldi?
Birkaç yolla gelmiş olabilir. Örneğin resmi yollardan. Türkiye yurtdışına krom satıyordu. Savaş sırasında herhangi bir malı satan ülke, öncelikle kazandığı paranın değerini muhafaza etmeyi amaçlıyordu. Bunun yolu da altına tahvil etmekti. Türkiye Cumhuriyeti, İsviçre'de diğer ülkelerce de bilinmekte olan bazı hesaplar açtı. Ticaretten kazandığı parayı altına tahvil etti ve daha sonra Merkez Bankası'na getirtti. Böylece 1945 yılı değeriyle 3,1 milyon dolarlık altın ilk kez geldi. Tonaj olarak rakam vermek gerekirse, benim yaptığım hesaplamalara göre, 40 ton civarında oluyor. Bir de bugüne kadar ispatlanmadığını unutmamak kaydıyla kayıt dışı gelmiş olabilecek altınlar söz konusu olabilir.
"Nazi dirilişi için saklayın"
Yani toplam ne kadar altın?
Toplam Nazi altınlarının miktarı 400 ton civarındadır. Binlerce ton altın söz konusu değil, bu imkansız.
Naziler Türkiye'de altın saklamış olabilir mi?
Bu yönde iddialar var. Ancak unutmamak gerekir ki bunlar hiçbir zaman ispatlanamadı. Bazı Nazi subayları ve Türkler arasındaki ilişkilerden söz ediliyor. Bu ilişkiler sayesinde 400 bin dolarlık Nazi altınının Türkiye'ye getirildiği düşünülüyor. 1944 yılı söz konusu. Türkiye artık Almanya'ya krom satmayı bırakmış. Alman ordusunda silah yapılamıyor. Savaş kaybedilirken yeniden olası bir Nazi dirilişi için altını saklayalım ya da belki de Türkiye'deki ilişkiler kullanılarak savaş bizim lehimize dönsün kaygısı var. Resim karışık. Bu durumda en fazla 2 ton civarında altın gelmiş olabilir.
"Efsane ilgi çekiyor"
Dünyada kaçak Nazi altınlarının hikayesi nasıl?
Çalmak maalesef savaşın doğasında var. Dolayısıyla Naziler, savaşı kaybederken ganimeti de kaybetmek istemiyor. Açık kaynaklardan okunduğunda Nazi altınlarına ilişkin bilgiler böyle görülüyor. Ama açık kaynaklardaki bilimsel veriler değil, efsane ilgi çekiyor. Çeşitli filmlerde Libya çöllerinde özel sandıklarla, Alpler'deki göllerin diplerine gemiler batırılarak Nazi altını saklandığı iddia ediliyor. Bunun asıl yönü siyasi. Musevilerin ABD siyasetindeki ağırlıklı rolü nedeniyle bu konu kullanılıyor. Bir de Fatima olayı var. Lizbon'a 100 kilometre kadar kuzeydeki bir kilisede 1976'daki banka kayıtlarına göre dört adet Nazi altını külçesi (50 kilo ağırlığında) bir kilise hesabında tespit edilmişti. Mesela bu kilise olayı benzer külçe altınlar saklandığı yönündeki efsaneleri tetikledi.
"Bir ailenin elinde mi, dağın eteğinde mi; tespit etmek zor"
Türkiye için resmi hikaye nasıl?
Türkiye daha 1960'ta Almanya ile bir anlaşma yaptı. Bizim merkez bankamızda bulunan, onlara ait altınları geri verdik: 223 kilogram altın ve 32 bin 799 tane altın para. Yıllar sonra ABD'nin öncülüğünde 1997 Londra ve 1998 Washington konferansları düzenlendi. Eizenstat raporuna göre, Türkiye'de o dönemde ayrıca özel hesaplarda 6,5 ila 11,5 milyon dolarlık bir altın olduğu düşünülüyor. Türkiye gerçekten bu konuda diplomatik bir çetin ceviz oldu her zaman. Vatikan'ı özel durumu nedeniyle göz ardı edersek, çalıntı Nazi altınları konusunda iddia muhatabı olmuş ancak bir kuruş tazminat ödememiş tek ülkeyiz. Unutmadan şunu da ekleyeyim: TGC 1998 yılında lağvedildiğinde 1945 yılı değeriyle 40 milyon dolarlık altın dağıtılmamıştı. Bu altına ne olduğu halen bilinmiyor.
"İsrail'in talep hakkı yok ama cemaatler konuyu takip eder"
Peki Türkiye'de Nazi altını bulunursa ne olur?
Konu üzerinde bugün tam bir durgunluk var. Bunun değişmesi için Türkiye'de altın çıkması gerekebilir. Ancak benim bunu zikretmemem gerekiyor ve ben buna inanamam. Bunun gerçekleşmesini zor görüyorum ve açıkçası benim konuyla ilgili merakım "Nazi altınları nerede?" sorusu değildir. Diplomatik açıdan bakılmalı. Bir ailenin elinde mi, dağın eteğinde mi diye yer tespiti yapmak çok zor. Türkiye'de bulunması durumunda çalıntı altının ancak birebir varisleri ya da merkez bankaları muhatap olacaktır. İsrail talep hakkına sahip değil. Ama uluslararası Musevi cemaatleri konunun takipçisi olacaktır. Bizde mesela damgalı külçe altın var mıdır, bilemiyorum.
"Yüzde 58'lik bölümü bulundu"
Sizce "Sağır Oda" dizisinde öne sürüldüğü gibi Nazi altınlarının emanet edildiği bir Türk aile söz konusu mu?
Emanet edilmiş bir altın varsa Nazilerin güvendikleri isimler bellidir. Bu Türkiye'nin ilk 100 zengini listesindeki bir aile olmalı herhalde. Tabii Nazi altınları onlara zenginlik kazandırdıysa... Ya da onlarca gizlenen bir yerde olması lazım. O yıllarda Almanya'yı destekleyen yayınlar yapan kişiler de adres gösterilebilir. Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir bu isimlerden haberdardır. Ama ellerindeki konuyu ancak dizi formatında anlatabildiklerini ifade ediyorlar.
"10 ülke tazminat aldı"
Resmi düzeyde Nazi altınları hikayesi nasıl gelişti?
Nazi altınlarında diplomatik milat 1944. O yıl Bretton Woods Konferansı'nın VI. bildirgesi tarafsız ülkelerde bulunan Nazi mal varlıklarının, altın stoklarının ve tüm ticari ilişkilerin dondurulmasını öngördü. Tarafsız ülkelerdeki durumu takip etmek için Safehaven adlı bir program başladı. İngiliz devlet arşivi belgelerine göre 1950 itibarıyla Nazi altınlarının yüzde 58'lik bölümü bulundu.
Konu Soğuk Savaş'ın noktalandığı yıllarda yeniden alevlendi. ABD, 1996'da AB'deki temsilcisi Stuart Eizenstat'ın başkanlığındaki bir ekiple yaklaşık 15 milyon belgeyi tarayarak raporlar yayımladı. Yahudi asıllı Eizenstat görevini her zaman bir dava olarak benimsedi.
Bu arada Britanya, ABD ve Fransa tarafından kurulan Üçlü Altın Komisyonu'ndan (TGC) Ekim 1947 ve Ekim 1999 arasında 10 ülke tazminat aldı. TGC yaklaşık 300 milyon dolarlık tazminat dağıttı.
Gökhan Yücel kimdir?
19 Aralık 1977'de doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde lisans eğitimini tamamladı. Essex Üniversitesi'nde Avrupa siyaseti alanında yüksek lisans derecesi aldı. Oxford Üniversitesi'nde siyaset ve uluslararası ilişkiler doktorası yapıyor. Türkiye'de bazı basın kuruluşlarında görev aldı. Eylül 1999'dan beri İngiltere'de yaşıyor. Avrupa siyaseti, güvenlik, askeri kültür ve dış politika alanlarında akademik çalışmalar yapıyor.
Herkes, 5N1K'dan tanıdığımız Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir'in 'Sağır Oda' dizisini konuşuyor ama dizideki hatalar, Vatan yazarı Selahattin Dumanı bile çileden çıkardı.
Kadı suçlunun cezasını verecek.. Düşünmüş taşınmış “Bu deyyusu falakaya yatırın.. Beş yüz değnek vurun” deyince suçlu yerinden zıplamış..
“Kadı efendi.. Kadı efendi..” demiş.. “Sen ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hiç dayak yememişsin..”
İki üç gündür gazetelerde, haftalık dergilerde “Sağır Oda” dizisiyle ilgili röportajları okuyorum..
Özellikle de dizinin yönetmeni Serdar Akar’la yapılanları.. Serdar Akar’ın sinemasını beğenirim.. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filmi çok hoşuma gitmişti..
Sinemacılığına diyeceğim yok lakin matematik bilgisine itirazım var..
***
“Sağır Oda” dizisinde bir kayıp altın meselesi var.. Naziler, toplayıp yok ettikleri Yahudilerden topladıkları altınları saklamış..
Saklanan altının miktarı, sıkı durun “Yüz on bin ton..”
Nereden bulmuşlar bu kadar altını? Toplama kampına tıktıkları adamlardan.. Altın kaplama dişleri toplamışlar, alyanslarını almışlar.. Ceplerini aramışlar..
O kadar çok altın birikmiş ki..
Hatta bu altınların “On bin tonunu” Türkiye’ye yollamışlar.. Saklamak için..
AL KALEMİ ELİNE..
Nazi toplama kamplarında öldürüldüğü hesaplanan Yahudi ve diğer ırklardan insan sayısı altı milyon..
Diyelim ki hepsinin otuz iki dişi vardı.. Hepsi de altın kaplamaydı.. Toplam 192 milyon altın diş yapar..
Bir dişe bir gram altın gidiyor ancak hepsi dişte kalmıyor.. Çünkü yüzde sekseni fire..
Ben o dişleri firesiz hesaplıyorum.. 192 milyon altın diş 192 ton altın yapar.. (Firesi hesaba katılırsa 38.4 ton altın çıkar..)
Kamplarda soyulanların hepsinden birer nikâh yüzüğü çıksa o da 20 ton yapar..
Eder 58 veya 60 ton altın..
Şimdi sıra geldi geriye kalan 109 bin 942 ton altını nereden buldukları sorusuna?
Şöyle bir ihtimal var.. Toplama kamplarına götürülen her Yahudi, çocuklar da dahil yanlarında yaklaşık bir kilo üç yüz gram altın taşıyordu....
***
Röportajların birinde dizinin yapımcıları Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir için “Biz onların gazeteciliğine kefiliz” deniyordu..
Ben de kefilim lakin hesap yeteneklerine değil..
Şu cahilliğimde azıcık kitap karıştırdım.. Elimde hesap makinesi.. Alt alta koydum, üst üste koydum.. Çarptım, çıkardım, böldüm..
Gördüğüm şu..
Şu anda dünya ülkelerinin merkez bankalarında yaklaşık 25 bin ton altın var.. Bunun yaklaşık değeri de 500 milyar dolar ediyor..
(Alçak Naziler dünya altın stoklarının beşte dördünü saklamış demek ki..)
VUR BELİNE BELİNE
Bizim Sağır Oda dizisindeki Nazilerin “İşten artmaz, dişten artar”hesabıyla topladıkları “yüz on bin ton altının” değeri ise “bir trilyon sekiz yüz otuz beş milyar dolar” ediyor..
Ben de burada yazının konusuyla ilgisi olmayan bir “Ohaaa!” çekiyorum.. Okuyana faydası olmasa da içimi rahatlatıyor..
Olayın asıl “çarşı karıştırıcı” bölümü Türkiye ile ilgili olanı..
Lafıma “İddiaya göre..” diyerek devam edeceğim.. Ancak dizinin yönetmeni öyle kesin konuşuyor ki inanırsan kapıyı kapatıp perdeleri çekmen icap eder..
Böylece haciz memurları geldiklerinde içerde olduğun anlaşılmaz..
Hacizle ne alakamız var, diyeceksiniz.. Çok alakamız var.. Naziler, bu yüz on bin ton altının on bin tonunu gizlice Türkiye’ye getirmiş.. Helal süt emmiş bir iş adamına teslim etmişler..
“Sağır Oda” dizisinin amirleri “Bu kesin bilgi ama bizim elimizdeki deliller onlarda yok.. O delilleri bulsalar, ninelerimizin yastık altındaki altınları tehlikeye girer..” diye konuşuyorlar..
Alın size bir yürek çırpıntısı daha..
***
Türkiye’ye getirilen, güvenilir iş adamına emanet edilen, o iş adamı tarafından bir yere gizlice gömülen altınların piyasa değeri “18 milyar 350 milyon dolar..”
Tarih 1943 yılı ve sonrası.. O kadar para Milli Şefimiz İsmet Paşamız’ın kasasında yok..
Milli Şefimiz’in Merkez Bankası’nda 234 ton altın değerinde Dolar ve Sterlin var.. Bütün döviz bu.. (Bugünün kuruna göre 4 milyar 293 milyon dolar ediyor..)
İHYA OLURDUK..
Ahali desen hazine gibi perişan.. İsmet Paşa tutumlu olduğundan buğday stoklarına elleştirmiyor.. Ekmek karneye bağlı.. Onun da içine “süpürge otu tohumu” katılıyor..
Haaa! Bir de bu altınların memlekete nasıl sokulduğu meselesi var.. On bin ton altın..
Bugün taşımaya kalkışsan bin tane kamyon tutman (O da on tonluk kapasitesi olan) gerekir..
1940’lı yıllarda İstanbul’da 202 taksi vardı.. Memleketin dört bir yanındaki (askeri araçlar dahil) dört bin civarında kamyon veya kamyonet..
Kaldı ki on bin ton altın gizlice getirilmiş.. İş adamının birine teslim edilmiş..
Yani hükümetin dahli yok.. Hükümet topyekûn bir “taşımacılık seferberliği” ilân etmediğine göre o iş adamı bin kamyon bulmuş..
Bunları kıç kıça takıp altınları gizlice gömeceği yere taşımış.. Çukur kazarken başında birikenlere de “baraj yapıyoruz” demiştir..
(Allahım aklıma sahip ol..)
TAM BİZE GÖRE..
Dizinin yönetmeni ahaliye “Altınları yakalatırsak üzerine faizi de biner” deyip korku veriyor.. Nazilerin gözü de çok karaymış..
O kadar altını soktukları yetmemiş, o tarihte gizlice İstanbul’a gelip beş milyon dolarlık altını bozdurmuşlar, karşılığı olan dövizi de “Al bunları kurşun parası yap” diye Hitler’e götürmüşler..
O kadar döviz İstanbul sarraflarında haa!
1960 ihtilaline kadar yurt dışına çıkanlara kelle başı on beş dolar döviz veriliyordu.. Onu da ya Başbakan ya Maliye Bakanı imzalıyordu..
1970’lı yılların sonuna kadar cebinden bir dolar çıkanı “döviz kaçakçısı” diye hapse atıyorduk.. O yüzden “Helal olsun Nazi ajanlarına da bizim esnafımıza da..” diyorum..
Son sözüm şu..
Bu “Sağır Oda” dizisi çok tutar.. Hiç şüphem yok.. Çünkü tam bizdeki akıllara göre..
Vatan
Sağır Oda'da altın günü
Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir, derin devlet içtihadının televizyondaki yorumunun kapanmadığını gösterecek yeni bir projeye imza attı. Hem de artarak devam eden derin devlet heyülasına yeni halkalar ekleyerek
Daha yayına girmeden büyük ilgi uyandıran 'Sağır Oda' isimli televizyon dizisi büyük tartışmalara yol açacağa benziyor. Öyle ya, 'Kartallar Yüksek Uçar' ile başlayan sermaye, aile bağları ve mafya temalı yapımlar bu işe emek ve sermaye harcayanları şimdiye kadar hiç utandırmadı. Alan ve satan hep memnun oldu. Türkiye'nin 1980 sonrası yaşadığı sosyal ve siyasi metamorfoz sayesinde karanlık ilişkiler hayatımızın sıradan birer parçası haline geldi. İnsanların varoluşsal sorunlarına cevap aramak için bu karanlık ilişkileri bilme ihtiyacı fazlalaştı. İmdada devletin derinliklerine yapılan dalışlarda günışığına çıkarılan 'Deliyürek' ve 'Kurtlar Vadisi' yetişti. Şimdilerde her kanalda derin bir hikâyeye yer vermek neredeyse farz oldu.
Bu şekilde halkın derin devlet inancını neredeyse teolojik bir imana dönüştüren ve hatta artarak teleolojikleşen biçimde yeni bir kimliğin oluşumunu besleyen derin devlet 'vahiyleri' gönderilmeye başlandı. İnsanlar bu apokaliptik söylemi seyretti, inandı, benimsedi, uyarladı ve ona göre değişti. Kendilerini hep daha fazlasını istemeye ve görmeye alıştırdılar. Farklı bir mutluluk olarak apokatastasis inancın gerçekliğine tanıklık ettiler. Her biri kendi dünyasında egemeni, aynı zamanda kötüyle bağdaştırdı; böylece siyaset tanrısı şeytanla barıştırıldı.
Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir şimdi derin devlet içtihadının televizyondaki yorumunun kapanmadığını gösterecek yeni bir projeye imza attı (Dizinin ilk bölümü yarın Kanal D'de). Hem de artarak devam eden derin devlet heyülasına yeni halkalar ekleyerek. 'Kurtlar Vadisi' gibi bir 'konsepti' kurgulayan ve içine çeşitli politik mesajları serpiştirerek büyük bir ticari başarı yakalayan ekibin bazı isimleri önümüzdeki yayın döneminde Türk insanını 'altın' gibi en hassas noktalarından bir tanesiyle ekran başına çekmeyi amaçlıyor. Bilhassa derin devlet azizlerinin kutsal pazarlama hitapları ve sansasyonal buyruklarına tehlike çanlarının sesini da katarak: "Türkiye'nin bir sırrı aydınlanıyor! Tüm bildiklerinizi unutun... 'Sağır Oda' ezberinizi bozacak... Eğer MOSSAD altınları bulursa Türk ekonomisi çöker mi? Annelerimizin bilezikleri tehlikede mi? İş dünyasından magazin dünyasına, söylenemeyenler, tartışılamayanlar bu dizide...".
Altın ve Türkler
Altın, şüphesiz Türk toplumunun en zayıf noktalarından birisi olageldi. İnsanlar, altına hem sahip olmak hem de onu kolay yoldan bulmak özlemiyle yanıp tutuştu. Onun görgünün, efsanelerin, adetlerin ve sosyalleşmenin metasal bir izdüşümü işlevi hiç eksilmedi. Özellikle hanımların altına olan düşkünlüğünü, düzenledikleri altın günlerini, her tür düğün ve kutlamadaki uzun takı kuyruklarını, Haliç'in dibindeki Bizans hazinesi efsanesini ve hatta Anadolu'yu köşe bucak dolaşarak yurdun dört bir tarafını köstebek yuvasına çeviren define avcılarını da içine alan bu izdüşüm insanımızın en 'lüks' ve tutkulu meraklarından birisi haline geldi. Şimdi bu işten para kazanan kuyumcular, metal dedektör satıcıları, define haritası pazarlayıcıları, düğün davul ve zurnacıları kadar televizyon sektörü de üzeri bu merakla damgalanmış kendi başına birer altın külçesi olan dizi bölümlerini üreterek pastadan payını alacak.
Ve eğer 'Kavgam'ı 'bestseller' yapmış halkımız Üçüncü Reich'a olan ilgisi ile, bir tarafta Yahudilerin hamiliği ve diğer tarafta dünyanın aslında gizli hakimi olduklarını varsayan diyalektik tarih tezine inancını sürdürür de eskiden beri mahalle ve köy kahvelerinde yankılanan rivayetlerde anlatılan Tito'nun emaneti ve Moskova'dan getirilen altınlarla yapılan servetleri zikretmeyi devam ettirirse...
Konusu ve kurgulayıcılarının profili itibarıyla belgesel olmaya daha müsait olan bu hikâyenin niye bir televizyon dizisi olarak ekranlara taşındığını tahmin etmek, halk arasındaki rivayetlerin yalancısı olarak bunları hatırlayınca pek de zor değil aslında. Bu açıdan Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir bu sefer bir taşla iki değil birçok kuş vuracağa benziyor. Nazi Altınları mevzusu Türk izleyicilerin damak tadına göre şekillendirilip devrin devlet, istihbarat, aşk ve entrika kalıbına dökülerek ilgiye sunulacak. 'Kurtlar Vadisi'ndeki kıvam tutturulabilirse bu bir ilgiye sunma işinden çok, ekran başında milyonları toplayan kitlesel altın günlerine dönüşecek. Elbette içeriği bakımından biraz daha maço bir altın gününe.
Açıkçası, dizinin hikâyesine olan kişisel ilgim, geçen hafta içinde Cüneyt Özdemir'in 'Sağır Oda'dan bahseden açıklamalarıyla yeni bir boyut kazandı. Nitekim Özdemir, Bekir Hazar'a "Bizler haberciyiz... Bazen her şeyi haberlere yansıtamıyorsunuz doğal olarak... Ancak bunları dizi mantığı içinde vermekte mahsur yok... Dizideki birçok olay gerçek" şeklinde konuşmuş. Dizi daha başlamadan hakkında konuşulanlardan dolayı şaşkınlığını ifade etmiş. Dizi, bir yıldır senaryo aşamasındaymış ve sadece ilk bölüm 57 kez yazılmış. Bu kısmı yorumsuz aktarmak istedim. Lakin denilenler doğruysa, gazeteciliğin mesleki varoluş sebebi olan haza bir 'haber' atlanıyor ve yerine bir dizi yapılıyor demeye dilim varmadı.
Benimki, çok geniş bir coğrafyayı ilgilendiren ve ll. Dünya Savaşı sonrası üzerinde en fazla kafa yorulan komplo teorilerinin başında gelen 'çalıntı Nazi altınları' konusunun akademik ilgisinden ibaret. Zira, son bir yıldır ll. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin savaş ekonomilerini ayakta tutmak üzere, işgal ettikleri merkez bankalarından ve toplama kamplarındaki Yahudilere ait özel eşyalardan aşırdıkları altınlar konusunu araştırıyorum. Bu yüzden dizinin konusu beni salt bir seyirci olmaktan daha fazla, akademik merakım gereği heyecanlandırıyor. Ama ne yalan söyleyeyim daha konu hakkında topladığım binlerce sayfa malzemeyi ve konunun uzmanlarıyla yaptığım mülakatları derleyip kağıda aktaracak bırakın 57'yi, bir dakikalık fırsatım bile olmadı.
Kayıp altınlar ile ilgili olarak tarihsel arka planda kısaca değinilmesi gereken birkaç nokta var: İlk olarak, 'Nazi altınları', ll. Dünya Savaşı sonrasında hem akademik alanda hem de komplo teorisyenleri tarafından en çok tartışılan konulardan bir tanesidir.
İkincisi, bu hırsızlık mevzusunun kayıp altınlar boyutu kadar, tarihi eser, sigorta poliçeleri, mal ve toprak, kölelik, bonolar, özel eşyalar gibi yan konuları mevcut ve tümü büyük bir bütünü oluşturur. Konuya aşina birçok isim bu bütünü anlamadan tek tek altbaşlıkların bir şey ifade etmeyeceği görüşünü benimser. Bu da araştırmacıların işini zorlaştırır.
Üçüncüsü, 'kayıp altınlar' anabaşlığı hem Almanların savaş devam ederken çalarak Reichsbank'a koydukları kısmını, hem Bavyera'da ortaya çıkarılan çalıntı altınların Amerikalı askerlerin de karıştığı bir skandalla ortadan kaybolmasını hem de bu kayıp altınların savaş süresince ve sonrasında Naziler tarafından Almanya dışına çıkarılmasını kapsar.
Dördüncüsü, 'çalıntı altınlar' konusunun diplomatik miladı olarak 1944 yılı alınır. Nitekim 1944'de toplanan Bretton Woods Konferansının VI. bildirgesi tarafsız ülkelerde bulunan Nazi mal varlıklarının, altın stoklarının ve ticari tüm ilişkilerin dondurulmasını öngörürür. Tarafsız ülkelerdeki durumu yakından takip etmek amacıyla 'Safehaven' adlı bir program yürütülür. Bu dönüm noktasından sonra savaşın da sona ermesiyle beraber bir dizi gelişme yaşanır. 'Kayıp altınlar'a merak artar. Özellikle Amerikalılar Almanya'da dağ, tepe, köy, bucak, maden demeden 'goldrush' adı verilen bir arama seferberliği başlatır. Dönemin askeri istihbarat servisi OSS (Office of Strategic Services) işe el koyar. ABD Üçüncü Ordu'ya bağlı 90. birlikten iki asker, 1945'te tesadüf eseri Merkers potasyum madeninde gizlenmiş Nazi hazinesine ulaşır. İngiliz Devlet Arşivi Belgelerine göre 1950 itibarıyla kaybolan çalıntı altınların yüzde 58'lik bölümünün yeri tespit edilir.
Beşincisi, ll. Dünya Savaşı biter bitmez Soğuk Savaş patlak verir ve kayıp altınlara, özelinde belirlenen öncelikler bir anda unutulur.
Türkiye dahil 40 devlet
Ta ki, Soğuk Savaşın sona ermesiyle yeniden hareketlenen ve başını Dünya Yahudi Kongresi ile B'nai B'rith gibi uluslararası lobi gruplarının çektiği tartışma başlayana kadar. Özellikle Clinton döneminin etkili senatörlerinden Alfonse D'Amato'nun Maryland'deki devlet arşivlerinde çalıştırdığı araştırma asistanlarının elde ettikleri sonuçlar bir çığır açar. İşin peşi bırakılmaz. Yıl 1997...Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 40 devlet kayıp altınları görüşmek üzere Londra'da toplanır. Londra Toplantısı'nda sıkı işbirliği kararı alınır. Bir yıl sonrasında Washington Konferansı toplanarak Londra'da karara bağlanan işbirliğinin yanı sıra her bir ülkenin arşivlerini açması ve soykırım eğitimini artırmaları konusunda dikkatleri çekilir. Sadece kaybolan sanat eserlerini görüşmek üzere Litvanya'nın başkenti Vilnius'ta 2000 yılında üçüncü bir konferans düzenlenir. Bu üç toplantıda da Türkiye Cumhuriyeti adına isimleri belli olan akademisyenler, çeşitli bakanlıklardan yetkililer, merkez bankasından görevliler, diplomatlar ve Yahudi cemaatinin temsilcileri hazır bulunur.
Tüm bunlar olurken ABD hükümeti, 1996'da dünyanın bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük araştırma ekiplerinden birinin başına Hazine Bakanlığı Müsteşarı ve ABD'nin AB'deki temsilcisi Stuart Eizenstat'ı getirdi. Doğrudan Başkana bağlı olan Eizenstat, altında çalışan tarihçi William Slany ile birlikte yaklaşık 15 milyon belgeyi tarayarak, 1997 ve 1998 yıllarında iki adet rapor yayınladı. Kendisi de Yahudi asıllı olmasından ötürü Eizenstat, görevini her zaman bir dava olarak benimsedi. Tüm mesaisini dünyayı gezerek, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine sayısız ziyarette bulunarak, Yahudi cemaatlerini bilgilendirmeye ve konunun takipçisi olmaya adadı. İsviçre ile çalıntı altınların iadesi ve tazminatları için yürütülen pazarlıklarda ABD heyetine başkanlık etti. Bu arada New York'ta, Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıçlarından Edward Korman tarafından yürütülen ve tarafların anlaşmasıyla sonuçlanan davada İsviçre karşısında büyük bir zafer kazanılmasında başrolü oynadı.
Gelelim olayın Türkiye'yi ilgilendiren ve görünürde Soner Yalçın ile Cüneyt Özdemir'e ilham kaynağı olan kısmına.. Her ne kadar tüm 'Nazi altınları' konusu içinde büyük bir yere sahip olmasa da, Türkiye'nin savaşta tarafsız kalması, Almanlara önemli madenlerin satılması, çalıntı altınların bu ticarette kullanılması, sözü geçen altınların Merkez Bankası kasalarında saklanması dikkatlerden kaçmadı. Türkiye'nin 1939 ile 1945 yılları arasındaki altın stoklarının yaklaşık 15 milyon dolar değerinde artığı anlaşıldı. Bu bakımdan ll. Dünya Savaşı esnasında yaşanan savaş diplomasisi ve Naziler ile yapılan altın karşılığı ticaret, Türkiye'nin, 1996'da yeniden açılan dosyalar ışığında 'çalıntı altınlar diplomasisi' olarak adlandırabileceğimiz görüşmelerde taraf veya muhatap olmasına vesile oldu. Eğer Radikal İki'nin editörleri bana bir yazılık daha yer ayırma nezaketini gösterirlerse, 1945 ve 2002 yılları arasında Türkiye'yi ilgilendiren gelişmeleri 'Sağır Oda'nın Dili' başlıklı yazımda haftaya ele alacağım.
GÖKHAN YÜCEL: Oxford Üni.
“İbranice” dua eden bir Yahudiyi “besmele” çekerek öldüren “sakallı” bir katil
Haftalar öncesinden kamuoyuna lanse edilen bir diziydi Sağır Oda . Doğan Grubu’nun hemen hemen bütün yayın organları, Kanal D’de yayınlanacak yapım için seferber olmuştu adeta.
Etkili bir pazarlama stratejisi uygulanarak, örneğin Kurtlar Vadisi’nin yerini alacağından bahsedilerek, başrol oyuncusunun Polat Alemdar’dan farklı olacağından dem vurularak, insanların ilgisi bu yeni dizi filme çekilmek istendi. Başarılı da oldular. Geçen hafta yayınlanan ilk bölümü reyting sıralamasında birinci oldu çünkü.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre dizinin konusu, İkinci Dünya Savaşı’nda temerküz Hitler’in kamplarındaki Yahudilerden zorla toplanıp sonra ortadan kaybolan Nazi altınları ve bunların Türkiye boyutuyla ilgili. Ancak, ana konsept daha ziyade Deli Yürek ve Kurtlar Vadisi’nde olduğu gibi mafya, sermaye ve aile bağları arasındaki ilişkiler üzerine bina edilmiş. Kamuoyunun dikkatini çekmek için de “derin devlet ilişkileri” vurgusu bir sos olarak kullanılmış.Dizinin senaristleri Soner Yalçın ve Cüneyt Özdemir. Yeni Şafak gazetesi yazarı Bekir Hazar’ın köşesinde yer alan bilgilere göre, ekip bir yıldır senaryo üzerine çalışıyormuş. Sadece ilk bölümü, 57 kez yazılıp çöpe atılmış, sonra tekrar yazılmış. Cüneyt Özdemir, Bekir Hazar’a dizinin hayal mahsulü olmaktan ziyade gerçekleri deşifre ettiğini söylüyor: “Bizler haberciyiz… Bazen her şeyi haberlere yansıtamıyorsunuz doğal olarak… Ancak bunları dizi mantığı içinde vermekte mahzur yok… Dizideki birçok olay gerçek.”
“İbranice” dua eden bir Yahudi’yi “besmele” çekerek öldüren “sakallı” bir katil
Bu ifadeleri gördükten sonra dizinin tam 57 kez yazılan ilk bölümünde ne vardı sorusu aklıma takıldı birden. Bir de Cüneyt Özdemir’in “haber” haline getirilemeyen “gerçekler” vurgusuna… Baştan sona izlediğim ilk bölümde kaybolan altınlar yoktu; ama görüntüler tamamen Türkiye’deki Hizbullah yapılanması üzerine kurgulanmıştı. Kaçırılan insanlar vardı ekranda; evlerin altındaki gizli geçitler ve sorgulama mahzenleri… Ayrıca domuz bağıyla bağlanmış insanlar, Irak’taki görüntüleri hatırlatan kaleşnikoflu, poşulu, sakallı “militanlar” ve “besmele” çekilerek yapılan infazlar da… İsmailağa Camii’ndeki cinayet sonrası ortaya atılan “bodrum” katındaki “işkencehane” ve “kadı mahkemeleri” kavramlarının üzerine bu görüntüler zihinlerde farklı çağrışımlar oluşturması için yeteri kadar malzeme veriyordu izleyenlere…
Biliyorsunuz polis 17 Ocak 2000′de Beykoz’da bir eve baskın düzenlemiş, çıkan çatışma sonrası Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu ölü, örgütün ikinci adamı Edip Gümüş ve arşivci Cemal Tutar sağ olarak ele geçirilmişti. Evdekiler, bilgisayarlardaki bilgileri yok etmek için “hard diskleri” banyo küvetine atıp kurşunlamışlardı.
Şahsen dizi deyip geçemiyorum ekrandan yansıyan görüntülere. Bu yapım için ciddi paralar ayrılırken ve buna uygun tanıtım kampanyası düzenlenirken Hizbullah’tan hiç bahsedilmemesini ve herkesin merakla beklediği ilk bölümde “İbranice” dua eden bir Yahudi’yi “besmele” çekerek öldüren “sakallı” bir katil imajının zihinlere nakşedilmesini çok anlamlı buluyorum. Sanırım diziyi kurgulayanlar, “Sağır Oda” gerçeğini iyi biliyorlar.
Aksiyon dergisinden Mehmet Yılmaz’ın yazısı;
SAĞIR ODA
Nail AYTAR
Şu an Kanal D televizyonunda seyrettiğimiz “Sağır Oda” dizisinde Kırım’dan Türkiye’ye göç etmiş bir ailenin çevresinde geçen olaylar anlatılıyor. Nazi altınları ile zenginleşerek çevrelerindeki bağlantılar ile daha da büyüyen kapitalist bir aile hikâyesi. Dizi ilk yayınlandığı günlerde Kurtlar Vadisinin sol versiyonu olarak tanıtılmıştı. Filmin konsept danışmanı olan Soner Yalçın’ı daha önceki yazılarından ve kitaplarından az çok tanıyoruz. Kırım Tatarlarına karşı çok sıcak olmadığını “EFENDİ” kitabından da biliyoruz. Adı geçen kitapta “ne ağlayıp duruyorsunuz kardeşim vatanınızı bırakıp kaçmasaydınız, kalıp mücadele etseydiniz” mealinde yazıları Türkiye’de zenginleşen Kırım Tatar kökenli kişilere karşı önyargılı, mutlaka bu işte bir çapanoğlu vardır yaklaşımını görmüştük. Uzmanlık alanı her ne kadar Sabetaycılık olsa da her konuda otorite tarzıyla yazdığı konuların gerçeklik noktasını çok kimse araştırmayıp gerçek kabul etmekte. Bizim en zayıf yanımız olan yazıldıysa doğrudur yaklaşımı reyting ve tiraj uğruna bazı palavraları da kabule götürüyor. Dizi fon müziği olarak çalan “Biz Kırımdan Çıkkanda” ise Loopus müzik grubunun müziği gibi lanse edilmekte.
Dizinin karakterlerinden işe başlarsak Kırımlı ailesinin kötü karakterleri ailenin çocukları “Girayhan Kırımlı”, “Nogayhan Kırımlı” ve daha önce nasıl öldüğü sır perdesi olan “Şahin (Giray olmasın) Kırımlı”. Ailenin babası Afşar Kırımlı ise 1939 yılında Kırımın Kezlev (Gözleve yazılmamış) şehrinde doğmuş 2. Dünya savaşı sonrası 1944 yılında ailesi ile birlikte gemiyle Türkiye’ye gelmiş Saint Benoit koleji ve İTÜ’de mühendislik okuyarak holding sahibi olmuş. Tek unutulan ilkokulu nerde hangi okulda bitirdiği kalmış. Ailenin iyileri ise sadece kadınları anne Sitare 1942 Kezlev doğumlu ve babası Agah Efendi ile Türkiye’ye gelen tasavvuf ehli bir aile. Sitare Kırımlı çok şey bilen ama hiçbir şey söylemeyen bir karakter. Kızlardan Duruşah akıllı iyi bir eğitim almış doğrunun güzelin yanında yani ağabeyleri gibi değil. Şehbal ise abisinin (Şahin) ölümü sonrası psikolojisi bozulan ve dayısı Mansur Efendinin dergahında kalan aile bireyi. Mansur Efendi dergahı ise farklı bir dergah, gelenin doyurulduğu, giydirildiği bir yer. Konuşma ve görüntüleriyle klasik bir dergah görüntüsü yok. Son bölümlerde ise tamamen ailenin bir araya geldiği veya randevu verilen bir buluşma noktasından farklı değil.
Dizinin kötü karakteri Girayhan Kırımlı Hançer Birliği adlı Nazi örgütünün lideri ve amacı büyük bir Türk-German İmparatorluğunu kurmak. Bu amaçla lalası tarafından eğitilmiş ve günü geldiğinde faaliyete geçerek öz babasını öldüren acımasız bir katil olmuş. Tek amacı çok para kazanmak ve bu paralarla Türk-German İmparatorluğunu kurmak. Avusturya ve Balkan Faşistleri tarafından kurulmuş olan Hançer Birliği örgütü ise Türk ve Müslüman topluluklar arasında hiç olmamış. Bir Türk’ün niye Nazi olacağı ve idealinin Türk-German İmparatorluğunu kurmak olması ise mantık sınırlarını zorluyor. Amacın Kırım’ı kurtarmak veya büyük Turan Devletini kurmak olması belki de daha mantıklı olurdu ama o zamanda muhtemelen Hançer Birliği ve Nazi altınları ile bağ kurulamayacaktı. Ailenin diğer kötüsü Nogayhan ise günlük yaşayan tabiri caizse nerde akşam orda sabah birisi.
Film MOSSAD’ın öldürülen bir işadamı için Türkiye’ye gelmesi ile başlamıştı ve Irak operasyonu için CİA’nın Türkiye üzerinden para aktarması, Güneydoğu ile ilgilenen bir generalin (Eşref Bitlis) askeri uçağın düşürülmesi, Emirhan Uncu (Uğur Mumcu) suikastleri ve bu işleri yerli işbirlikçileriyle yapması ile devam ediyor. Ukrayna’da yapılan “Turuncu Devriminde” CİA finansmanıyla yapıldığı bölgedeki ard arda bazı demokratik gelişmelerde Soros Vakfının parmağı olduğu dolayısıyla ABD devletinin bölgede güç arttırmaya başladığı işleniyor.
Filmin iyi karakterlerine gelince Vatanı için gözünü kırpmadan ölüme gidebilecek bir ekip Oğuz Bey ve Aras Dağlı görünüyor. Aras Dağlı’nın babası Celal Dağlı Ukrayna’da Boris Tacayev adıyla bir Ukrainden daha iyi konuşarak çok zengin oluyor ve aynı zamanda ajanlık yapıyor. Türkiye’de CİA ajanı tarafından öldürülüyor. Ekipteki iyinin kötüsü imam diye aşağılanan Zahid dinci örgütlerden transfer.
Bu noktaya kadar genel olarak filmin yapısını ortaya koymaya çalıştık. Sonuçta bu bir film ve mutlaka beğeneceğimiz noktaları olabileceği gibi eleştireceğimiz noktaları da olacaktır. Benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta kötülerin “Girayhan” , “Nogayhan”, “Şahin” gibi Kırım Tatarları için sembol olmuş isimlerden oluşması ve iyilerin “Oğuz Bey”, “Aras Dağlı” gibi Anadolu Türkmenlerini çağrıştıran isimler olması. Bu işin bilinçlimi yoksa tesadüf mü olduğunu bilmiyoruz ama bana biraz her kötülüğü kendimize hiç bakmadan çevremizde aradığımız “Viyana Sendromu” gibi geliyor.
http://img524.imageshack.us/img524/6895/haftalikkapakwwwsagirodzg9.jpg (http://imageshack.us)
http://img524.imageshack.us/img524/618/haftalikwwwsagirodaus00ph4.jpg (http://imageshack.us)
http://img393.imageshack.us/img393/4563/haftalikwwwsagirodaus00gz6.jpg (http://imageshack.us)
http://img393.imageshack.us/img393/4112/haftalikwwwsagirodaus00dq8.jpg (http://imageshack.us)
http://img393.imageshack.us/img393/4270/haftalikwwwsagirodaus00bi1.jpg (http://imageshack.us)
http://img524.imageshack.us/img524/2286/haftalikwwwsagirodaus00rv8.jpg (http://imageshack.us)
http://img524.imageshack.us/img524/8935/haftalikwwwsagirodaus00kw7.jpg (http://imageshack.us)
Haber Haftalık Dergisinden ALINTIDIR.
Sağır Oda?nın hayaletini Taksim Kallavi Kafede bulduk
Mehmet KUŞ Fotoğraf: Burak SOYSAL
Sağır Oda, daha yayına girmeden önce hakkında fırtınalar kopartılan dizi. Dizi, 2. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Hitler'in Yahudilerden zor kullanarak aldığı altınların Türkiye'deki ayağını konu alıyor. Sağır Oda, istihbaratçıların kullandığı bir kavram. Hiçbir şekilde konuşulanların dinlenemediği 'temiz oda' anlamına geliyor. Dizi hakkında kamuoyunda "ikinci Kurtlar Vadisi geliyor" yorumları yapılırken, dizinin oyuncuları ve yönetimi bu yakıştırmaya karşı çıkıyor. Dizide "Hayalet" karakterini büyük bir başarıyla canlandıran usta oyuncu Mehmet Çevik'i Taksim'de bulduk. Diziyle ilgili tüm sırları açıklasın diye de onu eşsiz boğaz manzaralı, Beyoğlu'nu ayaklarınızın altına seren ve püfür püfür esen Kallavi Kafe'ye götürdük. Herhalde düşüncemizde de yanılmadık. Çünkü Çevik'le hoş bir sohbet gerçekleştirdik. "Hayalet", hem diziyi, hem dizideki rolünü, hem de Türk Tiyatrosu'nda gelinen noktayı büyük bir içtenlikle anlattı bize?
Mehmet Çevik kimdir?
Mehmet Çevik 70 milyondan biri. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nü bitirdim. 1986 yılında bölümden mezun oldum. Ekmek kaygısı nedeniyle mezun olduğum alanda yani tiyatroculuk alanında işe başlamadım. TRT Ankara Televizyonu'nda, çeşitli yapımlarda çalıştım.
Tiyatro hikâyeniz nasıl başladı?
Benim tiyatro hikâyem set işçiliğinden başlar. O dönemde set işçisi olmak için ortaokul veya lise mezunu olmak gerekiyor. Ben ortaokul mezunuyum diyerek "beyaz yalan" söyledim. "Anadolu Medeniyetleri Müzesi" adında bir belgesel çekimi vardı. Çekime hiçbir tiyatrocu gelmedi. Haliyle yönetmenimiz Çetin Bey küplere binmiş durumdaydı. Sonra Çetin Abi "Ben tiyatro bölümü mezunuyum hallederim" dedim. Çetin Abi bana "Git hemen giyin eşek herif" dedi. Bu benim tiyatro bölümünü bitirdikten sonra oyuncu olarak kamera karşısına geçtiğim ilk yapımdı. Daha sonra askere gittim. Asker dönüşü öğrendim ki "Anadolu Medeniyetleri Müzesi" belgeseli, "Avrupa Yarı Belgesel Drama" dalında üçüncü olmuş. TRT macerası bittikten sonra çeşitli nedenlerden dolayı tiyatroya devam edemedim. Ama birçok genci tiyatroya kazandırdım. Yaklaşık 50 kadar arkadaşa tiyatro dersi verdim ve onların 15 tanesi şu anda devlet tiyatrolarında görev yapıyor.
Profesyonel olarak ilk rolünüz neydi?
Şehir tiyatrolarındayken "Töre ve Kara Hasan" oyununda rol aldım. Bu oyun, tiyatroya 10 sene ara verip tekrar onunla buluşmamı sağlayan oyundu.
Tiyatro camiasında kendinize model aldığınız birisi var mı?
Benim model aldığım bir tiyatrocu yok.
Neden?
Neden mi? Tiyatro seyircisi bitti, sahne sorunu var, yazar sorunu var türünden tiyatroya dair söylenenlere baktığımızda ben bu fikirlerin dışında durduğumu düşünüyorum. Bunlardan farklı olarak tiyatroda çizgi sorunu olduğunu düşünüyorum. Böyle farklı bir açıdan baktığımızda kendime bir idol seçmem mümkün değil.
Beğendiğiniz oyuncu da mı yok?
Haa? Çok değerli oyuncular var. Yıldız Kenter var. Haluk Bilginer var. Daha bir çok değerli isim sayabiliriz. Ama birisini örnek almak için bir bütünü örnek almak gerekiyor. Rehber alınacak bir tiyatrocunun çizgisi olmalı.
Hangi rolde kendinizi daha başarılı hissediyorsunuz? Drama, komedi?? Sanki komedi oynayamam izlenimi veriyorsunuz?
Evet ama? Gençliğimde ise drama oynayamazsın diyorlardı. Komediyi de oynayabileceğimi düşünüyorum. Tabii oynayabileceğimi ne kadar söylersem söyleyeyim tiyatroda son sözü seyirci söylüyor. Her şey onların beğenisine kalmış.
Türkiye'de tiyatrocu olmak zor sanırım?..
İş güvencesi ve sosyal güvence. Birçok konservatuar var ve her yıl yüzlerce insan mezun oluyor. Birçoğunun sosyal güvencesi yok.
Bu olumsuzluklar tiyatronun kalitesini menfi yönde etkiliyor mu?
Tabii etkiliyor. Mesela adam çok yetenekli ama sosyal güvencesi yok, yeteri kadar para alamıyor. Bu adam bir süre tiyatroya devam ediyor. Hayatın getirdiği bazı yükümlüklerden dolayı tiyatroyu bir süre sonra bırakmak zorunda kalıyor. Çok yetenekli ise tiyatro için büyük kayıp oluyor bu tabii. Ben bizzat biliyorum yetenekli birçok kişi bu olumsuzluklardan dolayı tiyatroyu bırakmıştır.
Tiyatrodan gelip daha sonra dizide sinemada şöhret kazanıp dolayısıyla büyük paralar kazanan oyuncular var. Bunlar tiyatroya yatırım yapmıyor. Tiyatroyu unutuyor...
Kazandığınızı bir yere yatırmak cesaret işidir. Bir Ferhan Şensoy olmak zor. Kazandığınız parayı tiyatroya yatırmak zor. Bu ülkede tiyatrodan çok büyük para kazananlar var. Ama siz onları görüyor musunuz? Hiç duydunuz mu ben tiyatrodan çok para kazandım diyeni. Ama ben açım tiyatro karnımı doyurmuyor diyen çok var. Tamam biliyorum. Tiyatro az kazandırıyor geçinemeyenler var. Ama şunu unutmamak gerekiyor tiyatrodan çok büyük paralar kazananlar da var.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda da görev yapıyorsunuz? Kocaeli'de halkın tiyatroya ilgisi ne?
Kocaeli bu anlamda gerçekten çok enteresan bir yer. Kocaeli'de şehir tiyatroları kurulmadan evvel bile, konservatuar hocaları Kocaeli'yi konservatuarların arka bahçesi olarak tanımlıyormuş. Tiyatro camiasında Kocaelililerin sayısı oldukça fazladır. Kocaeli tiyatroya yakın bir kent. Tarihi geçmişiyle de örtüşüyor. Türkiye'de doluluk oranı yüzde 90'ların üzerinde seyreden nadir tiyatrolardan birisidir.
Tiyatroya ilginin artması için yerel yönetimlerin sanata desteği şart diyorsunuz.
Sanata verilen destek, yaşama verilen destektir. Belediyelerden öte, artık iş adamlarının çeşitli kurumların da sanata destek, sponsor olması gerekiyor. Hükümet yeni bir uygulama başlattı. Buraya yapılan destekler vergiden düşüyor. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yerle bir olan Almanya, ülkenin inşasına ilk olarak tiyatro binalarından başladı.
Sağır Oda'nın tanıtımı yapılırken Kurtlar Vadisi'yle karşılaştırıldı...
Bu ister istemez ortaya çıkan bir değer yargısı. Daha önce Kurtlar Vadisi'nde çalışan birçok arkadaş bu dizide yer aldığı için böyle bir yakıştırma oldu. Kurtlar Vadisi konseptine ne kadar benzediğine seyirci karar verecek. Şunu söyleyeyim ilk başta. Sağır Oda'nın fantastik bir hikayesi yok. Sağır Oda Türkiye'ye ait bir hikaye. Sağır Oda şu: "Birileri dökümanları bulmuş. Bu dökümanların bulunması sırasında birileri bunu gizli kamerayla çekmiş. Şimdi ise Sağır Oda o görüntüleri yayınlıyor. Yani sloganı gibi: "Senaryo değil gerçek"
Deli Yürek, Kurtlar Vadisi ve Sağır Oda Türkiye'de sermaye, gizli örgütlerin, mafyanın işlendiği diziler seyirci topluyor. Seyirci neden bu dizileri tercih ediyor?
Deli Yürek, Kurtlar Vadisi; bu isimleri bir kenara koyarak yani özneyi belirsizleştirerek bir şeyler söylemek istiyorum. Bunlar kolaycılık.
Nasıl yani?
Beğeni düzeyi denen bir şey var. İnsanlar nereye gider? Bildiği yere gider. Bilmediği yere kaç kişi gider. İnsan neyi izler? Kendisini izlemek ister. Bildiği kelime sayısı kadar düşünebilir. Sen gidip dizide aşkı konu edinirsen herkes izler tabi. Aşkı yaşayan herkes orada kendisini bulur mutlaka. Mafya Türkiye'nin bir gerçeği. Mafyayı işlersen mutlaka izleyici toplayacaktır. Ben dünya otoritelerinin kabul ettiği bir dizi çekeyim. O dizi Türkiye'de izleyici toplayamaz. İzlenmez. Sağır Oda'da önemli bir açılım var.
Nedir o açılım?
Biz bir iddia ile yola çıktık. Biz ilk üç bölümde üç saatlik bir mantıkla diziyi yayınladık. Bu ilk üç bölümde tek bir olay anlatılmadı. Kahramanları saymak isteseniz sayamazsınız. Bu dizide başrol senaryo. İzleyenler bu diziyi anlamakta bazen zorlanabilir.
Bu karmaşık yapı, izleyiciyi diziden uzaklaştırmaz mı?
İşte ben de bunu anlatmak istiyorum. Birileri risk almak zorunda. Beğeni standartlarına baktığımızda Sağır Oda'nın yayından kalkmış olması gerekir. Sağır Oda kafa yoruyor. Bazı şeylerde inatla üzerine gittiğinizde kafa yapıları değişecektir. Sağır Oda beğeni çıtasını yükseltiyor. Bir başka dizi yayınlayın onun da beğeni çıtası yüksek olur, böylece dizilerin kalitesi yükselir. Sağır Oda gizli kalmış dosyaları açıyor. Yıllardır komplo teorileri kuran Türk insanı Sağır Oda ile komploların hangisinin doğru olduğunu anlayacak.
Dizi Hitler'in Türkiye'ye gönderdiği altınların akıbetini konu alıyor. Dizinin ilk bölümüne baktığımızda karşımıza Hizbullah'ın Türkiye'deki yapılanmasını andıran görüntüler vardı. Hizbullah ile altınların bağlantısı nedir?
Siz ne anladıysanız dizi odur. Orada anlatılanlar yasadışı örgütler. Size göre bu Hizbullah'tır. Başkasına göre başka bir örgüt. Zengin işadamları kendi gökdelenlerinde öldürülüyor. Bunları bir örgütün yaptığını düşünüyorsunuz ama onlar kendi aralarında hesaplaşmanın bir sonucu.
Dizide kilit rolde oynuyorsunuz. Gizemli bir yanınız var. Bu gizemlilik dizinin sonuna kadar devam edecek mi yoksa öldürülecek misiniz?
İzleyicinin izlediği bölümden bir adım öndeyiz biz. Ben de merak ediyorum. Ne olacak bakalım.
İlk bölümde başarıyı yakalayamadınız?
Tam tersine?
Neden o zaman dizi neden pazara alındı?
Dizi yayına başladığında Ramazan ayını idrak ediyorduk. Teravih namazı sonrası reytinglerde inanılmaz artışlar olduğunu gözlemliyorduk. Dolayısıyla pazara aldık. Ama ciddi bir risk aldık burada. Çünkü pazar günleri belirli izleyici kitlesi futbola odaklanıyor. Onların tercihi futbol oluyor. Bakın Kurtlar Vadisi neredeyse yayından kaldırılacaktı. Reytingleri çok düşüktü.
Haneden Aynası nedir? Gerçekten var mı?
Bazı altınlar külçe halindedir. Bazılarının ise özellikleri hiç değişmez. Aristokrat ailelerde, hanedanlarda bulunur bu altınlar. Şekil ve özellik bakımından hiçbir değişikliğe uğramamış altın. İşte Hanedan Aynası bunlardan birisi. Eeee.. Mantık şu: "Bu altınlar birlikte toplandığı için Hanedan aAnası bulunduğu takdirde diğer altınlar da Hanedan Aynasının çevresinde olacağı düşünülmekte.
Peki o zaman altınlar da bulunacak mı?..
Onu bilmem. Acaba.. Acaba bulunacak mı?
Hanedan Aynası diğer altınların bulunması hususunda ipucu vermeyecek mi?
Acaba? Hanedan Aynası işin gerilimini getirecek. Türkiye'nin yeni tanıdığı bir örgüt ortaya çıkacak. Nazilere dikkat!
Aras Dağlı'yı oynayan Orhan Kılıç?ın yerine daha başarılı bir isim olabilirdi tartışması var. Siz neler söyleyeceksiniz?
Orhan Kılıç Türkiye'nin yeni kazandığı bir değer. Bütün tahsilini Avrupa'da tamamlamış birisi. Üçüncü nesil orada kendi kültür değerlerini unuturken o ise Türk kültürünü, adetlerini hala muhafaza ediyor. Alman tiyatrosunda görev yapıyor. Bir Alman kadar iyi almanca konuşuyor. Türkçe de benim Türkçem kadar iyi. Aras Dağlı çok terbiyeli birisi. Bayramlarda büyüklerin ellerini öpmeye gidiyor! Aras Dağlı'da 'Ben oldum' tavrı yok. Bundan dolayı Türkiye bir değer kazandı diyorum.
Televizyon izlemiyorum
Ünlü oyuncu Halit Ergenç, vatandaşlara televizyon izlememe çağrısında bulunarak, "Ben televizyona iş yapıyorum, dizilerde oynuyorum, ama televizyon izlemiyorum. Bu çarkın içindeyim ama çocuğuma da televizyon izlemesini tavsiye etmem" dedi.
Özel bir televizyon kanalında yayınlanan "Binbir Gece" dizisinin başrol oyuncusu Halit Ergenç ile "Sağır Oda" dizisinin "kötü adamı" Mahir Günşıray, 6. Afyonkarahisar Klasik Müzik Festivali kapsamında Aydın Doğan Bilim ve Sanat Merkezi'nde düzenlenen söyleşiye katıldı. Cep telefonu, bilgisayar, internet ve televizyonun, insanları eve ve tekliğe hapseden çeşitli organlar olduğunu belirten Ergenç, "Siz evinizde oturup televizyonun başında gününüzü geçirdikçe asosyal oluyorsunuz. Komşunuzdan kopuyorsunuz. Özellikle çocuklar için bu çok büyük tehlike. Çünkü çocuklar belli bir süre sonra sokakta oynamamaya başlıyor. Arkadaşlarını göremiyor. Televizyon da bunu yapıyor. Ben televizyona iş yapıyorum, dizilerde oynuyorum. Ama ben televizyon izlemiyorum. Bu çarkın içindeyim, ama çocuğuma da televizyon izlemesini tavsiye etmem. Sizlere de etmiyorum. Bazen sabah evde vakit geçirmek için televizyonu açıyorum. Ama herkes birbiriyle kavga ediyor. Bağrış çağrış var. Diyorsunuz ki bedava. Bedava değil bu. Özgürlüğünüz elinizden gidiyor. Bunun da bedeli yok" dedi. Bir öğrencinin "Aliye'yi mi yoksa Şehrazat'ı mı daha çok seviyorsunuz?" şeklindeki sorusuna ise ünlü oyuncu, "Aliye'yi Sinan, Şehrazat'ı da Onur daha çok seviyor" yanıtını verdi.
Mahir Günşıray da 7'den 70'e herkesin dizi izlediğini dile getirerek, "Söyleşilerde öğrenci ve velilere soruyorum. Yüzde yüzü dizi izlediklerini söylüyor. 'Yemeği 19.30-20.00 arası hemen yiyoruz. Ondan sonra dizi izliyoruz' diyorlar. Diziler insanları eve kapatmış durumda. Buna dikkat çekmek gerekir. Tabi bunun da bir sonu var. Böyle gitmez. Birgün herkes kendini dışarıya atacak" şeklinde konuştu.
philosophy
18-05-07, 14:17
Çağla Kubat ile Röportaj:
Tescilli güzel oyunculukta kararlı;
İTÜ Makine Mühendisliği’nden derece ile mezun oldu. Avrupa’da rüzgar sörfünde birçok derece aldı. Sağır Oda dizisinde rol alan Çağla Kubat’ın bundan sonraki oyunculukta da adını duyurmak.
Rüzgar sörfünde Türkiye ve Avrupa şampiyonluklarıyla büyük bir başarıya imza atan 2002 Türkiye ikinci güzeli Çağla Kubat, kısa bir süre mankenlik yaptıktan sonra televizyonun sihirli dünyasına adım attı. Önce sabah, ardından spor haberleri sunan güzel sporcu, “Günlük Yaşam” programıyla milyonların beğenisini kazandı. Son günlerde Kanal D’de yayınlanan ve büyük ilgi gören Sağır Oda dizisiyle oyunculuğa hızlı bir giriş yapan Çağla Kubat ile spor, televizyon ve oyunculuk üzerine konuştuk.
Etkileyici bir öğrencilik geçmişiniz var. Çok mu çalışırdınız?Gerçekten çok başarılı bir öğrenciydim çünkü çocukluğumdan itibaren üniversite eğitiminin önemi vurgulanarak yetiştirildim. İtalyan Lisesi’nde çok severek okudum ve çok çalışkan bir öğrenciydim. Annem İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde profesör olduğu için ben de İTÜ’de okumayı çok istiyordum. Sınav sonucunda İTÜ Makine Mühendisliği bölümünü kazanınca çok mutlu oldum ve keyifle okudum.
Spor yapmaya öğrencilik döneminde mi başladınız?
Önce ilkokulda lisanslı olarak yüzdüm. Bir süre sonra çok monoton geldiği için yüzmeyi bırakıp basketbola başladım. Lise yılları boyunca basketbol oynadım ve takım kaptanlığı yaptım. Ama okul ve basketbol birlikte çok zor gidiyordu. Galatasaray Yıldız takımında oynuyordum ve okul sonrası antrenman için Beyoğlu’ndaki tesislere gidiyordum. Evimse Fenerbahçe’deydi, gerçekten çok yoruluyordum. Derslerime çok önem verdiğim için ikisini birlikte yapamayacağıma karar verdim.
Sörfe ilginiz bu dönemde mi başladı?
Basketbol oynarken bir yandan da sörf yapmaya ve bunu sevmeye başlamıştım. Sörfün basketbol kadar yoğun bir antrenman temposu yoktu, ben de hem okul hem sporu birlikte yürütebilirim düşüncesiyle rüzgar sörfüne devam ettim. Üniversite süresince, okulun rüzgar sörfü takımı olmadığı için bireysel olarak bu sporu sürdürdüm.
İTÜ Makine Mühendisliği’ni bitirdikten sonra eğitiminizi devam ettirmeniz için yurt dışından teklif almışsınız…
Mezun olduğumda, okulda ilk 30 öğrenci arasındaydım. İTÜ Makine Fakültesi dekanı ve fakülte yönetim kurulu tarafından California State Üniversitesi Makine Yüksek Lisans programı için tavsiye edildim. Amerika’da spor ve okulu bir arada yürütebilmeye çok önem veriyorlar, bu yüzden beni kabul ettiler. Ama televizyon dünyasında şansımı denemek için bir süre bu teklifi ertelemeye karar verdim.
Bu teklifi günün birinde değerlendirmeyi düşünüyor musunuz?
Zannetmiyorum. Haber spikerliği, spor spikerliği, spor ve sağlık programı
yaptım, şimdi ise oyunculuk yapıyorum. Kesin emin olduğum şey, artık bu noktada ilerleyeceğim. Makine mühendisliğini staj dönemleri dışında hiç yapmadım, bundan sonra da yapmayı düşünmüyorum.
Rüzgar sörfü ile aldığınız derecelerden bahseder misiniz?
1999’dan itibaren rüzgar sörfüne ağırlık verdim. 2000 yılında bayanlar
kategorisinde Türkiye üçüncüsü, 2001, 2002, 2004’te Türkiye ikincisi, 2003’te “Funboard” sınıfında Türkiye birincisi, erkek-bayan karışık kategorideki “Formula” serisinde Türkiye üçüncüsü oldum. 2005 yılında bayanlarda Türkiye Slalom Rüzgar sörfü şampiyonluğunun ardından, Avrupa Slalom Rüzgar Sörfü Şampiyonası’nda bayanlar kategorisinde birinci olarak, bu dalda ülkemize ilk uluslararası başarıyı getirmiş oldum. Şimdi de Türkiye şampiyonluğunu kaybetmemek için çalışıyorum.
Olimpiyatlara ve Dünya Şampiyonası’na katılacak mısınız?
Katılmak için çalışıyorum. Bir sporcunun olimpiyata katılabilmesi, federasyonun kararına bağlı. Bir sporcu Türkiye şampiyonu olabilir ama yaşadığı bir olay yüzünden federasyon tarafından olimpiyatlara götürülmeyebilir. Ya da bazı sporcular rüzgarlı havada iyidir bazıları daha az rüzgarlı havada. Yarışların yapılacağı ülkenin durumuna kimin gideceğine karar verilir. Ben şu ana kadar federasyonun zorunlu kıldığı bütün yarışlara ve kamp programlarına katıldım. O
yüzden bir problem yaşayacağımı sanmıyorum. Türkiye Şampiyonu olduğum için gitmeye en yakın aday benim, bu amaçla hazırlanıyorum ama son anda bir değişiklik olabilir ve başka biri de gidebilir.
Olimpiyatlara katılmanız durumunda şansınızı nasıl görüyorsunuz?
Türkiye’de, Olimpiyat konusundaki rüzgar sörfü ile hız sörfü (funboard) olarak iki kategori var. Tek kategoride yarışmıyoruz biz. Yurt dışında olimpik sınıfa hazırlananlar özel olarak bunun için maaş alıyorlar. Ben olimpiyatlara katılsam bile, orada yapabileceğim en iyi derece, katılan 50 yarışmacı arasında ortalarda olmak olabilir. Çünkü gerçekten çok iyi hazırlanıyorlar, çok iyi antrenörleri var, bizde bu imkanların hiçbiri yok.
Siz hangi kategoride yarışacaksınız?
Şu anda ikisinde de Türkiye şampiyonuyum ve ikisinde de yarışabilecek gibi
hazırlanıyorum. Ama uluslararası alanda başarı sağlayabileceğim hız yarışına
daha çok önem veriyorum. Olimpiyatı çok da dert etmiyorum, benim asıl hedefim, hız sınıfında Dünya ve Avrupa Şampiyonaları’nda derece almak.
Eğer beş dakika oturuyorsam bir gariplik varmış gibi hissetmeye başlıyorum
Çok yoğun bir tempoda yaşıyorsunuz. Buna nasıl dayanıyorsunuz?
Annem bana “Çağla, senin beş dakika sakin oturduğun olmuyor mu?” der. Gerçekten de, eğer beş dakika oturuyorsam bir gariplik varmış gibi hissetmeye başlıyorum. “Acaba bir şey mi unuttum? Nasıl oldu da ben oturuyorum” diyorum ve sanki bir
suç işliyormuşum gibi geliyor. Uzun yıllardır çok yoğun bir iş tempom var. Şu
sıralar Sağır Oda dizisinde oynuyorum ve haftanın üç günü sabah 09.00’dan gece
24.00’e kadar çalışıyoruz. Onun dışındaki günlerim boş ve ben her boş bulduğum
günde sörfe gitmeye çalışıyorum. Ama hangi günler olduğu önceden belli değil,
mesela “Cuma gününe kadar çekimin yok” diyorlar, ben de atlayıp Çeşme’ye
gidiyorum ve antrenman yapıyorum.
Peki ne zaman dinleniyorsunuz?
Herkesin dinlenip iyi vakit geçirdiği şeyler vardır. Ben sonuçta sörf yaparken
de, oyunculuk yaparken de, program hazırlarken de çok iyi vakit geçiriyorum.
Zaten monoton olmayan, devamlı değişen bir işim var, dolayısıyla da sıkılmıyorum
ve belki de onun için bir dinlenme sürecine ihtiyaç duymuyorum.
Spiker olarak kendinizi nasıl buluyorsunuz?
Haber spikeri olarak kendimi iyi bulmadığım için ayrıldım zaten. Ben haber
spikerliği yaparken belli bir noktadan sonra onun üzerine çıkamamaya başladım.
Bunun nedeni de, haberlerde sadece yüzünüz görülüyor. İstediğiniz zaman gülme,
ifade verme gibi bir şansınız yok. Ciddi ifadenizin çok iyi ve güzel olması
gerekiyor. Sırf yüzünüze odaklanmış bir iş olduğu için, küçücük bir tekleme,
durma hemen dikkat çekebiliyor yani hiç hata kaldırmayan bir iş. Haber
spikerliği bu işler arasında en zor olanı ve en son yapılması gerekeni. Fatih
Altaylı bana çok güvendiğinden Kanal D’nin sabah haberlerini sunmam için teklif
yapmıştı ama benim için biraz erkendi aslında. Ben bu konudaki eğitimi haber
spikerliği yaparken alıyordum, dolayısıyla kendimi yetersiz buluyordum. O yüzden
de bıraktım.
Ya program sunuculuğu?
Benim sohbet eden, gülümseyen, rahat konuşan ifadem daha iyidir ekranda.
Doğaçlamada çok daha başarılıyım. Mehmet Barlas ve Mesut Yar’la farklı
zamanlarda yaptığım “Başka Yerde Yok” zaten sohbet programıydı ve çok
seviyordum. NTV’deki “Günlük Hayat” ise çok güzel bir spor-sağlık programıydı
ama ne yazık ki devam etmedi. Daha sonra bambaşka bir program sunmayı beklerken,
ona zaman ayarlanamadığı için “Ana haber sonrası spor haberleri çok önemli, sen
onu sun” dediler ve ben hiç istemediğim halde yine haber spikerliği yaparken
buldum kendimi. Hep değişecek diye bekledim. “Senin istediğin gibi bir program
yapıyoruz” dediklerinde ise sörfe ağırlık vermem gereken bir döneme girmiştim.
Sağır Oda dizisi nasıl ortaya çıktı?
NTV ile tüm bunları yaşadığım sırada Cüneyt Özdemir ve Timur Savcı’dan Sağır Oda
için teklif geldi. Oradaki “Duru” karakteri çok hoşuma gitti. Yönetmeni,
senaryosu ve oyuncularıyla müthiş bir projeydi. Oyunculuğa çok doğru kişilerle
başlamış olacaktım.
Oyunculukta çok zorlandınız mı?
En başta çok zorlanıyordum. Acaba diğer oyuncular benim için “Sen de nereden
çıktın? Karşımda ne saçmalıyorsun? diye düşünüyorlar mı diyordum ve çok
endişeleniyordum çünkü eğitimini almadığım bir konuydu. Ama hepsi bana çok
anlayış gösterdi. Çok tatlı, çabuk uyum sağlayan, esnek ve hiçbir konuda sorun
çıkartmayan, verici insanlar. Bildiklerini kendilerine saklamıyorlar, hatta
soruyorsanız ve almaya açıksanız çok daha fazlasını veriyorlar. Ben bu kadarını
beklemiyordum, çok şaşırdım. Hatta yengemi oynayan Zeynep Kumral, evime gelip
özel olarak çalıştırdı beni. Onlar sayesinde yaptığım işten çok keyif alıyorum.
Oyunculuğunuz konusunda nasıl eleştiriler alıyorsunuz?
Eleştiriler giderek değişiyor. Ben başlarda hiç yapamayacağımı düşündüğüm için
çevremdeki insanları hazırlamıştım. O yüzden de ilk zamanlar “O kadar kötü
değil” diyorlardı. Şimdi ise “Gittikçe açılıyorsun, bayağı iyileşiyorsun”
diyorlar. Dizide şu var, bazen çok iyi oynadığınız bir plan önce genel
çekiliyor, sonra aynı sahne bu kez yakın plan çekiliyor. Her defasında aynı şeyi
tekrarlayabilmek de çok zor. Biri bir hata yaptığında da tekrar tekrar
çekiyorsunuz. Bir süre sonra o duygu tekrar olmaya başlıyor ve bunun için de çok
iyi oyuncu olmak gerekiyor.
Duru karakterini kendinize yakın buluyor musunuz?
Ben daha çok kendimi oynuyorum orada, onun için de işim kolaylaşıyor. Zaten
özellikle böyle bir rol seçtim. Mesela akıl hastası gibi zor bir karakteri
oynayamazdım. Ya da sit-com’larda resmen yeni bir karakter oluşturuyorsunuz.
Öyle teklifler gelseydi kabul etmezdim.
Kişilerin gerçek oyuncu olup olmadığını dizide anlayamazsınız
Türkiye ikinci güzeli seçilmenizin iş yaşantınıza olumsuz etkileri oldu mu?
Yarışma sonrasında ben aslında çok az modellik yaptım. Toplasanız on defileye
çıkmamışımdır. Hiçbir zaman profesyonel bir model olmadım çünkü öyle bir sürece
giremedim. Ama modellikten oyunculuğa geçti diye tepkiler geliyor, sadece benim
için değil, bir sürü insan için geçerli bu. Neden böyle bir tepki var
anlamıyorum. Dizi oyunculuğu tiyatro oyunculuğu gibi değil ki. Siz kötü
oynuyorsanız montaj sırasında karşınızdaki yüzü koyuyorlar, gayet basit.
Kişilerin gerçek oyuncu olup olmadığını dizide anlayamazsınız bana göre. Ama
insanlar çok dert ediyor “O şuradan geldi” diye. Aslında ona bakılırsa ben
makine mühendisliğinden geldim. Bence önemli olan insanın kendini geliştirdiği
işi yapması. “Modellikten haber spikerliğine geçti” diye eleştiriler de aldım.
“Keşke daha uzun biri eğitim sürecinden sonra bu yapılsaydı” diyebilirlerdi.
Herkes haber spikerliği yapamaz, çok büyük bir yetenek gerektiriyor, bunu ben de
gördüm. Kimin nereden geldiğinin önemi yok, ne kadar çalışıp da oraya geldiği
önemli.
Bundan sonrası için neler planlıyorsunuz?
Televizyona devam edeceğim. İçinde mutlaka sağlık ve diyetle ilgili bir şeylerin
de olacağı, ekstrem sporlar programı yapmayı hedefliyorum. NTV’de yaptığıma çok
yakın bir program aslında düşündüğüm ama salon sporlarını değil de, daha çok
ekstrem sporları kapsayacak.
Evlilik planlarınız var mı?
Şu anda öyle bir planım yok, başka hedeflerim var. Çocuk olmadıkça evliliğe
gerek duymam diye düşünüyorum. Ama ileride çocuk sahibi olmaya karar verdiğimde
evlilik de olabilir tabii.
Çocukları seviyor musunuz?
Tabii. Mesela kuzenlerimi çok seviyorum ama etrafımda gördüğüm her çocuğa özel
bir sevgi duymuyorum açıkçası.
Tempo dergisinin bir anketinde 12 estetik cerrah
tarafından estetik açıdan en güzel kız seçilmişsiniz. Bunu duyduğunuzda neler hissettiniz?
O yarışmada güzellikle ön plana çıkmamışım, o çok hoşuma gitti. Şebnem Scheffer
ikinci olmuş. Kendisiyle tanıştım ve kesinlikte benden daha güzel olduğunu
düşünüyorum. O seçim yapılırken bence güzelliğe bakılmamış, çünkü bütün
doktorlar Çağla Kubat spor yapıyor, genç kızlarımıza iyi örnek oluyor diye
düşünerek oy vermişler.
2006 Kış Olimpiyatlarında olimpiyat meşalesi taşıyan 10 sporcu arasında siz de vardınız. Neler hissettiniz?
Ben önce Türkiye’deki olimpiyat koşusuna katıldım. Sonra da Samsung’un
sponsorluğunda, Türkiye’den seçilmiş 10 kişi arasında İtalya’daki koşuya
katıldım. Olimpiyat duygusu çok farklı, insanların orada birleşmiş olması,
birçok sporcuyla tanışmak…Çok keyifli bir geziydi. Sonuçta bu koşu için
Türkiye’nin başarılı insanları arasından seçilmiş olmak da çok gurur vericiydi.
Sponsorluk gelişmeden Türkiye’de spor gelişmez
Türkiye’de spor ve sporcular yeterince destekleniyor mu sizce?
Türkiye’de spora ilgi var ama sporda sponsorluk konusunda büyük bir eksiklik
olduğunu düşünüyorum, sporcular desteklenmiyor. Tamam “Çok spor var, hangi
birini destekleyelim” gibi düşünceler olabilir ama, çok firmayla konuştum, bana
sordukları ilk şey, “Bunun bize desteği ne olur? Medyada ne kadar görüneceğiz?”
oluyor. Bunu böyle düşünmemek lazım. Şirket olarak belirli bir noktadaysan,
ülkenin bir sporcusunu desteklemek bence sosyal bir sorumluluktur. Hem bir geri
dönüşü olmasını istiyorsan, sponsorluğa verdiğin kadar para vererek organizasyon
yapacaksın ki, sponsor olduğun sporcuyla medyada görün. Ben insanlara örnek
veriyorum, diyorum ki “David Beckham’a da sponsor olunuyor. Ama ona
verdiklerinin üç katı kadar para harcayarak reklam çekiyorlar, ilan verip,
organizasyon düzenliyorlar.” Türkiye’de bu kavram yerleşmemiş. Sponsorluk
kavramının biraz gelişmesi gerekiyor ki Türkiye’de sporcular başarı elde
edebilsin.
Kaynak: GT magazin nisan sayısı
philosophy
23-05-07, 18:52
“Sağır Oda” dan duyulanlar…
Televizyonlarda o kadar çok yerli dizi var ki...
Artık ne bunların isimleri, ne konuları, ne de rol alan sanatçılar akılda kalabiliyor.
Bu dizilerin bir kısmı toplumda benimsenirken, çok büyük bir kısmı ilk 3–4 bölümden sonra yayından kaldırılıyor.
Bana sorsanız hangi dizi sizin favoriniz diye, cevabım "hiçbiri" olur.
Sakın yanlış anlamayın.
Bu da hiç bir şeyi beğenmiyor kolay kolay diye de düşünmeyin.
Hiçbiri, zira hiçbir diziyi seyretmiyorum.
Her biri birbirinin benzeri diyor seyreden dostlar.
Aralarında farklı olanlar vardır muhakkak.
Ama böyle bir kanıya varabildiğine göre seyredenler, mutlaka bunda da bir haklılık payı vardır.
....
İşte bu dizilerden biri ile ilgili bir tartışmaya tanık oldum Rumelililer e-posta gurubunda.
Dizinin ismi "Sağır Oda".
İsmi dışında hiç bir bilgi sahibi değilim ben dizi hakkında.
Ancak dizi ile ilgili eleştiriler çok ilgimi çekti.
Sizin de çeker diye paylaşmak istiyorum.
Hatta bu dizinin yayından kaldırılması yönünde bir kampanya bile başlatıldı bu e- posta gurubunda.
Neden Rumelililer derseniz, sebebi belli.
Dizide ismi geçen bir örgüt, yani Hançer Gurubu, II. Dünya Savaşında Bosna'da kurulan bir teşkilat.
Rumelililerin hassasiyeti de buradan kaynaklanıyor.
Şimdi size bu dizi ile ilgili iddialardan bahsetmek istiyorum biraz.
....
“Sağır Oda” isimli dizinin bir bölümü için yapılan tanıtım reklâmlarında şu ifadeler kullanılıyor.
''Kendilerine Turan İmparatorluğu'nu amaç edinen Hançer Grubu ile Aras Dağlının mücadelesi ''
''Hançer Grubu'' denen örgüt, Nazi dönemindeki Alman Ordusunda görev yapan Türk Soylulardan geliyormuş. İşaretleri de Hançer ve Gamalı Haç imiş.
Bu örgüt, Türk devletinin görevlileri ile çatışıyor diyor dizide.
Yani Turan fikri, Nazilik olarak gösteriliyor.
Dizide kısmen işadamı Murat Bayrak anlatılıyor.
Aslen Sancaklı olan Murat Bayrak, II. Dünya Harbinde Hançer Birliği' ne komuta etmiştir.
Savaştan sonra Türkiye’ye gelmiştir.
12 Eylül Darbesi’nden sonra Almanya’ya gitmiştir.
Dizinin bir bölümünde, Nazilerle ilgili anlatım yapılırken Mirza Hayıt, CIA ile çalıştı deniyordu. Herhalde Baymirza Hayıt’ı ima ediyorlar.
Birde oyunculardan birisinin adı Hürriyet. Burada da Ziya Gökalp’a işaret etmek istiyorlar.
Diziye bu eleştirileri yöneltenlere göre, Milliyetçiliğimizi, Nazizmin koruyucusu veya Nazi örgütlenmesi gibi göstermek istiyorlar.
Yine dizinin kaldırılması konusunda kampanya başlatanlar, bu dizinin amacının, "Turan" ve "Türkiye dışındaki Türkler" kavramlarını kötüye çıkararak, milleti bu kelimeleri duyduğunda tiksindirmeye çalışıyorlar diyerek, endişelerini dile getiriyorlar.
Bu tartışmaya katılan bir başka arkadaşımız ise, bu dizide kötü olan iki aileden birinin soyadı "Kırımlı" diğerininki "Kara papak". Kötü olan adamlardan birinin adı "Avşar Kırımlı" diğerinin "Girayhan Kırımlı", bir diğerinin ise "Nogayhan Kırımlı" olduğunu belirterek, sizce bu isimler tesadüf mü? Diye soruyor.
Dizinin hedefinde, Rumeli, Kırım ve Kafkas Türkleridir diyerek, sergilenen bu düşmanca tavrın son bulmasını, dizinin yayından kaldırılmasını istiyorlar.
Yukarıda da bahsettim, diziyi, diğer diziler gibi hiç seyretmedim.
Ancak bu dizi ile ilgili getirilen eleştiriler ilginç.
Bu anlatılanlar doğru ise, bu eleştiriler de dizi gibi ilginç olmakla kalmaz, Rumeli Türklerinin bu diziye olan muhalefeti, bu satırlarla da iktifa etmez.
Protestoları çığ gibi büyüyerek tüm Türkiye'ye yayılır.
philosophy
23-05-07, 18:59
KANAL D'NİN DİZİSİNDE SUİKAST İHBARI
06.02.2007 10:17
Kanal D dizisi Sağır Oda'nın son bölümünde "Hrant Dink'in ardından biri daha suikaste kurban gidecek" denildi.
Sağır Oda, Türkiye gündeminden süzdüğü senaryosuyla artık bir diziden ziyade "haber programı" niteliğine büründü. Dizide bu hafta savcılıklar için "ihbar" kabul edilebilecek bir "iddia" ortaya atıldı: Dink'in ardından biri daha suikasta kurban gidecek!.. Devletin istihbarat biriminin yaptığı ve iki yüksek rütbeli subayın da bulunduğu toplantıya başkanlık eden kişi aynen şöyle diyordu: "Birine suikast düzenlenecek. Kim olduğu kadar, kimin yaptıracağı da önemli." Toplantıda yer alan ve CIA lehine çalışan köstebek ise itiraz ederek, "Yabancı örgütler yerel bir çeteye nasıl sızar ki?" diye soruyor. İstihbaratçı, köstebeğin gözlerinin içine bakarak kinayeli konuşuyor: "Derin devletin içine bile sızdıklarına göre zor olmamalı..." Diğer yanda Hançer Birliği adlı uluslararası örgütün konsey toplantısında, yeni hedefin ismi bir kağıda yazılmış olarak elden ele dolaştırılıp, onaylanıyordu.
İKİ TÜR SUİKAST VARDIR
Kanal D'deki dizide son derece "ağır" politik diplomatik analizler de vardı. Örneğin aynı istihbaratçı siyasi cinayetler için şöyle konuştu: "İki tür suikast vardır. Biri cinayet işleyerek imha etme, diğeri provokasyon için adam öldürme." Dink olayıyla ilgili "bilgi kirliliği" de masaya yatırıldı. İstihbaratçı şöyle dedi: "Bugüne kadar cinayetlerde hep gündeme bağlı örgütler sorumlu gösterildi. Hrant Dink suikastına da Abiler Örgütü dersiniz. Ama gelinen nokta ortada..." SABAH / Yüksel Aytuğ
ÇAĞLA KUBAT, ROL ALDIĞI “SAĞIR ODA” DİZİSİNDEN AYRILDIĞINI AÇIKLADI!... PEKİ AMA NEDEN?
25/5/2007 11:49
Milli sörfçü Çağla Kubat, yaz sezonunda katılacağı yarışmalar nedeniyle “Sağır Oda” adlı dizideki rolünden ayrıldı.
Kanal D'de yayınlanan Sağır Oda dizisinde Kırımlı ailesinin güzel kızı Duruşah Kırımlı'yı canladıran Çağla Kubat, dizideki son bölümde entrikalar peşindeki ağabeyi tarafından Amerika'ya gönderilince hayranlarını üzmüştü.
Aslında sörf şampiyonu olan Çağla Kubat'ın şampiyonalara hazırlanmak için diziden kendi isteğiyle ayrılıp Çeşme Alaçatı'ya geldiği ortaya çıktı.
Türkiye, Avrupa ve Dünya Şampiyonaları'na kasım ayından beri hazırlandığını belirten son üç yılın Türkiye Şampiyonu, geçen yılın dünya altıncısı olan Çağla Kubat, “Çok özel hocalara sıkı bir antrenman programı yapıyorum. Sezon boyu böyle gitti. Bu yıl iyi hazırlandım. Çok iddialıyım. Sponsorluk anlaşmamı da Home Store'la yaptım' dedi.
Çağla Kubat sörf için diziden ayrıldı
MİLLİ windsörfçü, Türkiye Şampiyonu Çağla Kubat, yaz sezonunda katılacağı yarışmalar nedeniyle, Kanal D'de izlenme rekorları kıran Sağır Oda adlı dizideki rolünden ayrıldı.
Kanal D'de yayınlanan Sağır Oda dizisinde Kırımlı ailesinin güzel kızı Duruşah Kırımlı'yı canladıran Çağla Kubat, dizideki son bölümde entrikalar peşindeki ağabeyi tarafından Amerika'ya gönderilince hayranlarını üzmüştü. Aslında sörf şampiyonu olan Çağla Kubat'ın şampiyonalara hazırlanmak için diziden kendi isteğiyle ayrılıp Çeşme Alaçatı'ya geldiği ortaya çıktı. Türkiye, Avrupa ve Dünya Şampiyonaları'na kasım ayından beri hazırlandığını belirten son üç yılın Türkiye Şampiyonu, geçen yılın dünya altıncısı olan Çağla Kubat, “Çok özel hocalara sıkı bir antrenman programı yapıyorum. Sezon boyu böyle gitti. Bu yıl iyi hazırlandım. Çok iddialıyım. Sponsorluk anlaşmamı da Home Store'la yaptım'' dedi.
SÖRF OKULU AÇMAK İSTİYOR
Son üç yıldır Türkiye Şampiyonu olduğunu belirten Çağla Kubat, “Bunu bu yıl da kaptırmaya niyetim yok. Geçen yıl Avrupa Şampiyonası'na katılmamıştım. Üçüncülük amacım var. Dünya Şampiyonası'nda ise ilk beşi hedefliyorum. Mayıs ayı başında diziyle ilişkimi kestim. Çünkü tamamen Alaçatı'da antrenman yapmak istedim. Onun için 31 bölüm oynadığım diziden ayrıldım. Öncelikle sörfçüyüm. Oyunculuk, sunuculuğu bunun üstüne oturtuyorum. Tüm konsantrem sörf üzerine. Hiçbir kanalla yeni dönem için görüşmem yok'' dedi.
Kubat, 35 yaşından sonra bir sörf okulu açma amacında olduğunu, yarışçılığı bir tarafa bırakıp, eğitmenlik yapmak istediğini söyledi.
Milliyet
denizçakır
29-05-07, 14:55
Toplam 15 dizi ekrana veda ediyor...
1Gümüş
2Ihlamurlar Altında
3Fırtına
4İki Yabancı
5Kara Duvak
6Şöhret
7Yaralı Yürek
8Emret Komutanım
9Acı Hayat
10Yabancı Damat
11Sağır Oda
12Kaybolan Yıllar
13Cennet Mahallesi
14Bebeğim
15Beyaz Gelincik
Kaynak:Milliyet TV
http://img459.imageshack.us/img459/3559/76190495bh0.png (http://imageshack.us)
Yüksel Aytuğ'un Yazısı
--------------------------------------------------------------------------------
Hangi dizi bitecek? Hangisi devam edecek?
Sezon sonu yaklaştıkça okurlarımızdan gelen "meraklı" mesajlar da arttı. Herkes izlediği dizinin akıbetini soruyor: "Filanca dizinin, falanca bölümde biteceğini duyduk. Doğru mu Yüksel Bey?" Soruların hepsini tek tek yanıtlamaktan parmaklarım nasır tutmuşken, imdadıma Hafta Sonu dergisi yetişti. Orada bu sezon bitecek, gelecek sezona devredecek ve yeni başlayacak dizileri listelemişler. Bendeki bilgileri de ekleyip, sizlerle paylaşmaya karar verdim: Şu sıralar ekranlarda 50'ye yakın dizi var. Geçen sezondan devam edip, bitenler, bu sezon başlayıp, reyting alamadığı için zamanından önce yayından kalkanlar ve onların yerine başlayanlarla birlikte bu sayı sezon içinde 150'ye yaklaşıyor. Öncelikle yaz tatiline girip, gelecek sezon da devam edecek yeni dizilerin listesini verelim de tiryakileri rahat bir nefes alsın: Sıla, Yersiz Yurtsuz, Selena, Şöhret (atv), Binbir Gece, Yaprak Dökümü, Arka Sokaklar (Kanal D), Geniş Zamanlar, Köprü, Kader (Star TV), Ezo Gelin, Kara Duvak, Doktorlar (Show TV), Hayat Türküsü (TRT 1), Yemin (FOX). Sırada bu sezon sonunda izleyicilerine veda edecek diziler var: Sağır Oda, Fırtına, Yabancı Damat, Ihlamurlar Altında, Gümüş, (Kanal D), Beyaz Gelincik, Bebeğim, Gemilerde Talim Var (atv), Kaybolan Yıllar (Star TV), Acı Hayat (Show TV), Üç Tatlı Cadı (FOX). Bu diziler arasında Ihlamurlar Altında 80. bölümüyle veda ediyor. Kaybolan Yıllar'ın veda tarihi 28 Haziran. Star TV'nin iki dizisi İki Aile ve Yalancı Yarim ile Kanal D'deki Acemi Cadı ve atv'nin yayınladığı Duvar ise ara vermeden yaz boyunca ekranlara gelmeye devam edecek. Ve yeniler: Bu yaz ekran gençlik dizilerine teslim. Star TV'deki Aşk Kapıyı Çalınca ve Kanal D'deki Kavak Yelleri ile yaz ekranına gençlik aşısı yapılacak.
Bizim aslanlara kurşun işler mi?
Zamanında Cüneyt Arkın'ın ne çok günahını almışız. Surların üzerinde göğsüne saplanan 5 tane oku tek tek çıkartıp, kahpe Bizanslılar'a savuruşuna gülerek, fena halde ayıp etmişiz. Şimdiki yerli dizileri izledikçe, zamanında Cüneyt Ağabey'in filmlerini makaraya sardığım için kendimden utanıyorum... Binbir Gece'de Onur'a pompalı tüfekle defalarca ateş edildi, bir ayda ayağa kalktı. Acı Hayat'ta Nermin'e bir, Mehmet'e iki kurşun isabet etti, bana mısın demediler. Hatta Mehmet, üçüncü gün hastaneden firar edip, intikam için Ender'in peşine bile düştü. Kurtlar Vadisi'nde Halo göğsünden vurulup, dakikalarca kan kaybetmesine rağmen, kurtuldu. Sağır Oda'da Aras Dağlı'yı iki kürek kemiğinin ortasından vurdular. Eminim, kıl dönmesinden daha az ciddi bir tedaviyle ayağa kalkacaktır.
gülündikeni
07-06-07, 16:33
İki dizi daha ekrana veda ediyor
Kim ne derse desin, Sağır Oda son zamanlarda ekranlardaki en cesur, en renkli, en ince işlenmiş yapımlardan birisiydi. O yüzden de emeği geçen herkesi tebrik etmeli. Ama her şeyin bir sonu var; bu yüzden iyi diziler de elbette bir gün bitmeli. Bitiyor... Sağır Oda, bu gece Kanal D’de saat 22.00’de ekrana gelecek final bölümüyle seyircisine veda ediyor. Bir ekran klasiği daha final için gün sayıyor. Yabancı Damat’ın final bölümü, üç hafta sonra yani 22 Haziran akşamı yayınlanıyor.
Mehmet Güler
http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=07.06.2007&Newsid=122753&Categoryid=4&wid=132
Sağır Oda'nın finali beğenilmedi
Sağır Oda'nın finali büyük sürprizlerle biteceği söyleniyordu. Ama bu kadarınada pes doğrusu. Finalde ne olduğu hala çözülebilmiş değil.
Dizinin daha onurlu bir şekilde bitmesini bekleyenler çoğunluktaydı. Bazıları da dizinin sinema filminin çekileceği çin böyle bir final sahnelendiğini iddia ediyor.
Benzer eleştiriler basında da yer aldı. Kırşehir'den Bora İnan adlı izleyici Zaman'ın seyir günlüğüne yazdı. Dizinin izleyicileir enayi yerine koydğunu savundu.
'Sağır Oda'nın son bölümünü izledim geçen akşam. Bir haftadır dönen fragmanları görünce ilginç bir final sahnesi seyredeceğim düşüncesiyle oturdum ekran karşısına. Zira, dizideki gerçek kahramanın ortaya çıkacağı söyleniyordu tanıtımlarda. Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki, finalde neler olduğunu hâlâ çözebilmiş değilim.
İnternette de dizi ile ilgili iyi şeyler yazana rastlamadım. Acaba bu, aceleye getirilmiş bir son muydu? Bütün bu soruların cevabı seneye mi verilecek? Yoksa dizinin sinema filmi mi çekilecek?
Geçtiğimiz haftalarda bu sütunda Sağır Oda yapımcılarının senaryodaki açıklar ve prodiksiyon hataları ile halkı nasıl 'enayi' yerine koyduğu yönünde bir yazı okumuş kendimce o yorumu yapan kişiye kızmıştım. Aradan geçen haftalarda o arkadaşımızın haklı çıktığını görmek benim için gerçekten bir ders oldu. Kurtlar vadisinin ağırlığını tartamayacak bu dizinin daha 'onurlu' bir şekilde bitmesini dilerdim. Bunca haftadır takip ettiğim diziden geriye sadece koca bir hayal kırıklığı kaldı.
internethaber.com
philosophy
09-06-07, 17:12
Öncelikle Sağır Oda dizisinin Finali söz konusu değil... Ama tabi ki bütün dizi ekipleri gibi Sağır Oda da tatilde...
Ancak tatilden sonra neler olacağı belirsiz... yapımcı firma yani Proje-ct tarafından hiçbir sorun yok ancak tatilden sonra dizinin akıbeti belirsiz... Kanal D ile anlaşılabilir mi, ya da anlaşılamazsa başka bir TV kanalı olabilir mi orası belirsiz ...Ancak aldığımız haberlere göre Sağır Oda gelecek sezonda ekranlarda olacak...ayrıntılı bilgileri 1.ağızdan buraya yazmak için elimizden geleni yapıyoruz...
bu konuyla ilgili haberleri , hep birlikte yapmamız
gerekenler varsa onları ve diğer şeyleri size buradan biz uyuracağız.
bunun dışında forumda yazılan bilgiler haberler ve mesajlarla bizim bir
ilgilimiz yoktur...
saygılar...
sagiroda.gen.tr yönetimi
Anladıysam Arap olayım!
10 haziran2007
SAĞIR Oda "tuhaf" bir finalle noktalandı. Yabancı filmlerin fantastik finallerine "öykünen" son bölüm, Sağır Oda tiryakilerinin kafasını karıştırdı. Haftalardır insanların merakla izlediği olaylar, ilk baskında yaralanıp, hastaneye kaldırılan Aras Dağlı'nın hayalinde canlandırdığı olaylar mıydı? Yoksa olan biten her şey yabancı güçlerin Aras'ı etkisiz hale getirmek için hazırladığı bir komplo mu? Peki o zaman son karede Oğuz Bey ile tetikçi nereden peydahlanıyordu? Yok eğer son şıkka inanacaksak, o halde Aras'ın gözü önünde ölenler nasıl diriliverdi? Sanırım Sağır Oda'cılar dizinin zamanından önce bitirilmesinin intikamını seyirciden almak istediler... Kurtlar Vadisi'nde ise uzun bir aradan sonra ilk kez "uluslararası ilişkiler üzerine komplo teorilerine" ağırlık verildi. Türkiye'nin kaderini belirleyecek olayın 22 Temmuz seçimleri değil, Türkiye'nin Kuzey Irak'a müdahale edip, etmemesi olduğu savunuldu. "ABD, bölgeden çekilecek. Burada kendisini temsilen etkin güç olarak Türkiye'yi tercih edecek. Ancak bir tek korkuları var. O da Türkiye'nin girdiği yerlerden bir daha kolay kolay çıkmaması" denildi... Bu arada dikkatli okurlarımızdan Yasin Cengiz'in son bölümle ilgili bir tespiti var. Diyor ki; "Memati bulundukları yeri bilmiyordu ama Polat bu yeri nasıl buldu anlamadım. Ee, insanın kardeşi yapımcı ve senarist olunca her yer bulunuyor tabii..."
Yüksel ALTUĞ - SABAH
Ekşi sözlükten bir yorum
Dün akşam yayınlanan özel bölüme şöyle bir göz atınca bir anda herşey anlaşılır hale geldi. saçma dediğimiz final bölümü aslında son derece mantıklıydı. efendim olay şudur. aras 8 ay önce gerçekten de vuruldu. ve vurulduğu anda, zamanda bir kırılma yaşandı. aras bu kırılma sonucu oluşan paralel gerçeklikte yaşarken, bir yandan da koma halinde hastanede yatıyordu. 8 ay boyunca düşmanlarıyla savaşan, dostlarının ölümüne şahit olan aras, paralel gerçeklikte sansar tarafından sırtından vurduğunda tekrar bir kırılma yaşandı ve iki gerçeklik birleşti. bu yüzdendir ki aras "siz öldünüz" derken haklıydı. hakikaten tüm arkadaşları ölmüştü. ancak öteki gerçeklikte. öldü zannettiği insanların sağ olması, buna karşın rüya olması gereken oğuz bey'in hastane çıkışında aras'ı karşılaması bunun delilidir. sağır oda alacakaranlık kuşağı'na taş çıkartacak bir finalle sonlanmıştır.
kruva san, 15.06.2007 11:36 ~ 11:37
Sağır Oda" dizisinde canlandırdığı Şehbal karakteriyle yıldızı parlayan Biğkem Karavus kasım ayında vizyona girecek olan ilk sinema filmi "Musallat" için "Etkileyici bir korku filmi çektik" diyor.
Önce sizi tanıyabilir miyiz?
21 yaşındayım. Dört yaşındayken çocuk manken olarak sektöre girdim. Yedi yaşına geldiğim zaman reklamlarda oynamaya başladım. Daha sonra dizilerde ufak rollerde
oynadım. Ama sürekli ve önemli bir rolde olduğum ilk dizi "Sağır Oda". Şimdiyse ilk sinema deneyimim olan "Musallat" filminin çekimleri için hazırlanıyorum.
Derin devletin anlatıldığı "Sağır Oda" dizisinde rol alıyorsunuz. Politikayla
aranız nasıl?
Politikayla ilgileniyorum. Aslında şu anda gençlik çok ilgisiz bu konulara. Benim ailem beni bu konularda okumam için teşvik etti. Onun için yaşıtlarıma göre çok da uzak değilim politikaya.
Şehbal karakteri gittikçe ön plana çıkmaya başladı dizide...
Performansım nedeniyle Şehbal karakterinin ön plana çıkarıldığını düşünüyorum.
"Musallat" filmi, ilk sinema deneyiminiz olacak. Heyecanlı mısınız?
Küçük yaştan beri ekranlardayım. Ama sinema filminde oynayacağım için çok heyecanlıyım. Kendimi bu filmle ilk defa beyazperdede izleyeceğim. Bu çok farklı bir duygu.
Filmin çekimleri ne zaman başlıyor?Temmuz ayında.
Biraz filmden bahsedelim..."Musallat" bir korku filmi. Alper Mestçi yönetiyor, senaryosunu ise Güray Ölgü kaleme almış. Ben başroldeki Nurcan karakterini canlandırıyorum. Nurcan, bir köylü kızı. Cinler bana musallat oluyor. Daha doğrusu cinlerden biri beni hamamda görüp aşık oluyor. Cin temalı etkileyici bir korku filmi çektik. Sonuçta Türkiye’de tutup da vampir konulu bir filmi çekemezsiniz. Çünkü bizim kültürümüzde yok. Cin, kültürümüzde olduğu için izleyicinin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Amacımız da Türkiye’nin en etkileyici korku filmlerinden birini yapmak.
Vizyona giren Türk korku filmleri izleyenleri pek tatmin etmedi. Hatta Türkler korku filmi çekmesin gibi önyargılar oluştu...Belki imkansızlıktan başarılı olamadılar. Ama yaratıcılıkta da problem olduğunu düşünüyorum.
Dizide bakışlarınız bazen çok ürpertici olabiliyor. Korku filmleri için iyi bir özellik...
Bence de yapımcılar dizideki bakışlarımdan etkilenip korku filminde rol almam için teklif getirdiler bana.
Oyunculuk eğitimi alıyor musunuz?
Hayır, ben Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde okuyorum. Sanatın bir dalına duy