Tüm Versiyonu Göster : Akıl Oyunları (Beautiful Mind)
kaptan jack
31-08-07, 21:30
Bir dahinin heyecan dolu öyküsü olan A Beautiful Mind, bir matematikçi olan John Forbes Nash Jr.ın gerçek hayat hikayesinden esinleniyor. Yakışıklı ama bir o kadar egzantrik olan Nash henüz oldukça gençken büyük bir keşfe imza atmış ve bir anda uluslararası üne sahip olmanın eşiğine gelmişti. Fakat Nash'in olağanüstü dehası şizofreni engeliyle karşı karşıya kalmıştı. Diğer birçoğunu yok eden zorluklara karşı Nash savaşmayı denedi ve karısı Alicia'nın büyük desteğiyle 1994'te Nobel Ödülünü kazandı. Yaşayan bir efsane olan Nash şu anda da çalışmalarına devam etmekte.
Yıl 1947'dir ve John Forbes Nash Jr. (Russell Crowe), matematik mastırını yapmak için Princeton'a gelir ve Princeton'ın en prestijli grubu olan Ivy Leauge'e girer. Nash'in buraya uyum sağlaması kolay olmayacaktır çünkü sosyal konulardaki detaylar ya da derslere katılmak onun için pek anlam ifade etmemektedir. Onun tek bir amacı vardır: tamamıyle orjinal bir düşünce bulabilmek. Ancak bunu yapabildiğinde kendisinin bir önemi olacağına inanmaktadır.
Princeton'ın matematik bölümünde acımasızca devam eden bir rekabet vardır ve Nash'in sınıf arkadaşları onun başarısızlığını görmeyi dört gözle beklemektedirler. Yine de ona tahammül etmekte ve farkında olmadan onu başarı yolunda tahrik etmektedirler. Bir gece onlarla birlikte bir barda eğlenirken, arkadaşlarının sarışın bir kıza gösterdikleri reaksiyon Nash’in dikkatini çeker. Aralarındaki rekabete yakından tanık olduğunda uzun zamandır beklediği şeye, kendi büyük teorisine ulaşır. Nash'in "rekabetin matematiği" teorisi modern ekonominin babası sayılan Adam Smith’in doktrinlerine tam anlamıyla zıttır ve bu durum 150 yıldır inanılanın terkedilmesine yol açmanın dışında Nash'in hayatını da sonsuza dek değiştirecektir.
Nash daha sonra MIT'de araştırma ve öğretim görevlisi olur ama bu onu tatmin etmez. Bilim II. Dünya Savaşı'nda Amerika'nın en büyük kurtarıcısı olmuştur ve Nash şimdi soğuk savaşın galibi olma yolunda önemli bir rol oynamaya can atmaktadır. Bu arzusunu gerçekleştirebilmesini sağlayacak teklif William Parcher'dan gelir. Parcher, Nash'i düşmanın kodlarını kıran adam olarak çok gizli bir görevde kullanmak istemektedir.
Nash, bu işe balıklama atlar ama bir yandan da MIT'deki görevine devam etmektedir. Ve hayatı boyunca üzerinde hiç kafa yormadığı bir konuyu yani aşkı ona ilk kez yaşatacak olan Alicia Larde adındaki fizik öğrencisiyle de burada tanışır.
Nash, Alicia ile evlenir ama ona Parcher'la çalıştığı gizli görevden bahsedemez. Çalışma, gizlilik ve tehlike elbet bir gün Nash'e zarar verecektir ve o gün geldiğinde Nash kendini saplantılar ve kuruntularla dolu bir dünyada koybolmuş bulacaktır. Hastalığın tıp dilindeki adı ise paranoik şizofrenidir.
Kocasının içinde bulunduğu durum yüzünden harap olan Alicia, yenik düşmüş bir dahiyi sevmenin zorluğu altında ezillirken savaşmaktan vazgeçmeyecektir. Her yeni gün daha büyük zorluklar getirse de Alicia aşık olduğu bu karizmatik adamın bir an bile olsa dikkatini çekebildiğini gördüğünde ona olan bağlılığı yeniden güçlenmektedir. Onun bu bitmeyen aşkı ve inancı sayesinde John Nash tedavisi imkansız denen bu hastalığa karşı savaşmaya karar verir.
kaptan jack
31-08-07, 21:36
http://img119.imageshack.us/img119/4021/beautifulminddecca44001gy0.jpg (http://imageshack.us)
Yapım Yılı: 2001
Süre: 134 dk
Oyuncular
Russell Crowe
-- John Nash
Ed Harris
-- Parcher
Jennifer Connelly
-- Alicia Nash
Christopher Plummer
-- Dr. Rosen
Paul Bettany
-- Charles
Adam Goldberg
-- Sol
Yönetmen
Ron Howard
Yapımcı
Brian Grazer
Müzik
James Horner
Görüntü Yönetmeni
Roger Deakins
Kurgu
Daniel P. Hanley
Mike Hill
Kasting
Janet Hirshenson
Jane Jenkins
Yapım Tasarım
Wynn Thomas
Sanat Yönetmeni
Robert Guerra
Set Dekorasyon
Leslie E. Rollins
Kostüm Dizayn
Rita Ryack
Executive Producer
Todd Hallowell
Karen Kehela
harikaaaaaaaaaaa bi film herkese şiddetle tavsiye ediyorummm:img-yes:
Bu filmi kaç kere izledim bilmiyorum; ve bu kendini bilmez hallerimden dolayı diyebilirim ki bir daha izlemeye bu bünye dayanamayabilir..En son derste izlemiştik; ki o zaman adam şizofreni hastası diye ve bizde bu hastalığı yakından tanıyacağız diye adamın bütün davranışlarını yakın takibe almıştık..Kısacası film çok güzel; her ne kadar gerçekte biyografi biraz şişirilmiş dense bile oyunculuk ve görsellik; filmin sürprizleri derken neden bu kadar çok insanı kendine hayran bıraktığı da ortada..Ama ben artık bir kere bile izleyemem bu filmi; o kadar çok izlemişim gibi geliyor bana..
işte hayatımda izlediğim en güzel ve en fazla etkilendiğim film,,rusell crowe'un en güzel filmi bence:good:
basakcım aynen sana katılıyorum beni de acayip etkilemişti...
izlemeyenlere şiddetle tavsiye ediyorum
kesinlikle izlenmesi gereken bi film..
cd'sini bulluesam bende tekrar izlemek istiyorum..
arşivlik bi film gerçekten..
asla unutamaycağım harika ötesi bir film
şizofreniyi yenmek için gösterdiği çaba azmi çalışkanlığı
vge filmin sonunda eski arkadaslarını yanındaki salonda oradaki diyologlar çok etkileyici :icon_sorr:img-in_lo:img-in_lo
>>ozgekync<<
15-10-07, 12:50
Hayatımda izlediğim en güzel filmlerden bir tanesidir bu film...Russell Crowe nasıl oynamış böyle..Nasıl inandırıcılıktır bu..Ayrıca bu film Türkiye'ye şizofreniyi tanıtan filmmiş..!!
kaptan jack
16-10-07, 19:40
Bazı Yanıtlar Kalbimizdedir
Orkan Şancı
Büyük filozof Kurt Tucholsky der ki: "Bir sanat eserini yorumlarken tek kriter vardır: tüylerinizin diken diken olup olmadığı"..
Akıl Oyunları, bütün olarak değilse bile bazı bölümlerinde, tüyleri diken diken eden, düşündüren ve epeyce sarsan bir yapıt.
Filmin, daha proje halindeyken Akademi Ödülleri'ni hedeflediği çok açıktı. Akademi üyelerinin, başarıyla oynanmış "sorunlu tip"ler konusunda hassas olduğu ve sürekli ödüllendirdiği bir gerçekti. Bu avantajı, başarılı bir prodüksiyonla süslemek, 24 Mart akşamı zafer yaşamak için yeterli olabilirdi.. Ama yönetmen Ron Howard, senarist Akiva Goldsman ve Russel Crowe, işin kolayına kaçmak yerine, çok daha zahmetli bir yolu tercih etmiş. Hiçbir anında aşırılığa kaçmayan bir duygusallık, dışavurumcu oyunculuk ve replikler var Akıl Oyunları' nda.
Yönetmen Ron Howard'ın, gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak kurduğu filminde izlediği yol çok akıllıca. Filmin ilk yarısına kadar, seyirci, olayları -farkında olmadan- bir şizofrenin bakış açısıyla görüyor. John Forbes Nash Jr'ın başına gelen üzücü olaylara tanıklık ederken seyirci, çok az filmde görülebilecek (örneğin Jon Turteltaub'un müthiş Phenomenon'u gibi)müthiş bir özdeşleşme yaşıyor. Howard'ın filmde izlediği bu taktik, şüphesiz David Fincher'ın "Fight Club"ını hatırlatan türden.
Akıllı taktiğinin dışında Howard, hiç bir stilize kamera hareketi ya da kurguya başvurmadan, seyirciyi, filmin ana karakteri Nash'le başbaşa bırakan bir yönetim sergilemiş. 1992 tarihli "Far and Away"in final sahnesinde, jimmy jib ile o inanılmaz kamera hareketini yaparak seyirciyi şaşırtan Howard'ın, bu kez öykünün masumiyetine saygı göstererek geri planda kalmayı tercih etmesi, takdire değer bir tutum.
Akıl Oyunları kuşkusuz bir "oyuncu" filmi. Nash'i oynayan Russel Crowe, özel yaşamındaki aksilikleri nedeniyle aldığı eleştirileri bir kez daha unutturan, kelimelerle anlatılması güç bir iş çıkarmış. Daha önce; "Romper Stomper"ın dazlak Hando'su, "L.A.Confidential"ın asabi polis memuru Wendell 'Bud' White'ı, "The Insider"ın itirafçı Jeffrey Wigand'ı ve "Gladiator"ün General Maximus'u olan Crowe, canlandırdığı karakterlerin içinde kaybolmayı her zaman başarıyor. Maximus olabilmek için yaptığı kaslar hala üzerinde olmasına karşın(!) Crowe, bu kez de "John Nash olduğuna" seyirciyi inandırıyor. Beden dili, mekana ve olaylara göre bakışlarının utangaçlıkla öfke arasında gidip gelmesi, uzun tırnaklı ve bakımlı elleriyle Crowe, filmin tek bir karesinde bile aksamayan bir performans sergiliyor.
Nash'in sanrılarında gördüğü William Parcher(Ed Harris)'ın, kişiliğinin kuşkucu yanını; küçük kız Marcee'nin masum yanını ve erkek oda arkadaşının ise filmde hiç yer verilmemiş olan "gizli eşcinsel eğilimlerini" simgelediğini düşünmek mümkün.
Matematik dehasının, hayatında var zannettiği bazı insanların aslında "var olmadıklarını" anlama süreci başarıyla yansıtılmış. Burada hiç süphesiz senarist Goldsman'ın başarısına da değinmek gerek. Geçmişte, "A Time To Kill" gibi bir senaryonun yanında "Batman Forever" ve "Batman&Robin" gibi iki küçük çaplı felakete de imza atan Goldsman, Sylvia Nasar'ın kitabından çok yerinde alıntılar yapmış. Nash'in, hastalığına karşın espri anlayışını, zekasını ve en önemlisi de "kalbini" koruyabilmesi, filmin en can alıcı noktalarını oluşturuyor. Örneğin, Alicia evi terk etmeye çalışırken Nash'in arabanın önüne atlaması ve sanrılarında görüp durduğu Marcee adlı küçük kızın hiç büyümediğini söylemesi, unutulmaz bir an..Tıpkı, Alicia'nın, kocasının elini kalbine götürerek "neyin gerçek olduğunu" anlatmaya çalışması gibi.
Ancak tüm bunlara karşın film, "büyüleyici" olma şansını kaçırıyor. Bunun en büyük nedeni; tam da bu filmin ihtiyaç duyduğu yoğun romantizmin noksanlığı. Gerçi senarist Goldsman'ın bunun için haklı bir nedeni var. Karşı cinsle ilişkilerinde bir an önce "sıvı transferine" geçmek isteyen John Nash'e, gerçek hayatında söylemediği sevgi sözcüklerini filmde söyletmek, elbette kisaçma olurdu. Ancak "uyarlamanın sınırlarını zorlayarak" eklenebilecek birkaç sekans, birkaç replik, birkaç "sinemasal an", dramın yanında romantizmin de etkisini artırabilirdi.
Filmin büyüleyici olmasını engelleyen bir diğer neden de, Nash'in yaşlılık döneminin yansıtılması sırasında, anlatımın bozulması. O dakikalara kadar, normal karşılanabilecek ağır bir tempoyla devam film, bu bölümden itibaren iç ritmini kaybediyor. Kendimizi bir anda Nobel Ödül Töreni'nde buluyoruz. Eğer yaşlılık sürecinde Nash ile Alicia'nın birbirine olan bağlılığı verilmeye devam etseydi, Nash'in törendeki "Sen benim bütün nedenlerimsin" sözü daha çok anlam kazanırdı. Filmin afişinde hemen dikkat çeken "alyans"ların da vurgulamak istediği, ikisi arasındaki "güçlü bağ", böylece daha inandırıcı olabilirdi. Tabii, bir de o sahnede, muhteşem Jennifer Connelly'nin, son derece başarısız bir yaşlandırma makyajı ile perdede gülünç göründüğünü üzülerek belirtmek gerek.
"A Beautiful Mind", zihnin tıkanıp kaldığı noktalarda kalbin, gayet iyi bir rehber olabileceğini söylüyor. Hatta kimi zaman zihinde kurulan bazı parazit fikirlerden kurtulmanın yolunun, kalpteki sevgiden ve cesaretten geçtiğini vurguluyor. Bir şizofren hastasının tedavi edilmesi konusunda Nash'in geçirdiği deneyim, bilim adamlarına nasıl ışık tutmuşsa, inanılmaz bir azimle hastalıkla mücadele ederken "kalbinde neyin gerçek olduğunu asla aklından çıkarmayışı" da bizlere örnek olmalı diye düşünüyorum. Nasıl mı? En az mantığımız kadar kalbimizden geçenlere de güvenerek..
kaptan jack
16-10-07, 19:42
Akıl Oyunları
Sinema, yaşam öykülerini sever, kimi zaman onlardan beslenir, çoğu zaman da tarihe malolmuş ünlü kişilerin destansı öykülerini sinemalaştırmaktan hoşlanır. Bir Napolyon’un veya Chopin’in yaşam öyküsü sayısız kez beyazperdeyi besler, bazı zaman olur, Hindistan’ın kurucusu Gandhi’nin veya Amadeus Mozart’ın öyküsü, belki de kendisinden daha özgün, daha görkemli bir yaşam öyküsüne dönüşerek sinemaya yansır, giderek yalnız konu aldığı kişiyle değil, kattığı sinemasal görkem ve bir o kadar şölenle de sinema tarihine geçer.
Ne var ki bu aynı yargıya A Beautiful Mind-Akıl Oyunları filminde yansıtılan Amerikan’ın ünlü matematikçisi ve yeni matematik kuramlarının bulucusu Nobel ödüllü John Nash’ ın yaşam öyküsünün sinemaya aktarımı hakkında varamayacağız. Daha önce Ateş Kapanı, Uzak Ufuklar ve Ed Tv gibi keskin anlatımlı, gerilimlerle dolu, kıvrak ve sinema dili adına hayli tutarlı yapıtlar ortaya koyan Ron Howard, böyle bir yaşam öyküsünün ağırlığı altında ezildiğinden midir bilinmez, işin içinden ne yazık ki çıkamamış. Yalnız Amerikan toplumuna değil, buluşlarıyla bütün dünyanın hizmetinde olan, ancak giderek ilerleyen şizofreni hastalığı yüzünden sürekli sanrılar gören, yaşamının önemli bir kesitini upuzun bir karabasanın içinde geçiren bilim adamı Nash, böylece ucuz bir şematizme düşen düşsel entrikaların ve abartılmış aile içi sürtüşmelerin ağırlık merkezine oturduğu bu filmin kurbanı olmaktan tek kurtuluş yolunu, sanırız filmin gerçekten tek kozu olan Russell Crowe’un oyun gücü sayesinde buluyor ve gerçek benliğine kavuşuyor.
Yönetmen, profesörün giderek şizofreniye dönüşen hastalığının ne tür nedenlerle başladığını ve yaşamını etkileyen ne tür toplumsal politik olayların ışığında ortaya çıktığını bir türlü açıklayamıyor. Bunun en önemli nedeninin de, bilim adamının yaşam öyküsünde önemli bir yer kapsayan ancak filme yansıtılmayan, daha önce yaptığı ve ilk eşinin mahvına neden olan ilk evliliği ve gizliden gizliye kendi cinsine duyduğu eşcinsel hayranlığı gibi yaşamının gölgede kalan en önemli kesitlerinin filmde yer almamasının verdiği eksiklikte yattığını da söyleyebiliriz.
A Beautiful Mind-Akıl Oyunları’nın profesör Nash’ı bu nedenle yönetmen Ron Howard’ın filmin bütünlüğü boyunca sürdürdüğü hantal anlatımının ve yer yer iyice belirgin tempo düşüklüğünün kurbanı olmuşa benzer. Hele bir de parmağı iyice göze sokarcasına bu bilim adamının şizofreninin pençesinde ne denli kıvrandığını göstermek amacıyla sürekli gördüğü sanrıların sayısız tekrarı, filme anlamsız bir yineleme, neredeyse böylesine ilginç ve dramatik açıdan yoğunluğu tartışılmaz bu konuya gülünç giderek gereksiz grotesk bir anlatım katıyor. Ron Howard sanırız hem kendisine hem de hedef aldığı izleyici kitlesine güvenmediğinden midir bilinmez, profesörün uluslararası bir komplonun içine karıştığı savını, bilim adamının şizofrenik hastalığından kaynaklandığını iyice doğrulamak istercesine böylesi tekrarlara düşerken böylece filmin belki de çok önemli bir kozu, Nash’ın belleğinde yaşanan gerçek – düş ikilemi ve düellosu gibi ilginç bir dramatik gerilim öğesi de bu gereksiz savın doğrulanması adına heba olup gidiyor. Bu nedenle sonunda ki Nobel ödül töreni dışında filmin tümü, tekleyen, dramatik gerilim yaratmak adına gerilim unsurlarını katleden bir tempo altında ezilirken, bize tek, yeteneğinden kuşku duymadığımız büyük bir oyuncunun, yansıttığı bilim adamını, yalnız fiziksel açıdan mı, ama içine düştüğü ruhsal çıkmazlarını ve tutkularını da olağanüstü bir performansla ortaya koyan Russel Crowe’un üstün rol gücünü alkışlamak kalıyor.
güzel bir filmdi.. ben çok beğendim.. bu tarz sevenler için iyi bir yapım..
bizede psikoloji öğretmenimiz izletmişti başta sıkıcıydı ama sonra şizofren olduğunu örenince zevklileşti ve bu film sayesinde 4 ders işlemedik sonra bu bilim adamına taktım öğrendiğime gömre hala yaşıyomuş ve filmde bazı olaylar yok mesela eşiyle bir ara ayrılmışlar felan hekese tavsiyemdir mutlaka izleyin helede russel crowe oyunculuğunu birkez daha knıtlamış oldu filmi izledikten sonra sınıf arkadaşlarım tek tek siz gerçeksiniz dimi deyip durdular harika bi film:happy0064
en çok etkilendiğim filmlerden birisi
Russell Crowe inanılmazdı ne denir bilmiyorum
özellikle yaşlılık sahnelerinde çok fena oldum
sanırım gerçek yaşanmış olması insanı daha çok etkiliyo
izlemeyen çok şey kaçırdı derim ben mutlaka izlemelisiniz arkadaşlar
ozge yeşim
28-08-08, 08:53
Ben vcd sini aldım ama henüz izlemeye vaktim olmadı.En kısa zamanda izliycem.Konusu çok etkileyici gerçekten.
Sadece bir kere sinema da izleyebilmiştim ama halen tüm sahneleri aklımdadır...
Süper ötesi bir filmdi...
Acayip etkilenmiştim...
:good:
Arşivlerde mutlaka bulunması gereken mükemmel bi film. normalde izlediğim bir filmi ikinci defa izleyemem ama bu film başka..herkese tavsiye ediyorum..
çok çok iyi bi film
izlenmesi gereken bi film
eminim ki izleyenlerde büyük bi zevkle izlemiştir
Russell Crowe süper bi iş çıkarmış
bu rolü onun kadar iyi oynayacakbi oyuncu bilmiyorum
izledikten sonra çok etkilendim gerçekten
vBulletin® v3.8.0 Beta 2, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.