Tüm Versiyonu Göster : Hüseyin Karabey
Doğumu
1970 - İstanbul
Eğitimi
Marmara Üniversitesi Sinema Tv
Filmleri - Yönetmen (2 Film)
Sessiz Ölüm 2001
Boran 1999
Kurgu
Ayışığı Sonatı 2000
1970 yılında İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisat Bölümü’nü son senesinde sinema okumak için bıraktı. 2000 yılında Marmara Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nü bitirdi; aynı okulda yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Üç konulu kısa metrajlı, beş de belgesel film yönetmiştir. Belgesellerinin konusu genelde ülkemizde yaşanan insan hakları ihlâlleridir ve bunlar yerel televizyonlarda gösterilmiştir.
Gitmek'in çekimleri tamamlandı
Filmin çekimleri kasım ayında başlayıp, aralıkta sona erdi. İstanbul’da başlayan çekimler, sırasıyla Diyarbakır, Mardin, Silopi, Van, İran’ın Urmiye, Kuzey Irak’ın Erbil ve Süleymaniye kentlerinde yapıldı.
AŞK SAVAŞI YENEBİLİR Mİ?
İstanbul’da yaşayan tiyatrocu Ayça ile Kuzey Irak’lı tiyatrocu Kürt Hama Ali, Türkiye’de çekilen bir film setinde tanışır ve âşık olurlar. Film çekimleri bittikten sonra Hama Ali Irak’a Ayça ise İstanbul da ki rutin yaşamına geri döner. Irak’ta savaşın patlamasıyla birbirlerine ulaşmaları mucize halini alır. Ailesiyle, tiyatro çevresi ve kendisiyle mücadele eden Ayça, herkes Irak’tan kaçmaya çalışırken Hama Ali’ye ulaşmak için adeta tersine bir yolculuğa çıkar. İki sevgili savaşın acımasız şartlarında buluşabilecek midir?
İnsan haklarına vurgu yapan filmleriyle tanınan, ödüllü yönetmen Hüseyin Karabey “Gitmek” adlı ilk uzun metraj filminde aşkı uğruna zorlu bir yolculuğa çıkmayı göze alan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Filmin çekimleri üç ülke sınırlarında çok uluslu küçük bir ekiple gerçekleşti. Sonbaharda vizyona çıkacak olan filmin çekim sürecinde 6 bin kilometre yol kat edildi.
GERÇEĞİN ÖYKÜSÜ
Film, gerçek bir aşk öyküsüne dayanıyor. Filmde başrolleri paylaşanlarsa gerçek yaşamdaki kendi rollerini oynuyorlar. Bu aşkın gerçek yaşamdaki ve filmdeki kahramanları ise Ayça Damgası ve Hama Ali Khan. Oyuncu kadrosunda ayrıca Nesrin Cavadzade, Mahir Günşiray, Volga Sorgu, Cengiz Bozkurt, Ani İpekkaya gibi isimler bulunuyor. Karabey’in Ayça Damgacı ile birlikte senaryosunu yazdığı filmin görüntü yönetmenliğini Emre Tanyıldız yaptı. Filmin müzikleri Kemal Sahir Gürel imzası taşıyor. Film, Batı’dan doğuya bir yolculuk yaşatırken, değişen coğrafyaların siluetinde savaşın acı yüzünü orta koyuyor.
ERİC ROHMER’İN KURGUCUSUYLA ÇALIŞIYOR
Filmin kurgusunu ünlü Fransız yönetmen Eric Rohmer’in son 20 yıldır tüm filmlerinin kurgusunu yapan Mary Stephen yapıyor. Stephen, filmin kurgusu dolayısıyla Paris, İstanbul arası mekik dokuyor. Hong Kong’lu olan, Kanada’da sinema eğitimi alan Stephen, Paris’te mesleğini sürdürüyor. Aynı zamanda “La Femis” Film okulun da kurgu dersleri veriyor.
FİLMİN YAPIM SÜRECİ
Roterdam Film Festivali’nde Hubert Bals Fonu’ndan senaryo desteği almasıyla filmin çekimine varan süreç başladı. Ardından Kültür Bakanlığı’ndan senaryo desteği alan Karabey, Rotterdam Film Festivali’ndeki film markete 450 proje arasında seçilen 40 proje arasından yer bularak, burada Hollanda’dan yapımcı bulma imkânı buldu. Ardından yine Rotterdam Film Festivali bünyesinde geçen yıl açılan Hubert Bals Plus’tan ilk yapım desteği alan filmler arasında yer aldı. Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği almasıyla birlikte filmin yapım süreci hız kazandı. Sonra Amerika’da No Borders adında bağımsız filmleri destekleyen NewYork’ta gerçekleşen film markete davet edilen yönetmen, oradan da Global Film Infiative’den ufak bir destek aldı. Bu desteğin en önemli ayrıcalığı filmin Amerika’da dağıtımını garanti etmesi.
Bu filmi çok merak ediyorum hem konusu hem oyuncu kadrosu hemde müzikleri açısından..
http://img407.imageshack.us/img407/4139/karabeyvq4.jpg
http://i230.photobucket.com/albums/ee188/ehlocan/h1.jpg
http://i230.photobucket.com/albums/ee188/ehlocan/h2.jpg
Dağları delen Şirin'in filmi
Hüseyin Karabey ve Ayça Damgacı 2001'den beri arkadaş. Damgacı'nın Kuzey Iraklı Kürt sevgilisinin hikâyelerini dinleyen Karabey, zamanı gelince buradan bir film çıkarmak istemiş. Büyük şehirli genç bir kadının mutluluk peşinde Doğu'ya gidişinin ve sarsılışının ardında politik bir deşifre de var çünkü...
Belgeselci Hüseyin Karabey'in ilk uzun metrajlı filmi 'Gitmek', Rotterdam'dan itibarla döndü. Baş oyuncusu Ayça Damgacı'nın Kuzey Iraklı bir oyuncuyla gerçekten yaşadığı aşkı ve onun için düştüğü yolları anlatan film, bunun çok daha fazlasına dokunuyor
PINAR ÖĞÜNÇ
"Ey sevgili! Seni sevmekten ve düşlemekten asla vazgeçmedim. Sen benim Diego Rivera'msın. Yıldızlarsın sen, ay ve bulutlar, haberlerdeki F-16'lar. Kırmızı yatağımdaki o koca bedensin. Çekmecemdeki son sigara, beni sarmalayan o koca kadife yeşil ceketsin. Bir kuş misali uçarak gitmek istediğim adamsın, İran'sın, Suriye'sin. Habur'da nöbet tutan askercik, Mezapotamya'daki en vahşi kıpkırmızı gelincik, üzerine yattığım uçsuz bucaksız, boz bir vadisin, Marlon ve Brando'sun, küvetimde yatan şişman melek, sevincim, acılarım, tüm arzularım, tiyatrodaki, İstiklal Caddesi'ndeki eşim, Gabriel Garcia Marquez'in son mektubusun. Ve ben de, 'Zorba'daki her tarafından şehvet fışkıran o şişman dul kadınım. Kim uçurdu kafamı acaba? Ben kafam olmadan da yaşarım... Çünkü elim, kolum, bacaklarım var sana ulaşmak için ve bir el bombası gibi fırlatıp tüm kahrolası sınırları havaya uçuracak bir kalbim..."
Filmin iki ismi var 'Gitmek' ve 'Benim Marlonum ve Brando'. Daha önce 'Sessiz Ölüm' ve 'Boran' gibi belgesellerinden ismini bildiğimiz Hüseyin Karabey'in ilk uzun metrajlı filmi... Belgeye, özellikle de çok insanın başını çevirmeyi yeğlediği konuları belgeselleştirmeye inandığından, tamamen kurmaca bir hikâye istememiş Karabey.
'Gitmek', oyuncu Ayça Damgacı'nın bir film setinde tanışıp âşık olduğu Kuzey Iraklı Kürt oyuncu Hama Ali Khan'a gitmeye çalışmasının gerçek hikâyesi. Damgacı kendisini oynuyor, Khan da. Ama bu da yetmiyor, sınırda kayıp kamyoncu oğlunu bekleyen anne de, yolda aralarına karıştıkları düğün halayı da gerçek... Savaş yüzünden Süleymaniye'de buluşamayıp rotayı İran'a kırdıklarında, Umriye sahnelerinde oyuncu kullanmış olabilirler, ama onlar da İran sineması geleneğinden belki, kameraya sadece kendilerini anlatmak için uğraşıyorlar.
Aşk mektubu olarak video
Zaten dramaturji mezunu olan Damgacı'nın dokunaklı ve de aşk meşk temasını aşan düşündürücü hikâyesi, bölgeyi iyi bilen Karabey'in tecrübeleriyle birleşince ortaya çıkmış senaryo. Film için yola çıktıklarında, filmin gerçeğe yaklaşma ibresini oynatan tesadüfler de yaşamışlar. Mesela Damgacı'nın kendi yolculuğunda kavga ederek ayrıldığı taksi şoförünü bulmaları... Sessiz bir akitle durumu kavrayan şoför o zaman ne konuştularsa onları konuşmuş kamera açılınca da.
Damgacı ile 20 yıldan fazladır, en ciddi filmden 'Süpermen Ağa'ya Karşı' gibi B sınıfı filmlerde oynayarak Irak'ta sokakta yürüyemeyecek bir şöhret kazanan Khan artık sevgili değiller. Ama geriye, girişte birini okuduğunuz, Ayça'nın ona yazdığı şahane mektuplar, bunların karşılığında Khan'ın ona lunaparklarda çekip yolladığı video kasetler ve güzel bir film kaldı...
'Gitmek' ekibi, filmin ilk kez gösterildiği Rotterdam Film Festivali'nden şımartılarak döndü diyebiliriz. Film hakkında çıkan olumlu yazıların da yardımıyla Almanya'dan Brezilya'ya şimdiden beş festivale davet aldılar. Buradaki ilk gösterimi ise İstanbul Film Festivali'nde olacak; nisanda vizyonda...
Belgeselcilikten geldiğiniz için, ilk uzun metrajlı filmde gerçekliğinden emin olmadığınız bir hikâye sizi mutlu etmeyecek miydi?
Hüseyin Karabey: Benim sinemaya başlama nedenim, yaşadıklarımı ya da tanık olduklarımı sinemada görmememdi. O dönemde önemli şeyler oluyordu: Zonguldak mitingi, Ankara'ya yürüyen insanlar, iç savaş, 3 milyon insan yerinden edilmiş, 10 binlerce kayıp... Ama sinema, televizyonlar ya da basın bambaşka bir Türkiye'yi anlatıyordu. Eleştirim bu olduğunda özeleştirim de 'O zaman sen yap' oldu. Hiç kendime güvendiğimden değil. Belgesel ya da kurmaca, sokağa çıkmış kamerayı önemsiyorum. İddiam da bildiğim şeyi anlatmak. Bizim değindiğimiz konular hep Türkiye için hassas sayılan konular oluyor. Bu yüzden çok ikna edici ve reddedilmeyecek bir sinema dili kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. 'Orası' diye bildiğimiz bir yer vardır, Kürtlerin yaşadığı bölgedir ya da Kuzey Irak'tır ama oralara dair hep prototip imajlar ya da hikâye biçimleri görürüz. Böyle hikâyeler anlatılmaz. Çanakkale'nin bir köyünde bir düğünün arkasından asker dolu bir cemse geçmez ama Doğu'da geçer. Orada askeri operasyonlar yaşamın bir parçası olmuştur artık. Çanakkale'deki bir düğünü samimiyetle anlatabilirsin, herhangi bir zorlukla karşılaşmazsın ama aynı samimiyetle Doğu'daki bir düğünü anlatmaya kalkarsan bazı zorlukları beraberinde getirir. Kullandığım sinema dili bu ikna süreci için kaçınılmazdı.
Büyük şehirde yaşayan, oyunculukla geçinen genç bir kadın olarak siz kendinizi beyaz perdede görüyor muydunuz?
Ayça Damgacı: Benim gibi birine ne sinemada, ne dizilerde yer var. Belki fiziksel kriterlerle ilgili, belki tavırla... Oyunculuk bazında konuşursak, kendini ortaya atmayan, onun da kıyısında biriyim. Uyumsuz bir ruhum ve uyumsuz bir bedenim olduğunu hissediyorum, daha doğrusu hissettirilen bu.
Mutluluğu Doğu'da arayanlar
Sizin yollarınız nasıl kesişti?
H.K.: Marmara Güzel Sanatlar Sinema Bölümü'nü bitirdikten sonra kendimi uzun metraja hazırlamak için oyuncu yönetimini öğrenmek istiyordum. Mahir Günşiray'ın, bizim filmde de bölümlerini kullandığımız 'Unutmak' oyunu için video enstalasyonlar yapmıştım. Ayça'yla o zamandan, 2001'den beri tanışıyoruz. Bana o zamanlar yaşadığı aşkı anlatmıştı, hatta nasıl gidebileceğini soruyordu. Ben o bölgede daha önce çekim yaptığım, hâlâ da gidip geldiğim için biliyordum. Ayça bir şok içindeydi. Batı'da yaşayan bir kadın, birdenbire hiçbir şeyin ona anlatıldığı gibi olmadığını fark ediyor. Daha o zaman bunun üzerine bir şeyler yapmak istiyordu, ama biraz soğuması lazımdı. Ben bunun ilk filmim olmasını istedim, onun elindeki bütün yazılı malzemeyi aldım, senaryoyu birlikte oluşturduk, eklediklerim de Ayça'ya uymayacak şeyler değildi.
A.D.: Ben o dönem herkesin üzerine atlıyordum, tırnaklarımla gitmenin yollarını arıyordum. O kadar acayip şeyler oluyordu ki, Kuzey Irak diyorum, Dışişleri'nden bana 'Hanımefendi, kuzey-güney diye bir şey yok, Irak diye bir ülke var. İsviçre'ye nasıl gidiyorsunuz, gidip vize alacaksınız. Ayrıca vatandaşlarımızın oraya gitmesini hiç onaylamıyoruz' diyordu. Laleli'de insan kaçakçılarıyla buluşuyorum... Bir gece oturup bunları yazmaya karar verdim. Tamam Kuzey Iraklı bir sevgilim var, ama işin politik batağının farkında değildim, sonradan yaşadıklarımın başka türlü bir önemi olduğunu fark ettim.
H.K.: Genelde bütün filmlerde mutlu olmak için Doğu'dan Batı'ya gidenleri görürüz. Burada tersi... Tek başına bir kadının yolculuğu bile bir film için ilginç. Bence defileden fırlamış gibi görünmeyen bir kadın karakterin tek başına sürüklediği ilk film sinemamızda.
Gerçek sonla filmdeki arasındaki fark neden?
H.K.: Bu, Ayça'nın da saygı gösterdiği benim politik bir tercihimdi. Şimdi televizyonda Irak Savaşı'yla ilgili en dehşet verici görüntüleri dahi görüyoruz, ölenler sadece rakamlarla belirtiliyor. Patlamada 100 kişi öldü deniyor ama o ölenlerin birinin bile ismi söylenmiyor. Ben merak ediyorum, adam ekmek almaya mı gidiyordu, sevgilisiyle mi buluşacaktı, dedeyle torun okula mı gidiyordu?.. Haberler bu şekilde anlatılsa savaşa karşı bu kadar duyarsız olmayız. Hama Ali hâlâ hayatta neyse ki ama Irak'ta 1 milyona yakın insan öldü. Ayça'nın devamlı haberleri takip etmesi gibi, belki insanların da takip etmek için nedeni olur diye düşündüm.
Hangisi daha dönüştürücü oldu: Başınızdan böyle bir aşk hikâyesi geçmesi mi, bunun bir film haline gelmesi mi?
A.D.: İkisi de galiba. Öyle bir erkeğe âşık olmak ve onun peşinden kararlı bir şekilde gitmek, kadın olarak benim için bir dönüm noktasıdır. Film, bunun sanatsal bir malzemeye dönüşmesinin cesaretini veren bir film. Merkezde görünen bu aşk hikâyesi sayesinde bir kere bir Türk'le bir Kürt'ün İngilizce konuşmasının trajikomikliği çıktı ortaya. Onunla karma bir dil yaratmıştık. Bir şey bulamayınca Arapça kelimeler kullanıyorduk, hakikat diyorduk mesela... Birbirimize 'canım' diye hitap ediyorduk. Filmde sadece benim öyküm anlatılmadı aslında, sınırda kaybolan kamyon şoförlerine de değiniyorsun, yakılmış bir köye de; aşk vesile... Bana en büyük mutluluğu veren de bu.
H.K.: Genel bir şey söyleyeceğim, bence asıl önemsenmesi gereken sevme yeteneği. Bu yetenek ya vardır, ya yoktur. Çok gördüm, bu yeteneğe sahip olmayanlar asla sevildiklerine de inanmıyor. Ayça'nın sevgisini ifade edişi o kadar güzel ki... Doğru kişi mi, sürer mi diye düşünmüyor. Doğru kişi ne ayrıca...
Hama Ali filmi izleyebildi mi?
H.K.: Hayır. Onu İstanbul Film Festivali'ne getirmeye çalışacağız. Savaş yüzünden vize alması çok uzun sürüyor.
Çekim zamanını hatırlayınca en etkili sahne olarak sizin zihninizde ne kalmış?
H.K.: Final... Ayça orada gerçekten Hama Ali'yi bekliyordu ve biz etrafındakiler onu anlamıyorduk. Ayça'nın oradaki yüzünü unutamıyorum, şakır şakır ağlasa bizi rahatlatacak belki ama o ağlayamadı bile...
A.D.: Urmiye'ye gittiğimiz akşam kayboldum gerçekten. Birilerine sormak istiyorum, filmdeki gibi pardesüm dize kadar diye laf atıyorlar. O an öyle bir paniğe kapıldım, o kadar öfkelendim ki, her şeyi bırakıp eve dönmek istedim. İran bölümü benim için en zor kısmıydı.
Hama Ali Khan'la tanışmanızı sağlayan film ne üzerineydi?
A.D.: 'Sarı Günler'i Ravin Asaf çekmişti., Saddam'ın yaktığı bir Kürt köyünün trajikomik hikâyesini anlatıyordu. Hama Ali köyün ağasını oynuyordu, ben de erkeklere cilve yapan köyün tazesini oynuyordum. Adıyaman'da sette tanıştık.
Bu film için sizi nasıl bulmuşlardı?
A.D.: Taksim'de bir arkadaşımla yürürken, genç bir oğlan bizi çevirdi. Benimle de konuşmuyor, yanımdaki erkek olduğu için ona dönmüş: "Bu arkadaşım Ravin, film yönetmeni. Arkadaşınızı görmüş, filmi için onun gibi tombul birini arıyor, ne düşünür?" diye sordu. "Pardon, bir kere bana sorar mısınız? Niye ona anlatıyorsunuz? Ben zaten de oyuncuyum" dedim. Tamamen sokakta keşfedilmiş bir oyuncuyum yani.
'Zaman ileriye doğru gidiyor'
Hama Ali'yle haberleşiyor musunuz?
A.D.: Artık arkadaşız, haberleşiyoruz sadece.
Normalde beni hiç ilgilendirmez de, hikâyenin bu kadar içine girince sormadan edemeyeceğim. Sizin aşkınızı bitiren ne oldu?
A.D.: Zaman ileriye doğru gidiyor. Ferhat ile Şirin durumu yok. Gerçi bizimkinde Şirin dağları deliyor. Öyle işte... Bazen uzaklık, zaman ve hayatın yeni dönemeçleri insanı bu noktaya getiriyor.
Savaş zamanı Süleymaniye'ye gitmeye kalktığınızda aileniz, eşiniz dostunuz ne demişti size?
A.D.: Mantıklı sularda yüzmemi öğütlüyorlardı. Benden yaşça büyük biri, "Kızım sen Betty Mahmudi'nin kitabını okumadın mı? Sonra oralardan kaçmak için fellik fellik aranırsın" dedi. 'Kızım Olmadan Asla'dan bahsediyordu herkes. Benden olanlar yanımdaydı, ailemin de bana yansıtmadan çok korktuğunu biliyorum.
09/02/2008 - Radikal Gazetesi - Cumartesi Eki
Gitmek (Türkiye - Hollanda – İngiltere)
JAY WEISSBERG yazıyor
A-si Film Yapim (Türkiye)/Motel Films (Hollanda)/Spier Films (İngiltere) yapımı, Mechant Loup Prods ortaklığıyla., Ajans 21. (International sales: Insomnia World Sales, Paris.) Yapımcılar: Huseyin Karabey, Lucinda Englehart, Sophie Lorant. Executive producer, Lucinda Englehart. Co-producers, Jeroen Beker, Frans van Gestel, Dennis Tal, Harry Sutherland. Yönetmen: Huseyin Karabey. Senaryo: Karabey, Ayca Damgaci.
Oyuncular: Ayca Damgaci, Hama Ali Khan, Mahir Gunsiray, Volga Sorgu Tekinoglu, Savas Emrah Ozdemir, Cengiz Bozkurt, Ani Ipekkaya, Nesrin Cavadzade, Hakan Milli, Saadet Ciraci, Claude Leon, Serkan Salman, Ferdiye Bolu, Ahmet Yuksel Or, Omer Sahin, Riza Bas, Rahim Simsek, Sibel Ince, Sabri Mucairet.
(Türkçe, İngilizce, Kürtçe, ve Farsça diyaloglar)
Belgesel yönetmeni Hüseyin Karabey'in ilk kurgusal filmi olan Gitmek’de bir Türk aktrisin Kürt sevgilisiyle arasında gecen gerçek hayattan alınmış sınırlar arası aşk öyküsüne, gerçekte de tiyatro sanatçısı olan aktris kendi rolünü üstlenince yarı-kurgusal bir düzenleme verilmiş. Her ne kadar birinin kendi hayatını bir trajedide oynamasını seyretmek garipçe mazoistik olsa da yıldız Ayca Damgacı'nın hedefi terapi değil ve her ne kadar Karabey en başarılı çalışmasını belgesel kökenlerine bağlı kaldığı sürece gösteriyorsa da savaş ve sınırların kısıtlayıcı yapaylıkları üzerine dokunaklı bir anlatım yaratıyor. Avrupa sanat evleri ve festivalleri de bu yolculuğa katılsalar iyi olur.
Amerika’nın her an Bağdat’ı ele geçireceğine ilişkin durmadan gelen haber raporlarının yarattığı, giderek
büyüyen paranoyanın ortasında tiyatro sanatçısı Damgacı, aylar önce asık olduğu İran'lı Kürt aktör Hama Ali Khan'la ilişkiyi yakın tutmaya çalışıyor. Tek ortak dilleri olan İngilizce’yle gündelik olaylarını, yeni bir askın pohpohuyla dolu mektup ve video kasetler aracılığıyla (Hama Ali'nin gerçek video kasetleri kullanılmış) birbirlerine gönderiyorlar. Ama savaş patlak vermeye başlayınca, kendisinin İstanbul’daki eviyle Hama Ali'nin Iran sınırına yakın Süleymani'yede ki evi arasındaki uzaklık, Damgacı'yı giderek daha çileden çıkarıyor.
Sınırdan nasıl geçilebileceği konusunda öğüt vermeleri için Kürt’lere yapılan ricalar bu girişimden yıldırma çabalarıyla karsılaşınca, Damgacı sonunda ülkenin bir ucundan obur ucuna otobüs ve taksiyle giderek Habur kasabasına varıp öğreniyor ki İran’a geceleyecek.
Damgacı hem saf hem cesur - ne istediğini biliyor ve elde etmeye kararlı ama Hama Ali'nin devamlı ortaya çıkan gecikmeleri, bir bucuk yıl aradan sonra onun gerçekten kendisiyle beraber olmak isteyip istemediğini sorgulamasına neden oluyor. Sonunda Hama Ali'ye telefonla ulaşabildiğinde İran’da buluşmalarının daha kolay olacağında anlaşıyorlar ve Damgacı gidiyor kuzeye, kendisini her zamankinden daha soyutlanmış hissettiği, bilinmeyen bir ülkeye.
Bazen acıklı Damgacı'nın öyküsünü her şeyi tekrar yasıyormuş gibi anlatmasını seyretmek, özellikle yorgunluk, korku ve çaresizlik kontrolü ele aldıkça.
Mektupları iç parçalarcasına dürüst, derin bir arzu ve güvensizlik dolu ki eklenen bu otantiklik filmi kuskusuz daha dokunaklı kılıyor. Beklentilerin tersine Damgacı bebek süratli, balıketi bir kadın, Hama Ali daha yaşlı, insan canlısı bir adam: Bu herkestenlik nüansı ortak yanımız duygusunu güçlendiriyor.
Yönlendirme, konuya bir belgesel açısından yaklaşıldığında en iyi düzeyde; uygun bir biçimde Karabey ("Sessiz Olum") karakterlerinin etrafındaki ayrıntıları görmek için kullandığı, duygusallığa odaklanmış röportajlar biçiminde ortaya çıkan meraklı bir göze sahip. Damgacı ve taksi şoförünün yöresel bir düğüne rast gelmelerini içeren uzun bir sahne, araya hem neşeli bir duygu hem de yürek ısıtıcı etnik bir acı sokuyor ama Karabey'in kurgusal yönlendirici olarak stili tam oluşmamış.
Müzik, Kürt şarkıcı Aynur Doğan'ın başkasınınkiyle karıştırılamaz, büyüleyici sesini de içererek bu değişik uluslardan melodiler kullanıp sık sık o hüzünlü özlem duygusunu artırıyor. Ad acısından "Benim Marlon ve Brando'm" kulağa daha az saka yollu geliyor diğer şefkat dolu sözler listesine eklendiği zaman ("Sen benim her şeyimsin" vs.) ve ayrıca Türkçe "Gitmek" -aşağı yukarı "kendini alıp bir yere götürmek"- sözünün tam çevirisi İngilizce’ye pek uymuyor.
Kamera (HDV-to-35mm), A. Emre Tanyildiz; editor, Mary Stephen; müzik, Kemal S. Gürel, Hüseyin Yıldız, Erdal Güney; yapım tasarım, Alper Yanar; kostüm tasarım, Yasemin Taşkın; ses (Dolby), Mohammed Mokhtari, Denis Kologlu, Arwin Bakker; line producer, Ozcan Alper; yardımcı yönetmen, Guliz Saglam; casting, Banu Ozturk.
Elestirisi Rotterdam Film Festivali'nde Yapilmistir (Time & Tide), Ocak, 25, 2008. Süre: 93 DAKİKA.
Türkçe’ye çeviren: Ebru Acar
Kemal Sahir Gürel resmi siteden alıntıdır.
Yönetmen Hüseyin Karabey:
New York Tribeca Film Festivali'nde hayatımın en önemli ödülünü aldım.
NEW YORK -AA- Yönetmen Hüseyin Karabey, "Gitmek- My Marlon and Brando" adlı filmine New York Tribeca Film Festivali tarafından ödül verilmesini kariyerinin "en önemli ödülü" olarak nitelendirdi.
Film, ABD'nin en önemli film festivallerinden Tribeca'da "En İyi Yönetmen" ödülü kazanmasının ardından New York'ta düzenlenen bir panelle tanıtıldı.
ABD'de Türk kültürünü tanıtmak için faaliyet gösteren "Moon and Stars Project", "Amerikan-Türk Cemiyeti-American Turkish Society" ile New York Üniversitesi "Sanatçılar ve Küresel Değişim Enstitüsü" işbirliğinde "Sınırları Geçmek: Batıdan Doğuya Sinematik Bir Yolculuk" adlı panele, filmin yönetmeni ve senaristi Hüseyin Karabey, yapımcısı Lucinda Englehart, başrol oyuncusu ve senaristi Ayça Damgacı ve eleştirmen-gazeteci Bilge Ebiri katıldı.
Yönetmen Karabey, panelin ardından A.A muhabirine yaptığı açıklamada, Tribeca Festivali'nde "En İyi Yönetmen" ödülü almaktan büyük mutluluk duyduğunu söyledi. Filmin 2000 film arasından ilk 12'ye kalıp festivalin yarışmalı kısmına seçildiğinde büyük heyecan duyduklarını anlatan Karabey, filmin festivalde güzel bir ilgi gördüğünü, gösterimine ait tüm biletlerin satıldığını söyledi.
"Aldığımız ödül benim kariyerimin en önemli ödülü" diye konuşan Karabey, ödülün Türkiye sineması için de çok önemli olduğuna inandığını belirtti. Daha önce Türkiye'nin belgesel film dalında Pelin Esmer'in "Oyun" adlı filmiyle ödül aldığını anımsatan Karabey, kendisinin de Türkiye'den ilk kez "kurmaca" dalında ödül alan yönetmen olduğunu söyledi. Karabey, festivale geçen yıllarda "Takva, Beş Vakit" gibi Türkiye'den son derece iyi filmlerin geldiğini anımsatarak, "Demek ki Türk sineması New York'ta seviliyor" diye konuştu.
"Ben sinemaya kendi hikayelerimi ekranda göremediğim için girdim" diyen Karabey, 12 yıldır film çektiğini söyledi. Tribeca'da kazandığı ödülün filmin Türkiye'deki gösterimine olumlu etkide bulunacağına inandığını söyleyen Karabey, "Ödül umarım bizim gibi farklı yerlerden sokağı anlatan hikayeleri yapan yönetmenlerin çoğalmasına yardımcı olur" dedi.
"Gitmek"in ilk uzun metrajlı filmi olduğunu kaydeden Karabey, 10 belgesel, 5 kısa film çektiğini söyledi. Bundan sonraki projelerinin daha iddialı olacağını anlatan Karabey, Türkiye'de yaşanan temel sorunları filmlerinde işleyeceğini belirtti. Karabey, panelde yaptığı konuşmada ise özellikle Yılmaz Güney'den çok etkilendiğini ifade etti ve Kü ltür Bakanlığı'ndan aldığı maddi destek için teşekkür etti.
Filmin başrol oyuncusu ve senaristi Ayça Damgacı da A.A'ya yaptığı açıklamada, son derece mutlu olduğunu, ödüllerin sanatçıların yaratıcılığına verildiğini söyledi.
Damgacı, filmde kendi başından geçen öyküyü anlattıklarını anımsatarak, bu rolü canlandırmasının zor yanları olduğunu belirtti. Hüseyin Karabey'in son derece "hakiki ve samimi bir göze sahip" çok iyi bir yönetmen olduğunu söyleyen Damgacı, Karabey'e çok güvendiğini, ama önce kendisinin kendisini eleştirdiğini söyledi. Damgacı, filmin ortak senaryo yazarı olmasının ise işini kolaylaştıran bir yanı olduğunu vurguladı.
İstanbul Film Festivali'nde en iyi oyuncu ödülünü alan Damgacı, bundan sonra tiyatro oyuncusu olarak çalışmalarını sürdüreceğini, yer alacağı yeni projelerde yine önce kendi içine sinmesine önem vermeye devam edeceğini belirtti. Damgacı, "Anlatacak hikaye, paylaşacak hikaye olduktan sonra yoluma devam edeceğim" diye konuştu.
Filmin yapımcısı İngiliz Lucinda Englehart ise filmin ödül almasından son derece memnun olduğunu, ödülün filmin tüm dünyada gösterimini kolaylaştıracağını ve kendisinin de filmin festivallerde gösterilmesi için yoğun çaba harcadığını belirtti.
Filmin yönetmeni Karabey'e, 23 Nisan-4 Mayıs tarihleri arasında New York'ta düzenlenen Tribeca Film Festivali kapsamında en iyi yönetmen dalında 25 bin dolarlık ödül verildi. Festivalden yapılan açıklamada filmin jüri üyeleri tarafından son derece beğenildiği belirtildi.
http://img142.yukle.tc/images/78345545481.jpg http://img142.yukle.tc/images/80015545483.jpg
"Gitmek" filminin yönetmeni Hüseyin Karabey, Peter Scarlet'in Manhattan'daki dairesinde verdiği partiye katıldı.
Geçtiğimiz hafta yapılan Tribeca Film Festivali'nde "Gitmek" (My Marlon and Brando) filmiyle en iyi yönetmen ödülünü kazanan Hüseyin Karabey ve filmin müziklerini yapan üç kişilik ekipten Erdal Güney, festivalin sanat danışmanı Peter Scarlet'in Manhattan'daki dairesinde verdiği partiye katıldı. Partide, "Şeytan Ayetleri" kitabının yazarı Salman Rüşdü, festivalin kurucusu Robert De Niro ve ünlü yıldız Ornella Muti de vardı. De Niro, Erdal Güney'in çaldığı bağlamayı büyük bir hayranlık ve ilgiyle dinledi. Müziklerini Erdal Güney, Kemal Sahir Gürel ve Hüseyin Yıldız'ın yaptığı film, Irak Savaşı'nı ve bir Türk kızıyla orta yaşlı bir Kürt'ün aşkını konu alıyor.
Kaynak: Hürriyet Kelebek eki
|
|