Tüm Versiyonu Göster : Aşk Oyunu Hikayeler
Anlaşılan eski hikayeler başlığı bir şekilde silinmiş. Bu durumda başlığı yeniden açmak bana düştü. Bu başlığın kurallarını hatırlatmakta fayda var.
Buraya senaryo kalıbında olmayan düz yazılarınızı koyabilirsiniz.
Okuyup da yorum yapmak isteyenlerin SENARYOLARA YORUMLAR başlığına yorumlarını yapmaları gerekiyor. Bu başlığa yorum YAZMAYINIZ.
Şimdiden iyi okumalar...
Bölüm 1:
Elinde kitabı, aynı sayfada yarım saattir duruyordu. Ne kadar istese de aklı kitaptaki hikayeden fersahlarca uzaktaydı. Aslında fersahlarca demek tam doğru olmayacaktı çünkü aklı babaevinin karşısında olan Hacı Nine’nin evindeydi. O evde kalan bir kişideydi, spesifik olmak gerekirse... Sabah yaşadığı şoku atlattığını düşünüyordu ama görünen o ki atlatamamıştı. Aklından geçenler ağır gelmeye başlamıştı. Geçen sene bu zamanlar bir gazetenin manşetine çıkacağı söylense çok da komik olmayan bir espri olarak algılardı bunu ama oysa şimdi...
“Kendine gel!” diye mırıldandı. O sırada nasıl olduysa ders çalışmaya karar veren yeğeni derslerinden kafasını kaldırıp halasına baktı. “Efendim? Bir şey mi dedin hala?”
“Yok, yok...” diye cevap verdi, “sadece kitapta okuduğum bir yer hoşuma gidince hafif sesli okudum.” diye yalan söyledi. Yeğeni “ha, anladım” deyip dersine dönünce derin bir nefes aldı ve yerinden kalkarken “ben çay demleyeceğim kendime, sana da meyve soyayım ister misin?” diye sordu. Cevabını bile duymadan kendini mutfağa attı. Bu kadar zor mu olması gerektiğini düşünüyordu. 15 dakika sonra odaya döndüğünde Muzo yüzüne bakıyordu şaşkın bir ifadeyle. “Ne var, niye bakıyorsun şaşkın şaşkın?” Muzo’nun şaşkınlığı biraz daha arttı. “Meyve soymamışsın!” sözünü duyunca kendine biraz daha kızdı. “Pardon ya, aklımdan çıkıvermiş. Ben soyup geliyorum hemen...” Muzo başını iki yana salladı ve önündeki deftere bir şeyle karalamaya devam etti.
.....
“Hayır abi, henüz bulamadım... Sen iş bulmayı çocuk oyuncağı sandın galiba!... Hayır gelemem Serkan, hem çok yorgunum hem de paramı çarçur etmek istemiyorum!” En son söylediği sözü duyunca durakladı bir anda. Hayatı parasını çarçur etmekle geçmişti ama ya şimdi? Geçen gün “az çorba” diye bir şey öğrenmişti ve şimdi de cebindeki parayı idareli kullanmaktan bahsediyordu. Fildişi kulesinden gerçek dünyaya inmişti. Yirmili yaşları birkaç sene içinde bitecekti ve hayatında ilk defa dünya hakkında hiçbir şey bilmediğini fark etti. Geçen sene bu zamanlar bu halde olacağını söyleseler ciddiye bile almazdı. Oysa bir minibüste tanıştığı bir işçi kızı ve aynı zamanda kainat güzeli olan kıza abayı yakacağını da düşünmezdi. Sonra aklına minibüsten atıldıktan sonra Ekin’in kainat güzeli olduğunu söylediği an geldi ve hafifçe güldü. “Yalan söylemiyormuş...”
....
Tüm bunlar olurken Yeşilköy’deki havaalanının dış hatlar terminalinde genç bir kadın ailesiyle kucaklaşıyordu. Orada bulunan insanlar için bu tür manzara hiç de göze çarpacak bir ayrıntı değildi. Buna benzer sahneler gün içinde onlarca belki yüzlerce defa yaşanıyordu. Genç kadının valizlerinin çokluğundan ve büyüklüğünden yurtdışında uzun süre yaşadığı ve ülkeye kesin dönüş yaptığı hissi uyanıyordu. Etraftaki erkeklerin ise ailesiyle kucaklaşan kadını normalden biraz daha uzun göz hapsinde tutması güzelliğinin çok kişiye hitap ettiğini anlatıyordu.
Bir sürü kozmetik ürünüyle daha da bir sarı yapılmış bakımlı saçlarıyla, o pahalı mağazalardan alındığı belli olan kıyafetleriyle etraftaki erkeklerin ilgisinin çok da yadırganacak bir şey olmadığını kanıtlıyordu.
“Ee, bu akşam bizimlesin herhalde, değil mi kızım?” dedi babası. “Bilmiyorum babacığım. Canım sizinle de vakit geçirmek istiyor ama İstanbul’u da çok özledim. Buraya gelmeyeli çok oldu. Hep siz beni ziyaret ettiğiniz için gelme gereği hissetmemiştim. Ama yolcu kapısından çıktığımdan beri bu şehri yeniden keşfetmek için can atıyorum.”
Arabayı otoparktan almak için babası çıkınca annesi kızına bir kere daha sevecen gözlerle baktı. “Yasemin, kızım, istersen beraber yemeğe çıkarız akşama. Sonra da sen arkadaşlarınla buluşursun.” Genç kadın annesinin dediklerini birkaç saniye düşündükten sonra cevap verdi: “Fena fikir değil aslında ama babam sorun etmesin? Hem zaten Yeşim şehir dışındaymış. Yeni nişanlısıyla! Ya ben bu kızı hiç anlamıyorum. Bu kaçıncı nişanlı, ben saymayı unuttum.” Annesi güldü “kim bilir” derken. “Belki bu defa gerçek aşkı bulmuştur, belli mi olur?” diye de ekledi. “Ya, ya.. kesin bulmuştur” dedi genç kadın. “Galiba Yeşim’i arayıp liseden arkadaşların telefon numaralarını alırım. Neyse bunları sonra düşünürüz” dedi sevecen sesle ve annesine bir kere daha sarıldı. O sırada önlerindeki lüks otomobilden babasının “valizleri bagaja koyalım” diyerek çıktığı duyuldu.
.....
“Sen de kimsin be?” Sarp kafasını çevirdiğinde yaşlıca bir kadının kendisine soran gözlerle baktığını gördü. Ses tonundan güçlü, korkusuz bir kadın olduğunu anladı. Otoriter bir ses tonu vardı. Kurti’nin anlattıklarından ev sahipleri Hacı Nine olduğunu tahmin etti. “Merhaba Hacı Nine, ben Kurti’nin ev arkadaşıyım.” “İt Kurti!...” “Efendim? Ha evet, it Kurti...” diye cevap verdi ve gülerek “Senin evinde beraber kalacağız onunla. En azından bir süre...” diye ekledi. “Senin gibi güzel yüzlü birinin o itle ne işi var be evladım?” “Uzun hikaye nine, bir ara anlatırım istersen.”
Sarp cebinden anahtarı çıkartıp eve girmeye hazırlanırken arkasından Hacı Nine’nin sesini duydu: “Akşama yemeğiniz var mı? Aç mısın?” Şaşkın şekilde geriye döndü ve “yok” diyebildi. “İyi o zaman gel ben sana iki tabak yemek koyayım, akşama yersiniz ama Kurti denen içten pazarlıklıya söyleme benim verdiğimi, şımarmasın.” Sarp’ın yüzüne gülümseme yayıldı ve “söylemem” dedi.
Hacı Nine’nin peşinden giderken nine söze aniden giriverdi: “Hakikaten güzel kız. Sadece yüzü değil içi de güzel. O’nun peşinden malı mülkü bırakıp da geldiğine göre senin için de güzel olmalı aynı yüzün gibi.” Sarp’ın şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. Ninenin bu kadar parlak bir zekaya sahip olması saygısını bir kat daha arttırdı. Saygı uyandıran duruşunun boş bir şey olmadığını anlamış oldu.
.....
“Konuştun mu abimle?” Yüzüne bakınca konuşmadığını, konuşamadığını anlamıştı. Hemen konuşabilmesini beklemiyordu da zaten. Aşık olduğu bu adam o kadar kolay konuşamazdı. Tüm o söylediklerine rağmen abisiyle arasındaki o sarsılmaz dostluğu bozmaktan korktuğunu biliyordu. Anlıyordu da Serkan Abisini. Yine de bu, Serkan’ın, elinden kolay kolay kurtulacağı anlamına gelmiyordu. “Konuşamadın, değil mi... Serkan Abi!” Serkan, abi lafını duyar duymaz başının dertte olduğunu anlamıştı. Bir tarafta en yakın dostu, kankası ve diğer tarafta aşık olduğu tek kadın, ilk kadın... “Ama Yeldacım, bak ama..” diye zırvaladı ama Yelda’dan bu kadar kolay kurtulamayacağını biliyordu. “Abimle konuştuktan sonra görüşürüz ‘Sekan Abi’!” deyip uzaklaştı Yelda.
Serkan gerçekten zor günler geçiriyordu. Yelda ile olan ilişkisini anlatmanın yollarını ararken Sarp’ın kullandığı “şerefsiz” sözcüğü aklında yankılandı bir kere daha. Kendini gerçekten şerefsiz gibi hissediyordu. Halbuki Yelda’dan önce gerçekten kalp kıran umursamaz şerefsizin biriyken öyle hissetmemişti hiç. Şimdi ise hayatında ilk defa bir kadın hakkında gayet şerefli hisler besliyordu ama ironik şekilde kendini şerefsiz hissediyordu. “Benim kafayı dağıtmam lazım. En iyisi bir bara gideyim ve yalnız başıma içeyim.” diye düşündü. O sırada cep telefonu çaldı. Numaraya baktığında tanımadığı birinin numarası olduğunu gördü.
- Alo?... Numaramı bir arkadaşımdan mı aldın?... Aynı ne?.... Yasemin!!!!
Bölüm 2:
Ekin evin içinde dört dönüyordu. Bir türlü aklından çıkartamadığı Sarp yüzünden evin duvarları üstüne geliyordu. Kendini dışarı atmak istiyordu ama Muzo’yu evde yalnız bırakamadığı için kafesteki aslan gibi evin içinde odadan odaya geçiyor, kitap okumaya çalışıyor, televizyondaki kanallar arasında dolaşıyor, mutfakta kendine iş çıkarıyor ama bir türlü sakinleşemiyordu. “Nerde kaldınız ya?” diye mırıldandı. “Kim? Annemle babaannem mi?” Ekin normalden sessiz olan Muzo’ya baktı. İlk defa Muzo’nun haylazlığının üstünde olmasını istiyordu. Haylazlık yapsa O’nun peşinden koşacak ve aklını dağıtacaktı ama nedense bugün hiçkimse Ekin’den yana değildi. “Hı hı, geç oluyor da... Kim bilir nereye takıldılar yine...” diye belli belirsiz cevap verdi. “Gelirler birazdan. Annem bana çukulatalı pasta yapacak gelince. Derslerimi bitirmeden yememe izin vermeyecekmiş. Onlar gelmeden derslerimi bitirsem gelir gelmez anneme pastayı yaptırtabilirim.”
Tam o sırada kapının açıldığını duydular. Kapıdan içeri giren Gönül ve Gülser aralarında her şeyin ne kadar pahalı olduğunu konuşuyorlardı.kendilerine bakan iki çift gözü görünce gülümseyip selam verdiler. Muzo annesinin yanına adeta ışınlandı. “Anne, ödevlerim bitmek üzere, hemen pastayı yapmaya başla!” diye direten Muzo’ya Gönül sertçe bakıp “oğlum sen yedi aylık mısın” dedi. Muzo hınzırca gülümseyip “bilmem, sen daha iyi bilirsin” diye cevap verdi. “Sus bakayım eşşek sıpası! Git dersini bitir, ben de hemen mutfağa gidip istediğini yerine getireyim paşazadenin.”
O sırada Ekin üzerine ince bir hırka almış çıkmaya hazırlanıyordu. “Hayırdır kızım, bir yere mi gidiyorsun?” Ekin kendisinden bir cevap bekleyen annesine baktı. Canı sıkkın olduğu için dışarı çıkıp dolaşacağını söyleyerek kimseyi kaygılandırmak istemiyordu ama aklına da bir bahane gelmiyordu. “Hiç anne, sadece dışarı çıkıp dolaşacağım. Evde oturmaktan canım sıkıldı da.” diye cevap verdi ve annesinin daha fazla üstelememesi için dua etti. Gülser önce bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama sonra sustu. “Geç kalma, baban geldikten sonra yemeğe otururuz hemen.” “Kalmam merak etme. Şöyle bir dolaşıp gelirim.” dedi ve kendini kapının dışına attı Ekin. Evden uzaklaşırken gözü karşıdaki eve gözleri gayrıihtiyari kaydı. “Off, ben ne yapacağım Allah’ım?”
.....
Sarp Hacı Nine’nin evinden çıktığında hala biraz önce yaşadıklarının etkisindeydi. Dalgınca elindeki iki kap yemeğe bakıyordu ve daha yeni tanıştığı birinin nasıl olup da O’nun içinden geçenleri okuduğunu merak ediyordu. Daha da önemlisi o kişiye nasıl olup da tüm her şeyi anlattığını çözmeye çalışıyordu. Bunları düşünürken aklı ister istemez Ekin’e kaydı. Aslında Ekin’in Kurti ile ev arkadaşı olmasını sevinçle karşılamasını beklemiyordu ama sabahki tepki kadar sertini de ummuyordu.
“Neden bu kızla her şey bu kadar zor olmak zorunda?” diye düşündü. Sonra kendi sorusunu kendi cevapladı aklında: “Sen zaten O’nun bu zorluğunu seviyorsun, kolay olsa ters bir şeyler var demek olurdu.” Ardından da “gerçi, ek olarak, hem güzel hem akıllı hem de ahlaklı olması da sevmeme engel olmuyor” diye gülümsedi.
....
“Feryal sana seslendim, duymadın mı?”
“Efendim, ne dedin duymadım?”
“Ne oluyor sana be kadın? Yemeği dışarıda yiyelim mi diye sordum ama hanımefendini aklı kim bilir nerelerde?”
“Nerelerde ha! Sarp evi terkediyor, tüm söylediklerime rağmen geri dönmüyor ve sen benim aklımın nerede olduğunu soruyorsun! Bir anne olarak aklım nerede olabilir sence?!!”
Orhan Bey karısının bu son çıkışından sonra sesini çıkarmadı. Bu kadar senelik evlilikten sonra ne zaman susması gerektiğini öğrenmişti. Kesinlikle bu an sesini yükseltecek zaman değildi. İşin gerçeği, O’nunda aklı Sarp’taydı. Bütün kozlarını kullanmıştı ama Sarp hepsini görmüş ve bu sefer boyun eğmemişti. En büyük kozu olan para musluğunu kesmeyi ise zaten Sarp daha ilk elden boşa çıkarmıştı hayatındaki rahatlığı simgeleyen şeyleri masaya bırakarak hala ilk andaki gibi hatırladığı o serin kahvaltı sırasında. Sarp’ın eskiden olduğu gibi magazin denen gazete müsveddelerinde boy boy resimlerini bile görmeye razıydı ama oğlu şimdi her şeyi göze alıp yuvadan uçmuştu. Hem de hep evlenmesini hayal ettiği tarzdaki bir kızın oğlunun hayatına girmesinden ve çıkmasından sonra.
“Bari iş bulmasına yardım et.”
Orhan Bey karısının yüzüne şaşkınca baktı. “Kesinlikle şimdi konuşulacak zaman değil. Bir de dediğinin tersine iş bulmasını zorlaştırdığımı öğrense...” diye düşündü ama “bakarız” demekle yetindi. Kesinlikle Orhan Teksoy’un en güzel günlerinden biri değildi... O sırada Yelda’nın eve girdiğini gördü. Tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekken kızının hışımla geçip odasına yöneldiğini fark etti. Evet, evet... kesinlikle değildi...
.....
Ekin önce sahil tarafına gitmeyi düşündü ama yarı yolda vazgeçti. Biliyordu ki sahil O’na sevdiği adamı hatırlatacaktı. O bankta oturup bir süreliğine hayatını zindan eden kasetin aslında Berna’ya için değil kendisi için doldurulduğunu söyledikleri o geceyi düşünecekti. İhtiyacı olan son şey Sarp ile geöirdikleri anları hatırlamaktı ama sonra bu son düşündüğüne kendisi de güldü. “Sanki sahil gibi yerlere gitmesen Sarp’ı düşünmüyorsun.”
Yine de yolunu çarşı tarafına çevirdi ama sonra insanların bakışlarıyla uğraşamayacağını anlayıp kendini yolun akışına bıraktı. Amaçsızca bir yerlere gitmeye başladı. Kafasını kaldırdığında kendini Sarp’ın yeni evinde bulduğunu fark etti. “Bir dakika ya, ne zamandan beri Kurti’nin yeni evi Sarp’ın oldu? Kendine gel Ekin!”
Sarp köşeyi döndüğünde evin önünde birinin olduğunu gördü. O kişinin kim olduğunu anlayınca kalbi hafiften tekledi. İçini hem sevinç hem de korku kaplayıverdi. “Bunu nasıl yapıyor? Her seferinde çok heyecanlanıyorum ve de çok korkuyorum.” derken Ekin’in geri dönüp gitmeye yeltendiğini fark etti. İçindeki korku çaresizliğe dönüşmeye başladı ve içgüdüsel olarak adımlarını sıklaştırdı.
Sarp’ın Ekin’i evin kapısı önünde gördiği anlarda Ekin de kendi iç savaşını veriyordu. “Ne arıyorum ben burada? Umarım evde kimse yoktur da benim geldiğimi fark etmezler.” Son dediğinden sonra içinin hafiften burkulduğunu fark etti. Sanki kalbi evden birilerinin fark etmesini istiyordu. Birinin aslında... İçinde kalan son gücü de kullanıp akşam yemeği için eve gitmeye karar verdi.
“Aa ayy!!” diye çığlık attı Ekin Sarp’ı gördüğünde. “Dikkat et, beni gördüğünde çığlık atmak sende alışkanlık yapmaya başlayacak bu gidişle.” Ekin şaşkın şekilde yumuşak sesin sahibine bakıyordu. Gözlerinin içine baktığında kendisine aşkla bakan o yüzü gördü. Kendisine koyduğu tüm kuralları altüst ettiren adamın gözleri yine dizlerinin bağını çözmeye başlıyordu.
“Aman çok komiksin!” deyiverdi sert bir ses tonuyla ve niye bu kadar agresifleştiğini kendi de merak etti. Sarp sadece şaka yapmıştı ama nedense neler hissettiğini gizlemek için bu sertlik maskesini takması gerekmişti.
“Sen onu bunu bırak da niye geldin, onu söyle... Bir şey mi oldu?”
“Yoo... ben... şey...”
“Yoksa beni görmek için mi geldin?” diye sordu Sarp gülümseyerek.
“Ne alaka canım, ben şey için gelmiştim...”
“Ne için?..”
“Şey için canım... hah! Abimin yemeğe ihtiyacı olup olmadığını sormak için...”
Sarp’ın gülümsemesi daha da arttı. “Demek öyle, var mıymış?”
“Ne var mıymış?”
“Kurti’nin yemeğe ihtiyacı var mıymış?”
“Bilmem, evde yoktu.” dediği anda kapının zilini hiç çalmadığını hatırladı. Sanki ilahi bir güç Ekin’e oyun oynumyormuşcasına kapıdan Kurti kafasını uzattı. “Enişte? Ekin? Ne oluyor burada bakayım? Ehli namusa ters işler dönmüyor değil mi?”
Ekin’le Sarp aynı anda “Kurti!!!” diye seslendiler. Kurtuluş hemen susuverdi bu azarlamadan sonra ve evin içine girdi.
Ekin kafasını Sarp’tan yana çevirdiğinde Sarp’ın yüzündeki kocaman gülümsemeyi gördü. “Demek evde kimse yoktu, ha?”
“Zili duymamıştır canım!”
“Ha ha! Eminim duymamıştır.” diye sırıtmaya devam etti Sarp ama bir anda ciddileşiverdi.
“Ekin?”
“Dinle Sarp, buraya neden geldim bilmiyorum ama bildiğim bir şey var buraya gelerek yanlış yaptım.”
“Bir gün senin de kabuğundan sıyrılman gerekecek. Ailen sana kendi değerlerini öğretmiş olabilir ama yaşadığın hayat senin. Devlet bile seni yetişkin bir birey olarak görüyor. Artık ailesinin her dediğini yapan o küçük kız yaşlarını geçtin. Hem unutma tüm insanlar hata yapar. Hata yapan sadece biz değiliz Ekin. Her insan yanılır, baban bile...”
Ekin gözlerinde biriken yaşları silip gitmeye yeltendi ama Sarp’ın kolundan tutmasıyla olduğu yere çakılı kaldı.
“Ne olur bırak gideyim.” diyebildi sessizce ama Sarp kolunu bırakmıyordu. Gözleri birleştiğinde ikisi de yüzlerinde söylenmek istenen onlarca sözün olduğunu ama dile getirelemediğini gördüler. Sarp fısıltı halinde “seni yeniden elde etmek için savaşmama bir şey diyemezsin” dedi.
“Bırak O’nun kolunu!” ve “Neler oluyor, ne işiniz var burada?” diyen iki ayrı ses duyuldu. Sarp’la Ekin kafalarını çevirdiklerinde İsmet Bey ile Kenan’ı gördüler.
3. Bölüm:
Eğer biri o an Sarp ile Ekin’in yüz ifadesini görse ne İsmet Bey’i ne de Kenan’ı görmek istediklerini anlardı. Yüzlerinde bir bıkkınlık ifadesi belirmişti. Gergin bir şekilde gözleri birbirine kaydı. İkisi de ne yapacaklarını birbirine soruyor gibiydi. Kenan burnundan soluyarak Sarp’ın üzerine yürümeye başlamıştı. Bunu fark eden Sarp gardını alıp çarpışmaya hazır olduğunu belli etti. Bunu sezen Ekin Sarp’ın kolunu tuttu. O anda dikkatli bir göz Sarp’ın hemen sakinleştiğini görebilirdi. Kenan her zamanki dayılanma tiradına başlamıştı ki herkesi şaşırtan bir şey oldu: “Kes saçmalamayı Kenan! Senin korumana ihtiyacı olan zayıf bir kız değilim ben! Eğer bir şey yapmam gerekiyorsa ben yaparım, senin korumalığına ihtiyacım yok!” Sesi hem ağlamaklı hem de sinirliydi. Sabahtan beri yaşadıklarının etksiyle o son damla da düşmüştü bardağa ve Ekin artık içindekileri tutamıyordu.
İsmet Bey Sarp’a bakarak “ne işi var bunun burada, Ekin” diye sordu Ekin’e. “Bunun adı Sarp, baba ve eminim O’nun da başkasının O’nun adına konuşmasına ihtiyacı yok. Neden kendisine sormuyorsun?” Sarp o an Ekin’e aşık olmakla ne kadar şanslı olduğunu anladı. Bir insanın hem bu kadar güçlü hem de bu kadar narin olabileceğini bilmezdi. Ekin mükemmel biri değildi ama Sarp’ın kalbinin aradığı “O” kişiydi. Eğer aynı kişiye defalarca aşık olmak mümkünse Sarp bunu yaşıyordu. “Niye burada olduğunu soruyor babam, ne işin var burada Sarp?” Sarp düşüncelerinden sıyrılıp bir Ekin’e, bir İsmet Bey’e, bir Kenan’a baktı. Burnundan soluyon Kenan’ı kaale almadan İsmet Bey’e baktı. “Kendi ayaklarımın üzerinde durmak zorundaydım, baba. Ekin hayatıma girene kadar gerçek olmayan bir hayat yaşamışım. Şimdi kendim olmayı öğrenmeye çalışıyorum. Holding patronunun oğlu olarak değil, kendim olarak hayatı öğrenmek istiyorum. Param ve işim yok artık. Kurtuluş, sağolsun, evini açtı bana. Şanslıyım ki ev kalbimin olduğu yere çok yakındı çünkü kalbimi alıp götürene yakın olmazsam nasıl yaşayabilirdim, bilmiyorum.” Ekin duyduklarına inanamıyordu. Nasıl oluyor da bu sözleri buluyordu. Araya kattığı o sözler imkansız olan Sarp’ı unutmayı daha da imkansız kılıyordu.
İsmet Bey Sarp’ın “baba” diye hitap ettiğini gözden kaçırmadı. Söyleyiş tarzı yapmacık olmadığını kanıtlıyordu. Yine de aklından gazetelere düşmüş olduklarını çıkaramıyordu. “Demek iki dalavereci birbiriniz buldunuz. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Başka yerde ev mi yoktu?” Sarp çok şey söylemek istiyordu ama yorgundu. O an ayakta durmasını sağlayan iki şey vardı. Ekin’in de kendisini sevmesi ve başarılı olursa bunu kimseye borçlu olmayacak oluşu... Yine de konuşacak gücü yoktu. O yüzden sustu Sarp. Kenan ise öldürücü bakışlarını atmaya devam ediyordu. “Burda kalamaz İsmet Amca! O’nun gibilerin buralarda işi olmaz!” Ekin bu sözler üzerine iyice kızdı. “Yeter Kenan! Kafanı kumdan çıkar ve anla, önyargıların seni kör ediyor. İnsanlar cebindeki paraya göre iyi ya da kötü olmuyormuş. Keşke sen de bunu anlasan.” Sonra babasına bakarak adeta mırıldanarak “anlasanız” dedi ve arkasını dönüp eve doğru yürümeye başladı. Geride kalan üç erkek bir süre öyle kalakaldılar. Hiç kimse nefes almıyordu adeta. Sarp’ın aklında işlerin bu noktaya geleceği hiç yoktu. Ortamın bu kadar gerilmesinden biraz da kendini sorumlu tutuyordu.
Sarp’a bir bakış atıp oradan ayrıldı İsmet Bey, Kenan da O’nun arkasından hızlı adımlarla ilerledi. Sarp bir süre daha hareketsiz kaldı ve sonra eve doğru dündü. Kurtuluş’u kapının aralığından bakarken gördü. “Gittiler mi?” Sarp sadece başını sallamakla yetindi ve evin içine girdi.
....
Ekin eve girdikten bir süre sonra İsmet bey ile Kenan da geldi. Gülser Hanım’la Gönül’ün şaşkın bakışları gelen iki erkeği görünce daha da büyüdü. Ekin odasından çıkıp “Özür dilerim, O’nun burada olacağını bilmiyordum. Sabah öğrendim. Ben istemedim bunları yapmasını, zaten bana da sormadı. Orada sert çıktığım için de özür dilerim, ikinizden de...” dedi ve “bu arada ben aç değilim, siz bensiz yemeğe oturun” diye ekledi.
Ekin odasına girdiğinde cep telefonunun ışığının yandığını fark etti. Telefonu eline aldığında Sarp’tan mesaj geldiğini anladı. Mesajda “Özür dilerim. Burada olmamda payın var ama tek sebep değilsin. O ağaca tırmanmalıydım ve bunu hatırlatan sen oldun. Seni seviyorum.” yazıyordu. “Ne olur bunları atlatalım aşkım” diye mırıldandı Ekin ve kendini yatağına atıp düşüncelere daldı.
.....
Serkan Yasemin ile buluşmaya karar verdikleri cafe-bara geldiğinde henüz erkendi. Bir süre yalnız başına kalıp düşünmek istiyordu. Hayatı boyuncu yaşamın ciddiyetinden kaçmış biri olarak içinde olduğu durum ağır geliyordu. Genç bir erkeğin başına gelebilecek en korkunç tuzaklardan birine düşmüştü. Aşık olmak korkutuyordu O’nu. Daha da önemlisi en değer verdiği insanlardan biri olan Sarp’ın nefretini kazanacağını bilmek içini parçalıyordu. Yelda’ya karşı hissettikleri gerçekti ve artık bundan geri dönüş yoktu. Sert bir içkiye ihtiyacı vardı. Önündeki 12 yıllık viskiye baktı ve büyük bir yudum aldı. Etrafına baktığı zaman eski Serkan’ın kopyalarının etraftaki avlara baktıklarını gördü. Yüzündeki acı gülümsemeyle büyük bir yudum daha aldı viskisinden. Yalan-dolanla bu işin üstesinden gelmesi imkansızdı ve bunu çok iyi biliyordu ama dürüstlükle de bu işi nasıl çözebileceğini bilmiyordu.
....
“Evet babacığım, Yeşim olmadığı için liseden eski bir arkadaşımla buluşacağım ama öncelikle canım ailemle yemek yemenin tadını çıkarmak niyetindeyim.”
“Yeşim nişanlanmış, duyduğuma göre. Babasıyla kouştuğumda söyledi.” dedi babası.
“Gerçek aşkı bulmuş dediğine göre!” diye güldü Yasemin.
“Ne zaman buluşacaksın Serkan’la?” diye sordu annesi.
Sesindeki neşeli tonu kaybetmeden “Gece uzun anneciğim ve ben ailemle yediğim şu yemeğin tadını çıkarmadan hiçbir yere gitmiyorum.” diye yanıtladı genç kadın.
.....
Serkan biraz yavaşlaması gerektiğini biliyordu. Bu kadar hızlı içerse sarhoş olmaması işten bile değildi. Ne var ki içinde bulunduğu durumda viskiler su gibi akıyordu midesine. Henüz sarhoş olmamışken durumunu ve seçeneklerini düşünmeye başladı. Bulunduğu mekandaki insan sayısı da gittikçe artıyordu ama O’nun buna dikkat edecek hali yoktu.
....
Orhan Bey dayanamayıp kızının odasına gitti. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde Yelda’nın yatakta uzanmış öylece tavana baktığını gördü. “Bir şey mi oldu kızım?”
“Yok baba, sadece düşünmeye ihtiyacım var. Son günlerde abimin yaşadıkları beni de düşünmeye itti. Sandığımdan daha çok etkilenmişim galiba.” dedi. Çok da yalan sayılmazdı aslında. Tüm gerçek bundan ibaret değildi ama her şeyi de babasına anlatacak değildi ya. Orhan Bey daha fazla üstelemenin yersiz olduğunu anlayıp iyi geceler dileyerek çıktı. Zamanın her şeyin ilacı olacağını düşünerek çalışma odasına yöneldi. Evde iş yapmayı sevmiyordu ama bugün bir istisna olabilirdi. Anlaşılan herkesin yalnız kalıp düşünmeye veya unutmaya ihtiyacı vardı anlaşılan.
.....
Sarp akşam yemeğini Kurtuluş’la birlikte yedi. İş bulma konusunda Kurtuluş’un sorularını cevapladı. “Biliyor musun enişte, buralarda senin gibi bir adamın iş bulabileceği tek yer Ekin’le Gönül’ün çalıştığı fabrika. Orada şansını bir dene istersen. Adımı verirsen kesin iş bulursun orada.” Sarp içinden gülümsedi ve “Kurti her zaman aynı Kurti....” diye içinden geçirdi. Yine de Kurtuluş’un önerisi yabana atılacak bir fikir değildi. Belli mi olur, belki de kader O’nun Ekin’e yakın olmasını istiyordu.
Aklına Ekin gelince gönderdiği mesaj ve Ekin’in ne düşündüğü sorusu aklına takıldı. Acaba çok mu üstüne gidiyordu. Ekin’in durumu kendisinin durumundan daha zordu. O vurup kapıyı çıkmıştı ama Ekin bunu kolay kolay yapamazdı. Zaten yapmasını da istemezdi. “Bir yolunu bulup İsmet Baba’mı ikna etmeliyim.” diye düşündü.
.....
Kenan çok sinirliydi. O züppe herif her seferinde karşısına çıkıyordu ve işleri berbat ediyordu. Mahallelerinde defolup gitse, hayatlarından çıksa hak ettiğine kavuşacağını biliyordu. Ekin’i hak edeli çok olmuştu ama o beş para etmez insan müsveddesi hak ettiğine uzanmasına engel oluyordu. Tamirhanedeki teybe bir kaset koydu Ekin’in resmine bakmaya başladı. “Bir gün benim olacaksın Ekin! Seni benim hak ettiğimi anlayacaksın ve benim olacaksın!..”
....
Üzerine çevrilen bakışlardan rahatsız olmadan etrafına bakınmaya başladı. Liseden beri görmediği arkadaşını tanımaya çalışıyordu. Şimdilerde genç bir adam olan o liseli fırlamanın nasıl görünebileceğini kestirmeye çalışıyordu. Üzerine çevrilmiş gözlerin hiçbiri Serkan’a benzemiyordu. Tam o sırada elindeki viski bardağını büyük bir dikkatle inceleyen dalgın adamı gördü. Dikkatli baktığında hatırladığı o fırlamayı andırdığını gördü ve yanına yaklaştı.
“Serkan?”
“Efendim?”
“Sen misin yahu? Neredeyse tanıyamayacaktım! Ne kadar da değişmişsin.”
“Ya, hayat insanı değiştiriyor, Yasemin. Sen de az değişmemişsin.” Ayağa kalkıp oturması için yer gösterdi. Yasemin Serkan’ın yüzüne baktığında eski fırlamadan eser kalmadığını gördü. Bir anda neyin O’nu bu kadar düşündürdüğünü merak etti. Gece uzundu ve Serkan bir yere gitmiyordu. Biraz uğraşırsa Serkan’ın ağzından laf alacağına emindi. “Ee, bana ne ısmarlıyorsun?”
“Efendim? Ha, kusura bakma ya, biraz dalgınım da. Ne içmek istersin?”
“Senin aldığından alayım ben de.”
.....
Herkes farklı yerlerde düşüncelere dalmıştı. Ekin odasında Sarp’ı düşünüyordu. Hiç şüphesiz Sarp da odasında Ekin’i ve kendine çizmeye çalıştığı yeni ve zor hayatı düşünüyordu. Babaları ve anneleri ise çocukları için kaygılanıyorlardı. Yelda içinde kaybolmak üzere olan o küçük şımarık kızın şu an O’nun yerinde olsa ne yapacağını düşünüyordu. Bir tek yurtdışından yeni dönmüş olan Yasemin ile konuşan Serkan düşünceleriyle başbaşa değildi. O, Yasemin’in sorularını cevaplamakla meşgul idi. Kendi kendine soruları soranın kendisinin olması gerekmediğini mi soruyordu. Ne de olsa misafir olan Yasemin’di.
“Demek aşık oldun, ha?”
“Ya, biraz öyle oldu.”
“Ee, kız da sana aşıkmış. Sorun nerede?”
“Aşık olduğum kızın abisi en yakın dostum olunca sorun oluyor, bilmem anlatabildim mi?”
“Abisi kim? Tanıdığım biri mi?”
“Eğer lisedeki ilk aşkını unutmadıysan tanıdığın biri.”
“Sarp?”
Serkan başını sallayarak onayladı. Yasemin Sarp’ın adını duyduğunda bir tuhaf olduğunu hissetti. İlk aşklar kolay unutulmuyordu. Kesin dönüş yapmasına sebep olan son ilişkisinin ardından eskide kalmış olan aşık olduğu o liseli çocuğu düşündü. Birden O’nu ne kadar görmek istediğini anladı.
Bölüm 4:
Yeni bir gün başladığında Sarp kendini iyi hissetmeye zorladı. Bu günlerde daha da güçlü olmak zorundaydı. Bir yola girmişti ve geri dönemezdi. Kendine saygısını kaybetmemek için tüm olumsuzluklara direnmek zorundaydı. Kahvaltı bile yapmadan bir zamanlar spor arabasıyla gittiği fabrikaya şimdi hiç de o zamankine benzemeyen yöntemle hem de iş aramak için gidiyordu.
Fabrikaya vardığında personel alımından sorumlu kişiyle görüşmek için beklemeye başladı ama fazla beklemesi gerekmedi. “Buyrun Sarp Bey. İçeride konuşalım.”
Sarp ne için geldiğini anlattıktan sonra bir cevap beklemeye başladı. “Üzgünüm ama sizin için uygun pozisyonumuz yok Sarp Bey.”
“Lütfen, nasıl olur? Özgeçmişimde yazanlar yeterli değil mi? Aldığım eğitim ve iş tecrübem yeterli değil mi?”
“Gerçekçi olmak gerekirse, Sarp Bey, önümdeki CV’ye baktığımda yetersiz bir CV’den çok fazlasıyla yeterli bir CV görüyorum. Bu sebepten size uygun bir pozisyon yok dedim, pozisyon yok demedim.”
“Anlayamadım?!?...”
“Şöyle anlatayım: Sizin durumunuz kalifiye olmamaktan çok aşırı kalifiye olmak. Bizim ‘over-qualified’ dediğimiz bir durum bu. Size teklif edebileceğim işler sizi tatmin edecek işler değil.”
“Lütfen Aydın Bey, ben sahip olduğum her şeyi geride bırakırken bunu göze almıştım. Şu an bir işe ihitiyacım var ve ben babamın adını kullanarak iş bulmak istemiyorum. Eğer olan işi yapabileceğime inanıyorsanız o işi bana verin.”
“İşin aslı elimde sadece servis aracı şoförlüğü işi var...”
“Tamam, kabul ediyorum. Ehliyetim var! Sorun olmaz!” diye heyecanlı yanıtladı Sarp. Gözleri yeniden ışıldamaya başlamıştı. Hala umut olduğunu düşünürken “anlaştık o zaman” diyen sesi belli belirsiz duydu.
.......
Serkan uyandığında saat öğle vaktini gösteriyordu. Başının ağrısına söylendikten sonra “ne vardı o kadar içecek” diye kendi kendine hayıflandı. İki ağrıkesiciyi kahvesiyle midesine indirdikten sonra salondaki kanepeye oturdu bir süre. Kahvesinden bir-iki yudum aldıktan sonra eline cep telefonunu aldı. Aklından Yelda’yı aramak geçiyordu ama altı cevapsız çağrıyı ve bir mesajı gördü. Cevapsız çağrılar da mesaj da Yelda’dandı. Mesajı okuduğunda Yelda’nın kendisini aramasını istediğini gördü. “Kalp kalbe karşıymış” diye ortaya konuştu ve gülerek telefonun listesinden “Yeldacım” diye kayıtlı numarayı buldu ve arama tuşuna bastı.
Yelda sabahtan beri Serkan’a ulaşmaya çalışıyordu. En başta çok kızmıştı cevap vermediği için ama sonra dayanamayıp bir de mesaj yollamıştı. Serkan’ın O’nu aramaya çekindiğini düşünüyordu ve mesajla aramaya ikna edebileceğini düşünmüştü. Düşünceler içinde elindeki dergiye bakarken telefonunun sesiyle irkildi. Arayan Serkan’dı.
“Ne var Serkan ‘Abi’?!”
“Lütfen Yelda, yapma böyle...”
“Neredesin saatlerdir? Seni kaç defa aradım haberin var mı?”
“Altı...”
“Efendim??”
“Altı defa aramışsın ve ister inan ister inanma, ben de seni arayacaktım. Sen beni aramamış olsan bile.”
“Öyle mi?”
“Dün gece bir bardaydım, kafamı dağıtmam ve düşünmem lazımdı. İçkiyi fazla kaçırmışım.”
“Hmm... Ee, sonuç?”
“Sonuç son dakikada benimle buluşan liseden bir arkadaşla da konuştuktan sonra başımın belada olduğunu bir kere daha anladım. Bir tarafta aşık olduğum ilk ve tek kadın, diğer tarafta en yakın dostumu kaybetme riski. Bu durum....”
“Eski bir arkadaş? Kimmiş o liseden arkadaşın?”
“Biliyorsun canım, Sarp’ın ilk aşkı Yasemin. Yurtdışından kesin dönüş yapmış ve tek arkadaşı Yeşim nişanlısıyla şehir dışındaymış. Bu sebepten o da Yeşim’den benim telefonumu alıp beni aramış. Hayır diyemedim. Geldi, konuştuk.”
“Öyle miii?..”
“Lütfen Yelda, kıskançlık yapılacak bir durum yok. Hem hiçbir zaman kankamın sevdiğine sarkmam, eskide kalmış bir aşkı bile olsa.” diye cevap verdi Serkan yılgın bir ses tonuyla ve “ancak kızkardeşine aşık olurum” diye devam etti içinden.
“Peki öyle olsun. Sonuçta ne karara vardın?”
“Buluşup konuşabilir miyiz?”
“Peki!”
........
Ekin Gönül ile konuşarak yemekhaneye doğru ilerliyordu. Biran Sarp’ı gördüğünü sandı ama bunun saçma olduğuna karar verdi. Ne de olsa Sarp’ın ne işi olacaktı fabrikanın yemekhanesinde? Bu düşünceler içindeyken Gönül Ekin’in kolunu dürtmeye başladı. Ekin önce Gönül’ün yüzüne sonra da Gönül’ün başıyla işaret ettiği yöne baktı ve az önce gördüğü kişinin hakikaten Sarp olduğunu anladı. Sarp’ın orada ne işi vardı? Daha da önemlisi Sarp’ın ağzının içine düşmek üzere olan o kızkurusunun Sarp’la ne işi olabilirdi? Ekin çene kaslarının biraz daha gerildiğini hissetti.
Sarp etraftaki insanların bir kendine bir de başka bir yöne baktıklarını fark edince nereye baktıklarını merak etti ve başını çevirdiğinde Ekin’in o tarafa yaklaştığını gördü. Ekin’in yüz ifadesinden başının dertte olduğunu anladı ama bu defa ne yaptığından emin değildi. Burada iş bulduğu için çok kızmazdı, değil mi? Nedense bundan hiç emin olamıyordu. Ekin’in gözlerinden ateş saçarken bile ne kadar güzel olduğunu düşündü. Sonra O’nun güzel olmadığı bir zamanı bulmaya çalıştı ama aklına nedense öyle bir zaman gelmedi.
“Ne işin var burada Sarp?”
“Burada işe başladım ve bana yemek fişleri verdiler bu yemekhanede kullanmam için. Ben de yemek için buraya geldim. Niye ki?”
“İşe mi? Burada mı? Hem madem yemeğe geldin niye yemek kuyruğunda değilsin?”
“Evet, burada işe başladım. Servis aracı bundan sonra benim idaremde olacak.” dedi Sarp ve ekledi: “Ha bu hanımefendi benim burada yeni olduğumu anlamış işlerin nasıl döndüğünü anlatıyordu.”
“Hmm, öyle mi? Gerek yok!”
“Efendim?”
“Yani ben sana yardımcı olacağım için O’nun yardımına ihtiyacın yok!”
“Ekin’i duydunuz. Yine de yardımlarınız için teşekkür ederim.” diye seslendi Sarp kendisiyle konuşan kendi yaşlarındaki kadına ve yüzünde bir gülümsemeyle Ekin’e döndü. “Himayenizdeyim kraliçem...” Ekin’in neden gözlerinin ateş saçtığını anlamıştı.
Ekin’in başı dertteydi, en azından Ekin öyle düşünüyordu. Sarp’ın da aynı fabrikada çalışmaya başlamasından ziyade bir anlık kıskançlığın etkisiyle yaptıkları dedikoduları iyice ateşleyecekti. Nedense bu konuya kafayı takmaktansa işleri oluruna bırakmaya karar verdi. “Aman canım, yine yemekhanede herkese ağızlarının payını veririm gerekirse. Sanki hiç yapmadığım şey!...” diye düşünürken O da Sarp gibi gülümsemeye başladı. O sırada yemek sırasında olan Gönül diğer herkes bu ikisini izliyordu. “Gözleri gören her insan evladının birbirlerine ne kadar yakıştıklarını ve ne birbirlerini ne kadar sevdiklerini görmemesi imkansız” diye düşündü ve ikisine el salladı.
.....
“Bu işi beraber yapmalıyız.”
“Niyeymiş o?”
“Çünkü içinde bulunduğumuz durum sadece sorunum değil. Sen de bunun bir parçasısın ve olacakları ilk elden ‘ikimiz’ karşılamalıyız.”
“Sen bu sözleri bir yerden mi ezberledin?”
“Ne demek şimdi bu, Yelda?”
“Ne bileyim, senin edeceğin laflar değil bunlar da...”
“Peki, dün geceki muhabbet sırasında benzer şeyler bana söylenmiş olabilir. Tam hatırlamıyorum, alkollüydüm de...” Bu söz üzerine Yelda güldü. Yine de Serkan’ı köşeye sıkıştırmadan edemedi. “Başka tam hatırlamadığın şeyler de olmuş olmasın. Ne bileyim, geceye birinizin evinde devam etmek gibi mesela...”
“Lütfen Yelda!”
.....
Orhan Bey sabahtan beri kendini işe vermeye çalışıyordu ama aklı hep Sarp’a kayıyordu. Ne kadar da asi olmuştu Sarp. Ne yaptıysa, ne söylediyse dediği yola gelmiyordu. Eve döndürebilse oğlunu işlerin yoluna gireceğini biliyordu. Ah o Ekin olmasa... Sonra kafasına dank etti. Sarp aslında tam da babasının dediklerini yapıyordu. Baba parası yemekten başka işe yaramayan bir züppeden olgun, kendi ayakları üzerinde duran birine dönüyordu. Hayatı boyunca bulduğu doğru düzgün tek kız olan ve kendisine bir gömlek büyük gelen bir kızın peşinden koşuyordu. Aynen Orhan Bey’in zamanında tehdit ederek söylediği işi yapıyor, o kızı elinden kaçırmamaya çalışıyordu. Sarp babasının bu çelişkili nasihatlerinden doğru bildiğini dinliyordu. O kızı üzme demişti, oğluna gelemeyen kızın peşinden giderek üzmemeye çalışmıştı. Baba parasına güvenmemesini söylemişti, Sarp da elinin tersiyle tüm bunları itmişti. Artık Teksoy adını bile kullanmadan ayakta durmaya çalışıyordu. Orhan Bey kendisinin sahip olduklarından bir çırpıda vazgeçip geçemeyeceğini düşündü ve oğlu kadar cesur olamayacağını fark etti. Oysa kendisi yokluktan gelmişti. Sarp gibi sadece zenginlik içinde büyümemişti ama Sarp yine de korkusuzca bilmediği gerçek hayata atmıştı kendini. Eğer oğlunu biraz tanımışsa bu yaptıklarının sadece macera peşinde olan Sarp olmadığını biliyordu. İşte o an eli telefona gitti. “Bana dünürüm İsmet Bey’i bağla!”
Bölüm 5:
“Tesadüf olmuş Orhan Bey, öğle yemeği için eve gelmiştim. Yoksa beni evde bulamayacaktınız. Hayırdır?”
“Seninle konuşmamız gereken bir konu var dünür. Dünür dememden de anlayacağın gibi konu bizim başbelalarımız, Sarp sıpasıyla Ekin kızımız...”
“Bu konu kapandı Orhan Bey! Konuşacak bir şey yok.”
“İsmet, sen de gayet iyi biliyorsun ki var. Benim yaptığım hatayı sen de yapma. Ne kadar inkar edersek edelim konuşacak ‘bir şey’ var. Lütfen...”
“Peki nerede konuşalım? Senin oraya mı geleyim?”
“Yok, dünür, en iyisi biz akşama bir yerde hem demlenelim hem de konuşalım. Ben seni aldırırım, itiraz istemem.”
“Peki bakalım, sen nasıl diyorsan öyle olsun...”
......
“Bak Sarp, ne yapmaya çalıştığını biliyorum ama babama sert çıkmış olmam önceden konuştuklarımızı değiştirmiyor. Biz ayrıldık ve aklından geçenlerin olması şu aralar imkansız.”
“Hı hı! Haklısın...” derken Ekin’in tüm dediklerine rağmen Ekin’den vazgeçmeye niyeti olmadığı geçiyordu Sarp’ın aklından.
“Haklı mıyım?!?”
“Evet, haklısın. Yine de geri dönmüyorum, Ekin. O kararı verirken ne yaptığımı biliyordum ve geri dönüşü yok. Bulduğum bu işte çalışacağım, Kurti’yle aynı evi paylaşmaya devam edeceğim. Bu defa kimse o dut ağacına çıkmamı engelleyemeyecek.”
“Dut ağacı?”
“Boşver, uzun hikaye. Dut ağacı sadece bir metafordu. Belki bir gün anlatırım ne anlama geldiğini...” Ekin merak etmişti ne anlama geldiğini ama “peki” demekle yetindi.
........
“Ne oldu Yeşim? Niye ağlıyorsun?”
“...”
“Nişanı mı attın? Ne diyeyim ben sana şimdi?”
“....”
“Tamam tamam, akşama doğru İstanbul’a geldiğinde alışveriş yaparız ve bana herşeyi anlatırsın. Hem benim de sana anlatacaklarım var!”
...........
Serkan ile Yelda anlaştıkları gibi Ortaköy’deki kahvelerden birinde buluşmuşlardı ama ikisi de nasıl başlayacaklarını bilmiyordu. Serkan Yelda’yı kızdırmaktan korktuğu için yanlış bir söz söylemek istemiyordu. Öte yandan Yelda’nın aklında ise Serkan’ı daha bir köşeye sıkıştırmanın kararsızlığı vardı. “Ee, seni dinliyorum, Serkan ‘Abi’...” diye söze başladı. Serkan “abi” diye hitap edilmenin anlamını çözeli çok olmuştu ve doğruyu söylemek gerekirse bu şekilde hitap edilmekten yorulmuştu ama biliyordu ki Sarp ile konuşmadığı sürece “abi” sözcüğünü çok duyacaktı.
“Yelda, sen benim kouşmayı yapmam gerektiğini düşünüyorsun ama dün gece düşündükten sonra bunu ikimizin birlikte yapması gerektiğine daha bir ikna oldum.”
“Yani Yasemin’den ‘dost’ tavsiyesi aldıktan sonra...”
“O’nunla konuştuğum doğru ama Yasemin sadece liseden bir arkadaş ve senin de bildiğin gibi Sarp’a besteler yaptıran ilk aşkı. Her şey olabilirim ama kankamın ilk aşkıyla aramda bir şeylerin yaşanmasına izin verecek değilim. Hele ki başka birine abayı fena yakmışken...” Yelda o noktadan sonra daha fazla Serkan’ın üstüne gidemedi ve Serkan’ın kendine anlatmaya çalıştığı konu üzerinde düşünmeye daha ciddi düşünmeye başladı.
“Haklısın Serkan, ikimiz konuşursak en doğrusu olacak. Zaten senin bu işi tek balşına yapabileceğin yok. Seni beklersem sevdiğim adamı saçlarım beyazladığında görebileceğim demektir.” Duydukları karşısında Serkan her zaman olduğu gibi yine heyecanlandı. Günlük ilişkiler konusunda uzman olan Serkan konu gerçek ilişkiye geldiğinde toy delikanlılardan farksızdı. Bir süre Sarp’la nasıl konuşacakları üzerine kafa patlattıktan sonra Serkan yasemin ile neler konuştuklarını anlatmaya başladı.
“Demek istiyorsun ki Yasemin, abimin ilk aşkı, abimle görüşmek istiyor. Peki sen ne cevap verdin?”
“Bir cevap vermedim. ‘Bakarız’ demekle yetindim.”
“Ne yapacaksın peki?”
“İşin aslı, hiç bilmiyorum Yelda... Senin yardımcı olacağını ummuştum.” Yelda bu sözden çokmemnun olmuştu. Kendi fikrine bu kadar önem verilmesi hoşuna gitmişti.
“Emin değilim ama belki de abimin biraz Ekin dışında biriyle görüşmeye ihityacı var. Eğer Yasemin ile görüşür ve Ekin’den uzaklaşırsa Ekin için hissettiklerinin dediği kadar güçlü hisler olmadığını anlarız. Yok eğer Ekin’i hala aklından çıkartamazsa o zaman ne yapıp edip abimin Ekin’le yeniden bir araya gelmesini sağlamaya çalışırız.”
“Tabii ki o önce bizi kankalıktan ve kardeşlikten reddetmezse...” diye cevap Serkan sıkıntılı şekilde ve ince belli bardaktaki çayından bir yudum aldı.
..........
Akşam yılların eskitemediği İstanbul’un üzerine çökerken herkes gündelik dertlerini cebine koymuş evine dönmeye başlamıştı. Yanında konuşacak kimse olmayanlar kendileriyle dertleşerek karınlarını doyuracakları “evim” dedikleri mekanlara adım adım yaklaşıyorlardı.
Ekin herkesle belirli bir samimiyet kurmuş olan Sarp’a inanmaz gözlerle bakıyordu. Kesinlikle şeytan tüyü vardı bu adamda. Zamanında babasına bile kendini sevdirdiğini hatırlayınca içi burkuldu. Sarp ise yeni hayatında yeni insanlarla tanışmanın ve beilirli bir yakınlık kurmanın mutluluğunu yaşıyordu. Sevdiği kadın dokunamasa bile yakınındaydı ve tüm zorluğuna rağmen yeni hayatına alışmaya çalışıyordu. Öğrenecek çok şeyi vardı ve caymaya niyeti yoktu.
Orhan Bey ile İsmet Bey ise anlaştıkları yerde buluşmadan önce halletmeleri gereken son işleri bitirmekle meşgulduler. Orhan Bey’in ısrarıyla akşam yemeğini de gidecekleri meyhanede yemeye karar vermişlerdi. “Olmuşken tam olsun” demişti Orhan Bey ve İsmet Bey’e de onaylamak düşümüştü.
Yasemin’le şıpsevdi arkadaşı Yeşim en iyi terapi olduğunu düşündükleri yöntemi uyguluyorlardı; alışveriş yapıyorlardı. Yasemin nişanı attıktan sonra Yeşim’in kendini bu kadar çabuk toparlamasını eğlenceli gözlerle seyrediyordu. Serkan ile konuştuklarını anlattığında attığı nişanı bir anda unutup hemen dikkatini O’nun söylediklerine vermesi hala biraz sürrealist geliyordu. Yeşim’in inanılmaz biri olduğunu düşündü. Zaten biraz da bu sebepten lise arkadaşlarından sadece O’nunla bağını koparmamış mıydı?
Son zamanlarda alışkanlık haline getirdiği bir işin hayatının şokunu yaşatacağını nereden bilebilirdi Kenan? Ekin’i bir anlık bile olsa görebilmek için servis aracının yolunu gözleyen Kenan’ın görmeyi umduğu son kişi sürücü koltuğunda oturan Sarp’tı herhalde. Araç ışıklarda durmamış olsa hayal gördüğünü düşünürdü ama şüpheye yer yoktu. Kenan bir süre ne nefes alabildi ne de elle tutulur bir şeyler düşünebildi. Servis aracı gözden kaybolduğunda asıl amacına ulaşamadığını fark etti. Ekin’i görmeyi isterken göre göre Sarp denen mahlukatı görmüştü. Bunu anladığında ise Sarp’ın babasının Orhan Teksoy olmadığını ima eden bir küfür savurdu.
Serkan ile Yelda ise Ortaköy’de olmanın tadına daha fazla varmak ve yarın yapmayı planladıkları konuşmayı bir süre akıllarının gerisine atmak için bir Kumpir alıp caminin yakınlarında boğaza bakan bir banka oturarak beraber olmanın tadını çıkardılar ve evlerinin yolunu tuttular. Söylemiyorlardı ama ikisi de Sarp’la konuşma konusunda oldukça gergindiler. Biri abisini diğeri en yakın dostunu kaybetmekten korkuyordu. Onlar dalgınca evlerinin yolunu tutarken biri için arabasını tamir eden iyiliksever yabancı, diğeri için ise gençkızlık yıllarını zehir eden berbat bir hata olan kişiye ait bir çift gözün ikisini izlediğini görmediler...
Kurtuluş ise nasıl olup da patronu Orhan Bey’in babasının akşama eski sendika arkadaşlarıyla yemeğe çıkacağını bildiğini anlamaya çalışıyordu. Hadi biliyordu diyelim, niye Kurtuluş’tan babasının özel şoförlüğünü yapmasını ama yemeğe kalmamasını istemişti? Bazen bu eski toprakları anlamak kesinlikle imkansızdı...
Teksoy ve Serbest ailelerinin evlerinde ise gece iyice çekmeden önce tamamlanması gerekn işleri bitirme telaşı vardı ve bu telaş yarının neler getireceği kaygısıyla birleşiyordu. Umut olmadan yaşanmayacağı için evin içindekiler yarının umutla geleceğine inanmak istiyordu. Ne de olsa yarın başka bir gündü...
Bölüm 6:
Ekin neye daha çok kızdığını bilemiyordu. Sabah sabah Sarp’ın ağzının içine düşmeye hevesli olan o kızkurularına mı, tüm olanlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi hınzırca kendisine gülen -tamam sadece gülümseyen- Sarp’a mı yoksa kıskançlığa esir olan kendisine mi? Hem ne diye o lüks yaşantısına dönmüyordu ki Sarp? Uzakta olsa görmeyecekti ne yaptığını ve böylece de kıskanmayacaktı. Sevmek ne kadar da zordu, yaşamayan anlayamazdı.
Sarp çalışanları işe getirdikten sonra kendisine emanet edilen aracı park etti. Araçtan indiğinde Ekin’in kendisine doğru geldiğini gördü. Ekin O’na doğru yaklaşırken telefonu çalmaya başladı. Arayan kişinin Serkan olduğunu görünce gözlerine inanamadı. Biran için Ekin ile konuştuktan sonra O’nu aramayı düşünse de merak ağır bastı ve telefonu cevapladı:
“Hayrola Serkan? Ne bu sabahın köründe?”
“Yok abicim, senin sahte evlilik olayının ortaya çıkmasından ve akabinde evi terketmenden sonra Orhan Amca’nın gözüne girmeye çalışıyorum da. Neyse, konu bu değil. Seni arama sebebim ne kadar sıkı çalıştığımı anlatmak değil.”
“Ne peki?”
“Dur be abicim, anlatacağız!”
“Seni dinliyorum...”
“Geçen gün kimi gördüm, biliyor musun?” diye konuya girdi Serkan. Muhabbeti Yasemin’den açarak konuyu buluşup konuşmak istediğine getirebileceğini düşünüyordu.
“Nereden bileceğim Serkan? Uzatmadan anlatsan, işim var. Akşama kadar seninle konuşamam.” O sırada Ekin de Sarp’ın yanına varmıştı. Sarp Ekin’e beklemesini işaret etti. Serkan anlatmaya başladı:
“Yasemin’i gördüm abicim. Aslında beni aradı, görüştük.”
“Ertürkler’in kızı Yasemin mi?”
“Yok be abicim, ilk aşkın Yasemin?!?”
“İlk aşkım Yasemin mi!?!”
“Seninle görüşmek istiyormuş...”
“Benimle görüşmek mi istiyormuş!?!” Ekin duyduklarına inanamıyordu. Karnına çok sıkı bir yumruk yemiş gibi hissediyordu kendini. Donup kaldı Sarp’ın karşısında.
“Evet abicim, sen de her şeyi onaylatmasan olmuyor sanki. Sabah sabah afyonun patlamadı galiba. Anlamakta güçlük çekiyorsun söykediklerimi. Her neyse, seninle buluşalım hem bu konuyu konuşuruz hem de kouşulacak başka konuları aradan çıkarırız. Zaten Yelda da seni görmek istiyordu.”
Kafası allak bullak olan Sarp sadece “ha ha, olur” diyebildi ve telefonu kapattı. Ekin’in kendisine donmuş şekilde baktığını görünce paniklediğini hissetti. Az önce konuştuklarını Ekin’in duymasını istemezdi ama olan olmuştu ve şimdi kesinlikle paniklemişti. “Ekin...” diyebildi ancak ve Ekin transtan çıkmışcasına kafasını iki yana salladı. Ekin’in yüzündeki hayalkırıklığını gören Sarp bir şeyler söylemek istediyse de Ekin O’nun sözünü kesti. “Biliyor musun Sarp, ne halin varsa gör! Sabah sana birazcık gülen kızlarla, şimdi de ilk aşkınla... Bir de beni sevdiğini söylüyorsun. Artık beni kandıramazsın!”
“Ekin, açıklamama izin ver Allah aşkına!” diye umutsuzca çırpındı Sarp.
“Hiç konuşma Sarp! Zaten buraya birlikte olmamızın imkansız olduğunu söylemeye gelmiştim...”
“Neler söylüyorsun Ekin?...” Çaresizlik okunuyordu Sarp’ın yüzünde ve ses tonunda.
“Ne dediğimi duydun! Benden uzak dur!” diye bağırdı ve arkasını dönüp fabrikanın girişine doğru yöneldi Ekin. Sarp hareket edemeden öylece kalakaldı. Sabahki tatlı kıskançlık oyunundan sonra başına böyle bir şeyin gelmiş olması basiretini bağlamıştı. Kendine geldiğinde Ekin girişe iyice yaklaşmıştı. Ardından koşup yetiştiğinde kapıdan içeri girmişti bile Ekin.
“Ekin, lütfen...”
“Bırak kolumu Sarp. Yoksa olay çıkartırım!” diye Sarp’ın sözünü kesti Ekin. Ekin de anlamıyordu niye bu kadar çok kızdığını. Belki biraz sakinleşebilse tüm herkese, hayata olan kızgınlığını Sarp’a yansıttığını ve O’na haksızlık ettiğini anlayacaktı ama durduramıyordu kendini. “Defol git Sarp!” dediğinde Sarp’ın ne kadar çok kırıldığını gördü. Sevdiği adamın gözlerine insanın canını acıtacak bir hüzün çöktü. Gözlerini yere çeviren Sarp Ekin’in kolunu yavaşça bıraktı ve arkasını dönüp fabrika kapısından dışarı çıktı. Ekin fazla ileri gittiğini anlamıştı ama görünmeyen birşeyler O’nu Sarp’ın peşinden koşmaktan alıkoydu.
Aradan beş dakika geçtikten sonra dayanamadı ve dışarıda Sarp’ı aramaya çıktı. Servis aracının yanında Sarp’ı telefonda konuşurken gördü. Yaklaştıkça neler dediğini duymaya başladı.
“....kırdı. İlk defa bu kadar kırıldım yaptıkları karşısında.” Ekin ağlıyordu. En kolay kırdıklarımız en sevdiklerimiz oluyor nedense. Keşke pişman olacağımız sözleri sarfetmesek ama ediyoruz. Kırmayı isteyeceği en son kişiyi kırmıştı ve Ekin ağlıyordu. Sarp’ın arkası O’na dönüktü ve sessizce döktüğü gözyaşlarını görmesi mümkün değildi.
“Görüşmeye niyetim yoktu ama bu ruh halim için iyi gelecek teselli sözlerini belki eski bir aşk söyler. O’nunla görüşeceğimi söyle Serkan. Bir saat sonra buluşabilir miyiz? Sabah bahsettiğin gibi görüşmüş oluruz hem.” Telefonu kapatıp arkasını döndüğünde gözyaşı döken Ekin’i gördü.
Ekin, Sarp telefonu kapattıktan sonra O’nunla göz göze geldi. Kendisine bakan o gözlerde daha önce hiç görmediği kadar büyük bir acı olduğunu gördü. Bir şey söylemesini istedi. Herhangi bir şey... Bir hakaret en azından... Hiçbir şey... Sadece bakıyordu. Sonra dönüp gitmeye başladı. Ekin’in dudaklarından “geri dön aşkım” sözü döküldü ama Ekin Sarp’ın bunu duyduğundan emin değildi.
Sarp arkasını dönmüş gidiyordu ki Ekin’in dudaklarından çıkan o baştan çıkarıcı isteği duydu ama geri dönemezdi. Henüz...
.....
Orhan Bey’le İsmet Bey’in aklında benzer düşünceler vardı. Bir önceki gece konuştukları üzerine düşünüyorlardı. İsmet Bey’in ısrarla söylediklerinden sonra Orhan Bey’in yine ikisinin de kabul edeceği fikri bulması gerekmişti. İsmet Bey daha iyi anlamıştı Orhan Bey’in iş hayatındaki başarısını; adam çok iyi pazarlık yapıyordu ve ikna gücü harikuladeydi. İki baba da evlatlarının daha olgunlaşmalarını isterken bu kadar büyük bir değişim geçirmelerini istemediklerini akıllarından geçiriyordu. Çocuklarının hem büyümesini hem de hep küçük çocukları olarak kalmasını istemek çok mu çelişkiliydi?
......
“Sesi çok kötüydü Yelda. Sarp için kaygılandım.”
“Ne olmuş anlatsana Serkan!..”
“Dedim ya Yelda, Ekin ile kavga etmişler. Daha doğrusu Ekin ‘defol git’ diye bağırmış.”
“Bu kadar mı yani?”
“Yelda! Söyleyiş tarzı etkilemiş Sarp’ı. Bu umutsuzluk değil, bu kırgınlık. Çok kırılmış Sarp. Önceden yaşadıkları umutsuzluktu ve kendi kendine umut edecek bir şeyler buluyordu ama şimdi Ekin kalbini kırmış.”
“Ne yapacağız?”
“Her zaman yaptığımızı, destek olacağız ve moralini yükseltmeye çalışacağız.”
“O konuda değil, bizim konumuzda...” Yelda’nın sesinde kararsızlık vardı. Son yaşananlardan sonra abisiyle konuşmanın zamanı olmadığını düşünüyordu.
Serkan derin bir nefes aldı ve sıkıntıyla nefesini verdi ve cevap verdi: “Bilmiyorum Yelda, eğer telefonda konuştuğum zamanki kadar kötüyse biraz erteleyebiliriz. Hemen, sen kızmadan, söyleyeyim; istiyorsan yine de konuşabiliriz. Artık ne olacaksa...”
“Hele bir gelsin de...” dedi Yelda. O’nun da sesi sıkıntılıydı.
.....
Ekin o gün ruh gibiydi. Konuşmuyor, dinlemiyor, görmüyor sadece düşünüyordu. Yaptığı işi otomatiğe bağlamışcasına yapıyordu ama ne iş yaptığının farkında bile değildi. Gönül’ün yanına geldiğini bile fark edemedi. Gönül ise kulağına gelen dedikodudan sonra işin aslını Ekin’den öğrenmek için O’nunla konuşmaya karar vermişti ama duydukları doğruysa Ekin’e ne diyeceğini de bilmiyordu. Birkaç defa seslenmesine rağmen tepki alamayınca Ekin’in omzuna dokunup hafifçe sarstı. Ekin heyecanla “Sarp” dedi ama Gönül’ü görünce hayalkırıklığına uğradı. Aslında bu bile olanları açıklamaya yetiyordu ama Gönül daha fazlasını öğrenmek istedi.
“Ne oldu Ekin?”
“Hiç...”
“Ekiiin... lütfen!”
“Sabah O’nu kıskanmıştım, konuşmaya yanına gittim. Telefonda konuşuyordu. İlk aşkı O’nunla görüşmek istiyormuş.”
“Ee, görüşmeyi kabul ettiğini mi duydun?”
“Yoo, yani o zaman kabul etmemişti.”
“Ee, ne var bunda? Kabul etmemiş işte.”
“Ben... ben.. çok kızdım O’na. Bağırdım!..” Sesi titriyordu Ekin’in. “Peşimden geldi ama ben ‘defol git’ diye bağırınca...” Ekin’in gözlerindeki yaşlar artık süzülmeye başlamıştı. Ekin hıçkıra hıçkıra ağlamamak için tüm gücünü kullanıyordu. “...yüzü... çok kötüydü Gönül. O’nu hiç öyle görmemiştim.”
Ekin zor da olsa olanları anlatmayı başardı. Gönül her şeyi yeniden hatırlattığına pişman olmuştu ama sormuş olmuştu bir kere. Ekin işine döndüğünde akşamı nasıl edeceğini düşünüyordu. Sabah olanlar aklından geçip duruyordu ve Sarp’ı belki de ilk defa tümden kaybetmiş olabileceğini biliyordu. Akşam iş çıkışı Sarp’ı görebilse...
.....
“Ne yapacaksın peki Sarp?”
“Evet, abi, ne yapacaksın?” Serkan’la Yelda kaygılanmışlardı. Sarp’ın bulunduğu durum sadece “defol” sözcüğünü duymakla açıklanamazdı. Birikmiş olan bir şeylerin ardından gelmiş bir tepkiydi anlaşılan.
“Bilmiyorum. Bildiğim tek şey kalbimin ilk defa bu kadar kırıldığı. Sanırım en iyisini zaman gösterecek. Neyse, bunu geçelim. Sizde ne var?” Sorduğu son sorudan sonra Yelda’yla Serkan’ın birbirine bakışları Sarp’ın gözünden kaçmadı. Kararsızlık dolu bakışlar söylemek istedikleri bir şeyin olduğunu ama emin olamadıklarını gösteriyordu.
“Şey... yani... bir şey vardı ama...” Serkan ne diyeceğini bilemiyordu.
“Sana anlatacağımız bir konu vardı ama sonra söylesek de olur abi.” diye araya girdi Yelda.
“Dur tahmin edeyim. İkinizin arasında bir ilişki var ve bunu bana söyleyecektiniz.” Sarp kendisine bakan iki çift gözdeki şaşkınlığı görünce tüm sıkıntılarına rağmen gülmeden edemedi.
“Ne.. nereden anladın?”
“Yapma Serkan, seni, sandığından çok daha iyi tanıyorum.”
“...ama... demiştin ki...”
“Ee, o dediğime rağmen gelip benimle konuşmak istemen de ne kadar ciddi olduğunu ve neleri göze aldığını gösteriyor.”
“Ee, yani sen kızmadın mı şimdi abi?” diye sordu Yelda.
“Eğer bu adamı sevdiysen ben ne yapabilirim ki? Sakın acıma bu haytaya, tamam mı canım kardeşim?”
Serkan ve Yelda üzerilerinden bir ton yük kalkmış gibi hissediyorlardı. İkisi de olanların gerçekliğini algılamakta güçlük çekiyordu.
“Ne zaman görüşmek istiyor Yasemin?” diye konuyu değiştirdi Sarp ve Serkan’ın Yasemin’le karşılaşması üzerine konuşmaya başladılar.
.....
Sarp akşam iş çıkışı o gün yaşadıklarını düşünüyordu servis aracının içinde. Ekin’in sabahki tavrı ve ardından Serkan’la Yelda’nın beklenen itirafı... Düşünceler içindeyken Kenan’ın da orada olduğunu gördü. İçinde büyüyen kıskançlık hissine engel olamadı. Kenan ise Ekin’in iş çıkışına gelerek ne kadar stratejik bir iş yaptığını düşünüyordu. Bahanesi de hazırdı, bir tek Ekin’le konuşabilse yetecekti.
Ekin çıktığında Sarp’ı görmeyi umuyordu ama karşısında Kenan’ı gördü. Sarp da o sırada ne konuştuklarını duyabileceği umuduyla onların yakınlarına gidiyordu. Ne konuştuklarını duyabileceği mesafeye geldiğinde Kenan’ın geçen gün elini tutarak yaptığı jest için Ekin’e teşekkür ettiğini duydu. Boğazında bir yumruk düğümleniyordu. Ne demekti bu? Ekin geri dönmesini istediğinde “aşkım” da demişti ama bu ne demek oluyordu? İşin aslını öğrenmek istiyordu ama ikisini yanyana görmeye daha fazla dayanamadığı için aracının başına döndü. Normalde yanlarına giderdi ama bugün savaşacak gücü yoktu. Çok zayıf hissediyordu kendini.
Ekin Sarp’ın kendisini Kenan’la görmesini istemiyordu ama görmemesi imkansızdı. Belki Sarp işi bırakmıştı. Belki bu akşamlık işi başkası yapacaktı. Umut etmek istiyordu Ekin. Etrafına bakınırken Sarp’ın kendilerine yaklaştığını gördü. Kenan’ın ne dediğinden çok Sarp’ın yaklaşmasına odaklanmıştı ki “...elimi tuttuğun için teşekkür ederim...” sözleri kulaklarını tırmaladı. Yo, yo bu kadar da olamazdı. Bu kabustan uyanması lazımdı. Bu yaşadıkları Türk filmlerini seyrederken eğlenceli oluyordu ama kendisi ne Türkan Şoray’dı, ne de Sarp Kadir İnanır’dı. İşte şimdi de yanlış anlamadan sonra filmin jönü arkasını dönmüş gidiyordu. Ekin ağlamak istiyordu. Daha iyisi bu kabustan uyanmak istiyordu.
Kenan belasını başından savdıktan sonra servis aracına yaklaştığında göz göze geldiler. Konuşulmamış çok şey dudaklarına gelmesine rağmen konuşan olmadı. Sarp Ekin’in gözlerinde pişmanlığı ve çaresizliği gördü. Ekin’se Sarp’a baktığında henüz herşeyi unutmasının mümkün olmadığını... Sarp’ın zamana ihtiyacı vardı. Ekin’in beklemesi gerekecekti. Ekin biliyordu beklemesi gerektiğini. Ekin korkuyordu beklerken geçecek sürenin uzunluğundan ama çaresi yoktu. Sarp’ın gözlerine bakarak “geri dön sevgilim” diye mırıldandı. Duyması imkansızdı Sarp’ın ama dudaklarından ne dediğini okuyabilirdi.
Servis arabasına binerken Sarp’ın telefonu çalmaya başladı. Arayan Yasemin’di. Seneler sonra konuşmak her iki taraf için de, en basit olarak, tuhaftı.
“...Ben artık emekçiyim Yasemin. Çok lüks yerlere gidemem.” Ekin seven birinin yaşayabileceği en zor anları yaşıyordu. Sarp’ın düne kadar kendisine anlattığı kadar çok O’nu sevmiş olması için dua ediyordu. Aşklarına –kendisinin hoyratça harcamaya kalkıştığı aşklarına- güvenmekten başka çaresi yoktu. Eğer Sarp’ı hep itmeseydi şimdi söz hakkı olabilirdi. Hatta buluşmaya gitmemesini bile isteyebilirdi ama olanlardan sonra, yaptıklarından sonra Sarp’ın herşeye rağmen O’na döneceğini umut edebilirdi sadece, daha fazlasını değil.
“Neresi? Galata Köprüsü’nde nargile mi? Güzel fikir vallahi!” Sarp’ın nereye gideceğini bile biliyordu artık. “bu akşam 8’de” lafıyla zamanını da öğrenmişti.
Sarp ne yapacağını bilmiyordu. Yasemin’i geride bırakalı çok olmuştu ama görüşmeyi de istiyordu. Ekin kalbini kırdıktan sonra Yasemin’in kendisiyle neler konuşacağını merak ediyordu. Eğer bu geceyi atlatırsa Ekin’e olan aşkı bir testten daha geçmiş olacaktı.
Bölüm 7:
Ekin hayatında hiç dua etmediği kadar çok dua ediyordu. Saat daha 8 bile olmamıştı ama Ekin Sarp’ın geri dönmesi için dua ediyordu. Aşık olmadan önce böyle bir durumu hoş görmeyeceğini düşünürdü ama aşk insana yapmayacağı çok şey yaptırıyordu. Gururunu bile burnunu sürte sürte törpülüyordu. Kim derdi ki gurur abidesi Ekin bir erkek için bu hallere düşecekti ama düşmüştü.
Ev ahalisi Ekin’deki tuhaflığı görüyor ama ne yapacaklarını bilmiyordu. Gönül söze başlayacak oldu ama kelimeler çıkmıyordu ağzından. Göz ucuyla kaynanasına baktığında O’nun da benzer durumda olduğunu gördü. Sanki herkes Ekin’in yaşadığı gerilimin büyüklüğünü hissediyordu. İsmey Bey ise nedense sakin görünüyordu. Gazetesinden başını kaldırıp arada evdekilere bakıyor ve için için gülümsüyordu. Ne Gülser Hanım ne de Gönül bu tuhaflığı fark edebilmişti. Ekin’inse zaten dünyayı görecek hali yoktu.
“Ben odama çekiliyorum.” dedi Ekin ve kendini odasındaki kanepeye attı. Gözü dakika başı yola bakıyordu. Belki Sarp gelirdi ve herşeyin geçtiğini söylerdi. Uzandı ama arada bir yola bakmayı bırakamadı.
........
Galata köprüsünde yürüyordu Sarp. İstanbul... her daim yaşayan şehir. Sarp’ın Ekine aşkı gibi... Yaşanan olaylardan sonra Yasemin’le görüşmeye yeşil ışık yakmıştı ama şimdi emin değildi. İhanet ediyormuş gibi geliyordu. Aslında ortada ihanet de yoktu ama içi rahat değildi Sarp’ın. Söz vermiş olduğu için geri dönemeyeceğini biliyordu ama yine de rahat değildi. Köprünün üzerinden İstanbul’a bir kere daha baktı ve derin bir nefes alıp Yasemin’le buluşmaya karar verdikleri mekana yöneldi.
........
Serkan ile Yelda o akşam Kız Kulesi’nde yemeğe çıkacaklardı. İkisi de en büyük korkuları gerçek olmadı diye mutluydu. Sarp için kaygılanmaya devam etseler de romantik bir mekanda başbaşa yemek yeme fikrine ikisi de karşı koyamamıştı. Serkan Yelda’yı almak için Teksoyların kapısını çalmıştı ki telefonu çaldı. Kendisine iyilik yaptığını düşündüğü Selim’in yeni yakaladığı mutluluğu derinden sarsacağından habersiz ertesi gün için Selim’le yemekte buluşma planı yaptı.
......
Feryal Hanım kocasını uzaktan seyrediyordu. Elinde rakı kadehi boşluğa bakıyordu ama kocasının aklından nelerin geçtiğini tahmin edebiliyordu. Koca bir ömür beraber geçince karşı tarafı anlamak kolaylaşıyordu. Yine de Orhan’ı hala sevmesinin nedenlerinden biriydi bu. Tüm asıp kesmesine rağmen, biliyordu ki, çocukları söz konusu olunca yumuşak kalplinin biriydi.
“Hayırdır Orhan Bey?”
Orhan Teksoy kafasını kaldırıp karısının gözlerine baktı. Ne cevap vereceğini bilmez gibi bir hali vardı. Önce bir düşündükten sonra “İki kadeh bir şeyler içeyim istedim Feryal.” dedi. Feryal Hanım hiçbir şey söylemeden oradan ayrıldı. Geri gedliğinde elinde iki rakı bardağı vardı. Orhan Bey soran gözlerle bakıyordu. Feryal Hanım umursamaz gözlerle bakarak “Ee, karına rakı doldurmayacak mısın?” diye sordu. Gözlerindeki pırıltıdan Orhan Bey’in ne kadar mutlu olduğu belli oluyordu. Sessizce ama gülümseyerek karısının elindeki bardakları aldı ve birine rakı, diğerine ise su doldurdu. Doldurduğu bardakları Feryal Hanım’a uzatırken “Kendine çatal bıçak almadın mı?” diye sordu.
“Senin önündekiler ne güne duruyor?” Orhan Bey bu cevap üzerine sadece gülümsemekle yetindi.
.......
“Herşeyi unutalım bu akşam...”
“Nasıl yani Yelda?”
“Bencillik yapmak istiyorum Serkan. Unutalım herşeyi. Sadece birkaç saatliğine...”
“Sana ne zaman hayır diyebildim ki?” derken gülümsüyordu Serkan. Yelda’da O’na gülümsedi ve elindeki beyaz şaraptan bir yudum aldı. Sevdiği adam ile dünyada eşi benzeri olmayan bir yerde güzel bir müzik eşliğinde yemek yiyordu. “Karidesli makarnayı almakla iyi seçim yapmışım, sosu harika olmuş.” diye ortaya laf attı.
“Asıl ben seni karşıma oturtarak harika seçim yapmışım. Böyle bir manzara için değdi doğrusu.” diye basit ama yine de hoş sayılacak bir kompliman da bulundu Serkan. Yelda güldü bu söze. Dünyanın en güzel iltifatı olmaktan çok uzak bir sözdü ama sevdiği adamdan gelince hoşuna gitmişti. Hafiften yanaklarının kızardığını fark edince olana kendisi de şaşırdı.
“Bizim ve sevdiklerimizin mutluluğuna içelim mi aşkım?”
“Neden olmasın Serkan?...”
“Beraber geçireceğimiz mutlu yıllara o zaman...”
“Mutluluğumuza...” diye cevap verdi Yelda.
......
Kurti cama geldiğinde Gönül’ün yüz vermeye hiç niyeti yoktu ama söz konusu Kurtuluş olunca kim karşı koyabilmişti ki kalbini bu adama vermiş olan Gönül kararının arkasında durabilsin? Kurtuluş allem etmeiş kullem etmiş ve Gönül’le camda konuşmayı başarabilmişti.
“Evde durumlar nasıl gönlümün kraliçesi?”
“Aman Kurti, sanki çok umurunda. Evi terkedip gittiğini bilmesem sahiden de merak ettiğini sanacağım.”
“Öyle deme ileride yaşayacağımız malikanenin sultanı, tabii ki merak ediyorum. Hem ben ne zaman senin hayatında olanları merak etmedim kalbimin tek sahibi?”
“Bilmiyorum, Ekin kötü görünüyor. Bugün Sarp’la fena bozuşmuşlar galiba. Sabahtan beri ağzını bıçak açmıyor.” diye anlattı Gönül.
“Enişte dedik bağrımıza bastık ama O kızkardeşimizi kırmak için saniye sektirmemiş.”
“Öyle deme Kurti, galiba bu sefer Ekin suçlu olan.” O sırada içeriden bir ses gelince Gönül hafif panikledi. “Ay Kurti, annem beni çağırıyor. Hadi sen de git. Görmesinler seni burada...”
......
O sırada Ekin’se bütün gündür yaşadığı duygu fırtınasını başarısızca dindirmeye çalışıyordu. Umudunu iyice kaybetmeye başlamıştı. Başlarda Sarp’ın gitmekten vazgeçeceğini umut etmek istemiş ama Sarp’ın odasında yanmayan ışıktan umudunun boş olduğunu anlamıştı. Gece ilerliyordu ama Sarp’ın geldiği yoktu. Cam kenarına oturup Sarp’ın odasını seyretmeye koyuldu. Saat ilerliyordu ve Sarp’ın geri geleceğine dair umutları harını kaybeden bir ateş gibi sönüyordu. İçeriden annesinin Gönül’e seslendiğini duyduktan sonra Kurti’nin uzaklaşmakta olduğunu fark etti. Kurti bile karısını görmek için gelmişken Sarp nasıl gelmezdi? Hiç sevmiyor muydu karısını... yani eski karısını? Ekin sağlıklı düşünebilme noktasını geçeli çok olmuştu. Sarp ile yaşadıklarını düşündükçe kendi kuruntularını daha bir büyütüyor ve kabusa dönüştürüyordu. O sırada karşı evde ışık yanınca heyecanlandı ama yanan ışığın Kurti tarafından yakıldığını anlaması zaman almadı.
.......
Sarp yer minderlerinin bulunduğu mekana girdiğinde yüzünde gergin bir ifade vardı. Etrafına bakındığı zaman kenarlarda bulunann yer minderlerinde ayrı olarak ortada masaların olduğunu da gördü. Çok kalabalık olmasa bile göze dolu görünecek kadar çok insan vardı. Gözleri buluşmak için geldiği kadını ararken bir yer minderinde yalnız başına oturan bir kadını görünce bakınmayı bıraktı. Yaklaştıkça kadının kıskanılacak kadar güzel olduğu belli oluyordu. Ne kadar güzel bir kadın olduğunu anlamak için göz ucuyla süzen erkekleri saymak yeterliydi.
Sarp güzel kadının yanına geldiğinde yüzündeki gerilim kaybolmuş yerini kocaman bir gülümseme almıştı. Öyle bir gülümseme ki Ekin hayatına girdiğinden beri bu kadar gülümsememişti hiç. Belliydi, Yasemin’i görünce ne sabah yaşanan olay kalmıştı ne de Ekin’in sebep olduğu diğer sorunlar...
“Merhaba!”
“Merhaba, tanışıyor muyuz?” diye cevapladı Yasemin.
“Sanırım sizi daha önce bir yerde görmüştüm.” diye devam etti Sarp ve karşılık olarak tatlı bir kahkaha aldı.
“Otursana...”
Sarp Yasemen’in hemen yanına çöküverdi. İkisi de gülümsüyordu.
“Uzun zaman oldu oldu Yasemin. Kendini özletmenin suyunu çıkardın, biliyorsun, değil mi?”
“Eh, öyle de diyebilirsin.” diye gülümseyerek cevap verdi Yasemin.
“Geçen yıllar senin için çalışmış anlaşılan. Eskisinden de güzel olmuşsun.”
“Yok canım, sadece benim için çalışmamış yıllar gördüğüm kadarıyla. Teksoy holdingin veliahtı için de çalışmışlar anlaşılan. Bu kadarını beklemiyordum açıkçası.” diye iltifata karrşılık verdi genç kadın. Eski günlerden bahsederek bıraktıkları yerden devam etmeleri zor olmadı. Konuştukça eskiden beri var olan ortak noktalarını yeniden keşfediyorlardı. Ekin mi? O da kimdi? Yasemin’le Sarp aynı çevrenin insanıydılar. Aynı zevkleri vardı. Benzer hayalleri paylaşıyorlardı. Aynı dili konuşuyorlardı. Aynı şeylerden zevk alıyorlardı. Benzer eğlence anlayışına sahiptiler. Konuşurken göz göze geldiler. O an gelmişti işte. Kaçınılmaz an... Dünya duracak, etraftaki insanlar unutulacak ve kesişen gözler aradaki mesafeyi azaltacak ve iki çift dudak birbirine değecekti. Mesafe kapanmaya başlamıştı bile. İki eski aşık karşı konulmazı yapıyordu.
Bölüm 8:
Ekin kan ter içinde uyandığında gözlerinde yaşların olduğunu fark etti. Karşıdaki evin artık ezberlediği camına bakarak sızmıştı anlaşılan. Saatine baktığında 11’i geçtiğini gördü. Kalbi hala deli gibi çarpıyordu ve henüz gerçek dünyaya tam olarak dönememişti. Hayatı boyunca bu kadar korkutan bir kabus görmemişti. Sakinleşebilmek için su içmeye karar vermişti ve alışkanlık olduğu üzere pencereden dışarıya baktı. İşte o an sakinleşmeye başlamış olan kalp atışları yine tavana vurdu. Önce hala uykuda olduğunu düşündü. Gördüğünü gerçekten de gördüğüne bir türlü emin olamıyordu ama yaklaşan kişi her adımda Sarp’a daha çok benziyordu. Karanlıkta yüzündeki ifadeyi seçmekte zorlanıyordu ama o yüzü her zaman tanırdı. Aklına ve kalbine kazınmıştı o yüz ne de olsa.
.......
Yelda Serkan’dan veda öpücüğü almış içeri giriyordu ki Serkan’ın kendisine seslendiğini duydu. “Yelda... Sana söylemeyi unuttum canım. Yarın için birine yemek sözü verdim.” Yelda başta bu sözlerin görüşmemeleri için bahane olduğunu sandı. Tam yüzünü buruşturup bir şeyler söyleyecekti ki Serkan devam etti: “Eğer senin için de sakıncası yoksa benimle yemeğe gelir misin? Sonuçta bu yemek bana iyilik yapmış birinin iyiliğinin altında kalmamak için...”
Yelda elinde olmadan gülümsedi. Bu adamda hala bir umut vardı. “Ne iyiliği?” diye sorunca Serkan başına gelen olayı anlattı. Yemeğe beraber gitme kararına varınca yeni bir veda öpücüğüyle ayrıldılar. Hem kim veda öpücüklerinin bir taneyle sınırlı kalması gerektiğini söylemişti ki?
.......
Sarp artık tüm ayrıntısını ezberlediği cama yaklaşırken tül perdenin arkasında duran belli belirsiz karaltıyı fark etti. Ekin penceredeydi anlaşılan. Acaba O’nun gelmesini mi beklemişti? Eğer bu doğruysa bu günden hatırlamak isteyeceği tek şey bu olurdu. “Bitsin artık! Tanrım, bitsin artık bu hasret. Eski günahlarımın diyetini öderken tek acı çeken ben değilim.” diye aklından geçiriyordu. Camın önüne geldiğinde karaltı olarak Ekin’e bakmaya başladı.
Ekin aradaki tül perdeye rağmen Sarp gözünün içine bakıyormuş gibi hissetti. Bütün gece Sarp’ın gelmesini istemişti. Şimdi ise ne düşüneceğini bilemiyordu. Acaba niye gelmişti? Bu soru aklına düşer düşmez eski korkuları yine su yüzüne çıkmaya başladı. “Bana herşeyin bittiğini söylemey geldi. İlk aşkını unutamadığını söyleyecek. Kabus da olsa doğruydu. O kadın Sarp’a daha uygun.” diye mırıldanıyordu Ekin.
Sarp Ekin’in perdeyi aralamasını bekliyordu. Umuyordu... Dakikalar geçiyordu ama o perde eylemsizlik yasasına uymaya devam ediyordu. Oysa karaltı bir o yana, bir bu yana hareket edip duruyor ama pencereden de ayrılmıyordu.
“Ne düşünüyor acaba? Niye açmıyor perdeyi?” diye sordu kendi kendine ama Sarp sorularına ne cevap vereceğini bilemiyordu. Bazen, hele böyle durumlarda, Ekin’in aklından geçenleri anlamak imkansızdı. “Acaba ‘geri dön’ deyişini yanlış mı duydum? Niye açmıyor pencereyi?” diye umutsuzluğa kapıldı Sarp. Dakikalar geçmişti ama Ekin’den bir ışık görmemişti. Sarp’ın içindeki hüzün büyüyordu. Gözlerini pencereye dikti. Bakışlarında yakarış vardı. En azından aralarındaki sorunları konuşmak istiyordu. Etraflarındaki insanlar yüzünden başlarında olan sorunları daha sonra hallederlerdi ama önce kendi aralarındaki sorunları halletselerdi. Yüzündeki umutsuzluk daha bir büyüdü. Gözlerinin yere doğru çevirdi başını eğerek. Pencereye son bir bakış attı ve yavaşça arkasını dönmeye başladı.
Ekin aşkının yüzündeki umutsuzluğu görmüştü. Yere çevrilen bakışı da... Sonra Sarp’ın yavaşça arkasını döndüğünü gördü. Çok yavaş dönüyordu ama belliydi gidecekti. Belki sadece oradan değil, Ekin’in hayatından da... Ekin’in kalp atışları hızlandı düşündüğünün olma olasılığı karşısında. O an tüm mantık zorlamaları, tüm kaygılar, tüm O’ndan beklenenler unutuldu. Dünya farklı bir boyuta geçti. Ekin tüm benliğiyle yegane aşkının yanına, dışarıya, koşmaya başladı. Koşarken “Gitme Sarp” diye söyleniyordu. “Dur Sarp! Gitme Sarp! Bekle beni!...”
Ekin ev içinden koşarak çıktığında yatmaya hazırlanan ev halkı ne olduğunu anlayamadı. Ekin deli gibi odasından çıkmış dış kapıya doğru koşmuştu. “Neler oluyor” sorusu sorulmuş ama gelen cevap “Gitme Sap! Bekle beni!...” olmuştu. İsmet Bey Sarp’ın adını duyunca oturduğu yerden kalktı. Gönül ile Gülser Hanım da O’nu takip etti. Hızlı adımlarla Ekin’in ardından dışarıya yöneldiler.
Ekin ayaklarına bir çift terlik bile geçirmediğini fark edecek durumda değildi. Sarp’ın gitmeye başladığında söylediği sözleri tekrar tekrar söylemeye devam ediyordu. Koşar adımlarla Sarp’a yaklaştığında Sarp sesini sesini duymuştu. Nefes nefese “gitme” diyebildi.
Sarp en basit anlatımıyla şaşkındı. Aslında olduğu durumun nasıl anlatılabileceği üzerine biraz düşünülse şaşkın olmaktan daha güzel bir anlatım bulunabilirdi ama şaşkınlık da şu an için halini anlatmaya yeterliydi. “Ekin?”
“Gitme Sarp. Her şey için özür dilerim. Ne olur beni affet!...” diye nefes nefese konuştu Ekin.
“Ne için affedeyim?”
“Sabahki...” diye cevap vermeye çalışan dudaklarına bir el dokundu ve elin sahibinin “şşş” dediği duyuldu. “Ben seni karşımda böyle görünce unuttum bile...”
“Ama ben unutmadım Sarp. Unutamam... Seni çok kırdım. Seni dinlemedim, kıskançlığım aklımı almıştı ve asla söylemek istemeyeceğim şeyleri söyledim.”
“Bu, beni hala sevdiğin anlamına mı geliyor?”
“Böyle pat diye sormasan olmuyor, değil mi? Gece boyunca ne kadar kaygılandım, biliyor musun?” dediğinde kafasına dank etti. “Bir dakika! Yoksa sen bana herşeyin bittiğini söylemeye mi geldin?”
Sarp neye uğradığını şaşırdı ve ancak “Ha?” diyebildi. Ekin’se konuşmaya devam ediyordu:
“Yani düşünürsen O’nun sana daha çok yakıştığını kabul edersin. Aynı dünyanın insanlarısınız, aynı şeylerden hoşlanıyorsunuz, hem çok da güzel.”
“Güzel olduğunu nereden biliyorsun? Resmini mi gördün?”
Ekin düşündüğünde Yasemin’i hiç görmediğini fark etti. “Yoo, görmedim ama...”
“Sen şimdi hiç görmediğin birinin çok güzel olduğunu ve bana daha uygun olduğunu iddia ediyorsun?” dedi Sarp.
“Değil mi?”
“Güzel ama ben Kainat güzelinden aşağısına razı olmam ve o kainat güzeli de, tesadüf bu ya, karşımda duruyor ve bana tuhaf şeyler söylüyor.” Sarp gülümsüyordu.
Ekin de gülümsemeye başlamıştı ki arkadan bir ses geldi:
“Ne işi var bu adamın burada?”
Ekin korkuyla arkasına baktığında babasını ve diğerlerini gördü. Babasının kızgın halini görünce Ekin korktu. Suçlu bir şekilde babasının yüzüne baktı.
“Ne işi var bunun, dedim!” diye daha sert bir şekilde konuştu İsmet Bey ve devam etti: “Sana herşeyi açıkça anlatmıştım. Ya bu adam ya ailen, demiştim. Sen anlaşılan benim sağlığımı hiç önemsemiyorsun!” Sarp bu sözlerden sonra bir şey söyleyecek oldu ama Ekin O’nu susturdu.
“Demek önemsemiyorum ha? Yazıklar olsun! Ne sen beni tanıyabilmişsin ne de ben seni... Sen istedin diye boşandım. Herkes biliyor ya uzak kalmak için çok uğraştım kalbim Sarp’la çarparken ama başaramadım. Her suçun diyeti vardır ve ben diyetimi fazlasıyla ödedim. Sen baba? Sen ne yaptın? Beni affetmeyi bile denemedin! Hep suçluymuşum gibi baktın. Abim için olan bağışlayıcılığının onda birini benim için göstermedin ve bana yazıklar olsun ha?!” Ekin fazla ileri gittiğini biliyordu ama kendini durduramıyordu. Bütün gündür yaşadığı heyecan, korku ve kaygılar tüm psikolojisini altüst etmişti. Tam tiradına devam edecekti ki Sarp’ın kolundan tuttuğunu fark etti. “Sakin ol Ekin. Daha fazla konuşursan pişman olacağın şeyler söyleyeceksin. Tüm olanlara rağmen O senin baban.”
Herkes Sarp’ın dediklerini duymuştu. İsmet Bey de... İçinden gülümsedi ama belli etmedi. Kızı aşık olmuştu ve doğru düzgün bir adama aşık olmuştu. İsmet Bey’in yanında bulunan iki kadın ise olanları korku dolu gözlerle izliyordu. “Sen seçimini yaptın kızım. Şimdi içeri gir. Yarın olunca ne yapılacağını, bundan sonra ne olacağını konuşuruz.” dedi İsmet Bey.
“Önce Sarp’la konuşacağım. Sonra içeri gelirim...” dedi Ekin ve “...eğer gelecek bir evim varsa hala” diye ekledi.
“Bildiğin gibi yap!” dedi İsmet Bey ve Gülser Hanım’ı ve Gönül’ü alıp eve doğru yürümeye başladı. Sarp ve Ekin başbaşa kalmıştı.
.....
İçeri girdiklerinde İsmet Bey hanımlara yatmalarını söyledi ve kendisi telefon eline alıp ezberindeki numarayı çevirdi. Aradığı telefon iki defa çaldıktan sonra açıldı.
......
Yelda içeri girdiğinde annesiyle babasının karşılıklı rakı içtiklerini gördü. Onlarla şakalaşmaya karar yanlarına gitti.
“Oo, afiyet olsun. Bakıyorum yokluğumu fırsat bilip kurmuşsunuz sofrayı.”
“Ne var bunda? Karı-koca karşılıklı iki kadeh içemeyecek miyiz?”
“Belli baba, belli. Dibini bulmuş büyük Tekirdağ rakısı şişesinden iki(!) kadehle kaldığınız belli...” dedi gülerek. Orhan Bey cevap verecekti ki telefonu çaldı. Kimin aradığına baktığında şaşırdı ve “Hayırdır inşallah! İsmet Beyler’in telefonu. Ne oldu acaba?” diyerek telefonu cevapladı.
“Efendim?”
“Alo, Orhan Bey? Ben İsmet...”
“Hayırdır İsmet Bey? Bir şey mi oldu?”
“Oldu ya. Planın ikinci kısmına geçebiliriz artık. Şimdi geç oldu. Yarın daha ayrıntılı konuşuruz.”
“Peki, nasıl isterseniz... İyi geceler.”
“İyi geceler...”
Bölüm 9:
Sarp’la Ekin az önce yaşanan gerilimin ardından şaşkınca bakışıyorlardı. İlk kendini toparlayan Sarp oldu. “Özür dilerim Ekin...” Ekin konuşmasıyla içinde bulunduğu trans halinden kurtuldu. “Niye ki?” Sarp cevap vermeye teşebbüs etti ama Ekin devam etti:
“Az önce olanların olmasını istemezdim ama başımıza gelenler haksızlık. Bu kadarını da hak etmedik. Galiba benim de bir dayanma sınırım var.”
“Yine de böyle olmasını istemezdim. Şimdi ne olacak?”
“Bilmiyorum Sarp. Konuştukça daha fazla üzüleceğim. Şimdilik bu konuyu konuşmasak...”
“Ne konuşalım o zaman?” diye sordu Sarp.
“Mesela ben senden özür dileyebilirim. Sabah olanlar için. Seni gerçekten kırdım ve seni kaybettiğimi düşündüm. Hatta buraya geldiğinde herşeyin bittiğini söyleyeceğini sandım. O yüzden perdeyi bile açamadım.”
“Sabah çok kırıldım, bunu senden saklamayacağım ama geçti artık. Seni yanımda gördükten sonra, ne kadar pişman olduğunu gördükten sonra kırgın kalmam imkansız. Hem buraya geldiğimde kırgınlığımı unutmaya hazırdım.”
“Çok korktum Sarp. Kabus gördüm.”
“Kabus?”
“Evet. Sen Yasemin’le buluşuyordun ve hemen beni unutuyordun. Çok güzel biriydi ve her yönüyle sana uygun biriydi.”
“Babanlar gelmeden önce de bunları söylemiştin. Yine aynı cevabı vereceğim. Ben artık kainat güzellerinden aşağısına bakmam.” derken gülümsedi Sarp ve devam etti: “Her yönüyle uygun olmaya gelince, ben gönlümü inatçı ama adil, sert ama sevecen, güzel ama kendini beğenmişin biri olmayan, beni hem dünyanın en güçlü hem de en zayıf erkeği gibi birine kaptırdım. Ben gönlümü sana kaptırdım. Seni sevdiğime dair ölümüne yemin ettim. O yeminden dönmedim Ekin, dönemem. Ben seni seviyorum.” Sarp bunları derken Ekin’in gözlerinin içine bakıyordu. Ekin nefesinin kesildiğini hissediyordu. Kendisini bu kadar seven aşkına kendi sevgisini gösterememekten korkuyordu. Sarp sanki korkuyu sezmiş gibi sordu: “Ne oldu Ekin? Seni düşündüren ne?”
“Sen bunca şeyi söylüyorsun ama ben? Ben seni ne kadar sevdiğimi gösterememekten korkuyorum Sarp.”
“Sen bana gülümseyip sevgiyle baktığın her zaman benim ettiğim onca laftan daha fazlasını yapıyorsun aşkım.” Bu söz üzerine Ekin gülümsedi. Gözleri ışıldıyordu Ekin’in ve Sarp o gözlere baktıkça kayboluyordu karşısındaki güzellikte. Sarp Ekin’e biraz daha yaklaştı ve O’nu belinden kavradı. Yüzü Ekin’e yaklaşmaya başladığında konuşuyordu: “Birazdan ne olacağını biliyorsun, değil mi? Seni öpeceğim. Ne tokadı yediğim ilk öpücüğüm gibi olacak ne de yağmur altında onca insan önündeki kaçamak öpücüğümüz gibi. Seni öpeceğim. Biliyorsun değil mi?”
Ekin’in kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Sarp’ın gözlerinin içine bakmaya devam ederek ürkek bir şekilde başını sallamakla yetindi. Sarp’ın yüzü iyice yaklaştı ve sonra dudakları birleşti. İlk anda heyecandan tadını alamadı ama sonra ısınmaya başladığını hissetti. Dudaklarına dokunan bir çift dudak tüm vücudunu ısıtmaya başladı. Kendini bıraktıkça önce ayaklarının altındaki yerin kaybolduğunu hissetti. Sonra gökyüzü kayboldu. Ekin bir şey düşünemiyordu. Sadece Sarp’ın O’nu yönlendirmesini takip ediyordu.
Sarp için öpüşmek yeni bir şey değildi. Kaç defa öpüştüğünü söyleyemezdi ama Ekin’i korkusuzca öpmeye başladığında önceden öpüştüğüne emin olamadı. Eğer öncekiler öpüşmeyse Ekin’le yaptıkları bambaşkaydı. Eğer öpüşmek gerçekten buysa önceden yaşadıkları hiçbir şeydi. Değersizdiler... sarp’ın aldığı hazdan başı dönüyordu. Bu an için çok beklemişti ve değmişti de.
Öpüşmeyi kestiklerinde ikisi de nefessiz kalmıştı. Ekin’in ağzından “vay be” benzeri bir ses çıktı ama Sarp duruyordu. Ekin Sarp’ın konuşmadığını duyunca korkuya kapıldı. Acaba hayalkırıklığına mı uğramıştı Sarp? “Sarp” diye seslenince Sarp nefes almayı unuttuğunu fark etti ve derin bir ve sesli bir nefes aldı. “Ne oldu? Niye konuşmuyorsun?”
“...va.. hmm.. aa...” diye anlamsızlar döküldü Sarp’ın ağzından.
“Ne diyorsun Sarp?” derken Ekin’in sesindeki düş kırıklığı belli oluyordu. Sarp’ın beklediğini bulamadığından emin olmuştu.
“Ben... ben... hiç...” diye saçmalaya devam eden Sarp bir an durdu ve Ekin’i yakaladığı gibi yeniden öpmeye başladı. İkinci seans bittiğinde Sarp gülümsüyordu. Ekin’se şaşkındı. “Neydi şimdi bu?” diye sordu Ekin ama gözlerinde ve sesinde hınzır bir ton vardı.
“Ne yani, seni korkusuzca öpme fırsatı yakalamışken bir kereyle yetineceğimi mi sandın? Niye? Yoksa senin hoşuna gitmedi mi?”
“Doğruyu söylemek gerekirse bu kadar niye beklediğimizi merak ediyorum.”
“Seni daima seveceğimi biliyordum ama artık ne yaparsan yap Ekin, benden kurtulamazsın.”
“Kurtulmak isteyen kim?” diye güldü Ekin. Birbirlerine gözlerine bakıyorlardı. Konuşmuyorlardı ama onlarca söz söyleniyordu o sessizlikte. Bir köpeğin havlaması ikisini de kendine getirdi ve gerçek dünyaya döndüler. “Sarp... Benim içeri gitmem gerek. İşleri iyice kötüleştimeyeyim. Zaten herşey karışacağı kadar karıştı.”
“Haklısın aşkım ama istersen bize de gelebilirsin.”
“Ben içeri gideyim. Kurti’yle birlikte yaşıyor olsan bile seninle aynı yerde kalmam doğru olmaz Sarp.”
“Haklısın... Yarın geleyim mi? İstersen beraber yüzleşiriz babanla.”
“Ben sana haber veririm gerekirse. Senin olman işleri zorlaştırır.”
“Seni seviyorum Ekin.”
“Ben de seni seviyorum Sarp.” diye cevap verdi Ekin ve eve doğru yürümeye başladı. Sarp da kendi evine doğru yürümeye başlamıştı ki geri döndü. Kendisine doğru yürüyen Ekin’i görünce gözlerinin içi parladı ve yüzüne ancak Ekin’i gördüğünde ortaya çıkan o gülümseme kondu. Birbirlerine son bir öpücük verip ayrıldılar.
........
Yelda Serkan’ın kendisini almasını beklerken o gün yaşayacaklarının hayatını altüst edeceğini tahmin edemezdi. O’nun için başlayan gün Serkan’la beraber geçireceği sıradan ama güzel günlerden biriydi. Saatine baktığında Serkan’ın birazdan kapıda olacağını düşündü. Çok geçmeden Serkan gelmişti bile. Gidecekleri restoranın yolunda havadan sudan konuştular. Yelda biraz da merakından bu buluşmanın arkasında yatan olayın ayrıntılarını dinledi ve Serkan’a takılmadan edemedi hikayeyi dinlerken.
İki sevgili üç kişi ayrıltılmış olan masaya ilerlerken misafirlerinin çoktan gelmiş olduklarını gördüler. Serkan gülümseyerek “Erkencisin bakıyorum. Yoksa biz mi geç kaldık?” diye sordu Selim’e.
“Yok ben biraz erkenciyim.”
“Tanıştırayım, sevgilim Yelda. Yelda, bu da Selim...” dediğinde Yelda masadaki adamın yüzüne ilk defa dikkatli baktı. Yelda’nın yaşadığını en iyi “şok” açıklardı. Yıllar öncesinde kalan bir hayalet yine hortlamıştı. Selim ilk defa tanışıyorlarmış gibi yapınca Yelda da oyuna katıldı ve “tanıştığımıza memnun oldum” dedi. Serkan hiçbir şeyi anlamamıştı ama Yelda’nın aklında bu işin ne kadar devam edebileceği sorusu vardı. Mutlaka geçmişiyle yüzleşmesi gerekecekti.
..........
Sabah uyandıklarında Sarp ve Ekin aynı karmaşık duyguları yaşıyorlardı. Geri dönülmez bir yola girmişlerdi ve bu hem heyecanı ve mutluluğu hem de kaygıyı ve korkuyu beraberinde getirmişti. Heyecan ve mutluluk vardı çünkü taşları yerinden oynatma pahasına da olsa artık bir araya gelmeleri kaçnılmazdı. Kaygı ve korku vardı çünkü bir araya gelmek için taşları yerinden oynatmaları gerekecekti. Sarp Ekin’in yüzleşecekleri kaygılanırken Ekin yatağından kalkıp salona geçti. Nefret ediyordu bu rahatsız edici sessizliklerden. Biri konuşmaya başlasa devamını getirmek kolay olacaktı ama herkes böyle susarken geriliyordu ve söze nasıl başlayacağını bilemiyordu.
“Yardım edebileceğim bir şey var mı anne?”
“Yok kızım.” Al işte! Ne vardı sanki annesi iki kelimeden fazlasını söylese. Konuşma daha başlamadan bitmişti ve o rahatsız edici sessizliğe geri dönmüşlerdi. Kahvaltı masasına oturduğunda babası söze başladı:
“Dün geceden sonra konuşmamız gerekenler var.” Ekin bir şeyler söyleyecek oldu ama İsmet Bey eliyle susmasını işaret etti.
“Sana zamanında açıkça anlatmıştım neler hissettiğimi malum konuda ve sen dün gece seçimini yaptın. Lafı uzatmayacağım. Derhal evleneceksiniz. Hatta anlı şanlı düğün bile yapacaksınız. Gazetelere de haber vereceksiniz ve bu defa gerçekten evlendiğinizi anlatacaksınız. Sonra da tek başınıza ayaklarınızın üzerinde duracaksınız. İsterseniz Sarp’ın ailesiyle yaşarsınız ister kendi ayaklarınızın üzerinde durursunuz. Benim söyleyeceklerim bunlar. Eğer birazcık babalık hakkım varsa bu dediklerimi sorgulamadan yaparsınız.” Ekin duyduklarına inanamıyordu. Sevinsin mi, üzülsün mü, bilemiyordu. Şaşkınca etrafına bakındı ama aradığı cevaplardan çok aynı şaşkınlığı gördü annesinin ve Gönül’ün yüzlerinde.
Kahvaltıdan sonra işe gitmek için hazırlanıyordu ki cep telefonunda “Sarp arıyor” yazısını gördü. Telefonu açtığında duyduğu ilk söz “ Ne oldu sabah?” oldu.
“Yeniden evleniyoruz Sarp!” diyebildi sadece, kahvaltı masasında yaşadığı şaşkınlık devam ediyorken.
Bölüm 10:
Telefonda ne olup bittiğini anlamaya çalıştı Sarp ama Ekin’in şaşkınlığını atamamasından dolayı merakını gidermekten çok kafası karıştı. Servis aracına atladığı gibi işe gidecekleri duraklarından almaya gitti. Ekin’le yaşadıklarından öğrendiği bir şey varsa o da sabırlı olmayı bilmesi gerektiğiydi. Ekin’i durakta gördüğünde artık O’nu her görüşünde bir rutin haline gelen heyecan dalgası yine tüm vücudunu sardı. Merak içindeydi, kaygılıydı ama bu Ekin söz konusu olunca heyecanlanmasını engellemiyordu.
Varacakları istikamete geldiklerinde her sabah ve akşam beraber yolculuk eden aşina yüzler kazançlarını hak etmek için çalıştıkları yere yöneldiler. Yeni bir gün yeni bir alınteri akıtmak demekti. Ekin ise Sarp’la kouşmak için kalmıştı.
“Öğleye kadar izin alalım mı?” diye teklifte bulundu Sarp. Ekin karşı çıkmadı ve ikisi izin almak için gerekli kişilerle görüşmeye gittiler. Ekin dışarı çıktığında Sarp’ı kendisini beklerken buldu. “Nereye gideceğiz Sarp?”
“Altımızda arabamız var, nereye istersek oraya gidelim.”
“Sakince konuşabileceğimiz bir yer olsa iyi olur. Sahile gidelim mi?”
“Aklımı okudun Ekin.”
........
Yelda’nın yalnız kalmak istediğini söylemesi üzerine Serkan’ın kafası karışmıştı. Dünden beri bir tuhaflık vardı olanlarda ama adını konduramıyordu. Durup dururken kendisini sevdiğini söylemişti Yelda ama söyleyişinde açıklayamadığı bir şeyler vardı. Sonra O’na sarılması... Serkan kaygılanmasının yersiz olduğunu telkin ediyordu kendine ama pek de başarılı olamıyordu.
Yelda ne yapacağını bilemiyordu. Geride kaldığına inandığı Selim dünkü karşılaşmalarıyla hiç de geride kalmadığını ortaya koymuştu. Serkan’ı sevdiğini söylerken, O’na sarılırken yalan söylüyormuş gibi hissediyordu. Selim meselesini çözmeden Serkan’la yaşayacaklarının yalan olacağına inanıyordu. Selim’i tekrar gördüğünde kafası çok karışmıştı. Acaba bunca zaman kendini mi kandırmıştı? Hep Selim’in hayatını mahvettiğine inandırmıştı kendini. Serkan’a baktığında kendini tutamamış ve O’nu çok sevdiğini söylemişti ama şimdi bunu suçluluk duygusuyla mı yaptığını düşünüyordu. Cevapları bulması lazımdı ama aradığı cevaplar odasında değildi. Bir zamanlar çok iyi bildiği o izbe mekana gitmek ve bu ızdıraptan O’nu kurtaracak cevapları orada aramak en doğru hamle olacaktı.
......
Orhan Bey odasında oturmuş İsmet Bey’in gelmesini bekliyordu. Sekreteri İsmet Bey’in geldiğini haber verince hemen içeri almasını söyledi.
“Hoş geldin İsmet.”
“Hoş bulduk Orhan Bey.”
“Bu “bey” lafını kaldırsak artık... Dünürümün bana “bey” diye hitap etmesini istemem şahsen.”
“Ne bileyim, alışkanlık işte Orhan Bey.”
“Sadece Orhan demen yeterli. Ee, neler oldu? Bizim başbelaları ne yapıyorlar?”
“Konuştuğumuz gibi yapıp Ekin’e ultimatomu verdim. Şaşkınlıktan dili tutuldu. Sadece O’nun olsa iyi, Gülser’in halini de görmeliydin.” derken gülüyordu İsmet Bey. Sonra devam etti:
“Sanırım şu sıralar oğlunla kızım ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardır.”
“Bizim keratanın ne kadar şaşırdığını görmek isterdim doğrusu.” Bu söz üzerine iki baba gülmeye başladılar.
“Ee, şimdi sen Sarp’ı arayıp kendi payına düşeni yapacaksın herhalde?”
“Öyle, öyle. Hatta beklemektense şimdi aramak en iyisi.” derken Cep telefonundan Sarp’ın numarasını çevirmeye başlamıştı bile.
“Baba?!?...”
“Ne var eşşek sıpası? Baban ya! Beğenemedin mi?”
“Yok baba, o değil de... Şaşırdım yani.”
“Şaşırırsın tabii. Bana bak, Ekin’i de al ve yanıma gel çabuk.”
“Ekin’i mi?..”
“Ekin’i ya. Yanında olduğuna eminim. Hiç inkar etmeye kalkışma. Her şeyden haberim var sıpa! Evden kaçıp gittin diye benden kurtuldun mu zannettin?”
“Pe.. peki baba... Birazdan geliyoruz.”
İki dünür gülüyordu az önce yaşananlara. “Ee, birer kahve içelim mi İsmet?” derken Orhan Bey sekreterine direktif vermeye başlamıştı bile. “Kızım bize iki...” derken İsmet’e dönüp “orta?” diye sordu. Onaylar nitelikteki baş sallamasını görünce sekreterine “ iki orta kahve!” dedi.
.....
“Babam bizi çağırıyor Ekin?”
“Niye ki?” Ekin şaşırmıştı. Sarp’la sabah babasının kendisine söylediklerini konuşurken birden gelen telefon konuşmalarını yarıda kesmişti.
“Bilmiyorum ama herşeyden haberi olduğunu ve bizi derhal yanına beklediğini söyledi.”
“Eh, ne yapalım, gideceğiz o zaman.”
.......
Yelda aklına koyduğunu yapan biriydi ama bu son kararı için aynı kararlılıktan bahsetmek mümkün değildi. Korkuyordu. Yine de Selim’in evinin önüne geldiğinde ne olursa olsun bu işe bir çözüm bulması gerektiğini düşündü. Ne yaparsa yapsın çözümün patikası bu evden ve bu evde yaşayan adamdan geçiyordu. Etrafına bakındı ve kapıyı çaldı. Çok geçmeden kapı açıldı ve Selim göründü. Yüzünde sinsi bir gülümseme vardı ve “biliyordum geleceğini” der gibi bakıyordu. Yelda son bir defa daha etrafına baktı ve içeri girdi.
......
Minibüste Sarp’la giderken birden Ekin’in aklına Sarp’ın Yasemin’le ilgili ne olduğunu hiç anlatmadığını hatırladı. Olaylar öyle hızlı gelişmişti ki Sarp gelene kadar içini kemiren bu konu henüz Ekin için gizemini korumaya devam ediyordu.
“Sarp? O kadar kaptırdık ki kendimizi... biliyorsun olanlar... Dün ne oldu Yasemin’le?” Aslında kıskanç bir ses tonuyla söylemek istememişti ama nedense Yasemin’in adını anarken kendine hakim olamamıştı. Sarp şaşkınca bir-iki saniye Ekin’e baktı. Sonra gözünü yola çevirdi ve ciddi bir ses tonuyla anlatmaya başladı:
“Bildiğin gibi O’nunla buluşacaktım ama Galata Köprüsü’ne vardığımdan yanlış yapıyormuşum gibi geldi. Aslında olan bir şey yoktu ama kendimi ihanet ediyormuşum gibi hissettim. ‘Sana’ ihanet ediyormuşum gibi hissetim.” Sonra tekrar Ekin’in yüzüne baktı ve devam etti:
“Buluşacağımız yere sırf söz verdiğim için gittim. Beni bekliyordu. Yanına gittim ama oturmadım. Yüzüme bakınca sanki anladı ve bana ‘kalmayacaksın, değil mi’ diye sordu. Başımı salladım. ‘Anlıyorum’ dedi ve ‘aşıksın, O’nun yanında olmak istiyorsun’ diye ekledi.”
“Ee, madem dediğin kadar kısa bir görüşmeydi, kaç saat nerelerdeydin? Evde değildin...”
“Vaay, evimin yolunu da mı gözlüyorsun Ekin Hanım?” diye güldü Sarp.
“Off Sarp! Kızdırma beni, biliyorsun seni bütün gece beklediğimi...” Bu söz üzerine Sarp yeniden ciddileşti.
“Mahallelinin eğlenmek için gittiği o yere gittim. İlk defa kaldırımın diğer tarafında o insanlarla birlikte oturdum. Sonra senin hayal kurduğun sahil kenarına gittim ve düşündüm. Seni, beni, kırgınlığımı düşündüm, Ekin.”
“Sonra?...”
“Pencerenin karşısında hiç konuşmadan dakikalarca dikildim, değil mi?”
“Ama bu sefer günlerce beklemedin. Ayrılıyordun, gitmeye başlamıştın...”
“Ne bekliyordun ki Ekin? ‘Defol git’ diye bağırmıştın ve cama çıkmıyordun. Artık umursamadığına inanmaya başlamıştım.” Ekin gözlerinden süzülen yaşları sildi.
“Özür dilerim aşkım. Seni gerçekten çok seviyorum ve seni bu kadar çok kırdığım için kendimi affedemiyorum.”
“Şşş, geçti Ekin. Ne dedim sana? Senin pişmalığını görünce ben unuttum bunu. Eğer aşkımız böyle kırgınlıkların üstesinden gelemeyecekse...” deyip Ekin’in elini dudaklarına götürdü. “Hem unutma, ben de seni çok seviyorum.”
.......
“Bir ilüzyondu, bir hayal. O yanılsama başladığı gibi bitti.”
“Yani hiçbir şey olmadı mı Yasemin?”
“Ne olmasını umdum, ben de bilmiyorum Yeşim. Çok değişmişti. Ayrı bir olgunluk oturmuştu duruşuna ve bunun sebebi ben değilim. Aşık olduğu başka biri vardı. Bizim yollarımız ayrılalı çok olmuş. İyi ki bir şey olmadı. Anılarda kalması daha iyi olacak. O ayrıldıktan sonra saat farkına aldırmaksızın Serhat’ı aradım. Olanları anlattım. Ne dedi biliyor musun?”
“Ne?..”
“Uçak bileti almış. Buraya geliyormuş. Özür dilemek için gelecekmiş. Belki Serhat’la ikimiz için hala umut vardır, ne dersin Yeşim?”
“Umut hep var tatlım. Bu kadar nişanı attıktan sonra bile umut hep vardır diyorum.” İki arkadaş birbirlerine gülümsediler.
........
Serkan şirkette yerinde duramıyordu. Kendini işe veremediği için dışarı çıkmaya karar verdi. Belki Sarp’ı yeni işinde ziyaret ederdi. Yelda’yı aramıştı ama telefonu kapalıydı. O’nun için iyice kaygılansa da yapabileceği bir şey yoktu. Dışarı çıkarken Kurti’nin kendisine seslendiğini gördü.
“Serkan! Kanca, n’aber?”
“Selam Kurti...” diye cevap verdi sıkıntıyla. Kurtuluş’la uğraşacak havada değildi ama Kurti’nin peşini bırakmaya niyeti yoktu.
“Neler olduğuna inanamazsın? Dün gece Sarp eve geldiğinde bir tuhaftı. Ağzından ancak Ekin’le buluştuğunu alabildim. Bu sabah da babam Orhan Amca’yı yani Orhan Bey’i görmeye geldi. Seni bilmem ama bence bir işler dönüyor kanca...”
“Ne var bunda canım? Sanki Sarp’ın Ekin’i görmesi haber değeri taşıyor. Asıl Ekin’i görmese bir tuhaflık olurdu.”
“Peki ya babamın buraya gelmesine ne diyorsun?”
“Ne diyeceğim canım, beni ilgilendirmez diyorum.”
“Sen de hiç çekilmiyorsun be kanca. Bir muhabbet anlatmaya gelmiyor yani.”
Onlar bu şekilde atışırken Sarp’la Ekin gelmişti. Kurti ile Serkan birbirine soran gözlerle bakıp aynı anda “Ne işiniz var burada?” diye sordular.
“Bilmiyoruz Serkan, babam telefon etti ve derhal gelmemizi istedi. Acelemiz var, kusura bakmayın.” diyen Sarp Ekin’le birlikte içeri girdi. Serkan’ın ve Kurtuluş’un ağzı açık kalmıştı.
“Ee, hala herşeyin normal olduğunu mu düşünüyorsun Serkan Bey?” diye imalı sordu Kurti. Serkan ne diyeceğini bilemedi.
.........
Ne oluyordu bu insanlara? Serbest ailesi gittikçe tuhaflaşıyordu. İsmet Amca’sını balık tutmaya davet edecekti ama eve gittiğinde evde olmadığını öğrenmişti. Tuhaf olan evde olmaması değil, gittiği yerdi. Ne işi vardı Orhan Teksoy’un yanında? Belki de şu ev ile ilgili para meselesini konuşmaya gitmişti ama Gülser Teyze’ye ne demeliydi? O da ayrı bir tuhaftı. Sanki aklı başka bir yerlerdeydi. Daha erken gelip Ekin işe gitmeden O’nu da görecekti ama bir-iki küçük iş O’nu alıkoymuştu. Doğal olarak Ekin’i de görememişti. Teksoylar’ın hayatlarına girdiği güne bir kere daha lanet okudu. Önceden herşey ne kadar güzeldi.
.......
“İstediğin gibi geldik baba!” diye içeri daldı Sarp. Arkasından Ekin girdi ve bir anda şaşkınlıktan dilini yutuyordu. “Baba! Ne işin var burada?” Sarp Ekin’in bu sözü üzerine İsmet Bey’e ilk defa dikkat etti. “İsmet Baba? Baba?..” Ekin’in şaşkınlığı Sarp’a da bulaşmıştı. Şimdi ikisi de soran gözlerle bir Orhan’a bir İsmet’e bakıyorlardı.
“Oturun bakalım eşek sıpaları... İkinizin geleceğini ilgilendiren bir konuda konuşacaklarımız var sizinle.”
Sarp’la Ekin meraklı gözlerle bakmaya devam ederken kendilerine söyleneni yaptılar.
“Bu sabah sana anlattığım gibi, Ekin, evleneceksiniz. Madem ailelerinizi hiçe sayıyorsunuz, bu dediğimizi yapacaksınız.” Bu noktada lafa Orhan Bey dahil oldu:
“Gazetelere haber verilecek ve bu evliliğiniz anlatılacak. Bir basın toplantısı yapılacak ve bu defa gerçekten evlendiğinizi açıklayacaksınız.”
“Bunu seve seve yaparız ama anlamadığım bir şey var. Bizim en çok istediğimiz şeyi niye sanki cezaymış gibi anlatıyorsunuz?” diye sordu Sarp.
“Çünkü evlilikten sonra bir başınasınız. Bizi hiçe saydınız. O evlilikten sonra bizler yokuz.” diye açıkladı Orhan Bey ve devam etti “...ama merak etmeyin düğününüz dillere destan bir düğün olacak. Her şeyin şaşaalı olmasını istiyorum. Cümle alem bilsin bu defa Teksoy ve Serbest ailelerinin utanılıcak bir iş yapmadığını. O basın toplantısıyla da bunu iyice pekiştireceksiniz!”
İsmet Bey de söze karıştı: “İki ailenin gururu için bunu yapmak zorundayız ama sonrasında bir başınasınız. Tabii bir seçenek daha var. Gelir özür dilersiniz ve bizlerin istediği gibi yaşarsınız. Sözümüzden çıkmadan biz ne dersek onu yaparsınız. Biz de o zaman sizi affederiz.”
Sarp ve Ekin birbirine bakıyordu. İkisi de ne diyeceğini bilemiyordu. Sarp konuşmaya başladı:
“Ne derseniz deyin, Ekin yanlış bir şey yapmadı. Benim tek hatamsa bu oyuna başlamam ve Ekin’i en zayıf anında yakalamam oldu ama sonrasında bir hata yapmadık. Eğer aşık olmak suçsa ben suçluyum, biz suçluyuz ama daha fazlasını aramayın.”
“Baba, eğer bizleri defterden silecekseniz bu kadar çabuk, hemen silin. Düğüne de gerek yok. İsterseniz onurunuzu kurtarmak için o basın toplantısını da yaparız ama başka şeye gerek yok. Evlenmek için düğün şart değil. Nikah da yeterli. İsterdim ki bizleri affedin ama sizin buna niyetiniz yok.”
“Evden ayrıldığımda herşeyi göze almıştım baba. Artık Ekin de yanımda olacaksa hiçbir şeyden korkum yok. Ekin’in dediği gibi, bir nikah da yetiyor evlenmeye.”
İki baba birbirine arka çıkan iki aşığı büyük bir hazla izliyorlardı. İkisinin de kafasında olan şüpheler ortadan kalkıyordu. Çocukları bir hata yapmışlardı ve bunun farkındaydılar ama bu hatanın bir yararı da olmuştu. Birbirlerini bulmuşlar ve aşık olmuşlardı. Tüm acılara ve zorluklara rağmen bir şekilde birbirlerinden destek almayı başarmışlardı. Bu durumda yapılacak şey affedildiklerini söylemekti. Ne de olsa affetmek büyüklüktendi.
“Tamam tamam. Gelin oturun. Size açıklayacaklarımız var.” diye söze başladı Orhan Bey ve İsmet Bey’le onları bir teste tutmayı nasıl kararlaştırdıklarını anlatmaya devam etti. Beraber yedikleri yemeği, İsmet Bey’in şüphelerini, kendisinin teste tutma fikrini anlattı. Ekin de Sarp da afallamıştı. Bu kadar bilgi çok fazlaydı. İşin kötüsü kırıcıydı da.
“Ekin’le yalnız konuşabilir miyim baba?” dedi ve Ekin’i babasının ofisinin dışına çıkardı.
“Ne yapacağız Ekin? Yani seninle evlenmeyi reddedecek halim yok ama bu test... yani..”
“Onur kırıcı?...”
“Değil mi?”
“Biraz öyle ama onlar da kendilerince haklılar. Güven çabuk kaybedilen zor kazanılan bir şey.”
“Ben yine de yeniden babama bağımlı yaşamak istemiyorum Ekin.”
“Ne yapacağız o zaman?”
“Bilmem, ikimiz bir yolunu buluruz...”
“Evet, buluruz...” derken gülümsüyordu Ekin.
İçeri girdiklerinde babaları onlara soran gözlerle bakıyordu. Her zaman olduğu gibi konuşmayı Sarp yapacaktı.
“Eğer yeniden güvenizi kazanabildiysek ne mutlu bize ama ben eskisine geri dönemem baba. Sana bağımlı yaşayamam. Kendi ayaklarımın üzerinde durmak zorundayım. Bunu karım için karımla birlikte yapmalıyım.”
“Ulan hayta! Rahat mı batıyor? İlla bir hırtlık yapacaksın, değil mi? Ulan ne bu benim senden çektiğim? En iyisi bunu daha sonra konuşuruz. Sen bana lazımsın be! Gerekirse gel burada patronun oğlu olarak değil, normal bir çalışan gibi çalış.”
“Ben sadece kendi ayaklarımın üstünde durmak istiyorum baba, ne var bunda?”
Orhan Bey bir şey diyecek oldu ama sustu. “Tamam ama bu konuyu konuşacağız. Hemen öyle bir başına hareket etme.”
“Tamam baba” derken herkes gülümsüyordu.
“Öpsene kayınpederinin elini kerata! Sana nasıl davranacağını öğretemedik mi bu kadar senede?” diye gürledi Orhan Bey ama bunu derken gülüyordu. Sarp İsmet Bey’in elini öperken Ekin de arkasındaydı. Ekin de babasının elini öptükten sonra İsmet Bey “Sıra Orhan Bey’de” dedi ve bir el öpme faslı da Orhan Bey için yaşandı. Son günlerin büyük yükü sonunda kalkmıştı ve Ekin’le Sarp unuttukları kaygısız mutluluğu yeniden hatırlıyorlardı. Olaylar bir anda bu kadar nasıl değişmişti, ikisinin de aklı almıyordu ama ikisinin de bunu kafaya takmaya niyeti yoktu.
........
Yelda koşar adımlarla kendini Selim’in evinden dışarı attı. Yüzünde korktuğuna dair bir ifade vardı. Yelda koşarak arabasının yanına geldi. Arabanın içine girdi ve kapıları kilitledi. Arkadan gelen olmadığını görünce cep telefonunu açtı ve son zamanlarda en çok aradığı numarayı aradı.
“Alo Serkan? Ne olur gel, beni al. Çok korkuyorum...”
Çıktığı evin içindeyse bir adam yere iki büklüm kıvrılmış vaziyetteyken elleriyle bacaklarının arasını tutuyordu. Acı içinde kıvranırken “Seninle daha işim bitmedi!” diye tıslıyordu.
Bölüm 11:
Serkan Yelda’nın sesini duyduğuna sevinmişti ama ağlamaklı ve korkmuş sesini duyduğunda aklı başından gitti. Bu aşk meşk meseleleri kesinlikle Serkan’a göre değildi. Yelda’nın korkmuş halde kendisini aramasıyla tüm gerçeklik anlayışı kaybolmuştu. Arabasını hızla Yelda’nın olduğu yere sürüyordu. O’na araba kullanmamasını, o kadar korkmuş haldeyken tehlikeli olabileceğini söylemişti ama kendisinin şu an araba kullanması da az tehlikeli sayılmazdı.
Yelda’nın yanına vardığında aklını kaybetmek üzereydi. Aşk bu muydu? En ufak terslikte diğeri için kaygılanmak mıydı? Aşk bu değilse bile birine değer vermek buydu. Evet, Serkan için Yelda çok önemliydi ve Serkan kaygılanıyordu.
Yelda gelenin Serkan olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Herşey daha iyi olacaktı. Gelmişti ve herşey daha iyi olacaktı. Korku yerini rahatlamaya bırakıyordu. Selim’in yanına gittiğinde amacı konuşmaktı ama o aşağılık yaratık üzerine yürüdüğünde, kendisini yapmak istemediği bir şeye zorladığında cevaplar daha belirgin olmuştu. Kafasını karıştıran Selim değildi, bir zamanlar Selim için hissettiklerini hatırlamasıydı kafasını karıştıran. Bunu çok açık bir şekilde anlamıştı ama bu, az daha yapmak istemediği bir işe zorlanmasıyla sonuçlanıyordu. Bir boğuşmadan sonra can havliyle vurduğu yer Selim’in acı içinde iki büklüm yere uzanmasına sebep olmuştu. Bu sayede de canını kurtarmıştı ve yaşadığı korku da ömründen ömür almıştı. Şimdi Serkan yanındaydı ve herşey daha güzel olacaktı.
Serkan’nın boynuna atılmayı planlamıyordu ama bir içgüdü gibi tam da bunu yapmıştı. Titriyordu, korkusunun geçtiğini sanmıştı ama yine de titriyordu. Şimdi daha zor bir iş vardı yapması gereken. Bir sır üzerindeki sis perdesi kalkacaktı. Umuyordu ki Serkan O’nu anlayacaktı. O’nu yargılamayacaktı. Serkan’ın güvenli kollarından kendini kopardı ve gözlerinin içine bakmaya başladı.
“Galiba sana bir açıklama borçluyum.” Serkan hiçbir şey söylemeden Yelda’nın gözlerinin içine bakıyordu. Tüm yüz hatları gerilmişti. Bir cevap alamamasına rağmen Yelda devam etti:
“Selim’i sen tanıştırmadan önce de tanıyordum. Annem tarafından yurtdışına postalanma sebebim Selim’di.” Bir an Serkan’ın yüz hatlarında değişiklik olur gibi oldu ya da Yelda’ya öyle geldi. Sonra yine o buz gibi ifade oturdu Serkan’ın yüzüne. Bir tepki gelmemesi üzerine anlatmayı sürdürdü:
“Bilmiyorum, asilikti belki. Selim annemin karşı çıktığı herşeydi. Sertti, tehlikeliydi... Serseriydi... O’nun bu özelliklerine aşık olmuştum... ya da aşık olduğumu sandım. Sonra benim bile beklemediğim bir şey oldu. Annem çılgına döndü öğrendiğinde. Nasıl öğrendi, bilmiyorum ama öğrendikten sonra çok sert tepkiler verdi. Şimdi düşünüyorum da belki Selim’le konuştu ya da bir şekilde Selim’in geçmişinden haberdar oldu. Sonuçta kızını yurtdışına postalamaktan çekinmedi. Gerisini zaten biliyorsun...” Son kısımları anlatırken Serkan’ın yüzüne bakamamıştı. Diyecekleri bitince tekrar Serkan’la göz göze geldi.
“Biliyor muyum? Emin misin?” diye sordu Serkan. Yelda anlamaz şekilde bakmaya başlayınca devam etti: “Niye bana bunları daha önce anlatmadın? Niye O’nun yanına gittin? Yoksa kalbini kırdığım onca kızın intikam sözcüsü mü oldun? Beni sevdiğini söylerken yalan mı söylüyordun? Gördüğün gibi gerisini pek de bilmiyorum...” Sesindeki kırıklık çok belliydi.
“Niye anlatmadığımı ben de bilmiyorum. O’nu orada görünce kafam karıştı. Sonra seni ne kadar çok sevdiğimi söylemek istedim, sana sarılmak istedim ama bunları yaptıkça sanki yalan söylüyormuşum gibi geldi. Sanki suçluluk duygusuyla yapıyordum bunları. Bazı cevapları bulmam lazımdı. Bu cevapları ise senin yanında bulamayacaktım. Selim’i görmem ve O’nunla konuşmam lazımdı.”
“Ee, ne oldu orada? Neydi seni bu kadar korkutan?”
“Üzerime yürüdü. Evine gelme sebebimi O’nunla yatağa girmek istediğim şeklinde yorumladı. Üzerime yürüdü. Boğuşma oldu ama öyle bir yerine vurdum ki iki büklüm yerde kıvranmaya başladı. Ben de bu sayede kurtuldum. Sonra da hemen seni aradım.”
İkisi de birbirine konuşmadan bakıyordu. Sessizliği bozan Serkan oldu:
“İyi olduğuna sevindim. Başına bir şey geldi diye çok korktum.” Serkan’ın bu söylediklerine rağmen bir kırgınlık seziyordu sesinde. Söyleyiş tarzı hiç de Serkan’a uymuyordu.
Aslında pek suçlu olmasa da “Beni affedebilecek misin?” diye sordu ama aldığı cevap “evet” ya da “hayır” yerine “Bana herşeyi anlatabilirdin ve ikimiz konuşabilirdik ne yapacağını.” oldu.
..........
Sarp’la Ekin basın toplantısını ne zaman yapmaları gerektiğini konuşuyorlardı. Her ne kadar aileler yumuşamış olsa bile o basın toplantısı hala şartlardan biriydi. Bir anlamda haklıydılar da. Ailelerin onuruna hakaret eden o haberden sonra böyle bir toplantı yararlı olabilirdi ama ikisi de toplantının zamanlaması konusunda kararsızdı. Düğünden hemen önce mi yapmak daha iyi olacaktı yoksa en kısa zamanda bu toplantıyı yapmak daha mı akılcıydı?
“Bence haftaya Cuma günü yapalım. Böylece işyerinde olası paparazi baskısını haftasonu tatili sayesinde önleriz. Araya haftasonu girer. Abartılı tepkiler gelirse gazetecilerden haftasonu için bir yerlere kaçarız.” diye fikir yürüttü Sarp ve şakacı bir tonla ekledi: “Hem böylece ön balayı da yapabiliriz.” Aldığı cevap ise sert bir ses tonuyla söylenmiş “Sarp!” oldu. Tüm sertliğine rağmen Ekin’in hafif kızardığı Sarp’ın gözünden kaçmadı. Bu düğünün bir an önce olması gerektiğini düşündü Sarp. Balayı fikri bile heyecanlandırmıştı çünkü.
“Ee, ne diyorsun, haftaya Cuma yapalım mı basın toplantısını?”
“Olabilir ama ön balayı fikrini aklından çıkart.”
“Eh, n’apalım? Biz de gerçek balayını bekleriz. Şansımı deneyeyim dedim yine de...”
.........
Günler yavaş yavaş geçiyordu. Serkan ile Yelda’nın arasında hala bir soğukluk vardı ama işler yoluna giriyordu. Yelda hala Selim’in tehditlerinin aslının olup olmadığını merak ediyordu. Eğer Selim’i biraz tanımışsa O’ndan herşeyin beklenebileceğini biliyordu ve bu da O’nu fazlasıyla kaygılandırıyordu. Araları hala tam olarak düzelmediği için de Serkan’a bir şey söyleyemiyordu.
.........
Ekin ve Sarp için hayat biraz sürrealist bir doku kazanmıştı. Evlilik hazırlığı yapan iki sevgiliydiler. Bu ikisi için de tuhaf bir durumdu çünkü tanıştıklarından beri, birbirlerine aşık olduklarını anladıklarından beri böyle “normal” bir durum yaşamamışlardı ve bu normallik ikisine de gerçeküstü geliyordu. Normal olana alışmaya çalışıyorlardı. Sabah işe gidiyorlar, akşam işten çıkıyorlar, gün ortasında yemeklerini aynı yemekhanede ve ‘aynı masada’ beraber yiyorlar, geceleri biraz dışarı çıkıyorlar ve elele dolaşıyorlardı. Sarp gelip önce kayınpederi ve kayınvalidesiyle biraz laflıyor ve sonra Ekin’le dışarı çıkıyordu. Muhallebiciye bile gitmişlerdi. Her ne kadar Sarp’ı gülme krizi tutmuş olsa da güzel bir eğlence olmuştu muhallebiciye gitmek. Hayat normal gidiyordu ve bu çok tuhaftı.
O gün basın kuruluşlarına Cuma günü yapmak istedikleri basın toplantısı bildirilmişti. Sarp’la Ekin her gece yaptıkları gibi dışarı çıkmışlardı ki yanlarına biri yaklaştı.
“Sarp Bey? Ekin Hanım?”
“Evet?...” dediklerinde ikisi de ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
“Merhaba, ben sizin hakkınızdaki atlatma haberi yapan gazeteciyim ve bugün bize bir basın toplantısı yapacağınız haberi geldi. Ben de belki o toplantıdan önce bana bir şeyler anlatırsınız diye buraya geldim.” Sarp ve Ekin şaşkınlığını gizleyemiyordu. Hayatlarını mahveden, onca acı çekmelerine sebep olan adam tüm yüzsüzlüğüyle karşılarına çıkmış, kendilerinden özel açıklama bekliyordu.
“Durun bakalım, yanlış anlamış mıyım? Siz bizim hayatımızı altüst eden, tüm özel hayatımıza tecavüz eden o haberi yapan gazetecisiniz ve şimdi de bizden özel açıklama istiyorsunuz ki başka bir atlatma haber yapasınız. Ne için, yeniden hayatımızı mahvetmeniz için mi?” derken Sarp’ın sesinden ne kadar sinirli olduğu anlaşılıyordu. Haberin gazetede yer almasından çok bu gazetecinin bu tavrı Sarp’ı sinir etmişti. Ekin’in de Sarp’tan aşağı kalır yanı yoktu ama susuyordu.
“Yani bana bir açıklama yapmayacaksınız?”
“Bravo! Anlayışınız sanıldığı kadar kıt değilmiş.” dedi Ekin.
“Peki Ekin Hanım, müstakbel eşiniz ‘bu defa sahte olmayan evliliğinizde’ yeniden başka birine aşık olursa yine O’nun aşık olduğu kadınla arasını yapacak mısınız?” Ekin duyduklarına inanamıyordu. Böyle bir olayın yaşandığını bilen Sarp’la kendisinden başka bir tek Serkan vardı. Bir de... Bir de Kenan!...
Sarp şaşkındı. Acaba bu gazeteci adını bile hatırlayamadığı o kadını mı bulmuştu? Olamazdı ama aşık numarası yaptığı dememişti ki, aşık olduğu demişti. Aşık olduğunu düşünen bir tek Ekin’di. Soran gözlerle Ekin’e bakıyordu ama Ekin’in aklı başka yerdeydi.
“Ekin Hanım?... Bir cevap vermeyecek misiniz?” Sarp’ın sabrı taşmak üzereydi. Heran yanlış bir şeyler yapabilirdi.
“Bakın beyfendi, bizden bir bilgi almayı düşünmeniz bile hata. Sizin haber alma özgürlüğünüz varsa bizim de konuşmama özgürlüğümüz var. Cuma günkü basın toplantısında soruları cevaplayacağız. Lütfen şimdi gidin. Eminim ki polise bizi rahatsız ettiğinizi söylememizi istemezsiniz.” Bu sözlerden sonra bir cevap alamayacağını anlayan gazeteci birkaç idealist söz söyleyip gitti.
“Ekin? Bu adam bu hikayeyi nereden biliyor?”
“Ya senden ya Serkan’dan ya benden ya da...”
“Ya da kim?”
“Kenan!...”
Ekin Sarp’tan zarar gelmeyeceği konusunda Kenan’ı ikna etmek için bu hikayeyi anlatmıştı. Şimdi ise bir tek Kenan’a anlattığı bu olay bir gazeteci tarafından kendilerine soru olarak gelmişti.
“Kenan ha! Bilmeliydim!” diye soludu Sarp, “Artık o adama bir ders verme vakti geldi de geçiyor bile!..”
Bölüm 12:
Kenan günlerdir sinirliydi. Aklına her geldiğinde çıldıracak gibi oluyordu. O kadar da yaklaşmıştı hak ettiğini almaya ama o emek sömürücüsü zengin züppe hak ettiğini elinden almak üzereydi. Bir şeyler yapmalıydı ama ne? Şeytan diyordu ki yakala kuytu bir yerde ve göster o zengin züppeye dünyanın kaç bucak olduğunu...
.........
Tüm herşeyin iyiye gideceğini umarken bir anda herşey nasıl da altüst olmuştu. Yelda’nın içi rahat değildi. Aklı Selim’in tehdit ettiği andaydı. Korkuyordu ve ne yapacağını bilemiyordu. Selim’den zarar gelmeyeceğine kendini ikna etmeye çalışıyordu ama ikna edici olduğu söylenemezdi. Kendini kandırabilmeyi çok isterdi ama olmuyordu işte. Belki... belki Serkan’dan uzaklaşırsa... belki O’nu bir daha görmezse...
Düşündükçe Serkan’ı hayatından uzaklaştırmak en doğru karar gibi gelmeye başlıyordu. Hem Serkan da şu aralar Yelda’yı seviyor gibi görünmüyordu. Aralarındaki soğukluğu göz önünde bulunudurduğunda Serkan’ın da ayrılık fikrine soğuk bakmayacağı kesindi.
İnsan duygusal kargaşanın içindeyken en doğru kararı veremiyordu. Yelda da aldığı kararın yanlışlığını fark edebilecek durumda değildi. Korkuyordu, sevdiği adama zarar gelmesini istemiyordu ve yaşanan o olayın etkisiyle Serkan’ın ayrılık fikrine sıcak bakacağını düşünüyordu. Kim demişti ki sevmek demek sevdiğimiz için en doğru kararları vereceğimiz anlamına geliyordu.
Aldığı kararı hayata geçirmek için eli telefona gitti. Yüz yüze konuşmaya cesaret edemiyordu. Yaptığı korkaklıktı, biliyordu ama telefon etmenin en doğru yöntem olduğuna inanıyordu.
Serkan ise aralarına soğukluk girdiğinden beri rahat değildi. Neyin en çok dokunduğunu düşündüğünde Yelda’nın başkasını sevmiş olmasının değil de bunu kendisinden saklamış olmasını hazmedemediğini anlıyordu. Ya kendisi? Sanki kendisi bir evliya gibi yaşamıştı hayatını... Biliyordu ki çok hata yapmıştı. Çok defa gerçekleri çarpıtmıştı. Hem de sevdiklerine karşı yapmıştı bunları. Kendisi değil miydi en yakın dostundan sevdiği kişiyi saklayan? Kendince sebepleri vardı ama Yelda’nın da vardı. Belki ihtiyaçları olan karşılıklı konuşmaktı. O günden beri o konuyu hiç konuşmamışlardı. Belki konuşmaları en doğru hareket olacaktı. Bunları düşünürken Yelda’nın telefonu geldi.
“Serkan, sana söylemek istediğim bir şey var...”
“Benim de sana...”
“Önce ben söyleyeyim.” derken Yelda’nın aklından Serkan’ın da ayrılmalarını söylemek istediği düşüncesi geçiyordu. O’nu zahmetten kurtarmak için kendisi bu işi bitirmeliydi. “Ben düşündüm ve aramızdaki ilişkinin yürümediğini fark ettim. Biliyorum ki sen de aynı şeyleri düşünüyorsun.” Serkan afallamıştı. Refleksle konuşmaya başladı:
“Hayır, yanılıyorsun...” Yelda sözünü tamamlamasına izin vermeden araya girdi.
“Yapma Serkan! Senin bana nasıl baktığını gördüm. Bir şeyler kayboldu. Belki de hiç yoktu. Ne sen beni ne de ben seni sevmişim. Bu işi daha fazla uzatmanın alemi yok. Seni bir daha görmeyeceğim. Sen de beni görme... Hoşçakal!” dedi ve konuşmayı bitirdi. Serkan bir süre kapanan telefona baktı ve sonra Yelda’yı geri aradı ama Yelda’nın telefonu kapalıydı. Sorunu çözeceğini düşünürken sevdiği kadını kaybetmişti. İçinin daha önce hiç acımadığı kadar çok acıdığını fark etti. Hele ki gözlerindeki iki damla yaşı fark ettiğinde kendine iyice şaştı. Üzüleceğini biliyordu ama bu kadarını da beklemiyordu.
.........
Sarp ve Ekin Kenan’ın yanına geldiklerinde Kenan tamirhanede içmekteydi. Elindeki kadehe dalmış bir şeyler düşünüyordu. Sarp hışımla ileri atıldığında Ekin Sarp’ın kolundan tutup O’nu durdurdu.
“Sarp, bu işi bana bırak. Sen karışma lütfen...” Sarp itiraz edecek oldu ama Ekin’in bakışlarının görünce karşı çıkmamanın en doğru tavır olacağına karar verdi.
Kenan gelen ikiliyi görünce gözlerine inanamadı ama sonra alaycı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
“Vaay, gelenlere bakın hele. Günümüzün Cinderalla masalının fakir güzel kızıyla zengin prensi!... Bu onuru neye borçluyum?”
“Gazeteye o haberi veren sen miydin?” diye uzatmadan lafa girdi Ekin. Sarp aşık olduğu bu güçlü kadına hayran gözlerle baktı. En zor durumlarda bile çok güçlü olmayı başarıyordu. Ekin’i hak edecek ne yaptığını düşündü. Bazen Ekin’i hak etmediğini düşünüyordu.
Kenan ise sorulan soruyu duyunca şaşırmıştı. “Neden bahsediyorsun sen Allah aşkına?” diye sordu ama bu sefer ses tonunda alaycılıktan eser yoktu. Aslında neden bahsettiklerini anlamıştı ama bu şekilde hareket etmesi işine geliyordu. İnkar etmek en iyi çözümdü.
“Az önce gazetecinin biri bize bir soru sordu. Sarp evliliğimiz sırasında yeniden başka bir kadına aşık olursa yine aşık olduğu kadınla aralarını yapıp yapmayacağımı sordu.”
“Ee, bundan bana ne? Bu senin bileceğin iş!” diye karşılık verdi Kenan. Sesinde agresif bi |