Tüm Versiyonu Göster : Semih Kaplanoğlu


erten07
09-05-07, 13:38
Doğumu
1963 - İzmir

Eğitimi
İzmir Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-Tv Bölümü


Filmleri - Yönetmen (4 Film)
Yumurta 2007
Meleğin Düşüşü 2004
Herkes Kendi Evinde 2000
Şehnaz Tango 1996

Filmleri - Yapımcı (3 Film)
Yumurta 2007
Meleğin Düşüşü 2004
Herkes Kendi Evinde 2000

Filmleri - Senaryo (3 Film)
Yumurta 2007
Meleğin Düşüşü 2004
Herkes Kendi Evinde 2000


Kurgu
Yumurta 2007
Meleğin Düşüşü 2004

Ödülleri
13.Ankara Film Festivali, 2001
Onat Kutlar En İyi Senaryo Yazarı Herkes Kendi Evinde
16.Ankara Film Festivali, 2005
Seçiciler Kurulu Özel Ödülü Meleğin Düşüşü
41.Antalya Film Şenliği, 2004
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü Meleğin Düşüşü
12.Barcelona Bağımsız Sinema Festivali,
En İyi Alternatif Film Meleğin Düşüşü
24.İstanbul Film Festivali, 2005
Fipresci Ödülü Meleğin Düşüşü
Nantes Film Festivali, 2005
Büyük Ödül Meleğin Düşüşü
12.Orhan Arıburnu Ödülleri, 2001
En İyi 2. Film Herkes Kendi Evinde
Bilge Olgaç Jüri Özel Ödülü Herkes Kendi Evinde

Semih Kaplanoğlu, 1963 yılında İzmir’de doğdu. 1984 yılında, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nden mezun oldu.

Kariyerine Güzel Sanatlar Saatchi& Saatchi ve Young&Rubicam reklam şirketlerinde reklam yazarı olarak başladı. Süha Arın’ın yönettiği ödüllü "Eski Evler- Eski Ustalar" ve "Mimar Sinan" belgesellerinde Kamera Asistanı olarak çalıştı.

Show TV ve Inter Star televizyon kanalları için prestijli bir çalışma olan "Şehnaz Tango" dizisinin 52 bölümünü yazıp yönetti.

Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmi "Herkes Kendi Evinde", aldığı birçok ödülün yanısıra yurtiçi ve yurtdışında birçok uluslararası festivale de katıldı.

İkinci uzun metrajlı filmi "Meleğin Düşüşü" uluslararası eleştirmenler ve izleyiciler tarafından daha geniş bir ilgiyle karşılandı. Dünya Prömiyeri 55. Berlinale’de yapıldıktan sonra film, halen dünya çapında uluslararası festivallerde yolculuğuna devam ediyor.

Semih Kaplanoğlu, yönetmen olmanın yanısıra, plastik sanatlar ve sinema üzerine yabancı dillere de çevrilmiş makaleler yazdı. Bu makaleler,Gergedan, Gösteri, Cumhuriyet ve Sanat Dünyamız gibi dergilerde 1987 – 2003 yılları arasında yayınlandı. Aynı zamanda 1990 yılında Erol Akyavaş’ın St. Petersburg Hermitage Müzesi’nde yapılan "Iconoclasts" adlı sergisinin katalog yazılarını yazdı. 1996- 2000 yılları arasında Radikal Gazetesi’nde "Karşılaşmalar" adlı köşeyi yazdı.

erten07
09-05-07, 13:51
Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü bölümü Sanat Yönetmeni Olivier Pere, Semih Kaplanoğlu’nun filmi için 'Görsel gücü içimize dokundu’ dedi


Semih Kaplanoğlu çekiniyordu, ama biz ısrar edince Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü bölümü Sanat Yönetmeni Olivier Pere’den gelen mektubu göstermeye razı oldu. Pere, mektupta İngilizce olarak şöyle yazmış:


“Filminiz güzel bir anlatım ve görüntüye sahip, şiirsel sinemanın bir başyapıtı. (...) Öykü anlatımının özgünlüğü ve görsel gücü ta içimize dokundu.”



Cannes’da Yusuf üçlemesinin ilk filmi olan “Yumurta” gösterilirken, ikinci filmi olan “Süt” de Cinefondation Atölye’de film endüstrisinin ilgisine sunulacak. Başvuru yapılamayan Atölye’ye film projeleri, çeşitli fonlara başvurup buluşmalara katılanlar arasından Cinefondation seçicilerinin kararıyla kabul ediliyor. Kaplanoğlu, Atölye kapsamında dünyanın önde gelen uluslararası satış, dağıtım, yapım firmalarının temsilcileriyle tanışacak. “Yumurta” için şimdiden teklifler almaya başladı.


Yusuf üçlemesi ne anlatıyor? Ana temaları ve üç filmi birbirine bağlayan nedir?


Ana tema çeşitli yaşlardaki anne oğul ilişkisi. “Yumurta”, 40’lı yaşlarda bir şairin, annesinin ölümünden sonra, onun yokluğuyla birlikte yeniden kendisini keşfedişini anlatıyor. “Süt” aynı karakterin 17 yaşında annesinden ayrılışını, yani sütten kesilişini anlatıyor. “Bal” da 7 yaşındaki halini... Babanın ölümüyle beraber anneyle baş başa kalışlarını ele alıyor.
Bu öykülerin her biri günümüzde, Türkiye’nin değişik yerlerinde geçiyor; geri dönüşler yok. “Yumurta” Tire’de çekildi. “Süt” için İç ya da İç Batı Anadolu’da yer arıyoruz. “Bal” için de Doğu Karadeniz dağlarını düşünüyoruz.


“Yumurta” ölüm sonrası boyutu da olan bir film...


Annenin çizdiği bir hayat var... Aslında biz bilerek ya da bilmeyerek biraz da onun içinde hareket ederiz. Yusuf’un annesi de oğlu ondan uzaklaşsa, başka bir şehirde, başka bir hayat yaşasa da o kasabada Yusuf ile ilgili bir dünya kurmuş. Yapmadıklarını yapmış. Kendince hikayeler anlatmış. Onun adına hediyeler göndermiş. Kasabada aslında Yusuf olmayan bir Yusuf tanınıyor. Annesiyle birlikte yaşayan kız da ısrarla annesinin adağını yerine getirmek istiyor. Yusuf bunu kabul ettikten sonra kozmik güçler giriyor devreye. Bir tür kader ortaya çıkıyor. Yusuf buna karşı koyamıyor.



“Meleğin Düşüşü”nde Balthus’un tablolarından etkilenmiştiniz. “Yumurta”da belirli bir görsel etki var mı?


Empresyonistler. Pisarro ve Courbet başta olmak üzere. Filmin arka yapısında Anadolu kırsalındaki hızlı değişimi ele aldım. O değişim devam ediyor. “Süt”ün merkezinde bu değişim var. Bir yanında santral, baraj öte yanında antik kent dururken ortada kalıp bocalayan Anadolu kasabası... İnsan ruhundaki değişimi en iyi hissedecek kişinin şair olduğunu düşünüyorum. Bunun da görsel karşılığı empresyonizm.
Erime duygusu, zamanın geçişini hissettirmesi, doğa duygusunu geçirmesi... Renk ve doku olarak bunun üzerine gittim.


Başrole Nejat İşler’i seçmeniz nasıl oldu?


1994’te “Şehnaz Tango” setinde tanıştık. Böyle bir iklimde iyi bir performans çıkaracağına emindim. Ruhuna ve karakterine iyi oturdu.
Kendi kendini ajite ederek, zorlayarak vücut dilini ve iç ritmini iyi yakaladı. Onun ne kadar geniş yelpazede bir oyunculuk çıkarabileceği belli oldu. Yetenekli bir oyuncu ve filme çok katkıda bulundu. Zekasını ve kalbini kullanabilen ve işine katabilen bir oyuncu. Profesyonel gibi değil. Role kan ve can verebiliyor.



Kadın oyuncunuz Saadet Işıl Aksoy’u hiç tanımıyoruz...


Büyük konuşmayayım ama önümüzdeki dönemin önemli oyuncularından biri olacak. B. Ü. İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Şimdi Actor’s Studio’ya gidiyor. Çok özel bir fiziği var. Tecrübesizdi ama ne yapmak istediğimizi anladı.

erten07
09-05-07, 14:05
KAPLANOĞLU’NUN YUMURTA’SI

Semih Kaplanoğlu’nun Türkiye / Yunanistan ortak yapımı Yumurta adlı filmi “Yönetmenlerin On Beş Günü” programına, onun devamı olan Süt adlı projesi ise desteklenmek üzere Cinefondation kapsamına alındı. 2007 sonbaharında bir Türkiye, Fransız ve Alman ortak yapımı olarak çekilmesi planlanan Süt, Berlinale World Cinema Fund tarafından da destekleniyor. Süt, 16-27 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 60. Cannes Film Festivali sırasında dünyanın önemli TV, yapım ve dağıtımcılarına sunulacak. Cannes’da bu yılki Türkiye standı ise Ankara Sinema Derneği tarafından kataloglar bastırılıp toplantı düzenlenerek bir tanıtım-iletişim mekânı olarak kullanılacak. Sonuç olarak, Türk sineması Cannes Film Festivali’nin 60. yılında gerektiği gibi temsil edilecek.

erten07
20-05-07, 18:54
http://img174.imageshack.us/img174/3302/semih1vs3.jpg (http://imageshack.us)

http://img174.imageshack.us/img174/4216/semih2nm6.jpg (http://imageshack.us)

erten07
21-05-07, 12:29
Oyuncularına güveniyor 'Yumurta' yı tanıtıyor!

Yönetmen Semih Kaplanoğlu'nun 'Yumurta' isimli filmi yarın Cannes Film Festivali'nde gösterilecek. Filmine ve oyuncularına çok güvendiğini belirten ünlü yönetmen "Ufuk Bayraktar'ın ve Işıl Saadet Aksoy'un geleceği çok parlak" diyor ..


http://img514.imageshack.us/img514/3681/0718089e516fca47837c80czm0.jpg (http://imageshack.us)

Dünya sinemasının kalbinin attığı Cannes Film Festivali'ne Fatih Akın'ın yanı sıra bir Türk yönetmen daha davet edildi. İsmi Semih Kaplanoğlu... Bu davetle 'Herkes Kendi Evinde', 'Meleğin Düşüşü' adlı yapımlarıyla tanınan Kaplanoğlu'nun, bir üçleme olarak tanımladığı serinin ilk filmi 'Yumurta' dünyaya tanıtılacak. Yarın Cannes'da 'Yönetmenlerin 15 Günü' adlı yarışma dışı bölümde gösterilmesi planlanan filmle dünya Nejat İşler, Saadet Işıl Aksoy ve Ufuk Bayraktar gibi isimleri de tanıyacak. Kaplanoğlu'yla sinemaya bakışını, 'Yumurta', 'Bal' ve 'Süt' üçlemesini konuştuk.

'YUMURTA'DİŞİ BİR FİLM DEĞİL!

* 'Yumurta', 'Bal' ve 'Süt'ü çekmeye nasıl karar verdiniz? Ben bundan 4 yıl önce 'Aydınlık Gün' diye bir senaryo yazmıştım. Ardından taşra üzerine filmler izledim ve taşradaki değişimin farkına vardım. Bu değişim 30 ya da 40 sene önceki gibi değildi. Ben de yeniden o senaryoya döndüm. Elime aldığımda orada çok dişi bir durum olduğunu gördüm. Derken Orçun Türksal'la beraber bir üçlemeyi yeniden oluşturduk. Bu çalışmada sondan başlayıp, geri gidiyoruz.

* Bunu biraz açar mısınız? 'Yumurta'da 38-40 yaşı, 'Sütte' 17-18, 'Bal'da ise 6-7 yaşlarındaki bir erkeğin yaşamına tanık oluyoruz. Ama bu tanıklıkların hepsi günümüzde geçiyor. Onun için tam anlamıyla flash back gibi değil! Bu üçlemede sadece bölgeler ve çektiğimiz yerler değişecek. Bazı oyuncular, diğer filmlerde de görünecek ve oynayacaklar.

* Üçlemeye baktığımız zaman olayları bir erkek karakter üzerinden anlatıyorsunuz. Neden? Erkek bir karakter var ama işin merkezinde asıl anne-oğul ilişkisi var. Buradaki annenin kapsadığı alan da tabii ki çok önemli. Ben toplumumuzda anne ve erkek çocuk arasındaki ilişkinin çok önemli olduğunu, yaşanan birçok şeyde de önemli yer tuttuğunu düşünüyorum.

* 'Yumurta'nın kastına baktığımız zaman seçilmiş simalara rastlıyoruz. Bu kastı nasıl oluşturdunuz? Biz Nejat'la 'Şehnaz Tango'dan beri tanışıyoruz. O dönemden beri de hep "Bir proje olsa da Nejat'la biraraya gelsek" diye düşünüyordum. 'Yumurta'daki karakter de ona çok uyuyordu. Yani; Nejat işin başından beri vardı. Bu arada Ufuk'u (Bayraktar) çok beğeniyor, geleceğinin de çok parlak olacağını düşünüyorum. Zamanın ruhunu çok iyi yansıtabilen bir oyuncu... Tülin'le neredeyse beraber başladık diyebilirim. Şimdi yeni bir oyuncu var: Saadet Işıl Aksoy... Ben Saadet'i görür görmez ekranda aradığımı bulduğumu hissettim. Onun çok özel bir fiziği, farklı bir yüz yapısı var.

'SÜT'Ü DE TANITACAĞIZ!

* Cannes'a nasıl katıldınız? 'Yumurta'nın proje olarak tanıtıldığı Rotterdam Film Festivali'nin sinema marketinde Fransız yapımcı ve dağıtımcılarla ilişkiye girdik. Derken bu projeyle ilgili bir hava oluştu. Filmi bitirdikten sonra yani bundan 3-4 ay önce Berlin Film Festivali'nde bu sefer 'Süt'ün dünya promiyeri için gittik. Bu kez filmi tek değil, üçlemeyi sunmaya başladık.

* 'Süt' ve 'Bal' ne durumda? 'Süt' de yine Cannes'da gelecek yıl içinde çekilecek projeleri tanıttıkları bir bölüme seçildi. 11-12 gün boyunca bütün dünyadan dağıtımcı biraraya geleceğiz. 'Süt'ün yapımı sırasında bir Fransız ortağımız olacak. Projeye Kültür Bakanlığı'nın katkısı var. 'Süt'ün çekimlerine bu yılın ekim sonu, kasım başı gibi başlarız. Gelecek yılın sonbaharında gösterime girer. 'Bal ise 2009 yılında gösterime girecek.

* Nuri Bilge Ceylan'ın ve sizin filmleriniz insanlara farklı geliyor. Peki siz kendi filmlerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Benim kendi filmlerimle ilgili bir tanımlama yapmam çok doğru olmaz ama ben belli prensipler etrafında filmler yapmaya çalışıyorum. Film yapmaya çalışırken benim belli önceliklerim var. Bu önceliklerden bir tanesi bu filmlerin yapısını popüler sinema ve o anlamdaki bir bakış açısı belirlemiyor. Ben yaşadığımız hayatın dile getirilmeyen, çok fazla düşünülmeyen birtakım alanlarına dalıyor ya da dalmak istiyorum. Bunu da belli bir görsel kalite içinde anlatmak derdindeyim. Bu filmde hiç müzik kullanmadım.

* Niye? Çünkü hem müziğin, filmin önüne geçtiğini düşünüyorum hem de bizim sinemamızda ve dünya sinemasında müziğin fazlasıyla yer kapladığını düşünüyorum. Film yaparken de belli alanlarda kısıtlama yapıp, o alanda ne kadar başarılı olduğumu ölçüyorum. Bazı filmlerden müziği kestiğiniz zaman sinematografik anlamda ne demeye çalıştığına bakmak lazım.

* Filmlerin hemen ardından çıkan soundtrack albümlere karşı mısınız? Hayır değilim! Bu yapılabilir bir şey ve olmalı da... Ama ben minimal ve saf bir sinemadan yanayım. Sadece sinemanın kendi konusunu yansıtması gerektiğine başka kulvarlara bulaşmaması gerektiğine inanıyorum. O zaman çok iyi müzikler var. Müziksiz film de yapılabilir.

Ancak kendi filmime yapımcı olabilirim!
* Yaşamınıza baktığımızda 9 Eylül üniversitesini bitirdiniz. İstanbul'a geldiniz ama hemen sinemaya girmediniz. Peki sonra ne oldu? Ben İstanbul'a geldiğimde 21 yaşındaydım. Sinema eğitimi almıştım ama o dönemde İstanbul'da çok az film yapılıyordu. O üretim şartları içinde, benim kadar genç ve tecrübesiz birinin var olması mümkün değildi! İlk televizyon deneyimim 'Şehnaz Tango'yla oldu. Onun ilk 52 bölümünü çektim. Ayrıca dizinin genel konusunu yaratanlardan biri de benim... 'Şehnaz Tango'dan sonra yönetmenlik yapabildiğimi gördüm ve kendimi filme adadım. İlk filmim 'Herkes Kendi Evinde'yi çektim. Bunlar hazırlıktı. Çok gençken de yapmak isterdim ama böyle oldu.

* Filmlerinizin çok izleyiciye ulaşmamasının nedeni reklamının iyi yapılmaması değil mi? 'Meleğin Düşüşü' 6-7 bin izleyiciye ulaştı ama şimdi DVD'si çıktı. Şu anda 8 bin DVD satılmış durumda... Bu çok ilginç. Onun ötesinde film; Almanya, Avusturya ve İspanya'da vizyona girdi. Amerika'dan, Meksika'dan hem DVD'si hem de sinemalarında oynaması için teklif aldı. Bir de şunu söyleyeyim; ben durumdan memnunum. Dışarıdan biri gelip, "Film çekelim" dese yapacağımı sanmam. Çünkü ben yönetmeni de, yapımcısı da olduğum bir şeye imza atmak isterim. Siz belli bütçeyle hareket ederken karşınızdaki, şu oyuncu olacak diye tutturabilir ama siz onunla çalışmak istemeyebilirsiniz.

meline
22-05-07, 13:11
Geçen akşam bu filminin videosunu izledim...Ruhum sıkıldı...benim değerini anlayamadığım bir dalı olsa gerek sinemanın...karanlık, durağan,,,kopuk...kim?niye?neden? sorularıyla biten,,koca bi boşluk yarattı..bazı sahnelerinde cd takıldı sandım..hiçbir aksyonsuz durulan sahneleri var..saniyelerce bekliyorsunuz...ve birden ekran kararıp başka bi kareye geçiyor...

Ben beğenmedim...umarım yumurta ve devamı üçlemesinin tarzı farklı olur...

erten07
12-06-07, 19:57
http://img513.imageshack.us/img513/6567/sinema7bmc2.jpg (http://imageshack.us)

sleepinsanity
14-08-07, 22:10
Semih Kaplanoğlu'yla çok hoş bir söyleşi.


01-02/2007
GÖZLER BAKAR, KALP GÖRÜR
Söyleşi /+ BOX

Senaryo yazarı ve yönetmen Semih Kaplanoğlu'yla; sinemaya, yönetmenin kalbinin sınırlarına, sesin sırlarına, zaman kavramına uzandık söyleşimizde. Bir yönetmenin gözünden “görmek” için...

Ingmar Bergman "Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır, ama görüş açınız genişler." demiş. Sizce yönetmenin görüş açısını neler geliştirir, değiştirir. Yönetmen hangi açılardan bakar hayata?
Benim görüş açımı son yıllarda seküler olmayan şeyler genişletiyor. Bu anlamda sinemanın görünene değil, görünmeyene dönük yüzü beni ilgilendiriyor. Deleuze'ün saptadığı gibi, sinemanın günümüzde felsefe yapmanın yegane yolu olduğunu düşünüyorum. Belli bir tür sinemanın. Özellikle Bresson, Tarkovski, Satyajit Ray gibi kadim ustaların koyduğu ilkeler etrafında şekillenen sinemanın, yasadığımız dünya ve insan kalbi hakkında bir şeyler söyleyebileceğine inanıyorum. Bulunduğumuz yeri ve yaşadığımız zamanın ruhunu anlamak için filmler yapmaya çalışıyorum. Nihilizmin yok ediciliğine karşı sinema yapmaya, insanın manevi açlığına dönük ve varlığı hatırlatıcı yönde adımlar atmaya çabalıyorum. Yalnız sinematografik anlamda değil her anlamda beslenme kaynaklarım, felsefe, resim, sinema, din ve edebiyattır.

Sinemacı olarak gözünüze en çok neler takılır yaşamdan? Örneğin sokağa çıktığınızda veya bir şehre ilk kez gittiğinizde...
Profesyonel bir bakışım yok. Sıradan ve rastgele bir bakış bu. Maddeyi görmek için yeterli. Oysa gözümü aklın hakimiyetinden kurtarıp kalbin hücresine taşımak isterdim. Bu mümkün olabilir mi? Vakitleri ve yönleri iç özgürlüğümüz için kullanabilir miyiz? Benim esas bakışımı keskinleştirdiğim yer orası. Durup aynı yöne ve vakte yoğunlaşmak ... Sanırım bakmak istem dışı bir eylem. Gözler bakar, kalp görür.

Belli şeyleri iyi görmüş ve göstermiş, sinema tarihine ve sizin bakışınıza da bu "görüş"leriyle yön vermiş yönetmenler var mı?
Belli prensipler ve ilkeler doğrultusunda hareket eden ve bu ilkelerden taviz vermeyen yönetmenlerden etkilendim ve etkilenmeye de devam ediyorum. Dreyer, Satyajit Ray, Bresson, Tarkovski, Ozu, Bergman gibi.

Film üretme süreciniz boyunca bir şeyler uğruna görmezden gelebildiğiniz neler var?
Film üretme süreci oldukça içe dönük bir eylemdir yönetmen için. Sadece kendi gördüğünüzü tespit edebilmek veya kaydetmek için uğraşır durursunuz. Maalesef o kapıdan içeri girince yaptığınız iş sırasında başka şeylere odaklanmak oldukça zor. Her filmden sonra sanki bir savaştan çıkmış gibi oluyorum. Bu işin hiçbir eğlencesi yok. Mutlu bir set yoktur, ben hiç görmedim.

Sinemacı zaman zaman sanatın diğer dallarına ait gözlükleri takmalı mıdır? Örneğin müzik veya heykel. ..
Sinemanın ham maddesi sanıldığının aksine görüntü değil, zamandır. Sinema görüntülenmiş zaman parçalan üzerinde yükselir. Müzik gibi tıpkı. Müziğin de ham maddesi zamandır. Öte yanda resim var. Özellikle benim ilgi alanım Rönesans öncesi resimler. Dünyaya bakışı insan gözü ile sınırlamayan resimler. Tersten perspektifin ürünleri Rus Ortaçağının ikonaları örneğin. Öte yandan Vermeer, Balthus, Anselm Kiefer de durmadan yanı başımda duran ressamlar. İçinde Tanrıyı barındıran ve onu refere eden her şeye bugün yeniden bakılmalı diye düşünüyorum. Gotik katedraller, Selatin Camiler ... Küresel tüketimin doyurulması disiplinleri –resim, müzik, heykel, tiyatro- birbirine yaklaştırdı ve bu kaynaşmadan doğan çorbanın tadı da çok kötü. Bence yeni gözlükler takmaktan çok, bize öğretilen ve yanlış bilinçlere ait olan gözlüklerden kurtulmaya çalışmalıyız. Ve her anlamda görüşümüzü sınırlamalı, minimalize etmeliyiz.

Sinemada ses ve görüntü arasıda nasıl bir bağ var sizce?
Çağdaş aksiyon ve korku sinemasının sesini (gürültü ve efektlerini) kısın geriye çok az şey kalır; hatta zaman zaman hiçbir şey kalmaz. Bu, sinemada sesin ne denli güçlü bir malzeme olduğunun kanıtıdır. Sinema sessiz sinemaya çok şey borçlu. Özellikle anlatım tekniklerinin ve kurgu estetiğinin oluşması anlamında. Bu mirasın üzerine yeni bir şeyler koyanlar Kubric, Godard, Kiarostami, Tarkovski, Bresson gibi çağdaş sinemacılar. Onların eserlerinde manipüle edici "seslendirme"nin çok ötesine geçilmiştir.
Bugünün TV haberlerinde bile müziğin ve sesin bir propaganda aracına dönüştüğünü ve gerçeği imha ettiğini düşünürseniz vicdanın sesini duyurmak için sinemacılara çok iş düştüğünü görüyoruz.

Resme bakan göz ile kameraya ve perdeye bakan göz arasındaki ilişki
nedir sizce?
Sinemanın mekan ve izlenme biçimindeki "kutsal"lığı giderek ortadan kalktığına ve izlenme bireyselleştiğine (TV, DVD) göre gözlerin birbirine değil; farklı yönlere dönük olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Yönetmenin meramıyla seyircinin anladığının arası giderek açılıyor. Ruhunu ve vicdanını uzaktan kumanda üzerinde bir tuş zanneden, her saniyesi reyting tüccarları tarafından kiralanmış seyircinin gözünü doyurmak onu tatmin etmek... Kimse kimsenin gözüne bakamıyor ki?!

İzleyiciye yeni bir dünya kurmakla, var olanı göstermek arasında özel bir tercihiniz var mı?
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki hemen önümüzde, yanı başımızda çırılçıplak var olanı görmek ve hissetmek giderek imkansız hale geldi. Başka bir yanı ile de görsellik çok kirli ve artık "gösteremeyen" bir şeye dönüştü. Gerçeğin üzerini daha fazla örtmek, sesini iyice kısmak için üretim yapan çok büyük bir sektör var. Gerçek, "kurulmuş yeni bir dünya" gibi algılanır durumda; çünkü artık bizden çok uzaklaştırıldı. Şiddet ve ölüme alıştırıldık; artık bizi hiçbir şey etkilemiyor. Çocuk cesetleriyle basit bir yarışma programı arasında tek bir tuş var. Gerçek sizin vicdanınıza değmiyorsa ve sizin tarafınızdan geri çevriliyorsa film ne yapabilir? Sinema da diğer sanatlar da acizliğimizin ve sefaletimizin karşısında hiçbir şey yapamaz. Her akşam haberlerde Filistinli, Lübnanlı, Iraklı, İsrailli çocuk cesetlerş görmek içimizde en ufak bir şeyi değiştirmeye yetmiyorsa; hayata aynı şekilde devam edebiliyorsak, vicdanlarımıza hangi sinemacı hangi ressam ne iletebilir…

Kalp gözü ile göz sizin sinemanızda hangi oranlarda buluşuyor, siz daha çok hangisini tercih ediyorsunuz?
Keşke tercih edebilmek bu soru cümlesi kadar kolay olsa… Kalbim de gözüm de bana emanet edilmiş şeyler, emanete hıyanet etmemeye çalışıyorum… Elimden gelen bu…

erten07
29-08-07, 09:36
Sinemamıza dünyadan 'protein' desteği

http://img237.imageshack.us/img237/6199/f0cf87587e3b1b4cbe84cacxu4.jpg (http://imageshack.us)


Filmlerine Türkiye'deki yapımcıların para yatırmadığı yönetmen Semih Kaplanoğlu, önemli festivallerin ödüllerini bir bir topluyor. Cannes ve Saraybosna'dan ödülle dönen filmi 'Yumurta'nın ardından Alman ve Fransızlar'ın desteğiyle 'Süt'ü, ardından da Kore'nin desteğiyle 'Bal' adlı filmini çekecek..

Semih Kaplanoğlu'nun ilk iki filmi 'Herkes Kendi Evinde' ve 'Meleğin Düşüşü' gişede iş yapmamış ama festivallerde ödülleri toplamıştı. Şimdi de 'Yumurta', 'Süt' ve 'Bal' üçlemesinin ilk filmi olan 'Yumurta' dünya sinemasında, aldığı ödüllerle ses getiriyor. Kaplanoğlu, en son Saraybosna'dan oyuncusu Saadet Işıl Aksoy'un aldığı 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülü ile döndü.

ANLAŞILMAZ FİLMLER

* Projelerinizi festival filmi olsun diye mi tasarlıyorsunuz? Festival ya da piyasa filmi diye bir şey olamaz. Gönül ister ki, o filmlere daha çok seyirci gitsin, izlesin ama olmuyor.

* Festivallerde başarılı ama gişede ilgi görmeyen filmlerle ilgili 'anlaşılmaz' diye bir eleştiri oluyor genellikle! Benim filmlerim için, seyirci tarafından izlenmesi kolay olmayan filmler diyebiliriz. Ama sinemayı sadece Türkiye ile sınırlamamak lazım. 'Yumurta', Fransa'da vizyona girecek. Başka ülkelerde de gösterilecek. Dünya ölçeğinde seyirci sayısını hesaplamak lazım. 'Meleğin Düşüşü'nü burada 8 bin kişi izledi. Yurtdışındaki bazı ülkelerde 50 bin! Bizim filmlerimizin uluslararası seyircisi var.

* Yabancıların beğenip, ödüllendirdiği filmlerinize Türk seyircisi neden ilgisiz kalıyor? Tanıtım meselesi! Yurtdışında filmlerimizi daha kolay tanıtıyoruz. Cannes'da gösterilince Le Monde ve Liberation gibi önemli gazetelerde de kritikleri yayımlandı. 'Meleğin Düşüşü' uluslararası arenada 14 ödül aldı ama Türkiye medyası o kadar ilgi göstermedi. Bundan Türkiye'de kimsenin haberi yok.

ULUSLARARASI DESTEK

* Birçok yönetmen projesini parasızlık yüzünden çekemezken siz filmlerinize uluslararası desteği nasıl buluyorsunuz? Popüler ya da ticari filmler üretmiyoruz. Bu anlamda da uluslararası, yerel destek ve kaynaklara ihtiyacımız var. Hazır proje sayesinde filmlere destek buluyoruz. Büyük ve genç bir ekip proje üretiyor. Projenin biri çekilirken diğeri hazırlanıyor.

* En son hangi projelerinize nasıl destek aldınız? 'Yumurta', 'Süt' ve 'Bal' bilindiği gibi bir üçleme. 'Süt'ü ekim ayında çekmeye başlayacağız. Türkiye'de Enerji Medya ortağımız. Kültür Bakanlığı da destek verecek. Fransa ve Almanya'dan fonlar da destekleyecek. 'Yumurta' filmi Cannes'da bizim dünyanın en önemli yapımcılarıyla tanışmamıza vesile oldu. 'Süt' Almanya ve Fransa'da vizyona girecek, televizyonlarda gösterilecek, DVD'si çıkacak. Yani o adamlar bu işten para kazanmayı bekliyorlar. Yoksa niye para yatırsınlar? 'Bal' için Güney Kore'nin Pusan Film Festivali'nden davet aldık. Yeni projeleri destekliyorlar. Büyük ihtimalle bize de destek verecekler. İlk tanıtımımızı orada yapacağız. 'Türkler'in Ruhu' diye bir proje daha var. Bu da kendi kimliğimiz üzerine bir film olacak. Konusu için kendi toprağımızda olan yabancılaşmamız denebilir.

Saadet'i reklam ajansının kasetinde gördüm

* Peki filmlerinizdeki oyuncuları nasılseçiyorsunuz? Saadet Işıl Aksoy deneyimsizdi ama Saraybosna'da 'En İyi KadınOyuncu' ödülünü aldı!'Yumurta' için bir yıl boyunca çeşitliisimlerle görüştük. Bir reklam ajansınınkasetinde gördüm Saadet'i. O zaman öğrenciydi. Çalışmaya başladık. Bu rolün altından kalkacağına ikna olduk. Nejat İşler ise eski bir arkadaşım zaten. 'Şehnaz Tan-go'da tanıştık. O dizinin oyuncusu, ben deyönetmeniydim. Karakteri yazarken Nejat'ı da düşünerek oluşturdum. Sonuçtagüzel bir film ortaya çıktı. 800 bin Euro civarında bir bütçe ile çekilen 'Yumurta', 9 Kasım'da 20 kopyayla vizyona girecek.

erten07
08-09-07, 20:54
http://img212.imageshack.us/img212/6282/yumurtaa3cc3.jpg (http://imageshack.us)

erten07
27-09-07, 19:50
44. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda yarışacak Türk filmleri belli oldu.

Real'in ana sponsorluğunda, TÜRSAK ve AKSAV Vakfı'nın işbirliğinde bu yıl 44.'sü gerçekleştirilecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması'nda yarışacak Türk filmleri belli oldu.

Türk Sineması'nın yapımcı, yönetmen, senarist, akademisyen, eleştirmen olarak alanlarında uzman ve usta isimlerin yer aldığı geniş bir seçici kurulun izleyerek, gizli oylama ile sonuçlandırdığı 44.Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması filmleri seçkisi aşağıda alfabetik sırayla yer almaktadır.

Töre, günah-sevap ve kadın-erkek ilişkileri üzerine farklı bir bakış açısı sunan, Türk Sineması'nın önemli senarist-yönetmenlerinden Barış Pirhasan'ın, altı sene sonra dönüş yaptığı filmi "Adem'in Trenleri".

Farklı kişilikleri tesadüflerin gölgesinde bir araya getiren ve önce kendileriyle, ardından birbirleriyle iletişim kurmaya zorlayan olayların konu edildiği, Berkun Oya yönetmenliğindeki "İyi Seneler Londra"

Kasaba'nın genç delisi Jan Jan'ın naif aşk öyküsünün anlatıldığı yönetmenliğini Aydın Sayman'ın üstlendiği "Janjan"

Zülfü Livaneli'nin aynı isimli kitabından uyarlanan Abdullah Oğuz yönetmenliğindeki "Mutluluk"

Türk bir delikanlının, Alman sığınma sisteminin içine düşüp, o çarkın içinde eriyip gitmesini anlatan, Reis Çelik'in senaryosunu yazıp yönettiği "Mülteci"

Üç farklı gazete haberinden yola çıkılarak çekilen ve çağın çürüyen ruhunun resmini çizmeye çalışan, Yavuz Altun yönetmenliğindeki "Münferit"

Suç ve günah temalarını derinlemesine inceleyen, senaristliğini ve yönetmenliğini Tayfun Pirselimoğlu'nun yaptığı "Rıza"

Namus cinayetlerini konu alan, Handan İpekçi'nin senaryosunu yazıp, yapımcılığını ve yönetmenliğini de üstlendiği "Saklı Yüzler"

Turgut Yasalar'ın Ahmet Ümit'in romanından uyarladığı "Sis ve Gece"

Bu seneki Cannes Film Festivali'nde ‘en iyi senaryo' ödülünü kazanan, senaristliğini ve yönetmenliğini Fatih Akın'ın yaptığı "Yaşamın Kıyısında"

Şehir hayatı ile doğup büyüdüğü kasaba arasında sıkışıp kalmış bir karakterin işlendiği, Cannes Film Festivali'nde gösterilen, Semih Kaplanoğlu'nun senaryosunu yazıp yönettiği ‘Yumurta'

İnsanlar arasındaki yabancılaşma, çaresizlik ve aşk duygularını konu alan,Cemal Şan'ın senartistliğini ve yönetmenliğini yaptığı "Zeynep'in Sekiz Günü" .

erten07
11-10-07, 13:35
Uluslararası Avrasya Film Festivali Senaryo Geliştirme Fonu Aday Projeleri Açıklandı

Uluslararası Avrasya Film Festivali Senaryo Geliştirme Fonu Önseçici kurulu Senaryo Geliştirme Fonu ana jürisi tarafından değerlendirilecek olan 7 aday projeyi açıkladı. Aday projeler şöyle sıralanıyor:

1. 419B
Senaryo: Sedef Ecer

2. Bal
Senaryo: Semih Kaplanoğlu

3. Beyoğlu Rapsodisi
Senaryo: Umut Aral, Ahmet Ümit

4. Gözlerinde 50 Sebep
Senaryo: Cem Akaş

5. K ve Ali
Senaryo: Pelin Esmer

6. Karmaşa
Senaryo: Semir Aslanyürek

7. Tanık
Senaryo: Turgut Yasalar

Yedi aday projenin senaristleri, jüri karşısında projelerini sunmak üzere festivale davetli olacaklar. Fondan destek almaya hak kazanan proje(ler) festival ödül töreninde açıklanacak. Türk Sineması'nda ortak yapımları teşvik etmek ve Türkiye'nin doğal platolarını dünya film endüstrisinin kullanımına açmak adına başlatılan Uluslararası Avrasya Film Festivali Senaryo Geliştirme Fonu film yapım sürecinin en önemli aşaması olan Senaryo Geliştirme konusunda film yapımcılarına destek sağlamayı amaçlıyor.

Kültür turizminin temelini oluşturan kültür öğelerinin ve varlıklarının korunması, değerlendirilmesi ve kültürel sanatsal etkinliklerin desteklenmesi konularına öncelik veren Türkiye Seyahat Acentaları Birliği TÜRSAB tarafından da desteklenen Uluslararası Avrasya Film Festivali Senaryo Geliştirme Fonu'nda kazanan proje(ler) toplam 25,000 YTL'lik ödülün sahibi olacaklar.

erten07
29-10-07, 12:02
'Yumurta' gösterim yolunda, 'Süt' çekimde


Yönetmen Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesinin ilk filmi 'Yumurta', 9 Kasım'da vizyona giriyor. 'Bal, 'Süt' ve 'Yumurta'dan oluşan ve taşradaki modernizm sancısını bir anne-oğul ilişkisi üzerine bina ederek beyazperdeye aktaran Kaplanoğlu, üçlemeyi sondan başlayıp geriye doğru anlatmayı tercih ediyor.


Haliyle 9 Kasım'da vizyona girecek ilk film Yumurta, üçlemenin son hikâyesi olarak izleyiciyle buluşacak. Yumurta gösterime girmeden üçlemenin ikinci filmi 'Süt'ün çekimlerine başlayan Kaplanoğlu'nu sette hummalı bir çalışma içerisinde yakaladık. 'Süt'ün üç hafta önce başlanan çekimleri Tire, Soma ve Bergama'da devam ediyor. Oyuncular hariç 16 kişilik bir kadronun görev aldığı filmde, Yumurta'nın aksine çok daha geniş bir mekanda çalışılıyor. "Küçük bir pazarcı ailesinin pazarda peynir yapıp satma macerasını işleyen Süt'te bu ailenin güneşe ve doğanın ritmine uygun yaşama biçimini kaybetmesine ve nihilizmin etrafı sarıyor olmasına değiniyoruz. Bütün olup bitenler içinde de 18 yaşındaki bir gencin yön bulmaya çalışmasını anlatıyoruz." diyen Kaplanoğlu, çekimlerini santrallar, madenler ve pazarlarda sürdürüyor. Tire Belediyesi'nin kendilerine büyük destek sağladığını ifade eden yönetmen, halkın da kendilerine kucak açtığını kaydediyor.

Yusuf üçlemesinin ilk filmi Yumurta'da bir Yunan film şirketiyle ortak hareket eden Kaplanoğlu'nun Süt filmine ise en büyük desteği Kültür Bakanlığı veriyor. Fransız ortağı Arizona film kanalıyla Fransız Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi'nden destek alan Süt'e, Berlin Film Festivali de proje desteği sağlamıştı. Çekimleri kasım ayı sonuna kadar bitirilmesi hedeflenen Süt'te Başak Köklükaya, Nejat İşler, Melih Selçuk ve Saadet Işıl Aksoy rol alıyor. Üçlemeyi her yıl bir tane çekmek kaydıyla üç yılda tamamlayacağını kaydeden yönetmen Kaplanoğlu, 6 yaşındaki bir çocuğun annesiyle ilişkisini işleyeceği son film Bal'ın çekimlerine de gelecek yıl başlayacak.

sleepinsanity
01-11-07, 16:33
http://img138.imageshack.us/img138/7651/sinemalife2qm4.th.jpg (http://img138.imageshack.us/my.php?image=sinemalife2qm4.jpg)

sleepinsanity
08-11-07, 18:58
Semih Kaplanoğlu Röportajı


Altın Portakal'da "en iyi filmi" ile ödüllendirildi Yumurta. Filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu'nu Süt-Bal-Yumurta üçlemesinin Süt etabının çekimleri sırasında yakaladık. Bol ödüllü Yumurta'nın önümüzdeki hafta tadına bakmadan önce keyifli bir Kaplanoğlu röportajına göz atın...


- Şu an Tire’de Süt’ün çekimlerine devam ediyorsunuz. Nasıl gidiyor çekimler? Ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Hangi oyuncularla çalışıyorsunuz?

- Fena gitmiyor, ikinci haftayı tamamlamak üzereyiz. Başrollerde Başak Köklükaya ve amatör bir genç oyuncu Melih Selçuk var. Başrol oyuncusu için uzun süre araştırdım. Taşralı bir genç arıyordum. Ege bölgesinde aradım, bir çok amatör liseli ve üniversite öğrencileriyle görüştüm. En son Mithat Alam Film Merkezi'nin önerisiyle Boğaziçi Üniversitesi'nde ikinci sınıf İşletme öğrencisi Melih’de karar kıldım.

- Yumurta, Bal ve Süt üçlemesi arasındaki bağdan bahsedebilir misiniz?

Üçünün kahramanı aynı. Her filmde bu karakterin farklı bir dönemini görüyoruz. Çocukluk, gençlik, orta yaş öyküsü üç hikayeyi ayakta tutan bağ. Kabaca baş karakter ve annesiyle arasındaki ilişkinin farklı evreleri diyebiliriz. Yumurta’da ölü bir anne var. Süt’te anneden ayrılış var. Bal’da hayatı ve yeryüzünü tanımak isteyen altı yaşında bir çocuğun, babasının kaybıyla beraber annesiyle bir sırrı paylaşması, bu sırra birlikte göğüs germesinin hikayesi var.
Kısaca bu çocuğun büyümeye çalışmasının öyküsü bu. Ama bunu farklı dönemlerde birbirini tamamlayan bir üçleme olarak düşünmedim. Hepsi birbirinden bağımsız olarak varolabilen ve hepsi de günümüzde geçen hikayeler bunlar.

- İlk filminiz Herkes Kendi Evinde’de eve dönüş teması hakimdi. Nasuhi karakteri genç yaşta herşeyi geride bırakıp Rusya’ya gidiyordu, yıllar sonra da geri dönüyordu. Yumurta’da da gene yıllar sonra ait olduğu yere geri dönen bir karakterin öyküsünü anlatıyorsunuz. Bu tema, Kaplanoğlu’nun sinemasında hep yer alacak diyebilir miyiz?

Bilerek planlayarak yapmıyorum. Geri dönüşün zaman duygusuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Kendimdeki zamanın geçişi, bizim çeşitli mekanlara yönelişimiz, gitmemiz, gelmemiz, zamansal algılama biçimi. Bir yeri bıraktığımız zaman aslında bir zamanı da bırakmış gibiyiz. Zamanların arasındaki gidiş gelişlerle ilgileniyorum. Ama şu an için bir şey söylemek için henüz erken. Bir kaç film sonra belli bir şey oluşabilir.

- Kasaba hayatı, taşra bizim yitirdiğimiz masumiyeti temsil ediyor biraz sanki. En duygulandırıcı kısmı ise giden kişinin kendisiyle birlikte yaşanmışlıklarını da götürmesi ve bir nevi yaşadığı yere dair bir bellek kaybı yaşaması. Yusuf’un akrabalarını unutmuş olması çok etkileyici çünkü çoğumuz kasabadan ayrı kalıp birlikte büyüdüğümüz insanlara dair bir bellek kaybı duygusunu tanıyoruz.

-Tam da bunlar... Yani bağların kopuşu. Bizim ilişkilerimiz ile alakalı, zaman duygusunu yitirmemiz ile alakalı, o bağları yitirdiğimizde yalnızlık duygusu ile başbaşayız. İlişkilerin farkına varamıyoruz. Yusuf’un annesinin çiçeklerle ilişkisini hatırlarsanız, kadın mezardan alıp saksılara koyuyor ölülerin topraklarını. Yusuf ise yaşatmaya çalışmakla öldürmeye çalışmak arasında kalıyor. Geçmişini öldürmeye çalışıyor çünkü geleceğini başka türlü kuramayacağını düşünüyor.

- Oldukça kederli bir durum bu...

- Bu böyledir, nihilist bir karakter Yusuf. Bir tür bağları koparan nihilist bir adam olarak kurguladım onu. Filmin önemli bir anında mesela, berber Yusuf’u bıyıklı bırakıyor, o noktadan itibarense hayata müdahelesi eksiliyor. Çünkü kendi evimizde çokta başına buyruk davranamıyoruz. Taşranın müdahelesi bu bıyıkla başlıyor. Aynadaki yüzünün değişimiyle kaderini kaldığı yerden yaşamaya çalışıyor.

Zihnin çok dolu olduğu zaman kafasının geldiği mekanın dışında olduğunu düşünüyorum. İkincisi nesneler dünyasını aslında Yusuf’un gözüyle, onun şairliğini besleyen bir olgu olarak kullanmak istedim. Şairler için nesneler farklı algılanan ve zihinlerinde değiştirdikleri şeylerdir. Şairler için kelimeler, kendi iç dünyasına başka türlü yansır. Görünenden biraz daha farklı, bizi onun ötesine taşıyan bir şey haline geliyor nesne dünyası. Dikkat ederseniz filmde Yusuf sık sık çerçevenin dışına bakıyor: o görünmeyene doğru bir bakış aslında.

- Senaryo yazım aşaması nasıl gerçekleşiyor? Sanıyorum siz önce karakterleri sonra hikayeyi oluşturuyorsunuz, aslında senaryolar da karakterler ve onların algı durumlarındaki değişimlerinden oluşuyor yani doğrusal bir hikaye kurmuyorsunuz zaten.

- Senaryoyu yazarken görsellik anlamında düşünüyorum. Göstermediğim şeyleri anlatmak için yazıyorum biraz da. Çünkü biz aslında konuşmadıklarımızla daha çok konuşuyoruz, söylemediklerimiz üzerine yoğunlaşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bir insanın yalnızlığını anlatmak güçtür mesela. Sinemada yalnız bir insan bir şey ifade etmeyebilir, o nasıl kırılabilir, nasıl ortadan kaldırılabilir, onu araştırıyorum. En zor şey, bir karakterin yalnız kaldığında kendi kendine olma halini çözebilmektir. Çünkü kendi başımıza olduğumuzda bunun bilincinde değiliz. O alana nasıl girebiliriz, onu araştırıyorum ben.

Bir yanıyla zor, hayata geçirmek, sezgilerimle, duyguyla kavramaya ve keşfetmeye çalıştığım ama hiç bir zaman emin olamadığım ancak miksajda emin olabildiğim bir süreç bu benim için. Zihinsel bir faaliyet halinde gelişmiyor hiç bir zaman. Tasarladığım şeyi bulmak ve sürdürmek yazı gibi değil. Konsantrasyonunuzu bozan çok şey çıkıyor ortaya. Bir şeyi bulmak ve sürekli hale getirmek çok zor, o anı nasıl daha fazla yoğunlaştırabiliriz, bunu kovalamakla geçiyor zamanım. Oyuncunun yürüyüş temposu bile erimeli bu süreçte.

Görüntüyle ilgili olarak müzik ve şaryo kullanmamak önemli benim için. Başka şeyleri öne çıkarmak lazım. Örneğin ben film çekerken montajını da yapmaya başlıyorum aynı anda. Sahneleri üç gün sonra montajlıyorum kabaca da olsa. Montajlanıyor, onları izledikten sonra başka değişiklikler ve yeniden çekimler yapıyorum. Bir sahneyi defalarca çekiyorum. Hepsinin belli bir uyumu ve öbürleri ile ilişkisinin organik olması gerekiyor. Eğer bu sağlanmasa aslında bu içinde hiç bir şey yokmuş gibi görünen filmi yapmak mümkün değil...

- Türkiye’de gişe kaygısı gütmeden Avrupa’nın sağladığı fonlarla bağımsız filmler üreterek yıllardır tutarlı bir çizgi sergilediniz. Bağımsız sinema denilince ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Uluslararası fon yardımları, co-produksiyonlar konusunda kendi yolunuzu bulmanız zor oldu mu?

Kendi istediğim gibi film yapabilmek için yapımcılık da yapmam gerektiğini ilk filmim Herkes Kendi Evinde’yi yapma sürecinde öğrendim. O filmin yapımcısı da olmadan filme ‘benim’ diyebilmem kolay değil. Benim kendi yaptığım filmde neresine neyin gerekli olduğunu tüm detaylarıyla benim belirlemem gerekiyor. Oyuncuya benim karar vermem gerekiyor, yalnız başıma kalıp kendi sezgilerimle karar vermeyi, başka bir yapımcıyla çalışmaya yeğlerim.

- Çok iyi anlaştığınız bir yapımcıyla çalışmak mümkün olmaz mı?

Aynı şeyleri konuşabileceğiniz bir insan bulmak çok zor. Ben kolay bir insan değilim. Bir başkasından çok fazla şey beklemek gerekir. Ben daima nasıl kendi filmimi yapabilirimin kaygısıyla harekete geçtim. Her filmin kendine özgü yapım süreçleri var, o süreci en faydalı halde nasıl yapabilirim? Yurtdışından para bulmak bir yol, Kültür Bakanlığı alternatifi var. Sizi paraya götürecek yollar var, mesela uluslar arası festivallerin ortak yapım pazarları var.
Rotterdam, Berlinale, Selanik’te projelerinizi sunabilirsiniz. Uluslar arası yapımcılar ile ilişkiye geçmek, bizim filmlerimizle ilgilenecek insanlarla ilişki kurmak ve bunları haberdar etmek çok yararlı oluyor. Bu sizi bazı yapımcılara götürüyor. Bir de şunu unutmamak lazım, Türkiye’de olmak bizim için büyük bir şans, burada film yapmak batıdan daha ucuz, daha rahat, dolayısıyla fonların katkısı daha yüksek oluyor.

- Sizin filminizin bir proje olarak bir yapımcıya sunulması oldukça zor gibi gözüküyor...

Film sunumları ile ilgili klişeleri önemsemiyorum. Buradaki yöntemim her projeye göre değişkenlikler gösteriyor. Genellikle projeyi sunuş aşamasında yoğun bir görsellik tercih ediyorum. Seçtiğim mekanlar, oyuncular üzerine görsel malzeme hazır oluyor ve bu tarzı aktrabilecek yazılı metinleri hazırlıyorum. Görünen bir senaryo var ama asla bir öykücü, hikayeci olan bir sinemacı değilim. Hikaye ikinci üçüncü derecede motive ediyor beni. Ben görünenin arkasındaki görünmeyenleri nasıl ortaya çıkarabilirim sorusuyla ilgileniyorum. Düz ve 40 sayfaya yakın senaryolarım var genellikle. Taş çatlasa 80 sahnelik, diyalog ve olay örgüsü olarak filmle birebir oturmayan bir senaryoyla yola çıkıyorum.

Film çekiminde de yazmayı sürdürüyorum. Oyuncular, mekan vs serbestlik tanıyorum, yapımcılara sunuş yaparken cazip gelecek şeyler değil bunlar. Onlar daha garantili, daha otantik, daha politize, folklorik, oryantalist şeyler arıyorlar. O şeye karşılık kendi duruşunuzu korumanız gerekiyor.
Derdinizi anlatabilirseniz küçük desteklerle işi yürütebiliyorsunuz. Fakat tretmanı çok önemsiyorum, filmin tonunu, hayal dünyasını iyi yansıtabiliyor. Biraz edebi yanı olan bir şey, sinopsis de çok önemli, iyi sinopsis yazdığımı düşünüyorum. Yedi sekiz cümleden oluşan sinopsis yazabiliyorum ama bu sinopsis asıl başlangıçta oluşan bir şey değildi. Oyuncuların, mekanların, mevsimin hallerinin, atmosferin oluştuğu zihnimde oluşan bir şey bu.

Bir film yapımının olgunlaşması 2- 3 senaryoyu bulabiliyor. Oluşturduktan sonra arıyorsunuz produksiyonu, karşılıklı konuşmaya başladığımda ortada storyboard'lar var, resimler var, geliştirme aşaması var. Böylece yapım aşaması başlamış oluyor. Benimle birlikte çalışan 4 kişi var, bir fikir oluştuğunda o firkin üzerine bir yapı oluşturmaya başlıyoruz. O fikrin üzerine mekan oluşturmaya başlıyoruz. Yolculuklar yapıyoruz. Süt için mesela mandıralarda dolaştık, gerçek insanlarla konuştuk, gençlerle, anneleriyle, taşradaki gençlerle belgeler oluşturduk. Ondan sonra tretman oluşuyor. O aşamada bol bol fotograflara bakıp, filmin görsel dünyasını, atmosferini oluşturuyorum.

Röportaj: Eylem Kaftan

zeynep.
17-12-07, 15:37
saol aysucum röp için
erten07 cnm sende çok saol

OXFORD
23-12-07, 12:16
Ulusal Yarışma’ya başvurular sürüyor

[I]Akbank sponsorluğunda 5 - 20 Nisan 2008 tarihleri arasında gerçekleşecek 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’ya katılmak isteyen Türk filmlerinin yönetmenlerinin, 1 Şubat Cuma günü akşamına kadar Festival Merkezi’ne (İKSV İstiklal Caddesi No: 64 Beyoğlu) başvurmaları gerekiyor.


Yarışma yönetmeliği ile başvuru formları Festival Merkezi veya www.iksv.org/film adresinden temin edilebilir. Festivaldeki ulusal yarışma filmlerini değerlendirecek Ulusal Yarışma Jürisi de belirlendi. Semih Kaplanoğlu’nun başkanlığını üstlendiği jüri; oyuncu Nurgül Yeşilçay, yazar Elif Şafak, Toronto Film Festivali Yöneticisi Michéle Maheux ve Venedik Film Festivali Venedik Günleri Bölümü Başkan Yardımcısı, aynı zamanda da Roma Film Festivali Sinema Endüstrisi Etkinliği Yöneticisi Sylvain Azou’dan oluşuyor.

http://sanat.milliyet.com.tr/detay.asp?prm=0,3640187&id=9537

deadly_angel
10-03-08, 16:56
‘Yumurta’ Almanya’dan da ödülle döndü

Almanya’nın Nurnberg kentinde düzenlenen Türkiye - Almanya Film Festivali’nde ödüle layık görülen filmler ve oyuncular açıklandı. En iyi film ödülünü “Yumurta” ile Semih Kaplanoğlu alırken Nejat İşler de en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü.

28 Şubat - 8 Mart tarihleri arasında Almanya’nın kentinde düzenlenen yapılan 13. Türkiye -Almanya Film Festivali düzenlenen ödül töreniyle son buldu. Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta” adlı filmi Almanya’dan da ödülle döndü...

Hale Soygazi, Güvenç Kıraç ve Cem Özer’in de üyesi olduğu jüri, en iyi film ödülüne “Yumurta” filmini layık gördü.

En iyi erkek oyuncu ödülünü yine “Yumurta” filmindeki rolüyle Nejat İşler ve “Chiko” adlı filmindeki rolüyle Denis Moschitto paylaştı. En iyi kadın oyuncu ödülüyse “Der andere Junge” adlı film ile Barbara Auer aldı.

Yönetmen Abdullah Oğuz’un “Mutluluk” filmi de geceden 3 ödülle ayrıldı.

Türkiye -Almanya Film Festivali, iki ülke arasındaki kültürlerarası diyaloğu hizmet eden en önemli festival olarak nitelendiriliyor. Giderek daha fazla ilgi gören festivali bu yıl yaklaşık 10 bin kişi izledi.

13. TÜRKİYE / ALMANYA FİLM FESTİVALİ ÖDÜLLERİ 2008

Kısa film yarışması:
En iyi kısa film
Babam Uyuyor
Yön: Grzegorz Muskala, DE, 2007, 14 Dk.

Belgesel film yarışması:
Mansiyon
Dışarısı Nasıl?
Yön: Nursel Doğan, TR 2007, 46 Dk.

En iyi belgesel
Gölün Kadınları
Yön.: Emine Emel Balcı, TR 2007, 24 Dk

Öngören Ödülü:
Güzel Bitch
Yön. : Martin Theo Krieger, DE 2007, 103 Dk

Uzun metraj film yarışması:
Seyirci Ödülü:
Mutluluk
Yön.: Abdullah Oğuz, TR 2007, 105 Dk.

Genç Seçici Kurul Ödülü:
Mutluluk
Yön.: Abdullah Oğuz, TR 2007, 105 Dk.

Seçici Kurul Özel Ödülü: Umut veren oyuncu
Volkan Özcan (Chiko)
Yön.: Özgür Yıldırım, DE 2008, 92 Dk.

En iyi kadın oyuncu:
Barbara Auer (Der andere Junge)
Yön.: Volker Einrauch, DE 2007, 95 Dk.

En iyi erkek oyuncu:
Denis Moschitto (Chiko)
Yön.: Özgür Yıldırım, DE 2008, 92 Dk.

Nejat İşler (Yumurta / Das Ei)
Yön.: Semih Kaplanoğlu, TR 2007, 97 Dk.

En iyi film:
Yumurta
Yön: Semih Kaplanoğlu, TR 2007, 97 Dk.

Kaynak: Ntv