BERNA
15-10-07, 22:34
Bu başlığa Elveda Rumeli dizisi ile ilgili çıkan haberleri kaynağını belirtmek şartı ile ekleyiniz. Yorumları bu başlığa değil Gündemdeki Diziler klasöründeki başlığa yapabilirsiniz.
|
Tüm Versiyonu Göster : Elveda Rumeli - Basında Çıkan Haberler BERNA 15-10-07, 22:34 Bu başlığa Elveda Rumeli dizisi ile ilgili çıkan haberleri kaynağını belirtmek şartı ile ekleyiniz. Yorumları bu başlığa değil Gündemdeki Diziler klasöründeki başlığa yapabilirsiniz. sarıseren 18-10-07, 08:27 http://img.sabah.com.tr/2007/10/18/gny/im/7391AD80A313DA4DB83D5324r.jpg http://img.sabah.com.tr/2007/10/18/gny/im/3A65CD364E971446B716B391r.jpg Önceliğim para olsaydı daha kolay iş seçerdim 'Elveda Rumeli' yerine daha zahmetsiz bir işi tercih ederdim kadrosuna yeni katılan Berrak Tüzünataç, oyunculukta kariyer yapmayı hedeflediğini söyledi: Para hırsım yoktur. Teklifleri değerlendirirken paraya öncelik vermem. Zaten öyle olsaydım, 'Elveda Rumeli' yerine daha zahmetsiz bir işi tercih ederdim.. Bir moda dergisinin kapak kızı olduktan sonra şansı açılan ve oyunculuğa soyunan Berrak Tüzünataç, şimdi de atv'nin Makedonya'da çekilen dönem dizisi 'Elveda Rumeli'nin kadrosuna dahil oldu. Dizide 'Vahide' rolünü üstlenen Hande Subaşı'nın ayrılmasından sonra bu rol Berrak Tüzünataç'a teklif edildi, o da kabul etti. 'Elveda Rumeli'de Berrak'ın yer aldığı ilk bölüm, bu akşam ekrana gelecek. Güzel oyuncu, "Bu projeyi ilk duyduğumda, 'Elveda Rumeli'de rol almayı çok istemiştim. Ama kapı kapı dolaşıp da 'bana rol verin' diyecek halim yoktu. Hande ayrıldıktan sonra bu rol bana teklif edilince, hiç düşünmeden kabul ettim" dedi. * 'Elveda Rumeli'de 'Vahide' rolünü Hande Subaşı'dan devraldınız. Başkasının oynadığı rolü devam ettirmek zor oldu mu? Teklif geldiği zaman büyük heyecan duydum ve hemen kabul ettim. Daha sonra insanlar 'Nasıl cesaret ettin böyle bir şeye?' diye sormaya başlayınca anladım durumu! Farkında olmadan cesaret etmiş oldum. Bir de 'Vahide'nin hikayesi, karakterin açılımı aslında benim girdiğim bölümle başlıyor. O yüzden diziye dahil olmak için geç kaldığımı düşünmüyorum. İkinci Tercih Gibi Hissetmedim * Peki bu role ilk olarak Hande Subaşı'nın seçilmesi, sizde 'ikinci tercih olmak' gibi bir düşünce yarattı mı? Hiç yaratmadı. Açıkçası kariyerimin ve hayatımın bu tür kaprislerle fırsat kaçırabileceğim bir döneminde değilim. Benim için bu kadar iyi bir fırsat gelmişken, 'Ay beni ilk başta seçseydiniz keşke' deyip, böyle bir işi kaçıramam. Makedonya'da iki bölüm çekip bitirdik şu ana kadar. Orada da hiç kimse bana 'ikinci tercih'mişim gibi bir duygu hissettirmedi. * Dizide babanızı canlandıran Erdal Özyağcılar da sizinle ilgili övgü dolu sözler söylüyor. Ekiple kaynaştınız mı? Erdal Abi'ye teşekkürler... Ekiple ilgili, gittiğim andan itibaren hiçbir problem yaşamadım. Dizide Rumeli şivesiyle konuşuluyor. Herkes bu konuşmalar için iki aydır çalıştı, benimse iki günüm vardı. Vazgeçmeye niyetim olmadığı için sürekli çalıştım. Şebnem Sönmez bana çok yardımcı oldu. Elimden geleni yaptım ve seyircinin gözü önünde gelişeceğim... Ailemde birkaç etnik köken var Dizideki Vahide karakteri çok cesur,erkek gibi bir kız. Sizin için de hep 'vahşigüzel' benzetmesi yapılır basında. Bu rolsize 'cuk' oturmuş gibi değil mi? 1894'te yaşasaydım, öyle bir kız olur-dum diye düşünüyorum. Bunu set ekibin-deki arkadaşlarla da çok konuşuyoruz. Veherkes bu konuda bana katılıyor. * Kökeninizde Rumelili'lik var mı? Bizim o köken işi o kadar karışık ki!Yunanistan'dan Selanik'ten göç eden birkısım da var; Çerkez de var. Birçok Türkailesi gibi biz de de birkaç etnik kökenbir arada. Aslında Yalova doğumluyum. * Okuyucuların sizi daha yakındantanıması için biraz da ailenizdenbahseder misiniz? Babam, annem, kardeşim var. Meşhurolmak isteseler herhalde onlar da oyun-culuk yapardı diye düşünüyorum... 90doğumlu bir kız kardeşim var. Saint Mic-helle Lisesi'nde okuyor. Annemle babamayrı. Biz annemin yanında büyüdük. Kaynak:Sabah eymen_gonca 19-10-07, 12:05 alinit http://img212.imageshack.us/img212/2051/a6bcfb7ba69f4e489062dd8lr1.jpg (http://imageshack.us) atv'nin yeni dizisi 'Elveda Rumeli'de Erdal Özyağcılar'la başrol paylaşan Şebnem Sönmez, çalışmadığı zaman çok mutsuz olduğunu söyledi ve ekledi: Bir kuruma bağlı olmaya karşıyım. Oyuncunun leylek gibi olanını seviyorum. Tanışacak, anlaşacak, helalleşecek ve ayrılacaksın!.. atv'nin ilgiyle izlenen dönem dizisi 'Elveda Rumeli'de canlandırdığı 'Fatma' karakteriyle ekrana dönen Şebnem Sönmez, "Çalışırken çok neşeli oluyorum. Çünkü çalışırken insanların birbirlerine gülmelerini, saygı duymalarını, sevmelerini, küçük süprizler yapmalarını seviyorum" şeklinde konuştu. Probleme değil çözüme odaklandığını anlatan Sönmez, çekimleri Makedonya'da yapılan 'Elveda Rumeli'nin setinden de çok keyif aldığını belirterek, şunları söyledi: "Benimle çalışmanın insanları rahatlatan tarafları olduğu kadar onları zorlayan yanları da vardır. Kolay değilimdir aslında! Nemrutumdur." Geçtiğimiz yaz Açıkhava'da sahnelenen 'Rock Müzikalleri' adlı gösterinin süpervizörlüğünü de yapan Şebnem Sönmez'le 'Elveda Rumeli' ve yeni projelerini konuştuk. MÜDAVİMİ OLMUŞLAR * 'Elveda Rumeli'nin çekimleri nasıl gidiyor? Memleketten ayrı kalmak zor geliyor mu size? Gayet düzenli bir şekilde hiçbir şey aksamadan devam ediyor. Makedon ve Türk ekip, sonunda uyum sağladı. Gayet mutluyuz biz orada. * İlk iki bölümden anlaşıldığına göre farklı bir dizi oldu. Gelen tepkiler nasıl? Birçok yönden farklı bir çalışma yapıyoruz. Hem Türk hem Makedon oyuncularımız var, duygusal yapısı da değişik. Ben ilk bölümü uçakta olduğum için izleyemedim ama Zerrin Sümer, Demet Akbağ gibi dostlarımdan çok güzel şeyler duydum. Dizinin müdavimi olduklarını, başka bir şey seyredemediklerini söylediler. İnternetteki yorumlardan ise 'Elveda Rumeli'nin sevildiğini gördüm. * Dizi sokakta da konuşulmaya başladı aslında. Özellikle öyle bir köyün olup olmadığı, hala öyle bir çarşının varlığını devam ettirip ettirmediği merak ediliyor. Size de bu tarz sorular geldi mi? Tabii bunları bana da soruyorlar. "Çarşı ne kadar güzel. Hala öyle bir çarşı var mı?" dediler. En çok da dere çekimlerini merak etmişler. Evet, çamaşır yıkanan yer hala var ve biz o harika doğal dekorun önünde oynadık. Orayı gördükten sonra dizinin başka bir yerde çekilme ihtimali bence de yokmuş. BENİM İÇİN SES ÖNEMLİ http://img380.imageshack.us/img380/2326/881e332b2e573b468e8545ank8.jpg (http://imageshack.us) * Dizinin başarısında oyuncuların başarısının yanı sıra mekanlardaki gerçekliğin de etkisi var değil mi? Aynı işi 'Türkiye'de benzer dokuda bir yerde çekebilir miydik?' soruları da vardı. 'Neden olmasın?' bile diyemedim. Çünkü asla olamazdı. El değmemiş bir yer orası. Gerçekten 1890'ların dokusunu bize hissettiren bir doğal atmosfer. Bundan vazgeçilmemesi gerekirdi. Bence de bu doğal ortam ekrana teknik müdahale etmeden yansıtılıyor. Bu harika bir şey. * 'Fatma' karakterine nasıl hazırlandınız, ne gibi ön çalışmalar yaptınız? Canlandırdığım karakter, benim kulağımda duyduğum melodi olur her zaman. Kendi içimde bir ses duymazsam, o karakteri çıkaramam. Benim için bu ses önemlidir. Kafam hep böyle çalışır. Ben bir ses bulamazsam, bir tavır da bulamam. Bu role hazırlanırken çok fazla insanla konuştum, onları çok dinledim. Nasıl davranıyorlar, birbirlerine baktım. Dil konusunda çok çalıştım. Dil hocamız Zekir Bey'le günde 8 saat çalıştık. 'Fatma' sevgi dolu olmasına rağmen sert ve otoriter bir kadın. İçindeki sevgiyi göstermeye hiç niyeti olmayan bir kadın oynamak zor... HEIDI'NİN DEDESİ GİBİ * Normalde dizilerde bu tarz karakterlere 'kötü' damgası vurulur ama size kimse kızmadı. Nedir bunun sırrı? Bu kadın çocuklarının iyi bir gelecek sürmesini istiyor. Çocuklarını bir ömür boyu korumak istemesinin, sevilmesinde etkisi büyük bence. Şefkatli bir kadın ama şefkatini göstermiyor. Heidi'nin dedesi de öyle değil midir? Hiç konuşmaz, somurtur, aksi nemrut bir ihtiyardır. Ama en küçücük gönül kırıklığında, en izin vermediği şeylere izin verir. 'Fatma' da öyle biri... * Çok çalıştığınıza değmiş... Makedonca'ya bayağı hakim görünüyorsunuz. Makedonca-Türkçe deyimler ve atasözleri sözlüklerimiz var. Onları her gün okuyorum. Sürekli not alıyorum. 'Kaynana kalkti gelin oturdu', 'Aç aç ile yattı mı dilenci doğar', 'Ağaçtan maşa fukaradan paşa olmaz' gibi sözleri nerede kullanırım diye düşünüyorum. Boş zamanlarımda da kulağımın dolması için Makedonlar'la içiçe oluyorum. * Dram bile oynasanız izleyici için ekranların gülen yüzüsünüz... Peki gerçekte siz nasıl birisiniz, kendinizi anlatırmısınız? Hayatım boyunca problemi değil onu çözmeyi severim. Bu konuda biraz tez canlıyım ve çok hızlı bir tempom, sabırsızlığım vardır. Mesleğimi çok sevdiğim için çalışmak benim için en önemli şeydir. Çalışmayınca çok mutsuz oluyorum. Etrafımdakileri üzmemek için onlarla az görüşürüm. Kendime göre kurallarım vardır... ZORLAYICI BİR İNSANIM * Çalışırken nasıl bir insan olursunuz? Çok neşeli oluyorum. Çünkü çalışırken insanların birbirlerine gülmelerini, saygı duymalarını, sevmelerini, küçük süprizler yapmalarını seviyorum. Ufak hediyeler vermeyi, eğer hediyem yoksa kağıttan küçük bir gemi yapıp içine bir şey yazıp, onlara doğru uçurmayı seviyorum. Biraz mükemmelliyetçi olduğum için benimle çalışmanın insanları rahatlatan yanları olduğu kadar zorlayan yönleri de vardır. Ama iyi bir arkadaş olduğumu düşünüyorum. Dostlarımı üzecek hiçbir kasti faulüm olmadığını düşünüyorum. Yoksa beni niye sevsinler? Çok nemrutum aslında! (Gülüyor) * Geçmişte 'Bir Demet Tiyatro' kadrosunda BKM ile çalıştınız. Şu sıralar bir tiyatro ile bağlantınız var mı? Yok. Ben hiçbir zaman, hiçbir şekilde, hiçbir kurumda uzun süre çalışmamaya yeminliyim. Ben oyuncunun leylek olanını severim! (Gülüyor) Gezecekve her yerde çalışacaksın ama hiçbirşeye alışmayacaksın. Tanışacak, anlaşacak, helalleşecek ve ayrılacaksın. Buna inanıyorumve benim için doğrusu bu. Erdal Ağabey bir çocuk gibi * Erdal Özyağcılar'la ilk kez çalışıyorum ama onu çok önceden tanıyormuşum gibi hissediyorum. Onun deneyimi hepimizden fazla ve farklı. Ama çocuk gibi her şeye yeniden başlıyor. O kadar güzel bir şey ki bu... Bir çocuk gibi her şeyi unutup, yeniden başka bir şey öğrenebiliyor. * Ben biraz daha olgun çocuklardanım galiba... Oyuna hemen kendimi atmam. Ben bakıp, görüp, öğrenerek oynayabilen biriyim. Erdal Ağabey hemen oyunun içerisine kendini atabiliyor. Ben onun tam tersiyim. * Hande Subaşı'nın neden diziden ayrıldığı konusunda yorum yapmak bana yakışmaz. Hande yolu çok açık olabilecek bir oyuncu. Bence potansiyeli de var. Dilerim güzel güzel istediği yolda yürüsün. Her zaman arkadaşım ve kardeşim olacak. * Geçen yaz 'Rock Müzikalleri' adlı gösterinin süpervizörlüğünü yaptınız. Demet Evgar'la Pamela'nın öpüşmesi çok konuşulmuştu o dönem... Öpüşmediler ki! Bu yönde çıkan haberlere gülüyorum. O sahne bir kavga sahnesidir. Birbirlerini terkettikleri sahnedir. Bedenleri yakındır ama öpüşme asla yoktur. * 'Öpüştüler' iddiası projeye zarar verdi mi sizce? Böyle şeyler projeye zarar vermez. Pamela ve Demet aslan gibi oyuncular. Projeye çok inandılar ve sevdiler. O kadar yürekli iki kadın ki onlar, ben "Öpüştürüceğim sizi" desem "Hayır" demezlerdi. Ama öyle bir şeye ihtiyaç yoktu! * 'Rock Müzikalleri'ni tekrar sahneye koyacak mısınız? Ya da bu tarz projeleriniz olacak mı? Devam etmesini çok istediğim bir iş ve sponsor bulunduğu takdirde devam edecek. Prodüktör Nurcan Karaca da sponsor peşinde. Dilerim birkaç sponsor olur da; arkadaşlar da 2.5 ay ter döktükleri bir projeyi birkaç kez daha devam etme şansı bulurlar. Ama buna benzer projelerimiz var önümüzdeki yıl. Yine Demet Evgar olabilir... Kaynak: Sabah//Günaydın[/FONT][/QUOTE] eymen_gonca 19-10-07, 12:07 alinti elveda rumelinin kaymakamının bir röpörtajı 03/12/2006 .....MAKEDONYA'DAN GELEN ÇOCUK...... Haftanın en dikkat çekici filmi Takva'nın genç oyuncusu Erman Saban, Makedonya'dan aranıp bulunmuş. Saban, idolü Erkan Can'la oynamaktan çok mutlu. Çok genç. Sevimli, şeker gibi, biraz da cılız! Kız arkadaşıyla geliyor röportaja. İlk filmi 'Takva'nın galası için birkaç günlüğüne Türkiye'de. Burada halasında -kalıyormuş, Üsküp'e dönecek. Okulunu bitirmesi gerek. 23 yaşında olmasına rağmen Balkan çocuğu olduğu için, savaşların içinde büyüdüğünden olsa gerek, yaşından daha olgun. Ve filmde de gördüğümüz kadarıyla hayli yetenekli. Özer Kızıltan'ın bu hafta gösterime giren 'Takva'sının Muhittin'i Erman Saban'ı takdimimizdir. -Filme nasıl dahil oldunuz? Üsküp'te konservatuvarda okuyorum. Bu arada da Üsküp Türk Tiyatrosu'nda oynuyorum. Yeni Sinemacılar oyuncu ararken, bizim tiyatroda çok önceden oyun koyan Türkiyeli bir yönetmenle konuşmuşlar. O da bizim tiyatroyu söylemiş. Makedonya'ya gidin, görüşün demiş. Geldiler, resimler çekildi, sohbet edildi, kamera görüntüleri alındı. Bir hafta sonra haber geldi, seni seçtik diye. -Yeni Sinemacıları tanıyor muydunuz? Yeni Sinemacıları bilmiyordum çok. Ama 'Gemide'yi seyretmiştim. Ama ben onun öncesinde hep Erkan Can hayranıydım. -Nasıl bir hayranlık? Ufaktan beri dizilerini seyrediyordum Erkan Can'ın. Çanak anten her evde var Üsküp'te. Erkan Can denilince gözlerim yerinden fırladı biraz tabii! Çok heyecanlandım. Hem Türkiye, hem uzun metraj film, hem Erkan Can. Elim ayağım titriyordu. Erkan abiyle tanıştığımızda, o kadar iyi davrandı ki bana, her şeyi unuttum. -Başka bir ülkede, ilk uzun metraj film, çekimler nasıl geçti? Antalya'da filmi ilk gördüğümde gözlerimi kapattım, bakamadım. Filmden sonra otele geldiğimde sanki odam değişmişti, her şey havada uçuyordu. Benim en zorlandığım şey, etrafımdaki oyunculardı, Erkan Can, Settar Tanrıöğen. Erkan abiyle sahnelerimiz vardı. Handa soyunma odasına gidiyorduk, bir yandan kostümler giyilip makyaj yapılırken Erkan abi 'Gel kardeşim' diyordu, tekstimizi okuyorduk. Erkan Can'dan çok aldım, bir bakışı, ses tonu yetiyordu oynamaya. -İyi ama sonra kaç tokat çaktı... Çaktı gerçekten. İki gün çenemde hafif bir şişlik vardı. Erkan abinin yüzüğü, benim çeneme geçmişti yani! Buzlar filan koyduk. Annenin vurduğu yerde gül biter derler ya, onun gibi bir şeydi. Benimki belki gül değildi ama papatya denebilirdi. Bir de onun provaları vardı! -Oynadığınız Muhittin Bosna'daki savaş için UÇK'ya yardım topluyor, sizde durum neydi? Ailesine de yardım etmek istiyor. O kadar olaydan sonra ben de varım bu dünyada ve hakkımı istiyorum diyerek o yola baş koyuyor. Filmde görmüyoruz ama senaryoda Muhittin UÇK'ya katılmaya gidiyordu. Ailesinden insanları, kız arkadaşını kaybetmiş. Balkanlar'da durmadan savaş olur. Ben eğleniyoruz diyorum. -Daha neler... O kadar alıştınız mı? Makedonya'daki savaş sırasında mesela bizim apartmanın yanında bomba patlıyordu ama annem yemek yapmaya devam ediyordu. Çekimlere gelmeden önce gizli bir belgesel buldum bir arkadaşımdan. Kosova'daki savaşı anlatıyordu. Tüylerim diken diken, gözyaşları içinde seyrettim. O tokat sahnesinde gözümün önünde o sahneler vardı. Orda doğmuşsunuz, başka gidecek yeriniz yok. Üsküp'te acayip durumlar var. Vardar ırmağının üstünde taş köprü var. Taş köprünün bir yanı Müslüman kısım, bir yanı 'gavur' kısım. Müslüman kesimdeyim ben. Müslüman taraftaysan Arnavutlarla takılmak zorundasın, hadi merkeze çıkalım diyorsun mesela, yok ne yapacağız gavur elinde diyor. Konservatuvar 'gavur' tarafında, arkadaşlara gidelim deyince, ben Arnavutlarla ne yapayım diyor. Evinde huzurlu olmak istiyorsun ama her yer savaş haberleriyle dolu. Nasıl huzurlu olabilirsin ki? -Türkçeniz çok çok iyi, Türkiye'de doğmadınız değil mi? Dedem bile doğma büyüme Üsküplü. Ama dedemin dedesi Erzurum'dan gelmiş oraya. Aslında orası küçük bir Türkiye. Odamda bir Türk bayrağı asılı. İlkokulu Türkçe okudum. Bırakın Türkleri, Arnavutlar bile çanak antenlerle Türkiye kanallarını seyreder. Bu arada benim abim de oyuncu. 'Sağır Oda'da Mahir Günşıray'ın kardeşini oynayan Ertan Saban. -Aileden geliyor yetenek yani? Hayır, yalnızca ikimiz. Babam oto tamircisi, annem ev kadını. Ortaokulda güzel sanatlar heykel bölümüne gittim. Heykeltıraşım yani. Küçükken resim çizerdim, arkadaşlarımla tiyatro yapardık. Merakım vardı yani. Abimin çalıştığı tekstleri okurdum, onunla sürekli film seyrederdik, biraz bilinçaltında onun gibi olma isteği de vardır belki. Liseden sonra Makedonya Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdim, abim gibi. Fakültede bir Arnavut sınıfı, bir de Türk sınıfı var. Ben Türk sınıfındayım. Bu sene dördüncü sınıftayım. Abim başta zorlukları olduğu için, kalın kafalılık yapıyorsun, girme dedi. Annem de. Şimdi bakıyorum, ikisi de memnun. Şimdi annem abimin dizisini kaçırmıyor. Ama şöyle, bir taraftan işlerini yapıyor, abim çıkınca ah canım ne güzel çıkmış diyor, abimin sahnesi bitince gidiyor. Abimi izliyor, özlüyor tabii. -Heykeltıraşlık yapıyor musunuz? Son zamanlarda boşladım, sürekli tiyatroyla uğraştığım için. Aslında ikisini birleştirip sahne dekorasyonu istiyorum. Bu sene bitince yüksek lisansı tiyatro dekorasyon üstüne yapayım diyorum. Heykelle, resimle de uğraşabileceğim böylece. Şimdi mezuniyet projesi olarak iki kişilik bir oyun hazırlıyoruz arkadaşımla. Plan değil ama mesela çocukluğumdan beri Türk tiyatrosunda gördüğün oyuncularla oynamayı çok istiyorum. Ama Erkan Can, Settar Tanrıöğen ve Yeni Sinemacılarla çalıştım ya, ölsem de gam yemem! Daha da bir şey demem! eymen_gonca 19-10-07, 12:10 aliniti Manastır ve yöresinde geçtiğimiz hafta içerisinde, Türkiye ve Makedonya’nın ortak projesi olarak çekilen “Elveda Rumeli” dizisinin çekimlerine başlandı. Dizinin yönetmenliğini, sinema filmi ve TV dizilerinin iki başarılı yönetmeni Serdar Akar ile Tarkan Karlıdağ yapacak. Türkiye basınında çekimlerden dolayı, Akar ve Karlıdağ’ın şu günlerde, Türkiye ile Makedonya arasında mekik dokuduğu yazıyor. Dönem dizisi olarak adlandırılan "Elveda Rumeli" nini 1900'lü yılların başında geçen ve izleyen herkesi ağlatacak dramatik bir kurgusu olan öyküyü ekrana taşıyacak. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla, Makedonya’dan Türkiye’ye yapılan göçünkonu edileceği dizide, 1899-1912 döneminin kapsanacağı söyleniyor. Ayrıca senaryo içinde çok güzel aşk hikayelerin de geçeceği bildiriliyor. Üsküp Türk Tiyatrosu oyuncuları dizide rol alıyorlar Çekimlerin Manastır, Ohri ve Üsküp’te yapılması planlanan dizide, Üsküp Türk Tiyatrosu oyuncuları da kalabalık sayıda rol alıyor. Mustafa Yaşar, Salahettin Bilal, ediya Begovska, Firdaus Nebi, Filiz Ahmet, Suzan Ayberg ve Ertan Şaban gibi Üsküp Türk Tiyatrosundan isimlerin rol alacağı dizinin teknik ekibi de Türkiye ve Makedonya’lılardan oluşacak “İddialı bir dizi” Türkiye basını diziyi, iddialı olarak yorumladı ve konu ile ilgili: “unuttuğumuz Rumeli kavramı, bu diziyle bize yeniden yakınlaşıyor. 500 yıllık vatan toprağının elden çıkışı sırasında yaşanan öykülerin işlendiği bir dizi bu” diye yazıldı. Dizide Türkiye’nin önemli isimlerinin rol alması da, diziyi ayrı bir çekici kılıyor. “Elveda Rumeli” dizisinde Türkiye’li ve Makedonya’lı aktörler yer alacak. Türkiye’den “Yabancı Damat” dizisinden tanıdığımız Erdal Özyağcılar, eski Türkiye güzeli Hande Subaşı ve Şebnem Sönmez rol alıyor. Güzelliğinin yanında şarkıcılık ve oyunculuk yeteneği de barındıran eski Türkiye Hande Subaşı, gelen ısrarlı oyunculuk teklifi üzerine Manastır’da çekilmeye başlayan dizide rol alıyor. Erdal Özyağcılar, Yabancı Damat'tan sonra şimdi de Elveda Rumeli dizisiyle sevenlerinin karşısına çıkıyor. Yine Türkiye basınından verilen bilgilere göre, Özyağcılar bu kez sütçü rolünde. Yabancı Damat'ta Yunanlı damada karşı çıkan Erdal Özyağcılar'ın iki kızından biri bu dizide de öğrendiğimiz kadarıyla Makedonyalı bir Arnavut'a aşık olacak. Osmanlı'nın 500 yıllık vatan toprağı Rumeli'den çekiliş dönemindeki siyasi ve sosyal olayları da konu edinen dizide Özyağcılar bir Osmanlı köyünde ailesini sütçülük yaparak geçindirmeye çalışan dürüst ve biraz da sinirli bir adam rolünde. Sütçü Ramiz ve ailesi Osmanlı’nın bu topraklardan çekilmesiyle doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalıyor. Elveda Rumeli” dizisi sonbaharda, yeni yayın döneminin başlamasıyla tarihi dizilerin kanalı ATV’de yayınlanmaya başlayacak. Dizi, Makedonya Sektör Film ve Türkiye Adam Film prodüksiyon tarafından çekiliyor. Filiz NEZİR eymen_gonca 19-10-07, 12:19 alinti JÖN TÜRKLER On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti'nde, batı tarzı idare ve fikirlerin gelisip yayılması için çalısanlara verilen isim. "Yeni Osmanlılar" veya "Genç Türkler" de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların verdikleri Fransızca "Jeunnes Turcs" adıyla meshur olmuslardır. Bu tabir, umumî olarak, o yıllarda Avrupa'da politika, fikir ve edebiyatta asırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise, ilk defa Mustafa Fazıl Pasanın yayınladıgı bir mektupta, "Yeni Osmanlılar" karsılıgı olarak kullanılmıstır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek, Türkçe'ye yerlestirilen bu tabir, uzun süre, Osmanlı topraklarında yetisen, devlet idaresine karsı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmustur. Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız Ihtilâlinden sonra Avrupa'da süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından, 1865'te, gizli bir teskilât olarak, Istanbul'da kuruldu. Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı Ismail Pasa, veraset usulünü degistirerek, kardesi Mustafa Fazıl Pasayı bütün haklarından mahrum etti. Ikbal küskünü olan bu pasa, Abdülaziz Han'a ve üst kademe devlet adamlarına düsman kesildi. Intikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve baslarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi. Mustafa Fazıl Pas¸anın, Abdülaziz Hana hitaben, Paris'te yazdıgı ve küstahça ifadelerin yer aldıgı mektup, 1867'de Türkçe'ye tercüme edilerek, Tasvîr-i Efkâr Gazetesi'nde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dagıtıldı. Mektup, mesrutiyet fikirleri ve mesrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle, Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karsı agır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde, Mustafa Fâzıl Pasa tarafından Paris'e çagrılan Jön Türkler, onun maddî destegiyle, Avrupa'da genis bir yayın faaliyetine giristiler. Bu yayınların biri sönüp digeri açılıyor ve sayıları çogalıyordu. Jön Türkler, bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli baslı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı seyleri tekrarladılar. Namık Kemal, Ali Süâvî ve Ziya Pasa gibi meshur isimlerin, kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, "Osmanlı Devletine mesrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi" seklinde özetlenebilir. Bunların saglanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çogu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve Ingiltere ziyaretleri esnasında, Padisahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Pasa, maksadına kavusup aralarından ayrıldı. Padisahın bu ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve Ingiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çesitli Avrupa sehirlerinde dolastılar. Bir kısmı Istanbul'a dönüp Padisahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Mesrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, Ikinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi. Bundan sonra, yurt içinde ve dısında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları, sayıları yüze varan dergi ve gazete ile, Ikinci Abdülhamid Hanın sahsında devlete karsı kesif bir propagandaya girisen Jön Türkler, sıkı bir is¸birligi içinde oldukları Fransız ve Ingiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim, 4 Subat 1902'de Paris'te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis'in evinde yapıldı. Bu kongreye, Osmanlı Devletinin hakim oldugu hemen her bölgeden çagrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı, Osmanlı Devletine karsı olmaktan ibaretti. Bunun dısında, aralarında hiçbir bag ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar, aralarındaki sen-ben çekismesi sebebiyle, kongreyi basarısız bir sekilde sona erdirdiler. Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, baska hiçbir noktada birlik olamadılar. 27-29 Aralık 1907'de yine Paris'te toplanan Ikinci Jön Türk Kongresine; Ittihat ve Terakki, Prens Sabahattin'in Tesebbüs-i Sahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında, Ermeni Tasnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en agır ithamlar yapıldıktan sonra, Iran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya'daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin, devlete karsı olan isyanlarının desteklenmesine, diger gizli cemiyetlerin birlestirilerek, ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi. Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde, ön planda mesrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da, her grup ve sahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl, hiç degilse muhtariyet kapmak, sahıslar ise sahsî hırs ve arzularını tatmin etmek pesindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise, devletin yıkılısını hızlandıran belli baslı sebeplerden olmustur. Batı dünyası karsısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meshur olmak, hattâ Mithat Pasa'da oldugu gibi, kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla, eskıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle isbirligi yapmaktan çekinmemeleri, bu faaliyetlerin en acı tarafı olmustur. Netice olarak, Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaslarla yok etmisler, çıkarılan idaresizlik, kargasa ve savaslar ortamı içinde, milletin felâketini hazırlamıslardır. Birinci Dünya Savası, Jön Türk faaliyetinin Türkiye'de sonu olmus, daha önce yaptıkları gibi, yine yurt dısına kaçmıslardır. Kaynak: (Çalıntı ) http://www.dallog.com/kavramlar/jonturk.htm ----------------- JÖN TÜRKLER "Bizim Jön Türkler hayalperesttirler. Çünkü bizde Kanuni Esasi'yi mesruti hükümeti ilan etmek, umumi bir kargasalıgı davet etmek, herkesi birbirine düsürmek demektir. Bu, bütün Osmanlı Imparatorlugu'nu sarsar. Ingilizler'in, her vesileyle Jön Türkler'i tutmaları dikkat çekicidir ve bizim memleketimizde Kanunu Esasi'yi getirmek için ellerinden geleni yaparlarken aynı seyi Hindistan için reddetmektedirler. Halbuki Hindistan'ın umumiyeti bizimkine benzemektedir. Orada herseyden evvel kast teskilatını yok etmek icabeder. Orada da bizimki gibi Müslüman, Hıristiyan, Budist, Brahman gibi gayrimütecanis kitlelerin aynı mecliste beraber çalısmaları pek güçtür." Osmanlı Devleti'ni çok yakın takibe alan ve her defasında fitne ve fesatlarla kadın ve para ile yöneticileri elde etmeye ve gayri Müslimleri aleyhte kullanmaya çalısan Ingilizler, Mesrutiyet'in iyi bir sekilde isleyisinin de kendi felaketleri olacagını bilmekte idiler. Bunun için her türlü hile ve desise ile Osmanlı'da siyasi istikrarı baltalamaya çalısmıslardır. Ingilizler bu nedenle Jön Türkleri, kendilerine muhalif olan Sultan Abdülaziz ve Abdülhamid hanın politikalarını bertaraf etmek için desteklediler. Ingilizler Birinci ve Ikinci mesrutiyeti etkisiz hale getirmeyi basarmıslardır. Ikinci Mesrutiyet sonrası 31 Temmuz 1908'de Ingiliz Dısisleri Bakanı Edvvard Grey, Istanbul Büyükelçileri G. Lowther'e gönderdigi bir telgrafta: "Sayet Türkiye Anayasa'yı tam olarak ayakta tutar ve kendisi de kuvvetlenirse bunun sonuçları bizim simdi göremeyecegimiz kadar uzaklara gidebilir. Bu hareketin Mısır'daki tesiri inanılmayacak kadar büyük olacaktır. Kendisini Hindistan'da hissettirecektir. Biz simdiye kadar idaremiz altında bulanan Islamlara kendi dinlerinin baskanı olan milletin (Türkler'in) kötü bir despot tarafından idare edildigini söylüyorduk. Halbuki biz idare ettigimiz Islamlar için iyi bir despottuk ve bizim idaremiz altında daha mesuttular. Zira bu insanlar mukayese imkanına sahip degillerdi. Dolayısıyla farkın kendi lehlerine oldugunu kabule hazırdılar. Fakat simdi Türkiye bir anayasa yapar, parlamento kurar ve hükümet seklini degistirirse; Mısırlılar da bir anayasa isteyeceklerdir. Bizim bu kuvvete karsı koymamız çok güç olacaktır. Sayet Türkiye'de anayasa iyi isler ve Türkiye'de isler iyi giderse Mısır'da ayaklanmalar olacaktır. Bu vaziyette bizim durumumuz çok garip kaçacaktır. Biz asla ne Mısır halkıyla ne de Türk hükümetiyle mücadeleye girmeyecegiz. Bizim mücadelemiz Türk halkının hisleriyle olacaktır. Bunu, yakın veya uzakta çok dikkatli ele alınacak bir konu olarak veriyorum. Bu hususun haricinde bütün reform hareketlerini tutar görünün ve bana bilgi verin." Ingiliz casusu Fitz Maurice de 25 Agustos 1908 tarihindeki Londara'ya gönderdigi raporunda, aynı endiseleri dile getirmis, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ındaki gayri Müslim mebusları tavlayarak 2. Mesrutiyet'in isleyisini baltalamaya çalısmıstır. KAYNAK: http://home.arcor.de/abdulhamidhan/l...ntuerkler.html fırtınAyse 19-10-07, 12:27 BÜYÜK İSKENDER Büyük İskender veya III. Aleksander,İskender Rumi,İskender Yunani (Yunanca: Μέγας Ἀλέξανδρος (Megas Aleksandros)) Makedonyalı İskender olarak da bilinir (20 Temmuz M.Ö. 356, Pella, Makedonya - 10 Haziran M.Ö. 323, Babil), M.Ö. 336 - M.Ö. 323 yılları arasında Makedonya kralı ve tarihteki en büyük komutanlardan biri. Makedonya kralı II. Filip'in oğlu. Pers İmparatorluğu'nu yıkarak Yunanistan'dan Hindistan'a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuş, Eski Yunan uygarlığının Doğu'ya yayılmasında etkili olmuş ve efsanevi bir kahramana dönüşmüştür. Gençliği ve tahta geçişi II. Filip ile Epeiros (Epir) kralı Neoptolemos'un kızı Olimpias'ın oğlu olan İskender, 13-16 yaşlarında Aristo'dan aldığı derslerin etkisiyle felsefe, tıp ve bilime ilgi duydu. Babası II. Filip'in Bizans'a (İstanbul) saldırdığı M.Ö. 340'ta Makedonya'yı yönetti ve bir Trak kabilesini yendi, iki yıl sonra II. Filip'in Yunanlılara karşı kazandığı Kaironeya Çarpışması'nda ordunun sol kanadına komuta etti. II. Filip'in öldürülmesinin (M.Ö. 336) ardından komutanlarca kral ilan edildi. Öncelikle bütün olası hasım ve rakiplerini öldürttü. Babasının sağlığında Asya seferini gerçekleştirmek üzere oluşturulan, Korintos'taki Helen Birliği sinhedrion'da (meclis) bu birliğin hegemonu ve başkomutanı seçildi. Delphoi üzerinden Makedonya'ya dönerken M.Ö. 335 ilkbaharında Trakya'ya girdi. Şipka Geçidini aşarak Triballileri (Triballoi) ezdikten sonra Tuna'nın öbür yakasına geçerek Getaları dağıttı. Ardından batıya dönerek Makedonya'yı istila etmiş olan Hiryalıları yendi. Bu sırada öldüğüne ilişkin söylentiler üzerine Atina'da ayaklanma patlak verdi. Bu ayaklanmanın ardında hem yeni Pers kralı III. Dara'nın mali desteği, hem de Demostenes'in çabaları yatıyordu. Askerlerini günde 30 km gibi o çağa göre çok yüksek bir hızla ilerleterek Yunanistan'a giren İskender, tapınaklar ve şair Pindaros'un evi dışında bütün Teb'i yerle bir etti. Yaklaşık 6 bin kişinin öldürüldüğü, sağ kalanların köle olarak satıldığı bu sindirme hareketi sonunda bütün Yunan Devletleri Makedonya üstünlüğüne boyun eğdi. Ölümü İskender'in İmparatorluğu İskender'in İmparatorluğu Kendisine tanrısal onurlar yakıştıran ve bunu Yunan kentlerine zorla kabul ettiren İskender, MÖ 324 kışında Luristan'da yerel halka yönelik sert bir sindirme hareketine girişti. İlkbaharda Babil'e geçerek bir bölümü uzak ülkelerden gelen elçileri kabul etti. Bu arada Hindistan'la deniz bağlantısını sağlamak için Arabistan kıyılarına yönelik bir sefer için hazırlıklara başladı. Ayrıca Hazar Denizi'nin ötesine bir keşif birliği gönderdi. Babil'de sulama kanalları yaptırmayı ve İran Körfezi kıyılarında yeni kentler kurmayı planladığı bir sırada, uzun bir içkili eğlencenin ardından hastalandı ve on gün sonra daha 33 yaşındayken öldü. Cenazesi önce Memfis'e, oradan İskenderiye'ye götürüldü ve burada altın bir tabuta kondu. İskenderin ölümünden sonra imparatorluk 4 parçaya ayrıldı. Cassander Yunanistan'a, Creatus ve Antigonos Batı Asya'ya, Seleukos Doğuya, Ptolemy ise Mısır'a hükümdar oldular. Cassander güce olan tutkusunu kısa zamanda göstererek 7 yıl sonra İskender'in annesi Olimpias'ı idam ettirdi. 12. yılın sonunda ise İskenderin karısı Roksana ve imparatorluğun gerçek varisi olan oğlunu zehirlettirdiğinde ise artık İskenderin soyunu tamamen kurutmayı başarmıştı. Değerlendirme Genç yaşta ölmesine karşın 12 yıl 8 ay süren hükümdarlık dönemine büyük çaplı seferleri sığdıran İskender'in kurduğu geniş imparatorluk temelde Perslerden kalma yönetim sistemine dayanıyordu. Bununla birlikte yerel satraplara bağlı olmayan tahsildarlardan oluşan merkezî bir vergi toplama mekanizması kurarak yeni bir mali sistemin temelini attığı bilinmektedir. Görevlilerin yolsuzlukları ve yiyiciliği nedeniyle bu sistemi iyi işletememekle birlikte, sikke çıkarma hakkını tekeline alarak ve Pers hazinelerinde birikmiş gümüş ve altını para biçiminde piyasaya sürerek bütün Önasya'da ve Akdeniz'de ticaret ve para ekonomisini geliştirdiği söylenebilir. Öte yandan İskender'in yeni kentler kurması (Plutarkhos bu kentlerin sayısının 70'in üzerinde olduğunu söyler) Yunan yayılmasında yeni bir dönem açtı. Askeri birer üs olarak kurulan, ama zamanla birer kültür ve ticaret merkezine dönüşen bu kentler Eski Yunan etkisinin Hindistan'a kadar yayılmasında önemli rol oynadı. Bu arada Pers-Makedonya karışımıyla yeni bir ırk yaratma girişimi sonuçsuz kaldıysa da, Yunan kültürüne yatkın, ama Doğu'ya özgü yeni bir soylu sınıfı ortaya çıktı. Kendisini ve askerlerini en güç işlere yöneltmeyi başaran güçlü bir irade ve yetenekle esnek bir düşünce yapısını birleştiren İskender, koşullar gerektirdiğinde geri çekilmeyi ve değişiklikler yapmayı bilen bir kişiydi. Düş gücü ve romantizmi kendisini Herakles, Akilleus ve Diyonizos gibi kahramanlarla özdeşleştirmesine yol açacak ölçüde güçlüydü. Çabuk öfkelenme, acımasızlık ve inatçılık gibi özellikleri uzun seferlerde daha çok ortaya çıkıyordu. Güvenmediği kişileri hiç sorgulamadan öldürmekten çekinmemesine karşın, adamları onun peşinden gidiyor, ona bağlı kalıyor ve güçlüklere katlanıyordu. Dünyanın en büyük askeri dehaları arasında sayılan İskender, değişik kuvvetleri bir arada kullanmada ve düşmanın yeni savaş biçimlerine yeni taktiklerle karşı koymada son derece ustaydı. Yaratıcılığıyla, savaşın sonucunu belirleyecek fırsatları değerlerdirmeyi çok iyi bilirdi. İskender'in kısa süren hükümdarlığı, Avrupa ve Asya tarihi açısından önemli bir dönüm noktası sayılır. Seferleri ve bilimsel araştırmalara merakı, coğrafya ve doğa tarihi gibi konulardaki bilgilerin gelişmesine katkıda bulunmuş, ayrıca büyük uygarlık merkezlerinin geliştirdiği bilgi birikiminin ortak bir potada kaynaşmasına zemin hazırlamıştır. Siyasal açıdan olmasa bile, ekonomik ve kültürel açıdan Cebelitarık'tan Pencap'a uzanan, ticarete ve toplumsal ilişkilere açık bir imparatorluk kurduğu ve ortak sayılabilecek bir uygarlığa ve bir lingua franca Yunan Koine lehçesine dayalı yeni bir dünya meydana getirdiği söylenebilir. Sonuçta İskender kendisinin Herakles'in soyundan geldiğini benimsemesi ve kendisini tanrısallaştırması onun halkın gözündeki büyüklüğünü ifade etmekteydi. Temsil edilen figürlerinde bile kendisini Amon gibi koç boynuzu ile, Herakles gibi Aslan başlı postuyla göstermektedir. kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_%C4%B0skender kısaltırılmıştır. not: resim vardı ama sanırım çıkmadı. :) eymen_gonca 19-10-07, 12:36 alinti PADISAH 2. ABDÜLHAMIT Osmanlı padisahlarının 34.sü ve Islam halifelerinin 99.su. Saltanatı: 1876-1908 Babası: Abdülmecid Han - Annesi: Tir-i Müjgan Sultan Dogumu: 21 Eylül 1842 - Vefatı: 10 Subat 1918 Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızcayı mükemmel bir sekilde ögrendi. Amcası Abdülaziz Han onu Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Abdülaziz Han'ı tahttan indirip sehit ettiren, böylece Osmanlı Devleti'nde idareyi ele geçirin batı kuklası bazı pasalar, V. Murat'ın suurunun bozulması üzerine, devlet islerine karısmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracagı kanunlara göre hareket etmesi sartıyla, Abdülhamid Han'ı sultan ilan ettiler. Tahta çıktıgında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın esigindeydi. Karadag ve Sırbistan'da savas aleyhimize dönmüs, Bosna-Hersek ve Girit'te ayaklanmalar çıkmıs, mali kriz son haddine varmıstı. Bu arada sadrazam Mithat Pasa ve arkadaslarının istegi üzerine 23 Aralık 1876'da Birinci Mesrutiyet ilan edildi. Ancak gayrimüslimlerin dahi yer aldıgı Meclis-i Mebusan'ın ilk isi Rusya'ya harp ilanı oldu. 93 harbi diye tarihe geçen bu savas, Osmanlı Devleti için tam bir felaket getirdi. Ruslar Istanbul önlerine kadar geldi. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan'dan Istanbul'a hicret etti. Mütareke isteyen Sultan Abdülhamid, ilk is olarak devleti parçalanma ve yok olma yoluna dogru götüren Meclis-i Mebusan'ı kapattı (13 Subat 1878) ve devlet idaresini eline aldı. Ayastefanos antlasması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum'u kaybediyordu. Ancak Ingiltere ile anlasan Abdülhamid Han, Kıbrıs'ın idaresini onlara bırakmak sartıyla, yeniden topladıgı Berlin Konferansı'nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip oldu. Abdülhamid Han büyük meseleler karsısında bunalan Osmanlı Devleti'ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetti. Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile egitim ve ögretim seferberligi baslattı. Çogu sahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çesme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile dösedi. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya baslamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte asan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçecegini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular. Yahudilerin Filistin'de bir cumhuriyet kurma tesebbüslerinin karsısına çıktı. Onların Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındıgını, asla terk edilemeyecegini sert bir dille bildirdi. Filistin topraklarının yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri aldı. Dogu Anadolu'da Ermeni hareketlerine karsılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asayisi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekistirdi. Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti'ni parçalamanın ve Islam'ı yok etmenin mümkün olmadıgını gören bütün iç ve dıs düsmanlar bu Türk hakanına karsı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan'ı gözden düsürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diger taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" seklinde ortaya attıgı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar. Bu arada Padisah'ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, Ittihat ve Terakki mensuplarını kıskırtarak 23 Temmuz 1908'de Ikinci Mesrutiyeti ilan ettirdiler. Böylece otuz yıl durmus olan facialar tekrar basladı. 31 Mart Vakası sebebiyle Ittihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik'e gönderildi (27 Nisan 1909). 10 Subat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat eden Abdülhamid Han'ın naası Çemberlitas'ta dedesi Sultan II. Mahmut'un türbesindedir. II. Abdülhamit Han'ın güzel ahlakı, dine olan baglılıgı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çoklugu, milleti için gece-gündüz çalısması, düsmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorlugun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettigine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadogu'da hala huzur tesis edilememis olup, Arap alemi siyonizmin oyuncagı haline gelmistir. Vaktiyle Ittihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han'a düsmanlık eden Filozof Rıza Tevfik ve Süleyman Nazif pismanlıklarını asagıdaki siirleri ile dile getirmislerdir. Tarihler adını andıgı zaman, Sana hak verecek hey Koca Sultan, Bizdik utanmadan iftira atan, Asrın en siyasî Padisahına. (Rıza Tevfik) ------------------------------------------------------- Padisahım gelmemisken ya da biz, Iste geldik senden istimdada biz, Öldürürler baslasak feryada biz, Hasret olduk eski istibdada biz. (Süleyman Nazif) ******* Kaynak: http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=159 --------------------- SORAY UZUN YOLDA Ramazan sonrası uzun bir yola çıkan Soray Uzun'un Makedonya izlenimleri bu hafta ekrana gelecek. Soray Uzun tekrar yollara çıktı. Dedelerini Çanakkale'de sehit veren Hamza amcayla duygu dolu bir görüsme, halk pazarında Türkiye'yi aratmayacak görüntüler, süt sagmaya çalısan Soray'ın zor anları, Makedonya'da gelin kaynana iliskileri ve Makedonya'daki Türk izleri Soray Uzun Yolda'da. Soray Uzun'un yolu bu hafta Makedonya'ya düsüyor. Halk pazarında Türkiye'yi aratmayacak söylesiler. Doyuran kasabasının hikayesi Soray Uzun Yolda'da. Üsküp'teki Çanakkale... Dedeleri Çanakkale'de sehit düsen Hamza amca, dükkanına Çanakkale ismini vererek memleket özlemini dindirmeye çalısıyor. Soray Uzun Yolda ekibini karsısında bulan Hamza amca önce duygulandı, sonra Makedonya'da Türk olmayı Soray'a anlattı. Debre'de süt sagan kızların isine karısan Soray, buzagı emmis inegi sagmaya kalkınca zor durumda kaldı. Kızların eglencesi olan Soray'ın kendini ilginç savunması! Gelin her yerde gelin, kaynana her yerde kaynana... Makedonya'da gelin kaynana nasıl anlasır? Soray Uzun Yolda Makedonya'da gelin kaynana iliskilerini arastırdı. Geleneklerini sürdürmeye çalısan Türk kadınların el isi göz nuru kıyafetler, Makedonya'da Türk kahvesi, Çesme bası muhabbeti, Haçlı Cami'nin hikayesi ve Makedonya'daki Türklerin yasamı Soray Uzun Yolda'da. ***** Hayatın farklı renkleri, ilginç insan manzaraları Soray Uzun'un esprili sunumuyla ekrana geliyor. Buluslarıyla, özel yetenekleriyle Türkiye'nin ilginç insanları Soray'la Uzun Yolda bulusuyor! Kanal 7'nin sevilen sunucusu Soray Uzun'un sundugu program, her hafta degisik bölgelerden farklı renkleri, ilginç hikayeleri ekrana tasıyor. Türkiye'nin dört bir yanından insan manzaralarını ve ilginç yasam hikayelerini ekrana getiren program izleyenleri Anadolu'yu bir uçtan bir uca seyahate çıkarıyor. Soray Uzun'un programını bir süredir izleyemiyorum ama çok sirin bir gezi programı oldugunu söyleyebilirim. Bazen öyle komiklikler oluyorki gülmekten karnım agrıyor. Insanlar tv konusunda dogustan yetenekliymis gibi bu programda mikrofonu kapan bir daha bırakmıyor. Yani bu bölümü izleyin, birsey kaybetmezsiniz derim. Yayın tarihi 17 Ekim Çarsamba, saat 19:40. ---------------------- İNTİHAL SORUNUMUZ Atay SÖZER Reha Muhtar ATV’de yeni başlayan “Elveda Rumeli” dizisi üzerine bir yazı yazdı. Bu dizinin “Damdaki Kemancı” filmiyle (ve oyunuyla) örtüştüğünü söylüyor. Önce o yazıya bir bakalım sonra da durumu yorumlayalım… Bu tür sözler pek çok dizinin başına geliyor ne yazık ki; kimi haklı kimi haksız bu sözlerin. Bazen senarist arkadaşlarımız haksız yere hırsız konumuna düşerken bazen de sanıldığı kadar masum olamayabiliyorlar ve başka bir meslektaşlarını mağdur ediyorlar, bazen de olay kendilerinin dışında gelişiyor… Bu gelişimleri birkaç başlık altında toplayabiliriz. 1-Senarist bir öykü bulmuştur, hele hele mesleğe yeni başlayan bir arkadaş ise bulduğu öykü ona göre dünyanın en güzel öyküsüdür. Senaryosu kanal kanal gezerken bir de bakar ki benzer bir konu başka bir yerde oynamakta. Zaten “eserim çalınır mı?” paranoyası içinde olan arkadaşımız ayağa kalkar, feveran eder. Oysa örtüşen sadece bir iki tema vardır, örneğin her iki senaryoda da bir taksi şoförünün aşkı işlenmektedir. Bu kolay akla gelecek bir türüktür, yüzlerce dizinin çekildiği bir ortamda iki kişinin aynı temayı bulması olasılık dahilidir. Gene bu günlerde başlayan “Pusat” dizisiyle ilgili bir intihal iddiası gündeme geldi. “Sahipsiz Gezegen” isimli romanla “birebir örtüştüğü” söylenmekte, bunu destekleyen iki dayanak ileri sürülüyor; her iki eser de Sivas Suşehri’nde başlıyor ve her ikisinin karakteri de boksör… İnternette şöyle kısa bir tur atınca Suşehri’nin özellikle kickboksun yoğun olarak yapıldığı yerlerden biri olduğunu görürsünüz. Yani bir boksörün hayatı yapılacaksa her iki taraf da doğru yerden başlamış. İntihal iddiası belki doğru belki yanlış, dramatik yapının ilerlerde örtüşüp örtüşmediğine bakılmalı. Yani iki yerde de Sivaslı bir boksör olması iddia için yeterli değil. 2-Bazen iddialar doğrudur; senaryo yazarı başka bir eserden bilerek yürütmüştür… 3-Bazen senaristin yıllar önce okuduğu öykü, izlediği film veya bir meslektaşından dinlediği öykü bilinçaltına yer eder, yıllar sonra bu sanki kendi fikriymiş gibi ortaya çıkar. Burada art niyet yoktur ama senarist için zor bir durumdur… 4-Bazen izlenen öykü, filmden esinlenme, çağrışım yollarıyla yeni bir eser ortaya çıkar. Bu esinlenmede aşırıya kaçılırsa senarist intihalle suçlanır. Burada akılcı olmakta fayda var, eğer ki başlangıçta belirgin bir benzerlik yapıp da adınız intihalciye çıkmışsa yandınız demektir. İşin devamında tamamen özgün işiniz bile devam etse bu suçlama sürer, daha da acısı sizin özgün işiniz bu kez yola çıktığınız eserin sahibine mâl edilir. 5-Uyarlama işler de vardır, örneğin Ahmet Vefik Paşa’nın Molier uyarlamaları meşhurdur. Tabii asırlar önce ölmüş Molier için böyle bir sorun yok ama söz konusu yakın zaman yazarları olunca burada dikkat etmek gerekiyor. Eser sahibinin adını anıp uyarlamanızı yaparsanız mesele kalmıyor. Nitekim geçtiğimiz yıllarda yapılan bir iki sitkomda bu denendi. Sonra gene unutuldu… Burada bıçak sırtı kadar hassas bir nokta var… Genellikle TV dizilerinde projeler senaryo yazarları ve yapımcıların kafa kafaya vermesiyle hazırlanıyor. Yapımcı doğası gereği ticari olarak yaklaşır, kendini güvenceye almak ister; hele hele bizim yapımcılarımız riske girmeyi asla istemez. İşportacı, bakkal, market sahibi, süpermarket, hipermarketler zinciri sahibi yaptıkları iş gereği esnaf sınıfına girerler. İşportacılıktan başlayıp marketler zinciri kuran kişilerin öykülerini duymuşuzdur… Bizim yapımcılarımız işportacılığı geçtiler, bakkallığı geçip market kuranlar da var ama bir türlü zincir oluşturmak istemiyorlar, azıcık aşım kaygusuz başım diyerek günü kurtarmak onlara yetiyor. Risk olmayınca, farklı yeni bir projenin nereye varacağını bilemediklerinden; daha önce denenmiş sonucu alınmış işleri tercih ediyorlar. Senaryo yazarlarından bu tür işler istiyorlar. Bazen eski bir film oluyor bu, o kaynak film de zamanında başka bir kaynaktan alınmışsa idare ediliyor bir yere kadar, neticede anonim bir konu, diyip geçiyoruz… Bazen çok belirgin bir eser olunca iş değişiyor. Senarist uyarladığı eserin kaynağını belirtirse yapımcısının canını sıkıyor çünkü muhterem telif ödemek zorunda kalacak, kaynak belirtmeze kendine ait olmayan bir konuya imza atarak intihalci damgası yiyecek. Yani iki ucu kirli değnek misali bir durum. Genellikle benim fedakar, cefakar senaristim yapımcısını kurtarmak için kendini feda ediyor. Ama bu arada mesleğimiz de yara alıyor tabii… Hatta bu durumu görmezden gelip , utanmadan “Türkiye’de senaryo yazarı yok” diyenler de (özellikle yapımcılar içinde) çıkabiliyor. Gelelim “Damdaki Kemancı” örneğine; bu aslında Solem Aleyhem’in romanı, oyunu oynadı, filmi çekildi. Klasik bir roman defalarca filme çekilir ve sahnelenebilir. Solem Aleyhem’in ölüm tarihi 1916, yani teliften de düşmüş durumda, yani yapımcı elini cebine atmak zorunda değil. Göğüslerini gere gere “Bu dizi Solem Aleyhem’in eserinden uyarlanmıştır” diyebilirlerdi, gördüğüm kadarıyla da çok başarılı bir uyarlamaydı. kaynak: http://www.senaryo.org.tr/article_details.aspx?id=338 delfin23 09-11-07, 11:13 Hande Subaşı’nın çıkartılmasından sonra Elveda Rumeli dizisinin kadrosuna dahil olan Berrak Tüzünataç, oyunculuğuyla şaşırtıyor. Oyuncu olarak ilk kez Ödünç Hayatlar dizisinde izlediğimiz Berrak, ne yazık ki dizinin yayından kaldırılması yüzünden ekranda fazla boy gösterememişti ama o açığı şimdi Elveda Rumeli dizisinde kapatıyor.. Dizi için söylenebilecek hiçbir şey yok; gerçekten muhteşem ötesi.. Her şeyden önce çok farklı, alışılagelmişin dışında.. Oyunculuklar harika.. Oldum olası en sevdiğim oyuncular arasında yer alan Şebnem Sönmez, dizide harikalar yaratıyor. Erdal Özyağcılar, Antep şivesindeki üstün başarısından sonra şimdi de Rumeli şivesiyle bize hoş saatler geçirtiyor. İşte bu iki usta oyuncunun yanında bir yıldız gibi parlıyor Berrak.. Duru güzelliği, şiveyi kullanmadaki başarısı ve doğal oyunculuğuyla gerçekten takdire şayan.. ATV yeniden toparlanmaya başladı ve güzel diziler yayınlamaya başladı ama ‘Dizi atv’de izlenir’ sloganını yeniden hak etmesi için daha özverili davranması gerekiyor bence.. O yüzden eğer Elveda Rumeli dizisini istenilen reytingi alamıyor diye yayından kaldırma gibi bir düşünceleri varsa bundan hemen vazgeçsinler.. Bu nereden çıktı dediğinizi duyar gibiyim; son günlerde kulağıma bazı haberler çalınıyor bu yönde.. Umarım doğruluk payı yoktur.. Kanal D’nin Ödünç Hayatlar dizisinde yaptığı yanlışı umarım ATV yöneticileri Elveda Rumeli için yapmaz.. Bu sav henüz doğrulanmadı ama Elveda Rumeli severler siz yine de ekran başına geçin ve diziyi zirveye taşın.. Kaliteli bir işin göz göre göre şu lanet canavara yenilmesine göz yummayın.. Dilara Pekel dilara@gecce.com ehlocan 14-11-07, 15:07 http://i230.photobucket.com/albums/ee188/ehlocan/phprFWvz4PM.jpg http://i230.photobucket.com/albums/ee188/ehlocan/phpc2qhDLPM.jpg Bize kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Özellikle müziğe yönelme ve müziği kariyer olarak benimseme aşamalarınızdan… Kemal Sahir Gürel : 1966'da Giresun'un Görele ilçesinde doğdum. Çocukluk dönemim Giresun’da geçti. 1974'de yılında babamın emekliliğinin ardından İstanbul’a yerleştik. 1978'de müziğe önce kardeşlerimin sonra da müzik hocamın etkisiyle ilgi duymam beni ensturman çalmaya yöneltti. 1981'de Hüseyin Yıldızla birlikte Yavuz Top' un müzik kursunda bağlama ve solfej dersleri alarak işi ehlinden öğrenme anlamında eğitime başladım. Bir buçuk yıl öğrenim gördüm. 1982–83 yıllarında, İ.Ü. Konservatuarı Türk Müziği Bölümü'nde bir yıl öğrenim gördüm. 1984' de Türk Folklor Kurumu'nun (TFK) Halk Müziği Okulu'nda yine Hüseyin Yıldızla birlikte başladık bir yıl öğrenim gördüm. 1984–86 yılları arasında ‘Fırtına Saz Kursu'nda, bağlama ve solfej dersleri verdim. 1984 yılı sonlarında Halk dansları müziklerine düzenlemeler yapmaya başladım. 1985 yılından itibaren İTÜ Devlet Konservatuarı Temel Bilimler Bölümü'nde beş yıl öğrenim gördüm 1986 yılından sonra müzikle ilgili çalışmalarımı bestecilik, aranjörlük ve grup konserleriyle sürdürdüm. İlk film müziğim 2003 yılında Çizgi Animasyon Filmin Binbir Gece Masallarına yaptım. Sonrasında rahmetli Kazım Koyuncu ile Sultan Makamını (2004) ve yine Hakan Yeşilyurt ile (2004) Kurşun Yarasının müziklerini yaparak dizi film müzikleri alanında da çalışmaya başladım. 2005 yılında Aşka Sürgün filmini Erol Mutlu ile birlikte yaptık. 2006 yılında iki proje başladı bunlardan hasreti yalnız ve Esir Kalpleri Nail Yurtseverle beraber çalıştık. 2006 yılında kısa metrajlı Kanada’da yaşayan yönetmenimiz Alp Esenerin Kırık Yaşamlar Diyarı adlı filmin müziğini yaptım. Yine 2006 yılı sonunda Ayşe Önder, Aytekin Gazi Ataş ve Soner Akalın ile beraber Son Osmanlı-Yandım Ali filmini yaptım. 2006 yılında Aşka sürgün, Hasret ve Esir Kalpler filminde müzik eşlemesinde birlikte çalıştığım Erdal Güney ve Hüseyin Yıldız ile beraber Hatırla Sevgili dizisinin müziklerine başladık. Ardından 2007 ye iki proje ile girdik. Bu projeleri de Erdal ve Hüseyin ile birlikte yaptık; Yemin ve Dicle… 2007 yazında gelen Elveda Rumeli ile çalıştığımız son projeyi hayata geçirdik. Ancak burada aramıza iki yeni arkadaşımız girdi. Ayşe Önder ve İrşad Aydın. Ayrıca yine bu sene Erdal Güney ve Hüseyin Yıldızla beraber Gitmek adlı filmin müziklerini de gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Erdal Güney : Küçük yaşlarda başlayan müzik yaşamım üniversite yıllarıyla yoğunluk kazandı.İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum.Tahsin İNCİRCİ, Elmira AŞRAFOV,Jerair ARSLANYAN ve Kemal KAPLAN’dan müzik dersleri aldım. 1993–94 yılları arasında Metz-Fransa'da bir kültür kuruluşunun davetlisi olarak bağlama dersleri verdim. 1994–96 yılları içinde Anamur-Ören Bld. Kültür Merkezinde yöneticilik de yaptım. Burada verdiğim bağlama derslerinin yanı sıra, koro çalışmaları da yaptırdım. 1998–2003 'de Berlin 'de özel bir kuruluş olan Alman-Türk Müzik Akademisi'nde öğretim kadrosu içinde yer aldım. Türkiye, Fransa, Almanya, Hollanda ve İsviçre'de kültürel etkinlikler çerçevesinde düzenlenen birçok konser ve dinletiye katıldım. Halen Taşalı Platosu üzerine alan çalışmasına dayalı müzik incelemesi yapmaktayım. Yayınlanan albümlerim. 1996 "Güney Türküleri" Ada müzikten çıktı. 1999 "Yakımlar" Ada müzikten çıktı. 1999 "Köprüler" - Enstrümantal toplama albüm -Ada müzikten çıktı. 2005 "Aşkiya" –yine Ada müzikten 2007 “Unutulmayanlar” Saundtracks-film müziği Ada müzikten 2007 Sizlerin de bildiği gibi Kemal Sahir Gürel ve Hüseyin Yıldızla birlikte “Hatırla Sevgili” Saundtracks-film müziği Kalan müzikten çıktı. SİNEMA MÜZİĞİ: 2006”Unutulmayanlar”-Akademi Prodüksiyon ve 2007 de henüz yayınlanmayan “Gitmek” filminin müzikleri.. TELEVİZYON FİLM MÜZİĞİ: 2005”İlk Göz Ağrısı”- ATV 2006 ”Hatırla Sevgili”-ATV 2007 ”Yemin”-FOX TV 2007 de “Dicle”-ATV yine 2007 de “Elveda Rumeli”- ATV KISA FİLM MÜZİĞİ: 2007”Günah” İrşad : Sanıyorum çok uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Klasik olanı yaşadık. İlkokulda ensturmana mandolin ile başladım. Ardından büyük bir sevinçle bağlamaya geçtim. Uzun bir süre bağlama çaldım. 1992 yılına geldiğimizde bir müzik grubu ile çalışmaya başladım. O günde başlayan çalışmalar çeşitli evreler de geçirerek ama sürekli müziğin içinde olarak bugünlere geldi. Bugüne geldiğimizde zevkle ve mutlulukla başka bir alanda müziğe devam ediyorum. Bütün bu evirilmenin ışığında söyleyeceğim tek şey müzik hep benimle vardı. Ayşe : 1974 de İzmir’de doğdum. Müzik çalışmalarıma babamın verdiği mandolin dersleri ile başladım. Aslında aileden genetik bir müzisyenlik var. Babam müzisyen, ben dahil tüm kardeşlerim müzisyen. Babam halk müziği ve sanat müziği ile ilgilenmesine rağmen bizler klasik batı müziği ile ilgilendik. Şimdilik bu kadar yeterli diyorum… Hüseyin :1961 Erzincan Tercan doğumluyum. Müzik Ayşe’nin evi gibi bizde de hep vardı. Babam klasik halk aşığı tarzında bağlama çalardı. Ama ben bağlamaya maalesef çok geç ilgi duydum. Müziğe de. 17 yaşımda kendi kendime bağlama çalmayı öğrendim. Sonra bu işi ilerletebilmek için Hüseyin Fırtına müzik evine gittim. Ardından kemal ile birlikte Yavuz Toptan müzik dersleri aldım. Ama 6 ay dolmadan ayrıldım ve askere gittim. Sonra hayat hızla aktı. Evlendim 2 çocuk olunca artık sadece hayat ile ilgilendim. Müzik bitti. Yıllar sonra yeniden müziğe başlamam yine kemal ile birlikte oldu. 2005 de üzerine konuşmada yeniden başlayan müzik hayatı 2006 da müzik eşleme (Aşka Sürgün, Hasret ve Esir Kalpler) daha sonra 2007 de Hatırla sevgili ile müzik eşlemeden çıkan iş yerini birlikte film müziği yapmaya başlamamızı sağladı. Yemin ve Dicle’den sonra Elveda Rumeli ile çalışmalara devam ediyoruz. Müzik hayatınıza başlarken ya da başlamadan önce sizi etkileyen müzisyenler (yerli_yabancı) kimler olmuştur. Grubunuz elemanlarının örnek aldığı müzisyenler kimlerdir? Kemal: Benim çocukluğumdan beri en çok etkilendiğim sanatçı Zülfü Livaneldir. Onun dışında Ruhi Su ve Selda Bağcandır. Yabancı olarak beni en çok etkileyen müzisyen Goran Bregoviç ve Old Field. İrşad : Müziğe başlamadan bizim memlekette herkes müzisyen zaten. Meşhur sıra gecelerini çok dinledik. Meşhur kazancı bedi en başat örnektir hiç kuşkusuz. Sonrasında Kemalin belirttiği gibi Livaneli gerçeği ve hiç kuşkusuz Cem Karaca ve dönemin müzik yapan tüm sanatçıları beni etkiledi. Bugüne gelirsek sanatçı ismi veremiyorum ama üretimleri olan ezgileri çok beğeniyorum. Ayşe : Ben başlarken ad olarak hatırladığım müzisyen yok. Ama günümüzde çok geniş bir beğeni yelpazem var. İrşadın değindiği gibi bazen ezgileri çok beğeniyorum. Bazı durumlarda da isimler ön plana çıkıyor. Şu an için Sezen Aksuyu çok seviyorum. Ayrıca modern tarza uyarlanmış klasik müzikler çok hoşuma gidiyor. Dünyanın her yerindeki etnik müzikleri çok seviyorum. Özellikle de Macar besteciler çok hoşuma gidiyor. Hüseyin : Ben de öncelikli olarak kendi memleketimdeki önemli halk ozanlarından daimi Davut Sulari, ve babamdan dinlediğim deyişlerle müzik dinlemeye başladım. Sonrasında Livaneliyi tanımak, Ruhi Suyu ve Selda Bağcanı dinlemek de cilası oldu diyebilirim. Halk müziğimizin önemli yerel sanatçılarını zaman içinde tanımak da müzik etkileşimimi perçinledi. Neşet ve babası Muharrem Ertaşlar, Keskinli Hacı Taşanlar, Zeybekler, Azeri, Karadeniz ezgileri çok zengin bir müzik kültürünün bizlere mirası oldu. Uluslar arası müziklerden Kemal gibi Goranın film müzikleri oldukça etkiledi beni. Bunun yanı sıra en çok etkilendiğim müzisyenden ziyade, Yağmurdan önce ve Akdeniz filminin müzikleri ise tadından yenmezlerin ilk sıralarındandır. Biraz projelerinizden bahseder misiniz? Ayrıca gelecekte neler yapmayı planlıyorsunuz? Kemal : Ben dizi ve sinema müzikleri dışında solo bir ensturmantal albüm düşünüyorum. İrşad : Şu anı ifade edeyim, yapabileceklerimizin en iyisini yapmaya çalışmak olarak tanımlamak bu sorunun cevabı olsa gerek diye düşünüyorum. Ayşe : Kendi etnik ensturmanlarımızla modern müzik yapmak istiyorum. Hüseyin : Ben de elimden gelen çabayı arttırmak için yeni şeyleri öğrenmeyi (Müzik ve Ensturman ve Teknik alt yapı anlamında) amaçlıyorum. Bir gününüz nasıl geçiyor? Mesela müziğin dışında diğer sanat dallarını da takip edebiliyor musunuz? Kemal : Doğrusu müziğin dışında faaliyete zaman kalmıyor. Ama sinemayı takip etmeye ve okuma çabamı yapabildiğim ölçüde yerine getirmeye çalışıyorum. İrşad : Evet Kemale ekleyecek bir şey bulamıyorum. Ayşe : Ben de müzik uğraşımın zamanımı oldukça aldığını düşünüyorum. Hüseyin : Sinema benim de takip etmeye çalıştığım bir diğer alan. Zaman buldukça sinema izlemeye çalışıyorum. En son hangi albümü aldınız? Genel bir yorum yapabilir misiniz albümle ilgili? Kemal : En son Müslüm Gürses’in Murathan şarkılarını dinledim. Bir de Zerrin Özerin Ve böyle bir şey albümünü aldım. İkisi de sürekli dinlediğim albümler arasındadır. Müziği kategorize etmek gerekirse sizin yaptığınız müzik hangi kategoriye girer? Kemal : Biz sahne müziği veya bir performans müziği yapmıyoruz. Biz dizi filmlere veya sinema filmlerine müzik yaptığımız için bir tarzı yok. Müziğimiz senaryonun fikrine göre şekilleniyor. Bu anlamıyla kategorize yok. Tam olarak kullandığınız ekipmanlar nelerdir? Kemal : 12/14 anahtar, çekiç ve (Hüseyin) yıldız tornavida. Pardon müzik konusundaydı değil mi? Hüseyin : Evet Kemal evindeki ekipmanı sormadılar… Kemal : Bir bilgisayar özellikle müziğin alt yapısını hazırlamada ve müzik eşlemesinde olmazsa olmazımız. Müzik programlarımız var. Ses kartları ve mikrofon ve düzenlemenin gerektirdiği ensturman çeşitleri… Her müzisyenin bir süre sonra çaldığı enstrümanla özdeşleştiğini düşünüyorum sizde de böyle bir durum oldu mu? Hüseyin : Bu bizim grupta birçok kişi için olumsuz. Çünkü Kemal yaylılar dışında her türlü ensturmanı çalabiliyor. Ayşe piyano çalıyor ama ensturmandan ziyade düzenleme ve kompozisyonda gelişmiş. Erdal bağlama ve gitar çalabiliyor üstelik şu anda neyi geliştiriyor. İrşad da ha keza bağlama ve gitar çalıyor. Kemal : Burada olsa olsa şunu diyebiliriz. Çaldığı ensturmanı sevmek diye bir olgu var. Onu diyebiliriz. Evet, ensturmanları seviyoruz. Sonuçta ezgilerimizi onlar aracılığı ile seslendiriyoruz. Günümüz popüler müziği içerisinde türkülerimizin yerini nasıl görüyorsunuz? Son yıllarda özellikle türkülere artan ilgi ve sevgiyi sizler nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkücülerimizden kimleri severek dinlersiniz? İrşad : Bundan 10 -15 yıl öncesinde TRT klasiğinde gelen türkülerimiz vardı. Zaman ve teknoloji ilerleyip değiştikçe bunların günümüz şartları ile uyumsuz yönleri pratikte ortaya çıktı. Doğal olarak dinlenmemeye başladı. Doğaldır ki, yeni müzisyenler bu sorundan yola çıkarak bu konuya eğildiler ve başarılı çalışmalar ortaya çıktı. Bununla birlikte ortaya çıkan çalışmalar daha memnuniyet verici durum. Kemal : Türküler, radyo repertuarına baktığımızda birkaç bindir. Hâlbuki yaratılmış türkü sayısı onbinlercedir. Ama bu türkülerin bugüne kalabilmesinin temel nedeni, bir takım sıkıntılar ve coğrafi koşulların dışında sevilen türkülerin bir şekilde nesilden nesile ulaşmasındadır. Örneğin bir popçu şarkı yaptığında bu illa sevilecek demek değildir. Türküler de böyledir sevileni günümüze onu dinleyenlerce taşınmıştır. Etkileyici ve başarılı olan türkülerin bugüne ulaşması diye bir gerçeklik var. Yeni nesil kent soundundan dolayı rock ve metal müziğe ilgi duyabilir ama bir süre sonra toprak kokusu onları çekmeye başlıyor. Türkülere olan ilginin nirengi noktası buradan kaynaklanıyor. Türkü ustaları açısından benim en çok sevdiğim Aşık Veysel, Feyzullah Çınar, Muharrem ve Neşet Ertaştır. Ayşe : Ben de Muharrem ve Neşet Ertaşları çok severim. Hüseyin : Ben de Türkülere yeni yorum tekniğini getiren Ruhi Suyu yeniden yad etmek istiyorum. Çünkü Ruhi Su tüm yurt türkülerini yeniden yorumlayarak onları günümüze taşımakta büyük çaba sarf etmiştir. ehlocan 14-11-07, 15:07 Dizifilm.Com Üyelerinin Müzisyenlere Soruları: Dazzle: Benim merak ettiğim bu şarkıları yaparken neler düşünüyorsunuz? Her diziye birbirinden bağımsız farklı melodiler yapıyorsunuz, bu direkt içinizden gelerek mi, yoksa hayal gücünüzü kullanarak mı ya da daha önce senaryoları okuyarak mı şekilleniyor? Kemal : Bağımsız melodi anlayışı senaryonun türünden kaynaklanıyor hiç kuşkusuz. Kent dizisi, dönem dizisi, kırsal müzik olması tamamen müziğin tarzını ve melodileri değiştiriyor. Dizileri görüntüyü izlemeden senaryodan yola çıkarak yaptığımız için tamamen önsezi veya senaryonun bizde bıraktığı etki ile yapıyoruz. Arwen61: Hatırla Sevgili ekibi sormak istediğim bu kadar harika müzikleri nerede ve hangi şartlarda bestelediniz? Ahmet ve Yasemin aşkı bu bestelerde size ne kadar ilham kaynağı oldu? Hüseyin : Bizi aşktan ziyade dönemin kendi tarihsel süreci etkiledi. Elbette aşk şarkılarımız vardı. Ve bunlar bizi etkileyen melodileri yaratma sürecine katkıda bulundu. Ama en önemlisi aşk şarkılarında da dönemin müzik soundunu düşünmek gerekiyordu.Belki de bu müziklerin yaratılış sürecini en iyi açıklayan neden bu olabilir. Dönemin kendi çekiciliği yeterlidir diyorum. Bir_adı_yok: Bir ara Kıraç’ın müzikleri ünlüydü; şimdi ise sizlerin müzikleri ünlü, acaba dizi müziği yapmadan sesinizi bu kadar duyurabilir miydiniz? Kemal : Biz bir müzik grubu olmadığımız için başka bir alanda zaten çalışmıyoruz. Eğer Müzik grubu olsaydık başka türlü de sesimizi duyurabilirdik belki. d.cansel: Bir dizinin veya filmin müziğini yaparken orada çekilen sahnelere göre mi beste yapıyorsunuz? Yoksa sadece konuyu bilip ona göre mi müzik yapıyorsunuz? Ayşe : Biz öncelikli olarak senaryoya bakıyoruz. Ve onun atmosferine uygun müzikleri yapmaya çalışıyoruz. Sahneleri maalesef müzik eşlemesi sırasında görebiliyoruz. Cerenimo_: Piyasada pek çok sanatçı art arda albüm çıkarırken asıl patlamayı dizi müziklerini içeren albümlerin yapmasını ve asıl rekabetin de bu albümler arasında olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kemal : 70 li yıllarda 45 likler vardı. Bir sanatçı en çok tutan iki şarkısını koyardı albümüne. Yıllar sonra en iyi iki şarkıyı koyma albümü kaset ve longplaylere geldi. Yine en çok tutabilecek iki albüm iki yüze konurdu. Dizi film müziklerinde de bu gelenek sürdü. Ve iyi melodiler tutup izleyenler arasında dile getirilmeye başlandı. Yani en iyi şarkılar dizi film kulvarına geçti. Müzik sektörünün gelişen teknolojik şartlarda tıkanmasıyla beraber dizilerde öne çıkan şarkılar başka bir boyutta izleyici ile buluştu. Bu süreç süper babanın “Bana Bir Masal Anlat Baba” ile başladı, bugüne kadar da devam ediyor. Forgetmenot: Eserlerinizi oluştururken en çok ilham aldığınız noktalar nelerdir? Müzikal geçmişinizde etkilendiğiniz akım ve sanatçılar kimlerdir? Kemal : Öncelikli olarak Zülfü Livaneli ve o dönemdeki müzisyenler. Sonrasında daha öncede belirttiğim gibi Goran Bregoviç ve Old Field. Diğer arkadaşlar da bu soruya cevap vermişti zaten. Eserlerinizi oluşturduğunuzda sevincinizi ilk defa kim veya kimlerle paylaşırsınız? Şimdiye kadar size en kolay gelen veya sizi en çok zorlayan eser(ler) nelerdir? Kemal : Genelde biz ortaya çıkardığımız ezgiden mutlu olursak onun yankısını izleyiciden görüyoruz zaten. Dolayısıyla bu sevinç izleyici ya da dinleyiciden yansıyor diyebiliriz. Ama ilk olarak ekiple paylaşıyoruz. Kısacıkta olsa bir eserinizin meydana geliş öyküsünü anlatabilir misiniz? Hüseyin : Öncelikli olarak senaryoları okuduktan sonra senaryoya uygun motifleri oluşturmaya başlıyoruz. Bu sürece ev süreci diyelim. Sonra bunu müzik programına ekliyoruz. Burada midi tabir ettiğimiz elektronik ortamda motifleri ezgiye dönüştürüyoruz. Sonrasında stüdyo öncesi süreç başlar. Ezgiler senaryo türü göz önüne alınarak düzenlenmeye hangi ensturmanlarla seslendirileceğine karar veriliyor. Akabinde stüdyo sürecine geçiyoruz. Burada alanında çok iyi ustalarca ezgilerin stüdyo kaydı gerçekleşir. Sonrasında bu ezgilerin nasıl duyulmasına yani mix ve masteringi yapılır. Ayrıca her ezginin versiyonları dediğimiz çeşitli bileşimleri de mixlenir. Örneklersek, Hatırla Sevgilideki Yaralı Kalbimin sadece kemanlısı, ya da ensturmantali, vokallisi gibi değişik bileşimleri ele alınır. Artık tüm ezgiler dizide kullanılmaya hazırdır. Geçmişte veya günümüzde 'Bunu ben bestelemeliydim' dediğiniz bir dizi müziği oldu mu? Adını vermeseniz bile olup olmadığını söyler misiniz? Kemal : Ben geçmişe dair söylemeyeyim de geleceğe dair söyleyeyim. Şeyh Bedrettin Destanını ben yapmak isterim. Ezoo87: Hatırla Sevgili: müzikleri çok güzel ama yeni bölümlerde sanki müzikler arka plana atılacak gibi geldi bana acaba böyle bir şey olabilir mi? ( aman olmasın biz müziklerle sevdik) Hüseyin : Böyle bir şey yok. Çünkü her dönemin kendi içinde dönemi yansıtacak müzikleri olması gerekiyor. Ki, bunu okuduğunuzda ilk yeni melodileri duymuş olacaksınız. Yemin: yeni besteler gelecek mi? Bir de dizide yeni bölümlerde Niran Ünsal’ın şarkısı hariç müzik duyamıyoruz pek fazla nedeni nedir? Kemal : Öncelikli olarak Niran Ünsal bir kereliğine istek üzerine konuldu. Yani geçiciydi. Yemin de aynı şekilde yeni müzikleri de duymaya başladınız. Bir de şunu belirtelim. Biz almış olduğumuz tüm dizilerde dizilerin senaryolarına ve türüne uygun olan kendi dostlarımızın yazdıkları ezgileri de sizlerle paylaşmak adına diziler içinde yer veriyoruz. Örneklersek Elveda Rumelide Aynur Cihan arkadaşımızın, Yemin de Cevdet Bağca arkadaşımızın, yine Hatırla Sevgilide Seyithan Kızıl ve Turabi Yıldırım arkadaşımızın güzel ezgilerini izleyici ile paylaştık. Bu buluşmaların çok güzel ve doğru olduğuna inanıyoruz. Elveda Rumeli: Pek müzik duyamadık, bu dizi de bizi ne tarzda müzikler bekliyor? Ayşe : Yapmayın Ezo hanım… Orada da Rumeli otantiğine uygun, hareketli, duygusal ve dramatik müziklerimiz var. Konu ve otantik tarz ön planda olduğundan henüz hissedilmedi diye düşünüyorum. Sanırım hak verecek ve yakında daha iyi duyumsayacaksınız. Kemal : Bence Ezo hanımın beklediği sözlü müzik. O da zaten izlediğinde bugün itibarıyla duyulmuş olacaktır. Ya da şöyle anlatalım. Kastınız sözlü müzikse o da röportaj yayınlandığında duyulmuş olacaktır. Ben de ayşe gibi özgün müzikler gerektiği ölçüde var diye düşünüyorum. Messa: Hatırla Sevgili albümünün görmüş olduğu büyük ilgide dizinin payı sizce nedir? Eğer albüm şarkı ve müzikler dizide yayınlanmadan bu kaset piyasaya sürülseydi yine aynı başarıyı yakalar mıydı? Bu büyük başarıdan sonra yaşantınızda değişen birtakım şeyler oldu mu? Kemal : Mutlaka şöyle bir payı var. İzleyici diziyle beraber ezgiyi öğrendiği için, müziği her dinlediğinde dizinin bir karesi aklına geliyor. Burada hayal etmenin ve kurgulamanın bir başka boyutuna geçiliyor. Bu da dizinin müzikleri etkileme gücü hiç kuşkusuz. Hayatımızda müziklerin gördüğü ilginin duyumsattığı haz ve coşkudan başka bir değişiklik olmadı. Nehirrrr: Yaptığınız müzikler Türk Sanat Müziği ağırlıklı olduğu halde gençler üzerinde bu kadar etkili olmasının ve sevilmesinin nedeni nedir sizce? Kemal : Hatırla Sevgili dönem dizisi olduğu için dönemin soundu anlamında Sanat müziği duyarlılığı var. Ama klasik sanat müziğinin dışında bir form var dizide. Gençler Halk müziğini de, Sanat müziğini de, Klasik Sanat müziğini de sevebilir; fakat üretimlerin çok yeni olması ile alakalı bir durum bu. Yani bilindik şeylerin dışına çıkıldığında gençlerin de aslında tüm ülke insanının da seveceği bir ürün ortaya çıkmış oluyor. Adalar: Dizi müziklerini hazırlarken daha önce yaptıkları dizi müziklerine az da olsa esinleniyorlar mı?[/B] Hüseyin : Hayır, çünkü senaryo ve dizinin tarzı belirleyici olduğu için hadi yemindeki şu şarkının melodisi güzel esinlenelim diyemiyoruz. Özgün-rbd88: Öncelikle hepinizi bu kadar güzel şarkılara imza attığınız için kutluyorum. Benim sorum şu; bu şarkıların sözleri ve müzikleri o kadar güzel ve insanı derinden etkiliyor ki acaba bu şarkılar sizin daha önceden yazdığınız yaşanmışlıklardan gelen eserler mi? Onları bu dizide uygun olur diye mi seçiyorsunuz yoksa dizi projesi elinize geldiğinde müzikleri düşünerek mi yapıyorsunuz? Kemal : Öncelikle şunu belirterek bu soruya girmek gerekiyor. Bir yazarın bir öyküyü anlatırken öncelikle onu yaşamış olması gerekmiyor. Sanatçı olmanın gereği öncelikli olarak tasavvur etme yeteneği olmasında yatıyor. Hüseyin : Daha önce Kemalin belirttiği dizinin konseptine uyacak müzik konusunu burada soruya da uygun düşer diye katkı sağlayarak devam ettirelim. Eğer önceden üretilen bir ezgi bu diziye gerekiyorsa kullanabiliyoruz. Dalgakıran buna en güzel örnektir. Gül Tuna: Kaç senedir müzikle ilgileniyorsunuz? Ailenizde müzikle uğraşan var mı? Yeni projeleriniz nelerdir? Kemal : Abilerim amatör olarak müzikle ilgileniyor. Ayşe : Babam ve 5 kardeşim de profesyonel olarak müzikle ilgileniyorlar. Hüseyin : Babam aşık geleneği ile halk müziği ile ilgileniyor… ehlocan 14-11-07, 15:08 Goldrose: Hatırla Sevgilinin müziklerini yapan ekip, senaryoya göre mi yazıyor yoksa zaten o şarkılar var ve yönetmen duruma uygun olanı mı kullanıyor? Kemal : Yukarıda belirtmiştik ama yineleyerek Goldorose da cevap verelim. Senaryo ve dizinin türü önemli. Mine4: Dizi müzikleri yaparken en çok neye dikkat ediyorlar? Hüseyin : En çok senaryo ve senaryonun türü diyelim. Bu çok önemli. Sonrasında iç konulara bakıyoruz. Aksiyon, gerilim ve dramatik ezgileri belirliyoruz. Dizinin sürecinde yeni olaylara göre yeni müzikler de yapılıyor. Lyon69: müzikleriniz bir harika… Hatırla Sevgili cd sini aldım fakat yeminin müziklerinin bir albümü çıkacak mı çıkacaksa ne zaman çıkacak? Hüseyin : Yapımcının böyle bir düşüncesi vardı. Ama bunu zaman ve talep belirleyecektir. Bekleyelim ve görelim. Nazlikiz: Yemin dizisinin müziğini yapmak için nerden teklif geldi ve ne kadar zaman da müziği yapıldı, teklif geldiğinde hemen mi kabul edildi? Hüseyin : Yemin dizisinin müzik teklifi yapımcısı Nilgün Sağyaşar’dan geldi. Senaryoyu okuduk. Ve senaryonun türü bir kent dizisi olmasına rağmen yaşananlar sıcak geldi. Teklifin hemen kabulüne gelince; zaten görüş bildirme süresi çok kısadır. Çünkü yapımcılar zamanla yarışırlar. Senaryoyu okuduğunuzda diziye katacak bir şeyiniz olduğuna karar verirseniz olumlu yaklaşır ve teklifi hemen kabul edersiniz. Yok, bu diziye bizim katacağımız bir şey yok derseniz onları bekletmek doğru değildir zaten. Gsg: Süper müzik yapıyorsunuz, yemin en fazla müzikleriyle dikkat çekti, ama keşke dizinin jenerik müziği “kömür gözlerin” parçası olsaydı yani eğer bunu siz ayarlıyorsanız acaba değişmesi mümkün müdür? Kemal : Değişmesi mümkün değil çünkü sözlü müziğin jenerik olması bazı durumlarda geçerli. Aslında jenerik müziği sinyal müziğidir. Sinyal müziği de kısa etkili ve kalıcı olmalıdır. Ha bu şu demek değil. Jenerik müzik sözsüz başlar sonra olmaz mı? Olabilir tabi ki. Örnekleri var zaten. Çünkü artık jenerik müzik oturmuş ve umulan başarıyı yakalamıştır. Aly_73: Herhangi bir talep olmadan, besteledikleri ezgilerle, dizi sahnelerinin müzikleri için besteledikleri eserler arasında farklar var mı? Yani bir dizi için yaptığınız parçayı da diğerleri kadar benimseyebiliyor musunuz? Hüseyin : Talep olmadan yapılan müzik kendi iç dünyandan, kendi duygularından kaynaklanan ve onu tarif eden müziklerdir. Ama dizi için bestelediklerinde başat durum senaryo ve türüdür. Hoş geçmişte kendin yazdığın bir müziği de eğer konsepte uyuyorsa kullanabilirsin elbette. Hatırla Sevgilideki “Seni Seviyorum” 1984 de yapılan bir ezgi. Ayşe : Kendi ürettiğin müzik daha özgür ve özgündür, kendinindir, kendini ifade eder. Ama diğerinde seni bağlayan bir öykü bir tür sınırları var. Bütün ürettiğin ezgileri benimsiyorsun, çünkü sonuçta onlar dizi kurallarında da olsa o kurallar içerisinde de senin ürettiğin sana ait ezgilerdir. Barış_derya: Grup içersinde yakın arkadaş mısınız? Yoksa sadece işlerini yapmaya çalışan dizi müziği gurubu musunuz? yani bu grup bir dizi ile mi başladı ya da evveliyatı yani dostlukları var mı? Kemal : Grup içinde en eski dostluğumuz yaklaşık 30 yıla varan dostluğumuz Hüseyin’le var. İrşad’la da 10 yıldan fazla süren dostluğumuz var. Sonrasında Erdal ile albüm düzenlemesinde başlayan ve bugüne gelen dostluğumuz var. En yenisi Ayşemizdir. Onunla da Son Osmanlı filminde başlayan ve süregelen bir dostluğumuz var. İş ilişkisi ile kurulu bir dostluk yürümez zaten. Biz dostluğu ve paylaşımı işten de öne almaya çalışıyoruz. Hüseyin : Üretim içinde her şey oluyor. Tartışma da oluyor hiç kuşkusuz. Ama bu da üretimin kalitesini arttırıyor. Yeşim_duygu: Bu tür müzikleri hangi duygu içersinde yazdıklarını ve bu şarkılarından bir kaset ya da cd şeklinde yayınlamayı düşünüp düşünmediklerini merak ediyorum böyle güzel müzikler daha çok yayınlanmalı… Kemal : Grup içindeki her bir üyenin bağımsız müzik çalışmaları var. Dolayısıyla ürettiklerini konserle veya albümle sizlerle paylaşmaya devam ediyorlar, gelecekte de bu sürecek. CveB: Yemin dizisini birbirinden güzel müzikleriniz sayesinde keşfettim. Acaba sezon sonu Yemin'in albümü çıkacak mı? Hüseyin : Sevgili cveb, formda da takip ediyorum yazdıklarını. Diliyorum ki talep artar ve yapımcı sizinle aynı fikirde olur. Böylece yayınlanır. Çünkü biz bir sözleşme yapıyoruz ve albümün yayınlanmasına tek başımıza karar veremiyoruz. Beklentimiz yayınlanması yönünde. Emine82; Müzikler dizilere ruh veriyor ve bu onların yapmış oldukları müzikler.. şarkıyı yaparken dizinin konusu mutlaka etkiliyordur acaba hiç zorlandıkları ve müziklerini yapamadıkları projeler oldu mu? Kemal : Biz zaten katkı sağlayamayacağımız projelere müzik yapmıyoruz, yapamıyoruz. Çünkü zorlanma bu şartlarda kaçınılmaz. Bu hem bizi hem de buradan ekmeğini kazanan birçok insanı etkileyecektir. Bu yüzden bu tür projeleri almıyoruz. Bu sene ona yakın projeyi bu anlamda yapamayacağımızı belirttik. Güzel projelerdi ama katkı sunamayacaksak niye böylesi projeleri riske atalım. Hewal: Bir diziye müziklerinin yapılması yönünde teklif geldiğinde kabul etmeleri için belirlenmiş kriterleriniz var mı? Kemal : Burada tek kriter öyküyü senaryoyu hissedebilmek ve ondan etkilendiğiniz ölçüde üretebilmek. Bu olmuyorsa yapamıyorsunuz. Tek kriter bu. Keşke şu dizinin yada filmin müziğini yapsaydım (ayrı ayrı cevapta olabilir ortak bir cevapta) dediğiniz oldu mu ? Kemal : Buna yukarıda da değinmiştik. Geçmişte olmadı. Ama gelecekte benim düşündüğüm Şeyh Bedrettin destanının müziğini yapabilmek. Çalışma stilleriniz nelerdir ? Hüseyin : Bunu da belirttik ama yinelesek de bir şey kaybetmeyiz çünkü hewalin katkıları forumda oldukça fazla. Senaryo aşaması birinci aşama, senaryodan etkilendiysek müzikleri çıkmaya başlar. Sonra bunun ev aşaması müziklerin yazılıp bilgisayara yüklenmesi, sonrasında düzenlemeler başlar. En son aşaması stüdyodur. Stil derken ben bunu anladım Başakcım. Dilerim yanlış anlamadım. :) Sycamore: Eğer dizinin müziklerini yaparken sözlere müdahale edilirse, ekip tarafından bu işi bırakmanız için bir kriter midir? Kemal : Böyle bir baskı ve diretmeyle karşılaşmadık. Ancak sözleri yazarken senaryo ve dönem açısından önemsediğimiz için yapımcı, senarist veya yönetmenin eleştiri ve önerilerine açığız. Çünkü zaten bu üç etkende kendi isteğinin mutlaka olması anlamında bir öneri ile değil, yapımın daha iyi olması için çaba sarf etmekte. Dolayısıyla bu kriter değildir. Ama gerçekten gelen önerinin yapımın ve bizim ruhumuza aykırı olduğunu düşünüyorsak müdahale ettirmeyiz. Hatırla sevgili albümünün sözlerinde o döneme dair anlatımlar var. Tam olarak anlaşılabildiğinizi düşünüyor musunuz? Hüseyin : Gelen tepkilerden ve Formun Hatırla Sevgili sayfasından takip ettiklerimize bakarak anlaşılabildiğimizi düşünüyoruz. Fettan: Oldukça yoğun bir dönem geçiriyorsunuz bu süreç özel hayatınızı nasıl etkiliyor. Ailenize ve kendinize yeterince vakit ayırabiliyor musunuz?. Kemal : Dizilerin ilk tasarlanma döneminde çok yoğun bir süreç yaşıyoruz. Bu hemen hemen gece gündüz süren bir dönem oluyor. Bu dönem iki ay sürebiliyor ve günlük rutin yaşamımızın birçok yapılması gerekenleri öteliyoruz. Dolayısıyla aile ve çocukların sorunları bu dönem göz ardı edilebiliyor. (Hüseyin daha çok etkileniyor doğal olarak.) Dizi müziklerinin izlenme oranlarını bir anda değiştirebildiğini biliyoruz (İmkânsız Aşk şarkısı patladığı dönem Hırsız Polis in reytingleri de artmıştı)Bunu neye bağlıyorlar ve kendi yer aldığınız bir projede böyle bir durum yaşandı mı? Kemal : Sözlü müziğin diziler üzerinde çok büyük etkisi olduğunu düşünüyoruz. Bu söz iddialı olsa da bu tür müziklerin dizileri kurtardığını bile görüyor ve yaşıyoruz. Hatırla sevgilideki sözlü müziklerde diziyi ileriye taşıyan müzikler olduğunu düşünüyoruz. Blue ivy : Bu müzikleri yapan ekibin Avrupa veya dünyanın herhangi bir ülkesi için çalışıp çalışmadıklarını öğrenmek isterim. Ya da çalışacaklar mı? Çalışacaklarsa hangi ülke için? Soru biraz uzun oldu galiba, ama ben bunları merak ettim. Kemal : Herhangi bir dünya ülkesi için henüz bir projede yer almadık. Ancak Uluslararası festivallerde yer alacak bir film projesine imza attık. (Gitmek adlı Hüseyin Karabey’in yönettiği film Berlin ve Rotterdam film festivaline katılacak.) Bunun haricinde ekibin dışında benim Kanada’da yaşayan bir yönetmenin Kayıp Yaşamlar Ülkesi adlı kısa filme müzik yaptım. Ayşe : Yurt dışında Avusturya, Almanya, Hollanda ve Amerika’da çeşitli gruplara yapmış olduğum müzikler var. Onlar tarafından seslendirildi. Sensitivecat: Son zamanlarda yapmış olduğunuz dizi müzikleri ile gündeme geldiniz sizce; Türk insanına bir dizi üzerinden dizinin izleyici kitlesini hedef alarak yapılan parçalarla mı ulaşmak daha kolay yoksa kişisel albümlerle mi? Kemal : Yukarıda da bahsettiğimiz gibi müzik sektörünün geldiği bu noktada dizi müzikleri daha kolay ulaşıyor. Dilediğiniz malzemeleri bir araya getirip kendi damak zevkinize göre mi? yoksa izleyici kitlesini ve onların beklentilerine göre mi parçalarınızı şekillendiriyorsunuz? Kemal : Biz önce senaryodan yola çıkarak kendimize göre ezgilerimizi ayrı ayrı yazıyoruz. Sonra bir ezgi değerlendirme toplantısı ile ezgileri seçip, senaryonun türüne göre şekillendiriyoruz. Lovablebuterfly: Müzikte eskiye özlem duyuyor musunuz? Geçmişle ilgili bugün en çok neleri özlüyorsunuz? Kemal : Geçmişe duyulan özlem sadelik olsa gerek. Örnek olarak Livaneli geçmişte bir bağlama ile yaptığı müziğin görkemi bir başkayken, bugün koca orkestralarla minimal müzikler yapılıyor. Yani tersinden bakıldığında bugün ensturmanların derme çatma kullanılması ile oluşan bir müzik kirliliği var. Müzik kirliliği yoğunlaştıkça sadeleşmeyi özlüyor. İnsanlara gerek müzikleriniz, gerekse şarkı sözlerinizle ilgili vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir? Kemal : Sanatın bir mesajı her zaman olmuyor. İnsan kendi yaşadıklarının tecrübe ve birikimlerine kattıklarını izleyici veya dinleyici ile paylaşır. Elinizde bir aşk, hüzün, acı, mutluluk konsepti var, ona göre çalışıyorsunuz. Size boş kâğıt sayfalarını gösterip de, ben bu işi yaptırmak istiyorum ama ne yaptıracağımı bilmiyorum, siz Hüseyin Yıldız olarak buraya ne yapmak istersiniz? Dedikleri oluyor mu? Hüseyin : Boş sayfa derseniz bu işin içinden çıkmak zor ama yine de konsepti, karakterleri belirttiğinde bir şeyler çıkıyor. Örneklemek gerekirse geçmişten geleceğe ezgisi Tomris Giritlioğluyla Hatırla Sevgilinin geleceği üzerine konuşurken söz Denizlere geldiğinde yaşadığımız coşku ve etkilenmeden çıkan bir ezgiydi. Yine bize verilmekten vazgeçilen bir projede dizi kahramanın babasının Fransızların tezgâhı ile çetelere öldürülmesi üzerine bir ezgi yazmıştım ama hayata geçirmek stüdyo aşamasını yaşamak mümkün olmadı. -unique- Geçmişte '' dizi müziği '' diye bir kavram bile yokken; bugün müziklerin, dizinin bile önüne geçtiğini görüyoruz. Siz dizi müziklerinin bu kadar beğenilmesini neye bağlıyorsunuz. Kalite kuşkusuz ama onun dışında da nedenler olmalı…! Hüseyin : Bugün ülkenin toplumsal koşullarında akşam gezmeleri, yemeğe çıkmalar, ya da başka bir kültürel faaliyette bulunan ülke insanı yok, olmadı da. Halkın büyük çoğunluğunun erkekleri kahvelerde arkadaşları ile buluşur, kadınları ise artık evlerinde TV karşısında. Tek eğlence bu ve reklâm sektörü de her iki kesimin izleyeceği projeler peşinde. Önceden sadece hafta sonu eğlence programları ve filmle geçiştirilen TRT den günümüzde sabah programları öğlen sonu programları gibi kuşaklar oluşturuldu. Geriye kalan Haberler sonrası kuşak ta prime time 1 ve 2 olarak bölündü. Bunları da günümüzde sadece diziler oluşturuyor. Bu dizilerin tutmasında hedef kriterler oyuncu, dizi izleyicisinin tutacağı konunun yanı sıra dizinin müzikleri de ön planda. Kısaca izleyicinin hem beğendiği karakterlerin hem de özlem duyduğu zengin görkemin filmleri ile bağlamak bir açıdan yetmeyince buna dizi müzikleri de önemli bir etken olarak eklemlenmiştir diyebiliriz. Dizi için yaptığınız bir parçanın, diğerlerinden farkı nedir? İrşad : Diziler içinde farkı tamamen aksiyon, gerilim ve drama üzerine kurulmasında. Diziler arası farkta senaryonun türü ve hikâyesindedir. Fondaki müzik sayesinde, dizide yaşananları daha çok hissediyoruz... Sizce; dizi müziğinin, izlenme oranına katkısı ne kadar? Yapımcılar tarafından, dizi ve film müzisyenlerine gereken önem veriliyor mu? Kemal : Dizilere müziğin katkısını belirttik zaten. Müzisyenlere kesinlikle önem verilmiyor maalesef. Müzisyen dış kapının mandalı gibi maalesef… Bizdeki gelenek müzisyenin filme dahil edilmemesidir. Hem emek olarak, hem çalışma olarak hem de prodüksiyon masrafı olarak… Bir filmin çekim aşamasının tüm sürecine müzisyenin aktif olarak katılması gerekir. Dünyada böyle. Hatta yönetmen ve senaristle birlikte tasarlanması gerekir. Diğer taraftan müzik prodüksiyon masrafı genel prodüksiyon masrafının %1 inin de altındadır. Ama buna rağmen müziğin rolü %40 ların üstündedir. Başka bir anlatımla müzik film ve özellikle dizeleri kurtaran bir misyoner olmuştur. Ülkemizdeki mantık budur. Sinema alanında da çok ihmal edilmiştir. Prodüksiyon masrafı 3 milyon dolar olan filmin müziğe ayrılan payı 15 bin YTL dir. İkincisi ve canımızı yakan en önemli kısmı ise müziğin dolaylı hakları sinemada yeterli değildir. Müzik gişenin dünya ülkelerinde projenin 4 ortağından biridir ve %20 lerin üstünde alır ama Ülkemizde bu sıfırdır. Dolayısıyla sinema dünyasında müzisyenin sömürüldüğü bir sinema endüstrisi içinde yaşıyoruz. Ve maalesef yasalar da buna destek olmaktadır. Dizi filmlerde ise bambaşka bir talan anlayışı mevcuttur. Müzisyen mali haklarının tamamını yapımcıya veya TV ye devretmek zorundadır müzisyen. Müzisyen bir şekilde esir alınmıştır. Ne soundtrackte, ne vcd ne dvd ne cep telefonunda ne de başka bir alandaki satışlarından müzisyen yararlandırılmamaktadır. (Mesam Hakları dışında ki bu da küçücük bir paydır %1le 5 arasında oynar) Müzisyen bu mali faaliyetlerden hak ettiği bir ödemeyi asla alamamaktadır. Hüseyin : Aslında işin manevi boyutunda bile nasıl mağdur edildiğimize de değinmek istiyorum. Jenerikler konusu da bizi yaralayan bir başka konu. Bir projeyi yaratan 4 unsur vardır. Bunlar büyükten küçüğe Yönetmen, Senarist, Diyalog yazarı ve Müzisyendir. Ön Jenerikte baştan sona doğru giderken bu göz önünde bulundurulur. Müzisyen yazılır, sonra Senarist ve diyalog yazarı en sonda ise Yönetmen yazılır. Ama Ülkemizde bu hak bile göz ardı edilir ve müzisyen kurgudan da , diğerlerinden de önce yazılır ve hızla geçilir. arka jenerikte yer alan diziye katkı sunan müzisyenler vokalistler, ensturman çalanlar da jeneratör ve ulaştırmadan önce gelir. Oysa orada da en başlarda yer alır. Kemalin de dediği gibi müzisyen dış kapının son mandalı ve maalesef misyonerleridir. Biz dizinin bilinmemesi gereken kavramlarıyız ne de olsa. Öyle kalmalıyız. Buna bizim yer aldığımız tüm projeler içinde hemen hemen tam olarak uyan Yemin dizisidir. Pinar15: Böyle güzel müzikleri sözleri nasıl yazabiliyorsunuz? Nasıl bu kadar güzel oluyor? Nasıl insanların kalplerini böyle fet edebildiniz? Ayşe : Projeleri yazanların ve onları bize iyi aktarmalarında da gizli bu sır. İyi anlaşılan ve özümsenen bir proje iyi müziklerle size dönüyor. Gerçi iyi anlayamadığımız ya da katkı sağlayamayacağımız projeye zaten katılmıyoruz. Çünkü bu hem onlara hem bize haksızlık oluyor. Peloş_sezin:Bu kadar güzel ve harika müziklerle, diziye insanları bağlamanızın sırrı ne acaba? Ve neden dizi müziği yapmayı tercih ettiniz sebebi nedir? Hüseyin : Vildan benim manevi kızımdır arkadaşlar. Bu soruyu cevaplayayım gerçi tekrar olacak ama onun yüreğini incitmemeliyim. Sevgili Vildan proje bize ne kadar iyi anlatılır ve ona katacaklarımız ne kadar iyi sindirilirse o kadar iyi müzikler çıkıyor. Bugüne kadar böyle oldu. Dizi müziği yapmayı tercih etmemiz de zaten grubun bu amaçla bir araya gelmesidir. Bizler sahnede veya başka yerlerde performans eylemi içinde olan grup değiliz. bir araya gelişimizin yegâne sebebi film ve dizi müzikleridir. Mavi deniz: Bir işi yaptıktan sonra alacağı tepkileri önemseyen biri olarak Yemin ve yapılan dizi müziklerinden nasıl bir tepki ve keyif aldınız? İrşad : İşin güzel yanı da bu olsa gerek. Ürettiğiniz bir ezginin tüketilirken size beğeni olarak geri dönmesi müthiş keyif. Çünkü o sizin beyninizden yaratılıyor, sonrasında arkadaşlarınızca şekilleniyor. Ama bu yetmiyor. Bu yaratılan ezgi en önemli faktör olan izleyici ya da dinleyici tarafından nasıl karşılanacağıdır. Olumlu her tepki size ivme kazandırıyor. Sizi bir adım daha yukarıya taşıyor. Eleştirel her yaklaşım hatalarınızı size fark ettiriyor. Kısaca bu süreç olumlu bir süreç. Bu sorumda Yeminin müziklerine hayat veren Hüseyin Abi ve silah arkadaşları için; sayfalarca anlatılabilecek bir şeyi birkaç parçada anlatabilmek hayata bakış açınızda size ne kattı? Kemal : Bir sanat yapıtını üretebilmek belli bir yetkinlik ve tecrübede yatıyor. Sanatın anlamı ve sanatçının ona kattığı değer de bu zaten. Yani sayfalarca anlatılabilecek bir şeyi öz haline getirebilmek. Hayatımıza kattığı bakış açısı da olsa olsa sanatsal yorumlarımızı geliştirmede ileriye taşımada bir kaldıraç olmasıdır. Son dönemlerde dizi müziklerinin gerek senaryo gerekse karakterlerin önüne geçip daha popüler olduğunu gözlemliyoruz hatta şunu söylemek mümkün ki bir dizinin akıbetini müzik parçaları belirlemektedir peki söz ve müzik yazarları olarak sizler bu popülaritenin bilincinde olarak mı yoksa senaryonun etkisiyle mi önceliklerinizi belirliyorsunuz? Ayşe : Elbette ki senaryonun etkisi ve türü başat bir öge. Her şeyi belirleyen o. Hatırla sevgiliye koyacağınız bir müziği ya da soundu Elveda Rumelide kullanamazsınız. Jujum: Elveda Rumeli 1800’lü yılları anlatan bir yapım o zamanın müziklerini çağımıza ve diziye uyarlarken nelerle karşılaştınız o zamanla bu zaman arasındaki müzikalite yönünden en büyük fark nedir? Kemal : Elveda Rumeli için öncelikli olarak diziyi alıp almamayı düşünmeden, bu alandaki eksikliklerimizi gidermeyi düşündük. Hüseyin ve ben Makedonya’ya gittik. Yanımıza oralarda yabancılık çekmemek için Gostivar’dan ülkemize gelmiş Ekrem Dönmez adlı bir arkadaşımızı da alarak gittik. Üsküp, Gostivar, Manastır, Debre, Ohri ve birkaç yerde 100 yıllık türküleri aradık. Bulduk da. Zaten senaryodan yola çıkarak yaptığımız birçok ezgi vardı. Ama onların soundunu bulmak düzenlemelerine vakıf olmak için iyi bir deneyim oldu. Hatta tetovada Bektaşi nefeslerini bile ulaştık. Oradaki Bektaşi Babayla ve Dervişle yoğun bir sohbetimiz oldu. O zaman ile bu zaman farkına gelince ebetteki 100 yıl önceki müziği uyarlamak olmazdı. Onun yerine rumeliye bugünkü bakışı vermekti Çünkü günümüz makedonyasında bile artık klarnet, akerdiyon iki telli veya askı davullar yok. Bir Arnavut düğününe katıldık. Büyük bir heves ve ilgiyle gittik. Ama birkaç korg (elektronik müzik) ve darbuka ile karşılaştık. Hayal kırıklığı elbette. Geleneksel tarz yada otantik beklenti yerini teknolojiye bırakmış. Biz topladığımız zengin bir derya ile döndük. Dileriz sizlere de aynı tepkiyi yansıtmış oluruz. ehlocan 14-11-07, 15:09 Dizifilm.com üyelerinin müzisyenlere mesajları: Dazzle :Dönem yapımlarının yeri her zaman farklı oluyor. Elveda Rumeli’deki olaylar bizden olacağı için; oradaki yaşanmışlıkları zamanla söze müziğe döktüğümüz o Rumeli türkülerinin tınılarını duymayı umut ediyorum… Kubettin :Özellikle çok güzel müzik yaptıklarını ve kaşı kemanım şarkısını çok beğendiğimi söylemek istiyorum … Arwen61: Hatırla Sevgilinin albümünü aldım ve hala büyük bir zevkle dinliyorum. Özellikle yaralı kalbim parçasını seslendiren beyefendiye selamlarımı iletiyorum Bir_adı_yok : Harika müzikler yapıyorsunuz. Ben Hatırla Sevgiliyi izliyorum ve bunda onların yaptıkları müziklerin etkisi de var. Bazen diziden sıkılıyorum lakin müzikleri izlettiriyor… Nzlhan: Dönem yapımlarının yeri her zaman farklı oluyor. Elveda Rumeli'deki olaylar bizden olacağı için; oradaki yaşanmışlıkları zamanla söze müziğe döktüğümüz o Rumeli türkülerinin tınılarını duymayı umut ediyorum. Ben kendilerine Elveda Rumeli konusunda güveniyorum. Ve umarım güvenim boşa çıkmaz. Kendilerine şimdilik selam ve sevgilerimi iletiyorum ve bu yapımda bizi yalnız bırakmadıkları için teşekkürlerimi de tabi… Mavigece07: O dizilerin müziklerini yapan grup gerçekten çok başarılı, Elveda Rumeli’ye de müthiş bir dizi müziği yapılmış… Bu harika müzikleri yapan grubun başarılarının devamını diliyorum… Sude_elvin: Mükemmel şeyler çıkarıyorlar ortaya özellikle Hatırla Sevgili ve Yeminin müziklerini çok beğeniyorum ve onlardan daha çok müzik bekliyorum… (BuRcUu): Yaptığınız müzikler birbirinden güzel yüreklerinize ağzınıza sağlık… Nazlikiz: Yemin dizisinin müziği muhteşem bunu da ayriyeten söylemek istiyorum… Gzm: Ben yemin dizisini yazın video paylaşım sitesinde dinlediğim müzikleriyle fark ettim… Kendilerini ve dizi ekibini kutluyorum ve yaptıkları müzikleri çok beğeniyorum… Öncelikle değerli vaktinizi bizlere ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederim…Son olarak dinleyenlerinize, sevenlerinize ve Dizifilm.Com üyelerine iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı? Bize bu soruları göndererek zamanlarını ayıran tüm form üyelerine ve okuyarak bizimle düşüncelerimizi paylaşan herkese teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ayrıca üzülerek belirtiyoruz ki, sorularınızın cevapları üzerine toplandığımızda Sevgili Erdal GÜNEY’in Mersin ve Hatay konserleri vardı. O yüzden kendisi sorularınızı cevaplayamadı. Kalın sağlıcakla diyor.. delfin23 21-11-07, 06:36 Genç oyuncular alınmasın ama son dönemde ekranda keyif aldığım tüm oyunculukların altında "olgunların" imzası var. Örnek mi? Elveda Rumeli'deki Erdal Özyağcılar, Yaprak Dökümü'ndeki Halil Ergün ve Güven Hokna, Sessiz Gemiler'deki Savaş Dinçel, Avrupa Yakası'ndaki Gazanfer Özcan, Hümeyra ve Rutkay Aziz, Sevgili Dünürüm'deki Haluk Bilginer ve Sumru Yavrucuk, Arka Sokaklar'daki Zafer Ergin ve şu anda hatırlayamadığım diğerleri... Ortak özellikleri ise mayalarında "tiyatro" nun bulunması. Evet, oyunculuk bir "yetenek" işi. Ama bu yetenek, eğitimle harmanlandığında ortaya muhteşem bir "lezzet" çıkıyor. Kıssadan hisse: Kariyerlerini uzun yıllara yaymak isteyen genç dizi oyuncuları, eğer konservatuar mezunu değillerse mutlaka iyi bir tiyatro eğitiminden geçmeliler... maçı Bosna millilere primler başlandı. primi bir formayı büyük Yüksel Aytuğ / Sabah - Günaydın sarıseren 22-11-07, 08:18 atv ekranda tarih öğretmenliği yapıyor Önce Hatırla Sevgili ile 27 Mayıs'ın bugüne dek konu edilmemiş, sosyal hayat üzerindeki etkilerine mercek tuttu. Ardından yıllarca ihmal edilmiş bir coğrafyanın tarihini Elveda Rumeli ile gözler önüne serdi. Ve nihayet Karayılan ile Gaziantep savunması ekseninde İstiklal Savaşı'nın nasıl bir özveriyle kazanıldığını resmetmeye başladı. Kim mi? atv... Tarih dersini pek sevmeyiz. Bu nedenle de tarihimizden ders almayı bilmeyip, aynı hataları defalarca tekrarlarız. atv, tarih dersini, "dizi köftesinin içinde hap olarak" izleyiciye yutturuyor. Bence çok da iyi yapıyor. Pazartesi gecesi Karayılan ve Elveda Rumeli'nin reytinglerde ilk iki sırayı alması, "dersin dikkatle takip edildiğini" gösteriyor. Sırada Gazi adlı bir dizi var. Daha yakın bir tarihi ele alacak. Bir Güneydoğu gazisinin yaşamının nasıl kökten değiştiğini anlatacak. Ve içinde yine pek çok "tarihi" ders olacak. Bir "tarihsever" olarak atv'ye teşekkür ediyorum. Yüksel Aytuğ/Sabah BERNA 22-11-07, 12:11 21 Kasım gecesi Olay TV'de yer alan Olay Magazin'in sete yapmış olduğu ziyareti gösteren programın büyük bir kısmını notlar alarak izledim. Benim açtığım bölümde Şebnem Sönmez ile konuşuluyordu. İlk teklifin gayrı-resmi olarak Erdal Özyağcılar'dan geldiğini anlattı. Erdal Bey Şebnem Hanım'ı 'Benim karım olur musun' diye telefonla aramış. Zaten hemen ertesi gün de ayrıntılı olarak proje konuşulmuş. Sözleri 'Resmiyet dışı şirin bir başlangıç oldu' yönündeydi. Şiveden bahsedildi sonrasında. İlk başlarda zorlanmış Şebnem Hanım ancak şiveyi dizinin ona çok da şirin gelen en önemli unsuru olarak tanımlıyor. Türkiye'den gelen oyuncular çoğu kelimenin söylenişini bilmiyorlarmış. Kullanılan Türkçe 1896-1897 yıllarında Üsküp dolaylarında kullanılan şiveymiş ve de şive koçluğunu dizide papaz efendi rolünde oynayan Zekir Sipahi yapıyormuş. 'Bu şiveyle diziyi anlatmak çok zor olabilirdi, nitekim de ilk bölümlerde şaşıranlar oldu' dedi Şebnem Hanım. Ama Türkiye'ye bu bölgeden göç eden çok da Türk olduğu için halka çok yakın geldiğini söyledi. Fazla titiz davranmaları sonucu önce anlaşılamayan kelimeleri de Türk Halkı benimsediğini ve de çok sevimli bulduğunu anlattı. 'Belki çok zor bir öğeydi dil ama dezavanyajı avantaja çevirmeyi başardık.' Daha sonra Erdal Özyağcılar ile iki aşamalı bir söyleşi gösterildi. Geçen bölümün sonundaki sahne için postal giyerek kara hazırlık yapıyordu, kendisine özel olarak tahsis edilmiş karavanında. Çekimler iyi gidiyor, dağ taş demeden çekimlere gidiyoruz dedi.Çekim bittikten sonra söyleşiye devam edildi. Şebnem Sönmez'le çalışmaktan çok mutlu olduğunu, onu diğer projelerde de beğeniyle izlediğini, onun oyunculuk yanısıra komedyen nitelikli bir kadın olduğunu söyledi. Hikayede de komedyen bir kadınla karı-koca oynamayı çok istemiş. Ramiz ve Fatma trajikomik bir öyküde 'yaşam komiğini içidne barındıran bir karı koca' olduğunu düşündüğünü söyledi. Erdal Bey yörede her 50 km'de bir şivenin tamamen farklı bir hal aldığını söyledi. Ancak dizide Üsküp orijinli bir şive kullanılıyormuş. Diziyi Trakya'da da çekebilirdik ama biz bunu yapmak istemedik dedi. Gerçek mekanlar, geçerk kostümlerle gerçek bir hikaye anlattıklarını söyledi. Çekim yaptıkları Makova köyü o zamanları çok iyi yansıtan bir köymüş taş evleriyle. Zaten 2-3 aile yaşıyormuş köyde de. Halkımız bize bu emeğin karşılığını verdi dedi. En çok seyredilen iller Bursa ve İzmir'miş. Yerel kanal olduğu için özel teşekkürlerini yolladı bu illere de. Sonraki görüntülerde akşam yemeği vardı. Menü çorba, kuru fasulye, pilav ve salataydı. Yemekten sonra otelde ertesi günü çekimleri için çalışmaya devam ettiler. Şive koçu Zekir Sipahi ile Şebnem Sönmez ile çalışırken konuşuldu. Kendisi Makedonya Devlet Tiyatroları'na bağlı Üsküp Halk Tiyatrosu'nda 38 sene oyunculuk ve rejisörlük yapmış. Oyunda da Papaz Efendi karakterini canlandırdığını tekrarladı. Oyuncuların şive performansları konusunda Şebnem Hanım çok iyi dediklerinde ayırım yapmadı. Hepsi çok iyi konuşuyorlar dedi. Daha sonraki görüntülerde yönetmen Tarkan Karlıdağ, Erdal Özyağcılar, Zeki Sipahi şehir turu atıyorlardı Pürsıçan kasabasının çekimlerinin yapıldığı kasabada. Tarkan Karlıdağ da seyircinin aynı yüzleri görmekten sıkıldığını anlattı. Bir parti sahnesinde yardımcı oyuncuların 100 tanesinin 40 tanesinin aynı saatte ve günde başka bir dizide de görülebildiğini söyledi. Bizim dizimizde ise biz Üsküp Halk Tiyatrosu'nun oyuncularını kullanıyoruz dedi. Türkçe bilen Makedon ve Arnavut arkadaşlarımız çok değerli oyuncular ve hepsi burada tanınan yüzler dedi. Türkiye'de ise bu dizi sayesinde keşfedildiler dedi. Makedonya'yı tercih sebebi olarak hikayenin geçtiği yer olması ve de hala bu acıları taşıyan bir yöre olmasını söyledi. Berrak Tüzünataç Vahide rolünün hayatının rolü olduğunu, hiç düşünmeden kabul ettiğini söyledi. Vahide karakterinin açılımlarının kendisi gelmeden bir bölüm önce başladığını fakat asıl olarak 5. bölümden sonra kendi hikayesinin başladığını söyledi. İstanbul'u unuttuk, trafik vb. problemler olmadığı için plan yapmak kolay dedi. Ayrıca sette 'problematik' oyuncu olmadığını çok mutlu olduğunu söyledi. Tolgahan Sayışman önce karakterini anlattı. Mustafa tibbiye eğitimi görmüş bir subay, İttihat ve Teraki'de önemli bir görevde başarısız olunca yolu Ramiz Ağa'nın yanına düşüyor. Asıl amacı Paris'e gitmek iken Vahide ile karşılaşınca, aileyi çok sevince ve de Bulgar çeteciler yüzünden planlarını değiştiriyor dedi. Dizi setinin okul gibi olduğunu, özellikle Erdal Özyağcılar'dan çok şey öğrendiğini, kendisinden ve diğer tecrübeli oyunculardan gelen olumlu/olumsuz her türlü eleştiriye açık olduğunu söyledi. Oyunculuk bir kilometre taşı gibi dedi. Ayrıca bu sefer uzun soluklu bir projede yer alacağını umduğunu ve oynadıkça açıldığını düşündüğünü söyledi. Tuna Orhan Hasan karakterinden pek bahsetmedi. Daha çok şive hakkında konuştu. Dizi ekibi çekimler başlamadan 20 gün önce Mekadonya'ya gelip şive çalışmalarına başlamışlar, her gün de çalışmaya devam ettiklerini o da söyledi. Bilmedikleri bir şiveymiş, hatta daha önce duydukları deyimlerin de burada hiç kullanılmadığını söyledi. İstanbul'a gidip gelirken Üsküp Havaalanı'nda yerli halkın da onları çok sevdiklerini anlattı. Hatta ilk zamanlarda uzun metrajlı film çekip gidecek sanmışlar, uzun dizi mantığı onlarda yokmuş. Zamanla onlar da alıştılar ve bizi çok sevdiler, çok da izliyorlar dedi. Gülçin Şantırcıoğlu ise biraz üzgündü. Set görevlisi onun (Hatice) sahnesinde hayatını kaybetmiş. Çok sarsılmıştı, özellikle çocuklardan saklamak için çok çaba göstermişler. Türkiye'yi özlese de kendisini tamamiyle burada yaşamaya endekslemiş genç oyuncu. Hatta İstanbul ve İzmir'deki arkadaşlarıyla da Üsküp şivesiyle konşuyorlarmış. Canım yerine 'loçkam' diyorlarmış birbirlerine. Erman Saban çok kısa konuştu. Abisi Ertan Saban ile beraber sahnelerinin çok az olduğunu çünkü öykülerinin ayrı olduğunu söyledi. Beraber oynadıkları tek bir sahneyi de çok ilginç ve değişik geldi diyerek tanımladı. Ahmet Duran Dimitri rolünde kötü adam (Dimitri) oynadığını söyledi gülümseyerek. Üsküp Arnavut tiyatrosunda oyuncuymuş ve de yine filmlerde ve dizilerde oynamış kendi ülkesinde. Kötü bir adamım ama ona senaryo nasıl geliyorsa öyle oynadığını söyledi. Umarım kötü adamlığım değişir dedi kendisi pek de inanmayarak ve gülerek. Mustafa Yaşar Baytar Efendi olarak hikayenin ana temasını yorumladı. Makedon, Türk, Arnavut, Yunanlılar birarada hoşgörü ve tolerans dolu bir ortamda yaşamışlar. Milliyetçi akımlar ortaya çıkınca problemler de başlamış dedi. Alex ve Zarife aşkı için 'Aşk din, ırk tanımaz' dedi. O duygulara saygı duymak lazım dedi. Baytar Efendi de aslında torununu çok seviyor, karşı tarafa da çok saygı duyuyor ve de aynı şeyi söylüyor ama acıyarak dedi. Üsküp Halk Tiyatrosu tam kadro olarak (10'u aşkın oyuncu ile) dizide yer alıyorlar ve bundan çok da memnunum dedi. Program bu şekilde bitti ama aralardan gelecek bölümlerle ilgili tüyolar da çıkardık. *Erdal Özyağcılar Dilaver ve Meyrem aşkı olacak ama mektuplaşma ağırlıklı farklı bir aşk olacak dedi. *Çekimlerden görüntülerden de bölümün ilk sahnelerinde Fatma Ana ikiliyi ayırmaya çalışacağını, ellerini vurduğunu, Ramiz Ağa'nın ise Alex'in üstüne yürüdüğünü, itişme sırasında düştüğünü anlayabildik. Sonrasında da Alex pişman olup elini uzatmak istiyor ama yapamıyor.Ramiz Ağa da tokadı patlatıyor. *Şive provasında Fatma Ana'nın Ramiz Ağa'ya kendisine inanmadığı, yanlış anlamışssın dediği için sitem ettiği bir sahneyi okudular. Olayları genel olarak özetliyordu. Bana inanmadın ben diyeceğimi demiştim diyor en sonunda da. volvox 24-11-07, 02:51 Arkadaşlar Filiz Ahmet, Gülçin Santırcıoğlu ve Berrak Tüzünataç'ın konuk olduğu Kadın Olmak adlı programdan görüntüleri videolar bölümüne ekledim. İyi seyirler. 1.parça http://www.dizifilm.com/modules.php?name=Links&file=viewarticle&id=1777 2.parça http://www.dizifilm.com/modules.php?name=Links&file=viewarticle&id=1778 3.parça http://www.dizifilm.com/modules.php?name=Links&file=viewarticle&id=1779 4.parça http://www.dizifilm.com/modules.php?name=Links&file=viewarticle&id=1781 5.parça http://www.dizifilm.com/modules.php?name=Links&file=viewarticle&id=1782 6.(son) parça http://www.dizifilm.com/modules.php?name=Links&file=viewarticle&id=1784 ay80 25-11-07, 10:12 Arkadaşlar birazdan harika pazarda elveda rumeli dizimizle ilgili haber var.Dizinin en sakar damadı,kızınmı var derdin var şeklinde reklam gösterdiler.Hepinize iyi seyirler... LİSA 25-11-07, 21:18 akşam gazetesinden bir haber Kimseye kasti faulüm yoktur ‘Bir Demet Tiyatro’nun ‘Mücver Abla’sı olarak tanıdık onu. Sevilen ‘komik kadın’lardan oldu. Çok ödüllü tiyatro oyuncusu Şebnem Sönmez’i şimdi ‘Elveda Rumeli’de tatlı sert anne Fatma olarak izliyoruz. İ.Ü Devlet Konservatuvarı öğretim üyesi Sönmez’le oyunculuğu ve anneliği konuştuk İnsanın ‘bin yıllık ama yıllardır görüşmediği bir arkadaşı’ ile ilk röportajı garip bir duygu. Resmiyetle samimiyet iç içe geçiyor, sorular farklı yollara sapıyor. İlk gençlik yıllarımızda; birbirimizin çok ekmeğini yedik, çok güldük Şebnem’le. Komiktir, neşelidir, enerjiktir, hüznünü bile esprinin ardına gizler. Araya hayat girdi, uzaktan izledik birbirimizi. Şimdi yıllar sonra, ilk kez bir araya gelip, röportaj yaptık, o da arkadaşına, yani bana, hayli açık davrandı… Farklı bir Şebnem Sönmez röportajı okuyacaksınız! ‘Elveda Rumeli’de anneyi oynuyorsun, memnun musun rolünden? Yokluk içinde yaşayan, birbirini çok seven, ama sevdiğini nasıl dile getireceğini bilmeyen, siyasi durum nedeniyle bir arada kalmaları zorlaşan insanların hikayesi. Rolümü sevdim, evet. Geçenlerde biri sordu, “en çok hangi rolünüzü seviyorsunuz?” diye ben de “her zaman en son oynadığım rolü severim” dedim. Seviyorum Fatma’yı, zor kadın ama enerjisi yüksek. Seni herkes Mücver Abla’yla tanıdı, bu avantaj mı dezavantaj mı? O zaman dezavantaj diyordum. Kendimi çok baskı altında tutmuşum. Sonra fark ettim ki, insanların beklediği bir karakter. Ardından ‘7 Numara’yı yaptım, gördüm ki hiç öyle bir şey yokmuş çünkü onu da kabul ettiler… Müzikal oynamak istiyorsun neden? Müzikle ilişkim çok özel, çok müzik dinlerim, büyük bir arşivim var. Annemle babam yüzünden, radyolardan başladı bu sevgi. Televizyona geçiş dönemi çocuklarıyız, kulağımızı yapıştırırdık lambalı radyolara, en büyük eğlencemizdi. Şarkı söylemeyi çok isterdim. Doğru dürüst bir müzikalde oynayamadım. Kendim yazıyorum, 5 aydır çalışıyorum. Bu yaz ‘Rock Müzikaller’i sahneledik. Çok iyi müzisyenlerimiz var. Mesela Hayko Cepkin kesinlikle çalışmak istediğim biri. Pendik Gençlik Tiyatrosu, Kartal Sanat İşliği ve sonra da konservatuvar. Bu aşk nasıl başladı? Babam edebiyata çok düşkünüdür, şiir yazardı, yazdıklarına bir şeyler eklememe izin verirdi. Her türlü soysal faaliyete o götürdü beni. Ama sonra, bunun şirin bir faaliyet olmaktan çıktığını, ciddiye aldığımı görünce telaşlandı. Küçük küçük engeller koymaya başladı. Kesinlikle istemedi, o kesinlikle istemeyince ben de kesinlikle istedim. Evi terk etmeye kadar vardı iş. Ama baba yüreği çok dayanamadı. Yavaş yavaş izin vermeye başladı ve o zaman da Pendik Gençlik Tiyatrosu, Kartal Sanat İşliği, Taner Barlas Mim Tiyatrosu gibi gittikçe genişleyen halklara açıldım, konservatuvara kadar. Amatör tiyatronun çok yararını gördüm. Her alanda çalıştım; yazdım, dekor yaptım, kostüm diktim, oyun koydum… “Oyuncunun leylek gibi olanını severim” demişsin! Bir yerde uzun süre kalmak oyuncu için iyi değil. İnsan başka tarzlar denemeli, tek stilin oyuncusu olmamalı. O yüzden de, başka insanlarla beraber olmam lazım, hep yeni aileler kurmam gerekiyor. HÜMEYRA BENİ ‘NEVROTİK’ SANDI Biraz da senden bahsedelim, geriye bakmayı çok sevmiyorsun! Geriye baka baka, önündeki taşa takılıp düşer insan. Aslında çok sevinen ve çok ağlayabilen biriyim. Ama güldüğüme de ağladığıma da değsin isterim. Hayat bana değdiği zaman değmemiş gibi yapmam. Hayata ihanetim yok, arkadaşlarıma yok. Birini bile bile üzersem çok üzülürüm, ölmek bile isteyebilirim. Kasti faulüm yoktur. Hücum faul yapmışımdır ama kırmızı kart yemem. İnandıklarımı, sevdiklerimi korumak istiyorum. Benim için sevmek korumak demek çünkü. Dilerim ki, sevdiklerim de beni değilse de sevgimi korusun. Çünkü hayat kısa, geride gülen yüzler bırakmak isterim. Enerjisi çok yüksek birisin, ağır enerjili insanlarla karşılaştığında ne oluyor? ‘Ben Anadolu’yu oynuyorduk, Hümeyra ile tanışacaktık. ‘Hümeyra’ hayranıyım, inanılmaz heyecanlandım. Tanışacağımız gün çok mutluydum, dans ediyorum neredeyse. Yolda arkadaşlarımla karşılaştım, beni kucaklarında hoplatıyorlar bir yandan. Hümeyra’nın yanına zıplayarak gittiğimde, benden nefret etmiş. “Bir nevrotik geldi, bütün sezon ne yapacağız” demiş. Buz gibi bakışlarını hissettiğimde korkmuştum. Bir hafta sonra “Seni gerçek bir deli sandım. Çok korktum ama sen ne yapacağını bilmediğin için böyle davranıyormuşsun ve seni çok sevdim” dedi. Üzüldüğünde nasıl iyileştirirsin kendini? Çok üzüldüğümde, bilirim ki bir şeyin acısını çekiyor, bir bedel ödüyorum. Kendimi temizlemek için sessiz, kimsesiz bir zaman geçiririm ve çıktığım zaman halletmiş olurum genellikle, üzücü de olsa. Üç ay camdan bile bakmadan evde yaşadığımı biliyorum. Umarım bir daha olmaz. Konservatuvar döneminde Olgun Şimşek’le tanıştın… Dördüncü sınıfa kadar hiçbir şey anlamadık. Son sınıfta sene kaybettik. Beşinci yılda arkadaş olmadığımızı anladık. ÇOCUĞUM OLSUN İSTERİM Ayrıldınız ama arkadaşlığınız sürüyor mu? Tabii ki, hiçbir zaman hayatımızın sonuna kadar birbirimizin kötü insanı olamayız, dünyanın en önemli şeylerini paylaştık. Şebnem olarak hayatta başka ne yapmak istiyorsun? Çocuğum olsun çok isterdim. Hâlâ olabilir… Öyle mi! Kendi kendine olmayan tek şey… Çok isterdim ve o yüzden de bu dizideki ufaklıkları gerçekten çocuğum sanıyorum, onlar da bana “ana” diyor. Her çocuğu korumak gibi içgüdüsel, dizginlenemez bir duygum var. Hayatımda biri vardı ama çocuk istememişti, istemediği için çocuğumuz olmadı. Olgun Şimşek’ten mi bahsediyorsun, o şimdi baba olsa üzülür müsün? Evet, üzülürüm. Nasıl üzülmeyeyim ki? Bu konuyla ilgili bir hesaplaşma yaşadın mı? O istemiyordu ve ben istiyordum. Zorla olamazdı. “Sen doğur bak nasıl sevecek” denir ya, biliyorum iyi bir baba olurdu ama istemedi. Çocuk büyük bir sorumluluk. Kadın bu sorumluluğu hissetmeksizin ister, erkekse bu sorumluluğu hissederek ister ya da istemez. İstemediği sürece nasıl diretebilirim ki! Bir manto ya da ayakkabı almıyorsun. Şu anda hayatında biri yok, sen mi engelliyorsun? Hayır, ben hiç engellemiyorum, kim engelliyor bilmiyorum! Birinin nesine âşık olursun en çok? Zekasına. Zeki insanla anlaşabilirim, didişebilirim, oyun oynayabilirim, saklanabilirim, bulabilirim. Kendini aldatmayan biri olmalı. Anlatabilme ve anlayabilme heveslisi olması gerekiyor. En önemlisi niyet. Beni anlamak istiyorsa kesinlikle anlar, ben de onu anlamak istiyorsam kesinlikle anlarım. AYCAN SAROĞLU delfin23 26-11-07, 12:14 atv'nin 2 dizisini arka arkaya izleyince gerçekten tek bir noktaya yapılan vurgu dikkatimi çekti. 'Elveda Rumeli' ve 'Karayılan'da aynı önemli nokta gündemdeydi: "Yüzyıllardır bir arada yaşıyoruz, biz kardeşiz..." Evet, hem Erdal Özyağcılar hem de Bülent İnal çok farklı rollerde ama çok benzer karakterdeler. Yıllardır birlikte yaşadıkları, sevdikleri, saydıkları, beraber gülüp ağladıkları insanlarla nasıl olup da ayrı düştüklerini anlamıyor ve içlerine sindiremiyorlar. Etnik köken, dini farklılıklar köyleri dağıtıyor. Ne Sütçü Ramiz ne de Karayılan Mehmet bu dağılışa akıl sır erdiremiyor ve elinden geldiğince durumu düzeltmeye çalışıyor. Ne acıdır ki aradan geçen yıllara rağmen hâlâ köyler, ocaklar, evler dağılıyor. Aslında gerçekler önümüzde; biz onları dizi, senaryo, hikaye niyetine izlesek de tarihin tekerrürden ibaret olduğu o kadar aşikar ki... 1896 Rumeli, 1920'ler Antep; olanlar bitenler hep aynı. Keşke ekrana bakarken bunların gerçekten yaşandığını ve topraklarımız üzerinde hâlâ aynı oyunların oynandığını anlayabilsek. Ekranın önünde boş boş vakit geçirmesek de gözümüz ün önüne serilen gerçeği görebilsek... Nilgün K. Tahmaz / Takvim step 28-11-07, 07:46 25.11.2007 Akşam Gazetesi Kimseye kasti faulüm yoktur http://www.aksam.com.tr/foto/2007/11/25/z4.jpg ‘Bir Demet Tiyatro’nun ‘Mücver Abla’sı olarak tanıdık onu. Sevilen ‘komik kadın’lardan oldu. Çok ödüllü tiyatro oyuncusu Şebnem Sönmez’i şimdi ‘Elveda Rumeli’de tatlı sert anne Fatma olarak izliyoruz. İ.Ü Devlet Konservatuvarı öğretim üyesi Sönmez’le oyunculuğu ve anneliği konuştuk İnsanın ‘bin yıllık ama yıllardır görüşmediği bir arkadaşı’ ile ilk röportajı garip bir duygu. Resmiyetle samimiyet iç içe geçiyor, sorular farklı yollara sapıyor. İlk gençlik yıllarımızda; birbirimizin çok ekmeğini yedik, çok güldük Şebnem’le. Komiktir, neşelidir, enerjiktir, hüznünü bile esprinin ardına gizler. Araya hayat girdi, uzaktan izledik birbirimizi. Şimdi yıllar sonra, ilk kez bir araya gelip, röportaj yaptık, o da arkadaşına, yani bana, hayli açık davrandı… Farklı bir Şebnem Sönmez röportajı okuyacaksınız! ‘Elveda Rumeli’de anneyi oynuyorsun, memnun musun rolünden? Yokluk içinde yaşayan, birbirini çok seven, ama sevdiğini nasıl dile getireceğini bilmeyen, siyasi durum nedeniyle bir arada kalmaları zorlaşan insanların hikayesi. Rolümü sevdim, evet. Geçenlerde biri sordu, “en çok hangi rolünüzü seviyorsunuz?” diye ben de “her zaman en son oynadığım rolü severim” dedim. Seviyorum Fatma’yı, zor kadın ama enerjisi yüksek. Seni herkes Mücver Abla’yla tanıdı, bu avantaj mı dezavantaj mı? O zaman dezavantaj diyordum. Kendimi çok baskı altında tutmuşum. Sonra fark ettim ki, insanların beklediği bir karakter. Ardından ‘7 Numara’yı yaptım, gördüm ki hiç öyle bir şey yokmuş çünkü onu da kabul ettiler… Müzikal oynamak istiyorsun neden? Müzikle ilişkim çok özel, çok müzik dinlerim, büyük bir arşivim var. Annemle babam yüzünden, radyolardan başladı bu sevgi. Televizyona geçiş dönemi çocuklarıyız, kulağımızı yapıştırırdık lambalı radyolara, en büyük eğlencemizdi. Şarkı söylemeyi çok isterdim. Doğru dürüst bir müzikalde oynayamadım. Kendim yazıyorum, 5 aydır çalışıyorum. Bu yaz ‘Rock Müzikaller’i sahneledik. Çok iyi müzisyenlerimiz var. Mesela Hayko Cepkin kesinlikle çalışmak istediğim biri. Pendik Gençlik Tiyatrosu, Kartal Sanat İşliği ve sonra da konservatuvar. Bu aşk nasıl başladı? Babam edebiyata çok düşkünüdür, şiir yazardı, yazdıklarına bir şeyler eklememe izin verirdi. Her türlü soysal faaliyete o götürdü beni. Ama sonra, bunun şirin bir faaliyet olmaktan çıktığını, ciddiye aldığımı görünce telaşlandı. Küçük küçük engeller koymaya başladı. Kesinlikle istemedi, o kesinlikle istemeyince ben de kesinlikle istedim. Evi terk etmeye kadar vardı iş. Ama baba yüreği çok dayanamadı. Yavaş yavaş izin vermeye başladı ve o zaman da Pendik Gençlik Tiyatrosu, Kartal Sanat İşliği, Taner Barlas Mim Tiyatrosu gibi gittikçe genişleyen halklara açıldım, konservatuvara kadar. Amatör tiyatronun çok yararını gördüm. Her alanda çalıştım; yazdım, dekor yaptım, kostüm diktim, oyun koydum… “Oyuncunun leylek gibi olanını severim” demişsin! Bir yerde uzun süre kalmak oyuncu için iyi değil. İnsan başka tarzlar denemeli, tek stilin oyuncusu olmamalı. O yüzden de, başka insanlarla beraber olmam lazım, hep yeni aileler kurmam gerekiyor. HÜMEYRA BENİ ‘NEVROTİK’ SANDI Biraz da senden bahsedelim, geriye bakmayı çok sevmiyorsun! Geriye baka baka, önündeki taşa takılıp düşer insan. Aslında çok sevinen ve çok ağlayabilen biriyim. Ama güldüğüme de ağladığıma da değsin isterim. Hayat bana değdiği zaman değmemiş gibi yapmam. Hayata ihanetim yok, arkadaşlarıma yok. Birini bile bile üzersem çok üzülürüm, ölmek bile isteyebilirim. Kasti faulüm yoktur. Hücum faul yapmışımdır ama kırmızı kart yemem. İnandıklarımı, sevdiklerimi korumak istiyorum. Benim için sevmek korumak demek çünkü. Dilerim ki, sevdiklerim de beni değilse de sevgimi korusun. Çünkü hayat kısa, geride gülen yüzler bırakmak isterim. Enerjisi çok yüksek birisin, ağır enerjili insanlarla karşılaştığında ne oluyor? ‘Ben Anadolu’yu oynuyorduk, Hümeyra ile tanışacaktık. ‘Hümeyra’ hayranıyım, inanılmaz heyecanlandım. Tanışacağımız gün çok mutluydum, dans ediyorum neredeyse. Yolda arkadaşlarımla karşılaştım, beni kucaklarında hoplatıyorlar bir yandan. Hümeyra’nın yanına zıplayarak gittiğimde, benden nefret etmiş. “Bir nevrotik geldi, bütün sezon ne yapacağız” demiş. Buz gibi bakışlarını hissettiğimde korkmuştum. Bir hafta sonra “Seni gerçek bir deli sandım. Çok korktum ama sen ne yapacağını bilmediğin için böyle davranıyormuşsun ve seni çok sevdim” dedi. Üzüldüğünde nasıl iyileştirirsin kendini? Çok üzüldüğümde, bilirim ki bir şeyin acısını çekiyor, bir bedel ödüyorum. Kendimi temizlemek için sessiz, kimsesiz bir zaman geçiririm ve çıktığım zaman halletmiş olurum genellikle, üzücü de olsa. Üç ay camdan bile bakmadan evde yaşadığımı biliyorum. Umarım bir daha olmaz. Konservatuvar döneminde Olgun Şimşek’le tanıştın… Dördüncü sınıfa kadar hiçbir şey anlamadık. Son sınıfta sene kaybettik. Beşinci yılda arkadaş olmadığımızı anladık. ÇOCUĞUM OLSUN İSTERİM Ayrıldınız ama arkadaşlığınız sürüyor mu? Tabii ki, hiçbir zaman hayatımızın sonuna kadar birbirimizin kötü insanı olamayız, dünyanın en önemli şeylerini paylaştık. Şebnem olarak hayatta başka ne yapmak istiyorsun? Çocuğum olsun çok isterdim. Hâlâ olabilir… Öyle mi! Kendi kendine olmayan tek şey… Çok isterdim ve o yüzden de bu dizideki ufaklıkları gerçekten çocuğum sanıyorum, onlar da bana “ana” diyor. Her çocuğu korumak gibi içgüdüsel, dizginlenemez bir duygum var. Hayatımda biri vardı ama çocuk istememişti, istemediği için çocuğumuz olmadı. Olgun Şimşek’ten mi bahsediyorsun, o şimdi baba olsa üzülür müsün? Evet, üzülürüm. Nasıl üzülmeyeyim ki? Bu konuyla ilgili bir hesaplaşma yaşadın mı? O istemiyordu ve ben istiyordum. Zorla olamazdı. “Sen doğur bak nasıl sevecek” denir ya, biliyorum iyi bir baba olurdu ama istemedi. Çocuk büyük bir sorumluluk. Kadın bu sorumluluğu hissetmeksizin ister, erkekse bu sorumluluğu hissederek ister ya da istemez. İstemediği sürece nasıl diretebilirim ki! Bir manto ya da ayakkabı almıyorsun. Şu anda hayatında biri yok, sen mi engelliyorsun? Hayır, ben hiç engellemiyorum, kim engelliyor bilmiyorum! Birinin nesine âşık olursun en çok? Zekasına. Zeki insanla anlaşabilirim, didişebilirim, oyun oynayabilirim, saklanabilirim, bulabilirim. Kendini aldatmay |