Tüm Versiyonu Göster : Neşe Şen


ierem
08-05-06, 12:26
Senaryo yazmak yemek yapmak gibi"

"Bir İstanbul Masalı"nın senaristleri Neşe Şen ve Gaye Boralıoğlu "Sofraya oturduğunuz zaman önünüze konanı hop diye yersiniz. Pişirenin emeğini düşünmezsiniz. Dizi de böyle. Oysa arkasında ağır bir mutfak, ağır bir çalışma var"

TUBA AKYOL


Bir İstanbul Masalı" masallara yaraşır bir sonla bitti. Gökten üç elma düştü. Biri iki yıldır bu masalı izleyenlere... Biri bu masalı canlandıran oyunculara... Biri de bu masalı yaratan Neşe Şen ile Gaye Boralıoğlu'na...

"Bir İstanbul Masalı" bitti. Herhalde rahatladınız...
Gaye Boralıoğlu: Rahatladık ama tabii insanda bir boşluk duygusu da oluyor. Bir şey geride kalıyor çünkü. Ama bence kendi döngüsünü tamamlamış bir işti. Hatta biraz da fazlaca uzadı. Ne bileyim, düzgün bir şekilde, başarılı bir şekilde bitti. Geriye baktığımızda böyle diyebiliriz.
Neşe Şen: Reytinglerin ötesinde garip etkileri oldu.

Evet, mesela bir ara bütün cepler dizinin müziğiyle çalıyordu. Sizin de telefonlarınız öyle mi çalıyor?
Neşe Ş.: Bir dönem öyle çaldı. Sonra etrafta çok fazla duyunca, biz vazgeçtik.

Senaryo yazmak, en azından dışarıdan bakıldığında kolay ama sıkıcı bir iş gibi görünüyor.
Gaye B.: Aksine, zor ama zevkli. Yemek yapmak gibi.
Neşe Ş.: Marangoza "Şöyle bir masa istiyorum" dersiniz. Marangoz sizin istediğiniz masayı yapar ve işi biter. Bankada şef, memura "Şu havaleleri hallet" der. Bu işi yaparsınız ve biter. Dizi işi ise biraz canlı yayına benziyor. Siz işinizi yaparken sürekli bir şeyler değişiyor. Elinizdeki hikayeyle başlıyorsunuz ama çok fazla değişken var: Oyuncular, kanal, yönetmen, seyirci...

Oyuncuya göre rolde değişiklik yapıyor musunuz?
Neşe Ş.: Hikayeyi yazarken karakterleri bütün ayrıntılarıyla oluşturuyorsunuz. Vitrindeki takım elbiseye benziyor o rol. Sonra o takım elbiseyi satın alan kişiye göre elliyoruz, kolunu biraz kısaltıyoruz, küçük ayarlar yapıyoruz.

Yazarken gözünüzün önünde canlandırdığınız ile ekranda izlediğiniz arasında nasıl bir fark oluyor?
Neşe Ş.: Yazdığınız bazen artıyor, bazen de azalıyor.

Bu her oyuncu için geçerli mi?
Neşe Ş.: Bu bizim için de geçerli. Yazdığımız her bölüm aynı kalitede değildir herhalde.
Gaye B.: Performansı hiç düşmeyen oyuncularımız da vardı bence. Çetin Tekindor, Ozan Güven, Vahide Gördüm, Altan Erkekli, Hikmet Körmükçü, İsmail...

Tüm oyuncuları sayacak mısınız?
Gaye B.: Altı kişi saydım. Çok mu?
Neşe Ş.:Tomris İncel var. Nebile rolünü bambaşka bir yere çekti. Nebile'nin ölmesi gerekiyordu ama öldürürken içimiz parçalandı, bu oyuncudan nasıl vazgeçiyoruz diye. Tamam, çok iyi oyuncularımız vardı ama...

Çetin Tekindor'u da öldürdünüz. Size kızdı mı?
Neşe Ş.: Çetin bey hiçbir şeye kızmaz. Onu uzaya da gönderebilirdik. Çetin bey çok müthiş bir oyuncu.
Gaye B.: Yazdığınızdan azami performansı alacağınızın garantisi vardır. Rolünü kendi kişisel sebepleri yüzünden değiştirmeye çalışmaz.

Tam anlamadım. Ne gibi kişisel sebepler bunlar?
Gaye B.: Çetin Tekindor, Arsen Gürzap kuşağının oyunculuk anlayışları çok farklı. Ama starlarda oyunculuk dışı başka kaygılar olabiliyor. Aslında bunu da anlıyorum, sokakta dolaştığınız zaman insanlar size, atıyorum Mehmet Aslantuğ diye değil Selim Arhan olarak bakmaya başlıyor. Oyuncu da geriliyor. Ama bence oralarda da bazı şeyleri göğüslemeleri, uzun vadeli bakabilmeleri gerekir.

Senaryoda değişiklik yapmak zorunda mı kaldınız?
Neşe Ş.: Evet.

Neyi değiştirdiniz?
Gaye B.: Biz... Biz aslında başlangıçta Esma ve Selim'in aşklarının gerçekleşmesini ve büyümesini daha uzun süre, dizinin içinde daha ağırlıklı olarak göstermek istiyorduk...


"İzleyicilerin salak olduğuna, dizide gördükleri şeyleri hayatlarına yansıttıklarına inanmıyorum"

Reytinglerde "Kurtlar Vadisi" tarafından geçilmiş "Bir İstanbul Masalı".
Neşe Ş.: Geçmiştir. Herkesin bahsettiği, çok etkili, teknolojik bir final yapmışlar. Helikopter çekimlerinden bahsetti herkes. Prodüksiyonu çok özenli, anlattığı hikayeyi büyük anlatmaya çalışan bir dizi. Ve bu çaba seyirciye ulaşıyor. Seyirci de bundan çok etkileniyor. Bana mesela kimse finalde ne olduğunu söylemedi ama "Çekimler dehşetti" dediler. Bütün bunlar TV formatını zorlayan, Amerikan aksiyonlarına yaklaşan şeyler. Orada bir çekicilik var tabii.

Dizilerin, özellikle "Kurtlar Vadisi"nin izleyiciyi çok etkilediği, toplumu yönlendirdiği söyleniyor, diziler bazen bu yüzden eleştiriliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Gaye B.: O eleştirilerin çoğu insanları aptal olarak varsaymak üzerine kurulu. İzleyiciler salaktır, gördükleri her şeyden bol bol etkilenirler ve bu hayatlarına yansır. Ben izleyicinin salak olduğunu ve dizilerle böylesine doğrudan bir bağ içinde olduğunu düşünmüyorum. Tabii ki etkileniyordur ama şurada bir polis öğrencileri dövdüğünde de etkileniyoruz. Belki daha fazla etkileniyoruz. Ama tabii ki yazdığınız diziye, yaptığınız diğer işlere olduğu gibi kendi ahlakınızı koymak ve savunmak durumundasınız. O yüzden biz "Bir İstanbul Masalı"nda kan göstermedik.

Orada da Esma'nın iki kardeşle birden aşk yaşaması ahlaki olarak eleştirildi.
Gaye B.: O kadar ağır bir eleştiriyle karşılaşmadık açıkçası. Selimciler ve Demirciler diye bir şey oldu.
Neşe Ş.: Aslında tabii seyircinin irkildiği o nokta hikayenin kalbi. Sıradan hayatların filmini yapmak çok zor, sıradışı bir şey yakaladığınızda onun filmini yaparsınız. Herkesin çocukluk aşkı vardır. Hiçbirimiz çocukluk aşklarımızla evlenmedik. Gidip onların abileriyle de evlenmedik belki ama... Çocukluk aşkları akrabalık gibidir. Biz Esma-Demir arasındaki ilişkiye böyle yaklaştık hep. Zaten onların küçük bir öpücük dışında hiçbir tensel yakınlaşması da olmadı.

laf ü güzaf
09-06-06, 22:10
Senaristliği bir yana Hırsız Polis'in o dillere pelesenk olan "İmkansız Aşk" şarkısının o damar sözlerine imza attığından beri kendisine ayrı bir sempatim var. Az sözle o kadar derin ve güzel anlatmış ki aşkın imkansızlığını... Tebrik ederim.

trueblue
20-06-06, 01:45
Bir İstanbul Masalı" masallara yaraşır bir sonla bitti. Gökten üç elma düştü. Biri iki yıldır bu masalı izleyenlere... Biri bu masalı canlandıran oyunculara... Biri de bu masalı yaratan Neşe Şen ile Gaye Boralıoğlu'na...

"Bir İstanbul Masalı" bitti. Herhalde rahatladınız...
Gaye Boralıoğlu: Rahatladık ama tabii insanda bir boşluk duygusu da oluyor. Bir şey geride kalıyor çünkü. Ama bence kendi döngüsünü tamamlamış bir işti. Hatta biraz da fazlaca uzadı. Ne bileyim, düzgün bir şekilde, başarılı bir şekilde bitti. Geriye baktığımızda böyle diyebiliriz.

Neşe Şen: Reytinglerin ötesinde garip etkileri oldu.
Tam anlamadım. Ne gibi kişisel sebepler bunlar?

Gaye B.: Çetin Tekindor, Arsen Gürzap kuşağının oyunculuk anlayışları çok farklı. Ama starlarda oyunculuk dışı başka kaygılar olabiliyor. Aslında bunu da anlıyorum, sokakta dolaştığınız zaman insanlar size, atıyorum Mehmet Aslantuğ diye değil Selim Arhan olarak bakmaya başlıyor. Oyuncu da geriliyor. Ama bence oralarda da bazı şeyleri göğüslemeleri, uzun vadeli bakabilmeleri gerekir.

Senaryoda değişiklik yapmak zorunda mı kaldınız?
Neşe Ş.: Evet.

Neyi değiştirdiniz?
Gaye B.: Biz... Biz aslında başlangıçta Esma ve Selim'in aşklarının gerçekleşmesini ve büyümesini daha uzun süre, dizinin içinde daha ağırlıklı olarak göstermek istiyorduk...



BİM için masala yaraşır sonla bitti biraz zorlama bir tanım. Birinci sezon için senaryo Kurtlar Vadisi'nin o zaman ki popülüratesi ile başa çıkacak kadar masalsı olsa da ikinci sezon Zümrüdü Anka Kuşunun parlak telekleri döküldü yerlerini medyatik haber telekleri ile doldurmak zorunda kaldılar. BİM'in kendi döngüsünün dışına çımkış bir iş olduğunu kendileride biliyorlar eminim.

Mehmet Aslantuğ, Selim Arhan karakterini ikinci sezon kendine benzetti diye düşünüyorum. birince sezonla ikinci sezon arasında Selim karakteri inanılmaz değişti. Mehmet Aslantuğ, umarım şimdi rahatlamıştır.

Telefonlardaki BİM melodilerine gelince. Geçen gün bir cep telefonu BİM melodisi çalınca bir arkadaşım bu müziği her duyduğumda facia haline gelen BİM'in ikinci sezonu hatırlayıp sinirlerim bozuluyor dedi. Bende aynı fiikirdeyim.

Esma ve Selim aşkını daha fazla göstermek istediklerine eminim. Ama bizim gördüklerimiz bizi hiç memnun etmedi. Masalsı bir aşk hikayesi ihanet ile kapanmamalıydı. Anlaşmayıp boşanma her halde çok dramatik olmazdı ama düşük-depresyon-boşanma sadece Kabak Tadı verdi.

ierem
25-07-06, 12:44
yah şu anda imkansızın çalıntı olduğu söyleniyor...ama yalandır değil mi yoksaaa?ama hani neşe şen yazmıştı şarkının sözlerini...yalan olmasını temenni ediyorum...

bora.asli
25-07-06, 14:38
Sözleri çalıntı değilmiş..sözler neşe şene ait..müziği birazcık kopyaymış diyolar:img-grin2

bbdbhb
30-12-06, 12:56
Neşe Şen, çok ses getiren, sevilen dizilerin Üzgünüm Leyla, Zerda, Bir İstanbul Masalı ve Hırsız Polis’in başarılı senaristi ve reklam yazarı... Aylardan beri her yerde çalınan, söylenen ‘İmkansız Aşk’ın ve daha pek çok şarkının söz yazarı ve de bir dişhekimi. Neşe Şen’le bir dişhekiminin tiyatro sevdasını ve yazma tutkusunu konuştuk.

‘Hırsız Polis’ dizisinin yeni sezon çalışmalarının yoğun bir tempoyla sürdüğü dönemde konuştuk Neşe Şen'le. Senaryo ekibinin o gün tam altı saat süren haftalık öykü toplantısının hemen ardından. Randevumuza tam zamanında geldi. Tüm yorgunluğuna rağmen neredeyse nefes bile almadan.

Neşe Şen zeki, disiplinli, sabırlı... Etrafına ışık, olumlu enerji ve cesaret veren, öğrenmeyi, öğretmeyi seven, ustalarına ve çıraklarına kıymet veren bir yazar.

İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’nden mezun olduğunuz 1985 yılında TRT’nin drama bölümünde yönetmen asistanı olarak çalışmaya başlamışsınız. Ardından reklam yazarlığı gelmiş. Şu anda çok başarılı bir senaryo yazarısınız. Dişhekimliği gibi uzun ve zorlu eğitimin ardından sizi böylesine farklı bir alanda çalışmaya yönlendiren sebep neydi?
Aslında benim hayatımda tesadüfi olan şey dişhekimliği. Orta ikiden beri tiyatronun içindeydim. Bakırköy Halk Evi’nin tiyatro kolunda çalışmaya başladım ve aşık oldum tiyatroya. Dişhekimliğini de çok bilinçli olarak tercih etmedim açıkçası. Resim hocamın tavsiyesiyle yazmıştım.

Sevmediniz mi dişhekimliğini?
Yoo, sevmemek değil. İlk seneye bayıldım, çok zevkliydi alçılar, lehimler... Ama ben hep insanlarla çok daha iç içe bir şey yapmak istiyordum. Tam, “ne yapmalıyım” derken üniversite sınavına tekrar girdim. O sırada hayatımı son derece etkileyen bir şey oldu. Prof. Dr. Sedat Küçükay -o zaman asistanımızdı- fakültede tiyatro kulübü kurdu. Tiyatro kulübü beni okula bağladı. Yoksa fakülteyi değiştiriyordum açıkçası.

Tiyatro kulübü sizi durdurdu yani...
Evet. Ben hayatımı tiyatronun izleri üzerinden takip ettim. Hep tiyatro üzerinden işliyordu kafam. Hem üniversitede kalayım, hem de tiyatro kulübünün içinde olayım diye düşünüyordum ama bunun benim için bir şık olmadığını anladım, çünkü kadro yoktu. Muayenehane dişhekimliği yapmak istemediğimi de biliyordum. Dolayısıyla son sene tekrar üniversite imtihanına girdim.

Üçüncü defa?
Evet. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünü kazandım. Onların da dehşet bir tiyatro kulübü vardı. Sosyoloji de okumak isterdim ayrıca.

Ne oldu peki, gitmediniz mi?
O yıl evlendim. Her şeyi alelacele yapmaya çalıştım ben hayatta. Çalışmam gerekiyordu. Gittim ama Boğaziçi’nde devam zorunluluğu vardı, bu nedenle bıraktım. İki ay Fako İlaçları’nda çalıştıktan sonra TRT’ye girdim. ‘Pazartesi Tiyatro Oyunları’ programında yönetmen asistanı olarak çalışmaya başladım. Dişhekimliğini kapattığım nokta oldu o. Türkiye’de okuduğu alanda çalışmayan kişi oranının yüksek olduğunu söylemeliyim. Son yıllarda daha çok dikkatimi çekiyor bu.

Kimlikleriniz içinde dişhekimi olmanın yeri var mı peki?
Terminoloji dersinde Latince görmüştük. O dersi çok sevmiştim. Latince’ye ilgim hala devam ediyor. Bazen insanların dikkatini çekerse “Latince’den anlıyorsun” diye, o zaman dişhekimliği kimliğimi öne sürerim hemen, fakültede bir sene okuduk diye. Dişhekimliği daha ziyade ‘cv’lerimde duruyor.

Tiyatronun izlerini takip ederken yolunuz herkesin okul olarak nitelediği TRT’den geçmiş. Biraz anlatır mısınız o dönemi?
TRT gerçekten bir okul. Bugün ben hâlâ dramayla ilgisi olan bir iş yapıyorum. Bunun temelleri ta on iki yaşında gittiğim Bakırköy Halk Evi’ne dayanıyor. Oradaki hocamdan aldığım o ilk temeller ve bir dişhekimliği profesörü, ama bana çok şey öğretmiş bir tiyatro hocası olan Sedat Küçükay’ın verdiği drama eğitiminden dolayı TRT’ye girdiğimde kendime biraz güveniyordum, çokça da korkuyordum. Beni rahatlatan şey şu oldu; ‘Pazartesi Oyunları’ kuşağında klasik tiyatro oyunları sahneleniyordu. Orada televizyonculuğa dair çok şey öğrendim. Çok değerli yönetmenlerle çalıştım ki biri Bülent Özdural'dır. Hatta fırsat buldukça oyunculuk da yaptım.

TRT’nin ardından reklam yazarlığı... On sene gibi uzun bir süre yaptığınıza göre sevmiş olmalısınız.
Tabi. Onun da bir sebebi var. Ben usta takip ediyorum, kendime bir usta arıyorum hayatta ve onun eteğinde dolaşıyorum. On yıl boyunca aslında ben Yavuz Turgul’u takip ettim. Reklam yazarlığına Manajans’ta başladım. Orası da, Türkiye’de reklamcılığın okullarındandır. Daha sonra Yavuz Turgul’la Medina Turgul’da çalıştım. Reklam yazarlığının muhteşem bir disiplini vardır. Hâlâ, reklamda öğrendiğim temponun, metotların son derece faydasını görüyorum.

Peki ne oldu, neden bıraktınız reklam yazarlığını?
Ben bir kariyer insanı değilim, bunu biliyordum. Yukarıya çıkmaya çalıştığım bir merdiven yok. Benim merdivenim kendi içimde. Artık kendi merdivenimi kurmak istiyordum. Reklam bunun için çok uygun bir mecra değil. İçine zekanızı koyabilirsiniz ama gönlünüzü, tercihlerinizi, prensiplerinizi koyamazsınız. Bugün yazdığım hikayelerde, projelerde kendimi daha çok koyabiliyorum. Çok eğlenceli reklam kampanyaları yazdım, çok severek çalıştım ama on yıl yeterli bir süreydi.

Başka bir alan var mıydı aklınızda, yoksa biraz durup dinleneyim mi dediniz?
Çok net bir kararım yoktu ama şunu biliyordum; iyi bir reklam yazarıydım. Serbest reklam yazarlığı yapabilirdim. Ayakta duramayacağımı hissedersem -çok tercih ettiğim bir şey olmazdı ama- tekrar bir ajansa girebilirim diye düşünüyordum. Ve biraz da şansıma güvendim. Ben o cesur adımları attıkça hayat da beni arkadan hiç boş bırakmadı. Hep bir şey oldu. Zaten istifa ettiğimin ertesi günü Yavuz Turgul “Gel İkinci Bahar’da birlikte çalışalım” dedi.

İkinci Bahar’la mı başladı senaryo serüveniniz?
Aslında 1991’de Süper Baba’nın ilk çalışmalarında birkaç hafta bulunmuştum. Ama yoğun gelmişti. Haftanın beş günü çılgınca reklam ajansında, hafta sonları da dizi için çalışıyorsunuz. Hayatıma yer kalmadı. Sonra da çok kısa bir süre İkinci Bahar ekibinde bulundum. Ardından Gaye Boralıoğlu ve Sertaç Ergin’le -reklam ajansından birlikte çalıştığım arkadaşlarımla- senaryo işine girdik. Onlar Üzgünüm Leyla’nın altı yedi bölümünü yazmışlardı ben de o projeye dahil oldum.

Üzgünüm Leyla’nın ardından, başından itibaren içinde bulunduğunuz projeler, Zerda, Bir İstanbul Masalı ve en son Hırsız Polis...hepsi çok izlenen, çok konuşulan diziler. Başarınızı nasıl açıklıyorsunuz?
Bu diziler belli başarıları yakaladı. Bu, tesadüf değil. Televizyon dizisi ekip işidir. Değişmez kuralları vardır. Sağlam bir prodüktörünüz olmak zorunda. Bu son üç projenin de prodüktörü Erol Avcı. Aliye de -bizim senaryomuz değil ama- TMC yapımıdır. Doğru zamanda doğru projeyi seçebilmek, mutlaka iyi oyuncularla ve iyi bir yönetmenle çalışmak. Bu projelerin ortak noktaları nelerdir dediğinizde bunları görüyorsunuz. İyi de senaryolar; onu da söyleyeyim. Biz çok özenli senaryolar yazıyoruz. Televizyon işinde ekibin bir tarafı sallanırsa, diğer tarafları ne kadar başarılı olursa olsun proje mutlaka başarısızlığa uğruyor bir noktadan sonra.

Yetmiş küsur dizi arasında, hikayesi, kurgusu, güçlü oyuncuları ve müziğiyle çok dikkat çeken bir çalışma Hırsız Polis.
Erol Avcı geçen sene çok cesur bir karar verdi. Türkiye’de baş kahramanı hırsız olan bir diziyi yazmak, ekrana koymak cesaret isteyen bir şey. Çok iyi bir kadroyla çalışıyoruz. Senaryoyu beş kişi yazıyoruz; Gaye Boralıoğlu, Şerif Erol, ben, Emine Algan, Gülden Çakır. Hırsız Polis’te hiçbir zaman, yazdığımızdan daha ileriye götürülmemiş bölüm görmedim. Türkan Derya Güven muhteşem bir yönetmen. Bu projede benim en sevdiğim şey, sıkışmış insanlara bakmış olmasıdır. Türkiye’de sıkışmış çok fazla insan var ve onlara doğru bakan dizi çok az.

Sözlerini yazdığınız şarkıdaki gibi ‘İmkansız Aşk‘ var Hırsız Polis’te. Gerçekte yaşanması pek de mümkün gözükmeyen... ama inandırdınız bizi. Gerçek hayatta yaşanır mı böyle hikayeler?
Hayatta daha inanılmaz şeyler olur. Hepimiz bunu ucundan kıyısından tatmış durumdayız. Açın üçüncü sayfa haberlerini, inanılmaz şeyler okursunuz orada. Dizi ya da film yapsanız “hadi canım” der millet.

Hırsız Polis gibi sıra dışı bir projede bile bu kadar inandırıcı olmayı nasıl başarıyorsunuz?
Karakterleriniz inandırıcıysa olay örgünüzü insanlar zaten kabul edecektir. Bu dizideki hiçbir karakter tümüyle siyah ya da beyaz değildir. Bütün karakterler gölgelidir. Hayatta olduğu gibi. Bu, kaçınılmaz bir inandırıcılığı birlikte getiriyor. Televizyon dizisi çok çabuk tüketilen bir şey; ona, seyredilen seksen dakika içinde bir derinlik kazandırmak istiyorsanız silahlarınızın çok keskin olması gerekiyor. Bizim silahlarımız da karakterlerimiz ve onları çılgınca çalışıyoruz. Karakteri ne kadar iyi bilirseniz, detaylandırırsanız o kadar iyi diyalog yazarsınız.

Detaylandırma sırasında bir senaristin cebinde ne olmalı en çok?... Tecrübeleri, gözlem gücü...
Ben kendi adıma konuşabilirim. İnsanları gözlemlerim. Bunu farkında olmadan yapıyorum. Bir çıkarcılıkla alıp cebime dolduruyor değilim. Etrafta gözlemlediğim şeyler var ama mesela Aksak gibi bir adamın çevresinde bulunmadım hiç. Onu kafamda kurdum, size biyografisini anlatabilirim. Senaristler nereden besleniyor sorusuna herkes çok farklı cevaplar verebilir. Okumak iyi bir şey ama herkes aynı oranda okumuyordur. Film izlemek de öyle. Dolayısıyla çok net bir formül söyleyemiyorum size. Her mesleğin belki açıklanamayacak bir kısmı vardır; bu da o kısmıdır.

bbdbhb
30-12-06, 12:56
Senaryo yazmanın teknik yönüne dikkat çekiyorsunuz; öte yandan, yönetim kurulu üyesi olduğunuz SENDER’in (Sinema ve Televizyon Senaryo Yazarları Derneği) anayasasının ikinci maddesi “senaryo yazarı bir sanatçıdır” diyor.
Senaryo yazarı mutlaka sanatçıdır. Fakat her sanatın temelleri vardır. Senaryonun bir tekniği olduğunun da kabul edilmesi lazım. Bu işin tekniğinin istenirse öğrenilebileceğini göstermek, cesaret vermek istiyorum. Türkiye’de yazıya dair her şey birtakım insanların kaderinde varmış gibi görülüyor. Sanki çok yüce bir sınıfa ait bir özellik bu. Bunun kırılmasını istiyorum.
Reklamcılık Vakfı ve Bilgi Üniversitesi'nin ortak çalışması olan yüksek lisans programının öğretim kadrosundasınız. Geçtiğimiz sene Bilgi Üniversitesi’nde, ondan önce de Koç Üniversitesi’nde senaryo atölyeleriniz vardı. Dersleriniz devam ediyor mu?
Şu anda SENDER olarak, Adalet Bakanlığı’yla ‘Hayal kurmak serbest’ projemiz var. Paşakapısı ve Bayrampaşa Tutukevlerindeki tutuklulara senaryo dersi veriyoruz.

Müthiş! Kimler var bu projede?
Macit Koper, Sefa Önal, Barış Pirhasan, Gaye Boralıoğlu, ben, Birol Güven, Haluk Ünal... on, on iki gönüllü senarist var.

İlgi nasıl? Bu çalışmadan ne bekliyorsunuz?
Çok yüksek. Hedef, oradan çıkan film öykülerini kitaplaştırmak. Temel isteğimiz, içlerinden yazacak insanlar çıkarabilmek. Biz onların hikayesini yazmak istemiyoruz. Şu anda o insanlara yazıya dair bir şey öğretebilirseniz belki sonraki hayatlarında da devam ederler. Belki yeni bir ışık gelir. Onların hepsi senarist olacak mı, zannetmiyorum; çok azı olacaktır ama hayatları değişebilir. Yazmak insanın hayatını güzelleştirir.

Çok sayıda kişiyi meslek sahibi yaptığınız biliniyor. Öğrencileriniz belli ki sizi çok seviyor. Öğretmek sizin için ne anlam taşıyor?
Bu en gurur duyduğum özelliğim. Bahsettim ya, pek çok ustam oldu benim. Çok şanslı oldum o konuda. Bizim hâlâ çok fazla sinema televizyon mezunu yönetmenimiz, senaristimiz yok. İnşallah olacak ama o zamana kadar yanımızda yöremizde olan insanları yetiştirmek bize düşüyor. Ben reklam ajansında bu keyfi aldım ilk olarak. Çıraklarımı hâlâ takip ediyorum. Sonu çok belli olan bir hayat yaşıyoruz ya biz. Hepimiz sonunda nereye gideceğimizi biliyoruz. Dolayısıyla, bir şey öğretmenin yerine konabilecek bir şey yok hayatta.

Yazmak ne ifade ediyor sizin için?
Başka bir dünyaya geçmek. Yazarken öyle hissediyorum. Bu dünyayla bağlantımı koparmıyorum ama bambaşka bir dünyanın içinde oluyorum. Yazı yazmak bazen azap çekmek... Bir karaktere bir şey yaptırmak, bir şey söyletmek istiyorsunuz; mesela Aksak’ın Mavi’ye olan aşkı ve içinde olduğu çaresizlik içimi sızlatıyor. O kadar sıkıştırdık ki o adamı oraya. Bilerek sıkıştırdık hem de. Sıkıştıralım ki acısını seyirciye geçirebilelim diye. Çınar olunca Mavi’yi sevmek kolay. Sen elli yaşında ol, hırsız, uğursuz ol, bir ayağın sakat olsun, bir kadının aşkına mahkum ol, oradan kıpırdayama. Asıl Aksak’ın aşkı kahramanlık bence; seyirci bunu görsün istiyorum.

Sözleri size ait, bestesini Cem Yıldız’ın yaptığı ‘İmkansız Aşk’ çok sevildi. Başka hangi şarkılar var?
İmkansız Aşk güzel oldu, ben de seviyorum. Aklım almıyor, her yerde çalınıyor, herkes söylüyor. Şarkı, dizi için beklediğimiz görevleri, hatta daha fazlasını yerine getirdi. En önemlisi o. Yeni Türkü’nün albümünde Eski Aşklar diye bir şarkım vardı. Orient Ekspression’un Divan albümünde ‘Dünya’ ve ‘S.O.S’ adlı iki şarkım var. Orient Ekspression ile ve Sabahat Akkiraz’ın ortak albümü Külliyat’ta iki parçam var. Kök ve dal da çok sevildi. En gurur duyduğum şeylerden birisi bu.

TV izleyicisi de uzmanlaşıyor
"Bizler işimizi öğrenirken televizyon izleyicisi de izleyiciliği öğreniyor. Seyirci kevgir gibi ve uzmanlık arttıkça o kevgirin delikleri küçülüyor. Ve internet denen bir mucize var. İzleyiciler orada kitle halinde duruyor ve her şeyi çılgınca takip ediyor. Nefesleri ensemizde açıkçası. Dizifilm.com. gibi uzmanlaşmış siteler var; onlara teşekkür ediyoruz. Hırsız Polis için yanaklarımızı kızartacak tepkiler alıyoruz, çok mutlu oluyoruz. Tiyatroda muhteşem bir interaktif durum vardır. Siz oradasınız, seyirci de orada. Televizyonda ise siz Allah bilir neredesiniz. TRT’de ‘Pazartesi Oyunları’nı yayınlarken mektuplar gelirdi. Mektupları panolarımıza asar, tozunu alırdık her hafta... İzleyiciden tepki almak muhteşem bir şeydir."

Dizinin en zor rolü
"Erol Günaydın'ın hikayesi çok güzel. Dursun karakterini yarattık, kiminle çalışabiliriz diye düşünüyoruz. Türk sineması, tiyatrosu için çok değerli bir isim koymak istiyoruz. Uğur Yücel'in canlandırdığı Aksak'la babası arasındaki ilişki çok önemli. Hem oyunculuğu zor; konuşmayacak, sürekli yatacak, hem de oyuncuyu mutlu edebilir mi o rol diye düşünürken o hafta sonu Hürriyet'in ekinde Erol Günaydın'la yapılmış bir röportaj okuduk. ‘Bir televizyon dizisinde oynamak ister miydiniz?’ diye soruluyor Erol Bey'e, o da; ‘Bana şöyle sırf yatan bir rol verilirse belki oynarım, biraz yoruldum çünkü’ diyor. Onu görünce ‘Allahım, Erol Bey'i arayalım’ dedik. Muhteşemdi. İnanılmaz oynuyor; elini, kolunu, yüzünü bağlasanız sırf gözüyle de oynar."

NIGHT
13-05-08, 11:14
http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/cumartesi/2007/10/06/hapsi.gif

Hapşırıkla 'çok yaşa' arası mesafe

'Üzgünüm Leyla', 'Zerda', 'Bir İstanbul Masalı', 'Hırsız Polis' ve şimdi 'Bıçak Sırtı'nın senaristleri Gaye Boralıoğlu ve Neşe Şen, Türk tipi izleyicinin sevdiği dizi matematiğini, kendi denklemlerini ve lisede yeşermiş bu mümbit birlikteliklerini anlattı

PINAR ÖĞÜNÇ (E-mektup | Arşivi)

Gün geliyor gazetelerin manşetleri, ana haber bültenleri, memleketin en reel meselesi olarak bir dizi karakterini tartışıyor. Sokakta, öğleden sonra oturmasında, işyeri kahve aralarında muhabbet başlıkları çokça Türk insanının televizyon müptelalığı üzerinden şekilleniyor. İşin iç tarafına bakıldığında, çok fazla sıcak paranın döndüğü, çok fazla insanın karnını doyurduğu, aynı zamanda her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu vahşinin vahşisi bir sektör dizi piyasası.
'Üzgünüm Leyla', 'Zerda', 'Bir İstanbul Masalı', 'Hırsız Polis' ve şimdi 'Bıçak Sırtı' gibi kendi çıtasını kendi belirlemiş, peşinden çok insan sürüklemiş/sürükleyen dizilerin senaristleri Gaye Boralıoğlu ve Neşe Şen, bu camiada gittikçe markalaşan bir ikili. Birlikte çalıştıkları ekiplerin de hakkını yemeyelim, ama bu iki kadının elinin değdiği işler ben buradayım diyor muadilleri arasından. Belki reklam geçmişlerinin sivrilttiği algılarından, belki özellikle Boralıoğlu'nun edebiyatla damardan temasından, belki burunları iyi koku aldığından, belki ekiplerini iyi kurduklarından, belki de birbirlerini bulduklarından... Tam da bu belkiler üzerine konuştuk zaten...
En son senaryosunu yazdığınız 'Bıçak Sırtı' dizisi, aranızda nasıl bir cümlede doğdu? Genelde nasıl cümlelerden çıkar diziler?
Neşe Şen: Daha 'Hırsız Polis' bitmemişken, yeni dönemi düşünmeye başlamıştık. Bunları kenara koyalım diye projeler yazıyorduk. Başka bir iş üzerine çalıştığımız bir arkadaşımız -şimdi orijinal cümlesini söylemeyelim, ileride oradan devam edebilir çünkü- bir şey söyledi. "İlginç, ama buradan dizi çıkmaz" dedik. Biz o cümleyi aldık, üzerine çalıştık. 'Hırsız Polis' gibi çıkmadı 'Bıçak Sırtı'. 'Hırsız Polis'te Gaye tak diye önümüze koymuştu hikâyeyi. O yüzden 'Bıçak Sırtı' tüp bebek, üzerine çalışa çalışa doğdu.
Gaye Boralıoğlu: 'Hırsız Polis'te damardan bir aşk hikâyesi anlatmıştık, kendimizi tekrarlamak istemiyorduk. Ama şu da var, televizyonda çok geniş bir kitleye hitap ettiğinizden ana damara koyduğunuz hikâyenin herkesi ilgilendirmesi lazım. Burada aşk değil, onun kadar değerli bir şey ebeveyn-çocuk ilişkisi olsun dedik. Dizilerde bir zenginlik vardır, ama nereden geldiği belli değildir. Zenginliğin havada kalmasını istemediğimizden, son Osmanlılar zaten de ilgilendiğimiz bir şey olduğundan, böyle bir yapıya oturttuk.
N.Ş.: Bir de tabii Fikret Kuşkan, Mehmet Günsür ve Nejat İşler birlikte bir şey yapmak istiyorlardı. Bu da elimizde bir veriydi. Normalde üç adamı bir araya getirdiğinde mafya dizisi çıkıyor tabii.
Mesela mahallede geçen kısmı için düşünürken kafanız 'Cankurtaran daha önce kullanılmadı' şeklinde mi işliyor?
G.B.: Tam öyle değil, ama çok varoş olmamalıydı. Kültürel zenginlikleri, ilişkileri oturmuş olmalıydı. Çocuk 10 yıl sonra döndüğünde eskiden kalmış bir şeyler bulabilmeliydi.
N.Ş.: O anlamda İstanbul'da çok da fazla seçenek yok. Bir de tabii işin pratiğini de düşünüyorsunuz. Bölge çekime uygun mu? Çalışırken rahat edebilir miyiz? Ya da o bölge bize artı bir şeyler getirebilir mi? Mesela Cankurtaran'da çok güzel köprüler, tren yolları, istasyonlar var. Bunları yavaş yavaş kullanacağız.
Bir dizinin temelini ne oluşturur?
N.Ş.: İnsanların ilgisini çekebilecek bir çatışma ve mümkünse bu çatışmanın merkezine oturabilecek bir aşk... 'Zerda'da nispeten okumuş etmiş bir kızın geleneklere karşı çıkması, kadın olarak varlığını ağaya ve çevresindekilere kabul ettirme çatışmasıydı. Bir aşk da olsa 'Bir İstanbul Masalı' tam bir sınıf çatışmasıydı. 'Hırsız Polis'te göreviyle aşkı arasına sıkışmış bir adamın çatışması vardı. Yurtdışında da böyle. 'Sopranos' da yaptığı korkunç işle, daha iyi, daha normal ya da sosyal olarak daha kabullenilir olmaya çalışan bir adamın çatışmasıdır.
Hep bir ekiple çalışıyorsunuz, ama nihayetinde ikili olarak elinizin değdiği dizilerin benzerlerinden de ayrıldığı muhakkak. İyi yaptığınız şey ne: Çatışmayı mı iyi kokluyorsunuz, temel çatışmaları iyi mi derinleştirebiliyorsunuz?
G.B.: Televizyon senaryosu yazmak biraz mimarlığa benziyor. Ana çatışmayı doğru kurmazsan, istediğin kadar güzel yaz, olmaz. İlk üç bölümü çok güzel olan, ama sonra çatışması düzgün kurulmadığı için bir şey ifade etmeyen diziler var. İyi boya atılmış, ama arka planındaki taşların iyi oturtulmadığı işler bunlar. Türkiye'de çok tuhaf bir dizi dili var. Gerçek hayatla hiç ilgisi olmayan bir dil bu. Biraz beyaz dizi diline benziyor. İnsanlar normal hayatlarında öyle konuşmuyorlar, meseleleri öyle ele almıyorlar. Ama böyle bir alışkanlık oluşmuş. Garip bir şekilde seyircide de böyle bir alışkanlık var; onu bekliyor. Onun biraz dışında durduğumuzu düşünüyorum. Her şeyden önce karakterlerimizi biz seviyoruz, bir yerlerinden tutunuyoruz. Zaman zaman hatta belli karakterlere belli arkadaşlarımız daha yakın durdu yazarken, kolladı.
Her hafta en az 65-70 dakikalık bir senaryo yazıyorsunuz. Onun dışında içinde bulunduğunuz, çok büyük paraların döndüğü, birçok insanın birden risk aldığı bir sektör. Bunun üzerinizdeki gerginliği nasıl?
N.Ş.: Biz bunun çözümünü şöyle bir yerde bulduk. Sadece senaryo yazarı gibi değil, biraz proje koordinatörü gibi çalışıyoruz. Bu şu demek: Her aşamada müdahale edebiliyorsunuz, elinizden kaçıp gitmiyor. Oyuncu seçimiyle, müzikle, şununla bununla ilgilenmeyen senarist modelini ben pek anlayamıyorum.
G.B.: Bir de biz çok önceden çalışmaya başlıyoruz. Genelde bir yıl öncesinden malzeme biriktirmeye başlıyoruz, ekibimiz, görev dağılımımız iyi. Benim kendi adıma yaşadığım asıl güçlük başka bir şey. Çok iyi reyting alalım, çok para kazanalım; inan bunu yapmak çok zor değil. Formülü belli çünkü. Ya da umrunda olmaz, para kazanmak için altına imzanı atmadan çalakalem yazarsın. Bizim sıkıntımız, hem kendimizi ifade edebileceğiz hem de utanmayacağımız işler yapacağız, hem de belli bir reyting düşüneceğiz. Biz ruhumuza yaklaştıkça, derinleştikçe aslında o ortalama televizyon izleyicisinin beklentilerinden uzaklaşıyoruz doğal olarak. Bunlar çok hassas ve yorucu dengeler.
N.Ş.: Üzerinde bütün bir ekibin sorumluluğu oluyor. Sen yazmadan bir şey başlamıyor. Yapımcının bile kenara para ayırması için sebep yok. Her hafta o sorumluluğu hissediyoruz. Reytingler sallanır mı, işimiz tehlikeye girer mi? Bu tek bir grubun taşıması için büyük bir sorumluluk. Ne yazık ki bu ülkede böyle. Bir yandan da bizim yazmayı gerçekten istediğimiz hikâyelerin izleyiciye yakın gelmeyeceğini düşünmüyorum. Bizim tempomuzu sokaktaki herkes anlayabilir, ayrıldığımız nokta diğer dizilerin temposu. Rakiplerimize bakıyoruz, gördüğüm en temel şey yavaşlık, gerçek hayatta olmayan bir tekrar duygusu... Biri hapşırıyor, bölümün sonunda 'çok yaşa' deniyor neredeyse. Böyle şeyler söyleyince burnu büyüklük gibi algılanacak diye korkuyorum, ama her sezon düzgün şeyler de izleyebiliyoruz. Ama onlar da AB'de çok başarılı olsalar da totalde çok yukarılara tırmanamıyorlar.
Bir yandan da bu işten iyi para kazanıyorsunuz ve bunun bir bağımlılığı var. Başka işlere vakit ayıramadığınızda bu sektöre paçanızı kaptırdığınızı hissediyor musunuz?
G.B.: Ben öyle hissetmiyorum, çünkü senaryo yazmayı seviyorum. Bütün ekip de öyle. İkincisi de her şey planlama işi. Ben 'Meçhul' kitabımı yazarken iki dizi yazıyordum. Tersine birbirini besliyordu, bana iyi geliyordu. Ruhumuzda fazla yer tutan işler olabiliyor. Mesela 'Hırsız Polis'i yazarken, belki bir doyum yaşadığımızdan 'Aman roman yazayım' gibi bir şey hissetmedim.
N.Ş.: Sinemaya karşı değilim, ama ben televizyon işini, gücünü seviyorum. Saat 9 buçuk olacak ve bugün yanından geçen birisi, orta sınıftan biri, alt sınıftan biri, belki 10 milyon kişi açıp bizim dizimizi izleyecek. Bunu Türkiye'de de, birçok ülkede de sinema veremez. Tatminin çok yüksek; tek sıkıntı bu reytingler yüzünden aklıma gelen her şeyi anlatabilecek miyim? Sürekli birilerinin Türk toplumunun algılama seviyesinin benim düşündüğümden daha düşük olduğunu iddia etmesi benim temel sıkıntım.
Temel çelişkilerin işlediğinden söz ediyorsunuz. Türkiye'de yakın zamanın en konuşulan çelişkisi 'mahalle baskısı' bir diziye konu olabilir mi sizce? Yapımcılar bu işe para koyar mı?
N.Ş.: Ana konusu bu olan bir dizi yapmak zor, belki yan konu olabilir.
G.B.: Bir yandan da bu, şu anda çok siyasi bir konu. Kanalların hiçbiri dizi gibi çok reyting beklenen işlerde siyasi meselelere girmek istemez.
N.Ş.: Ya da belli bir siyasetin ideolojisini yaparlar. Ama bana yan unsur olarak kullanılabilir gibi geliyor.

NIGHT
13-05-08, 11:15
'Siz kardeş misiniz?' efsanesi

Birbirinizi kaç yıldır tanıyorsunuz?
G.B.: Söylemesek... Lise birinci sınıftan beri...
N.Ş.: Ama hiç birbirimizin can arkadaşı değildik.
G.B.: Üniversitede biraz kopmuştuk. Sonra benim ilk çalıştığım yerde meğer Neşe de çalışıyormuş. 1990'da ManAjans'a üç ay arayla girdik. Sonra farklı reklam ajanslarında hep birlikte çalıştık. Reklamcılığı bırakan ilk ben oldum, senaryolar yazmaya başladım. 'Üzgünüm Leyla' sırasında Neşe de bıraktı ve bu birlikte beşinci dizimiz.
N.Ş.: Ekibimizdeki bir kişi daha, Şerif Erol da gene aynı liseden, aynı sınıftan...
Birbirinizi dengeliyor musunuz?
N.Ş.: Aslında klasik koltuklarımız yok, bu kadar zaman sonra böyle bir şey beklenirdi.
G.B.: Biz joker gibiyiz. Joker kağıdının bacakları olmayan iki kafalı jokerleri vardır ya... Birbirimizin yerine geçebiliyoruz. Bir de çok benzediğimiz için....
'Kardeş misiniz?'i kaç insandan duymuşsunuzdur?
N.Ş.: Yüz kişi olmuştur.
G.B.: Daha fazla... Duymadığımız insan var mı? Bütün kafe garsonları, araba tamircileri, bütün iş arkadaşları...
N.Ş.: Lise boyunca bir kişi bile söylemedi ama. 1990'da kahve almaya gittim, "Sen daha demin kahve almıştın" dediler, benim için o noktada başladı.
G.B.: Başladığı değil de, benim için katmerlendiği olay da, benim kırmızı Peugeot arabam vardı, onun siyah... Arabamı onun tamircisine götürdüm, adam ayağa kalkıp "Oo arabayı değiştirmişsiniz" dedi. Kadın değişik halbuki...
N.Ş.: Bir de azınlık kitle var, onlar inatla "Alakanız yok" diyor.
G.B.: Ama bunlar genelde sevgililerimiz oluyor, öyle olmasını tercih edenler yani...
N.Ş.: Biz de onları tercih ediyoruz. Bizi birbirimize benzetmeyen adamlarla çıkıyoruz.
Birbirinizden sıkıldığınız oluyor mu?
G.B.: Söylemek zor, ama olmadı.
N.Ş.: Evet saçma. İşin yarattığı gerginliklerle birbirimizi çok kolay ısırıyoruz, ama kanatmadan ısırmayı beceriyoruz galiba.
'Solo' çalışmak istemediniz mi hiç?
G.B.: Yok. Benim canım bugün hiç çalışmak istemezse, aklıma bir fikir gelmezse, hatta bu bir hafta bile sürerse yaslanacağım biri olduğunu bilmek büyük bir konfor. Kendi başımıza yaptığımız işler tabii ki var, ama onları da mutlaka birbirimize okuturuz.
N.Ş.: Mesela birkaç kere bize hocalık teklif edildi. Eğer teklif tekimize geldiyse, ki bu da nadir bir durumdur, birlikte yapmayı önerdik. Destek almak da değil bu, yaslanabilmek gerçekten de...

NIGHT
13-05-08, 11:19
http://www.ido.org.tr/resimler/dergi111/025.jpg

NIGHT
13-05-08, 11:36
http://tbn0.google.com/images?q=tbn:lUZ7bnNRLK2w1M:http://www.senaryo.org.tr/

Neşe Şen
Senaryo Yazarı
SENDER Yönetim Kurulu Üyesi


Diş hekimliği okudunuz sonra reklamcı, sonra da senarist ve hatta şarkı sözü yazarı oldunuz. Bunlar tesadüf diyebilir misiniz? Örneğin çocukken yazdığınız bir şiir, bir öykü olmadı mı hiç?

Oldu tabii. Çocukken bir şiir ya da bir öykü yazmaya kalkışmamış kimse yoktur diye düşünüyorum. Ama benim derdim daha çok, oyunculuktu. Küçük yaşta halkevine yazılmıştım. Sonra halkevimiz bombalandı, tiyatro sevdası üniversiteye kadar askıya alındı benim için. Diş Hekimliği pek bilinçli bir seçim değildi zaten; 15 yaş, insanların geleceklerini şekillendirmeleri için fazla erken bence. Ama fakültede tiyatro kolu açılınca, kendimi sahneye atmanın yolunu buldum tekrar. Diş Hekimliği diplomamı aldığımda, mesleğimi yapmayacağımı, bir şekilde hayatımı yazarak kazanacağımı biliyordum. Sonrası pek tesadüf sayılmaz bu yüzden. Yazmaya ve karnınızı doyurmaya çalışıyorsanız, reklamcılık gayet mantıklı bir çözüm oluyor. Şanslı olduğum nokta, reklamcılığı Yavuz Turgul’un ajansında yapmış olmamdır. Bizimki gibi bir meslekte, herkese bir usta lazım.

Doğru tahmin etmişim. Yüzünüz karakter oyuncusu olmaya çok müsait. Oyuncu olmayı düşünmediniz mi diyecektim. Soruyu biraz değiştireyim. Yazdığınız rollerden herhangi biri için ‘şu rolü keşke ben oynasaydım’ dediğiniz oldu mu?.

Biraz önce söylediğim gibi, bir dönem, oyunculuk yapmaktan başka hiçbir şey düşünmedim diyebilirim. Uğur Yücel, bizi kırmayıp hapishane seminerlerimize geldiğinde oyunculuğu bir tür ‘ruh göçü’ olarak tanımlamıştı. Çok doğru bir terim olduğunu düşünüyorum. Bir bedende birçok hayat yaşamak isteyenler için ideal…
Ben bulduğum her fırsatta oyunculuk yaptım aslında. Diş Hekimliği’nde okurken iki kere Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda oynamıştık. TRT’de yönetmen asistanı olarak çalıştığım iki yıl boyunca, her türlü ufak tefek role atılır oynardım. Hatta bir kısa filmde, Yeşim Ustaoğlu’nun ‘Otel’ filminde de oynadım. Ama, insanın hiçbir şey bilmiyorsa, haddini bilmesi lazım… Bu kadar iyi oyuncularla çalıştıktan sonra, insan oyunculuğun derin bir hevesten çok daha fazlası olduğunu görüyor. Şimdi o iyi oyuncular için yazmayı, en az oyunculuk yapmak kadar zevkli buluyorum.

Sanki karakteri yazarak yaratanlar onu en iyi oyuncusundan bile daha çok hissederler gibi geliyor. Ne dersiniz?

Yazarken öyle belki. Henüz karakter, oyuncunun elinden geçmeden öyle düşünebilirsiniz. Ama ruh, bedene büründüğünde başka bir şey oluyor. Kelime kelime ördüğünüz o karakter, dönüp gözünüzün içine bakıyor. Bu, acaip bir his. Büyük oyuncularla çalıştığınızda, yazdığınız en iyi diyaloğun bile bir adım daha ileri gittiğini görüp heyecanlanıyorsunuz. İş bir süre sonra masa tenisi maçına benziyor. Bakalım bu topu çıkarabilecek mi… Çıkarıyor. Peki bunu… diye diye karşılıklı oynuyorsunuz işte.

Hırsız Polise yazdığınız sözler çok tutuldu. Çok duygusaldı. Kişilik olarak da duygusal yanınız ağır basıyor olmalı. Bildiğim kadarı ile başka şarkı sözü çalışmalarınız da var.

Hırsız Polis’teki İmkansız Aşk şarkısına yazdığım sözler, tamamen Aksak, Mavi ve Çınar için. Yani benim duygusal durumumla ilgisi yok. Hırsız Polis projesinin benim için ve yazı grubumuz için hep ayrı bir yeri oldu. Biz o projeyi çok sevdik, kahramanlarımıza aşık olduk. Sözleri yazarken de tek derdim, onların aşklarına layık bir söz yazmaktı. Diğer çalışmalarıma gelince, ‘Yeni Türkü’nün albümünde Eski Aşklar diye bir şarkım vardı. Orient Ekspression’un Divan albümünde ‘Dünya’ ve ‘S.O.S’ adlı iki şarkım var. Orient Ekspression ile ve Sabahat Akkiraz’ın ortak albümü Külliyat’ta iki parçam var. Kök ve Dal da çok sevildi.

Aldığım duyumlara göre çok yardımsever olduğunuz söyleniyor. Örneğin yeni mesleğe başlayan gençlere filan. Hatta şöyle söylüyorlar tam olarak; “genelde baba senaristler yeni senaristlerden hoşlanmaz ama Neşe hanım çok farklı”.

Türkiye’de televizyonculuk hala kurumsallaşmamış durumda. Televizyon sektörüne eleman yetiştiren fakültelerden tutun kanallara dek, herkes el yordamıyla yapıyor birçok şeyi. Bu yüzden de birilerinin, meslekte biraz deneyimi olanların, bu deneyimi paylaşması şart. Ben, bu sektörde kalmaya kararlı ve drama üretmek isteyen bir prodüktör olsam… ilk yapacağım şey, düzenli bir senaryo atölyesi kurmak olurdu. Hatta ilk öğrencisi de –prodüktör olarak- ben olurdum. Çünkü televizyonda her şey, iyi bir fikirle, sağlam bir senaryoyla başlıyor. Kalıplaşmış yapıların dışına çıkmak istiyorsanız, yeni fikirlere, yeni beyinlere ihtiyacınız var demektir. Ben, bu yüzden beni arayan, yol yordam soran herkese hiç değilse bir kahvelik zaman ayırıp ne biliyorsam onu anlatıyorum; tanıdığım yazı gruplarına haber gönderiyorum. Yanlış anlaşılmasın, vakit ayırabildiğim herkese bir iş bulabildiğimi iddia etmiyorum ama sektörün içinden biriyle konuşabilmek bile, o gençler için bir şans oluyor bazen.

Engin Günaydın ile yaptığım röportajda ‘her rolün bir müziği vardır’ gibi bir laf etmişti. Sizin de müzikle senaryoyu veya karakterleri bağdaştırdığınız oluyor mu?

Tabii. Bunu yapmak zorundayız zaten. Dramalarda, görünmeyen bir aktör daha vardır; müzik. Doğru müzik, doğru tema, dramatik yapılı işlerin vazgeçilmez unsurlarından biri. Mesela bir sinema eserine bakacak olursak, fikri eser sahibi olarak üç kişinin adı geçer; yönetmen, senarist ve besteci.

Klasik kül kedisi tiplemesini İstanbul Masalında, Zerda ve hatta Hırsız Polis’de epey bir değiştirdiniz. Bilinçli mi bunlar yoksa tesadüf mü?

Böyle peş peşe yazınca tesadüfe benzemiyor pek galiba… Şaka bir yana, kadınlar daha dramatik varlıklar. Bin yılların getirdiği şifreler var, hafiflese, yeni kılıklara girse de üzerlerinde yine baskı var, aşmaları gereken engeller daha çok… Sonuç olarak hangi toplumsal sınıftan olurlarsa olsunlar, kadınlar çatışmaları daha derin karakterler yaratmamıza imkan tanıyorlar. Kadının iç dünyası, bir yazar için fırsatlarla dolu. Tabii bunları söylerken erkek karakterlerimizin hakkını yemek istemiyorum. En son projemizden örnek verecek olursak, Aksak ve Çınar da en az Mavi kadar damgalarını vurmuştur Hırsız-Polis’e.

İnternette şu sıralar çok popüler olan sanal dünyalara rastladım ve ilk bakışta bana dizileri anımsattı.

Açık konuşmak gerekirse, internetle ilişkim çok kısıtlı. Mail alıp göndermek ve bir şey araştırmak dışında pek kullanmıyorum. Ama o sanal dünyaları duydum. Özellikle gençlerin ilgisini çektiğini sanıyorum. Dizilere benzemelerine gelince… mümkündür. TV dizisi, sinema ya tiyatro… bunların hepsi gerçek hayatı aynalayan, dramatik yapılar oluşturuyor. Sözünü ettiğiniz sanal dünyada da birtakım rol dağılımları vardır mutlaka. Üstelik internette yaratılmış bir sanal dünya, gerçek dünyadan çok daha fazla kahramanlık veya baş rol fırsatı sunuyor olabilir.

Televizyon ve internet çağa damgasını vurdu. Özellikle televizyonun dünyadaki bütün politikalardaki önemli rolü göze çarpıyor. Durum böyle olunca dizilerin de hatırı sayılır bir önemi var elbette. ‘Seyirci salak değil onları dizilerle yönlendiremezsiniz’ dense de ben hikayelerin ve karakterlerin seyirciyi yani halkı etkilediği kanaatindeyim.

Umarım etkiliyordur. Bir saat, bir buçuk saat boyunca ekranın –ya da sinema perdesinin, ya da tiyatro sahnesinin- karşısına oturup hiçbir şey hissetmediyse seyirci, izlediği şeyde bir hata olduğunu düşünürüm ben. İnsanlar izledikleri şeylerden tabii ki etkileniyorlar ama yönlendiriliyorlar mı… bundan emin değilim. Televizyon, o muhteşem popülaritesine rağmen, güvenilirliğini hızla yitiren bir kutu. Yalnızca dramalar için değil; haberlerin, yarışma formunda sunulan ve kurgulanmış bir hayatı röntgenleyen programların illa da gerçeği yansıttığını düşünmüyor artık izleyici. O da profesyonelleşiyor ve bir mesafeyle izliyor her şeyi. Bu bir dezavantaj da olabilir bizler için, avantaj da. Samimi bir şey anlatırsanız, yapaylığı tercih etmiş rakipler arasından sıyrılıp, seyircinin kalbine ulaşmanız pekala da mümkün olabilir.

Edebiyat ve sinema iki ayrı dildir tezine katılıyor musunuz?

Kesinlikle. Okur, kendi hayal gücüyle bir kez daha ‘yazar’ okuduğu edebiyat eserini. Sesler, yüzler, mekanlar… her okurun beyninde yazardan bağımsız belirlenir nerdeyse. Çok kişisel bir yorum belki ama okur, izleyiciden daha özgürdür bence. Sinema, izleyicinin rolünü daha net tarif eder. Hikayeyi takip etmesini şart kılar. Senarist ve yönetmen, işin ta başından beri, seyircinin filmi izlerken geçeceği duygu durumlarını bir bir tarif ederek kurgularlar eserlerini. Oysa edebiyatçı, -tıpkı okur gibi- daha serbesttir. Hikayenin temposunu istediği gibi kurgulayarak, yalnızca dil işçiliğiyle bile büyüleyebilir bizi.

Hangi ortamlarda ya da ruh hali içinde yazıyorsunuz?

Çoğunlukla evde yazıyorum ama nadiren de olsa dışarı çıkıp yazmayı tercih ettiğim de oluyor. Yazmayı seviyorum, bu yüzden masama oturduğumda genellikle ruh halim iyi.

Yazdığınız dizilerin finalinde ne hissediyorsunuz? Öyle ya iki yıl az buz bir zaman değil. Bir de bakmışsınız pat diye bitmiş.

Tadında biten projelerde, vedalaşmak zor oluyor. Noktayı koyduğunuzda, o çok sevdiğiniz karakterlerle bir daha haşır neşir olmayacağınızı biliyorsunuz. Tabii, projeniz sevilir, karakterleriniz sahiplenilirse en azından insanların hafızalarında yaşadığını varsayabilirsiniz. Bir de tabii, her sene bir proje üretiyorsanız, bir bakıyorsunuz kaleminizin ucundan gönlünüzü çelen yeni bir karakter çıkmış.

Bize son projenizden bahseder misiniz?

Adı Bıçak Sırtı. Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesi’nde anne üzerinden sorulan soruyu babalar üzerinden soran bir hikayesi var: Bir çocuğun babası, onun dünyaya gelmesine neden olan biyolojik baba mıdır, yoksa onu yetiştirip büyüten mi?.. Taraflardan biri orta ya da alt sınıftan gelen bir marangoz, diğeri ise Osmanlı soyundan gelen bir aileye mensup. Hikayemiz başlamadan on sene önce, kader bir tokat atmış ve tokat aynı anda iki aileye çarpmış diyebiliriz. Tabii bu ana çizginin yanı sıra, iki farklı sosyoekonomik kökenden gelen karakterlerin ilişkisi, yürek burkan aşklar ve bıçak sırtı kararlar da var içinde.


Şu son aylarda yaptığınız hapishane projeniz de çok ilginç olmalı. Hep bir seri katille röportaj yapmayı çok istemişimdir. Sizin onlarla ilgili deneyimleriniz nasıl?

‘Hayal Kurmak Serbest’ adı verdiğimiz proje, Sen-Der (senaristler derneği) ve Adalet Bakanlığı’nın ortaklaşa yürüttüğü bir çalışma. Pilot dediğimiz ilk aşama, Bayrampaşa ve Paşakapısı Tutukevlerinde yapıldı. Öğrencilerimiz, bazıları gruplar halinde bazıları tek tek film öyküleri ürettiler ve çok güzel öyküler çıktı. Hatta Bayrampaşa’da hocalık yapan Birol Güven, tutuklularla birlikte oluşturduğu öyküyü geliştirdi ve bu yaz, filmini çekti.

Öğrencilerimizin tutuklulardan oluşmasına gelince… biz prensip olarak onların özel hayatına hiç girmedik; hatta kimin neden içeride olduğunu da bilmiyorduk. Kendi hikayelerini anlatmayı tercih edenlerin ve bunu belirtenlerin dışında, hala da öğrencilerimizin hangi suçla yargılandığını bilmiyoruz.

Adalet Bakanlığı’nı böyle bir izni ve imkanı tanımış olmasından dolayı kendi adıma kutluyorum. Eminim tutuklular için de büyük bir şans ve heyecanlı bir etkinlik oluyordur.

Çok heyecanlı ve istekli bir öğrenci grubumuz vardı. Koşulları kısıtlı olmasına, istedikleri gibi araştırmalar filan yapamamalarına rağmen, çok iyi öyküler çıkardılar. Ve daha önemlisi dramatik yapıyı kavradılar. Derslerimizin sonlarına doğru bize katılan bir öğrencimizin kurduğu film öyküsünü diğerleri dinlediğinde hemen yanlış veya eksik yerleri gördüler mesela.

Sık sık senarist kursu açılıyor. Yararlı olduğunu düşünüyor musunuz?
Size göre senaryo yazmanın ne kadarı yetenek ne kadarı eğitim?

Senaryo, çok teknik bir iş. Dramatik yapı ya da karakter gelişimi konusunda hiçbir şey bilmeyen birinin sağlıklı bir senaryo yazabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Belki bunun istisnası olan doğal yetenekler vardır, onu bilemem. Ama özellikle TV draması gibi uzun soluklu bir öykü anlatırken ayağınızı yere sağlam basmanız ve hangi taşa ne zaman bastığınızı da bilmeniz lazım. Bu yüzden, senaryo eğitimi gerekli. Kurslar tabii ki yararlı, ama seçerken dikkatli olmalı. Kişi, senaryo yazımı konusunda gerçekten hiçbir şey bilmiyorsa ve kursa yalnızca bir heves için ya da cv’sinde enteresan bir nokta yaratmak için yazılmıyorsa… mutlaka kurs programı içinde kapsamlı bir dramatik yapı eğitimi olup olmadığına bakmalı. Dramatik yapının kuralları da tiyatroda, sinemada ya TV dizisinde değişmiyor. Merak edenler, kursa gitmeden önce bazı kitapları okuyarak hazırlık bile yapabilirler.

Kültür Bakanlığı son yıllarda sinemayı desteklemeye başladı. Örneğin senaristlere de yazım konusunda destek veriyor.Ne düşünüyorsunuz?

Senaryo yazım desteğinin şart olduğunu ancak Kültür Bakanlığı’nın verdiği desteğin nerdeyse yok sayılacak kadar az olduğunu düşünüyorum. Hem az sayıda destek veriliyor, hem de verilen destek miktarı az. Senaryo, sinemada da, televizyonda da işi başlatan unsur. Senarist, senaryosunu yaratırken yalnızdır ve eserini ortaya çıkarmadan önce bir prodüktör de bulamaz. Bu da, projenin büyüklüğüne göre, en az birkaç ayı, bazen bir yılı maddi destek olmadan geçirmesi anlamına geliyor; ki çok zor.

Yapımcılar zaman zaman ‘senarist yok’ diyor. Senaristlerin bir kısmı da ‘iş yok’ diyor. Ne dersiniz?

Her ikisi de söylenebilir sanırım. Deneyimli senarist ve yazı grubu sayısı çok değil. Uzun soluklu bir işe girmek isteyen prodüktör, portföyü sağlam bir yazı grubu veya senaristle çalışmak istediğinde bulamayabiliyor. Tam tersi de oluyor tabii. Sektöre yeni adım atacak ve kesinlikle iyi işler yapabilecek kalitede genç senaristler de deneyimleri olmadığı için iş bulmakta zorlanıyorlar. Prodüktör olsam, hemen bir senaryo atölyesi açardım dememin sebebi de bu zaten.

Sen-der’in çalışmaları hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?

Sender, Senaryo Yazarları Derneği 4 yıl önce kuruldu. Şu anda 130’u aşkın üyesi var. Sender aynı zamanda, 29 ülkede, 19.000’den fazla üyesi olan Avrupa’da Avrupa Senaristler Federasyonu (FSE)’ nun da üyesi. Az önce bahsettiğim Hayal Kurmak Serbest projesi dışında, Sender’in düzenli verdiği senaryo atölyeleri var. Çok değerli hocaların katılımıyla yapılan, yaklaşık üç aya yayılan atölyeler bunlar. Bu yıl da yapılacak ve yine sektörün ustaları verecek dersleri.


Hemen hemen bütün senaristlere sorduğum bir soru var. Size de sorayım. Dizi ve sinema projesi. Sizin için hangisi?

Bir senarist olarak, tercihim yok. Televizyonu da en az sinema kadar ciddiye alıyorum. Hala televizyonlarda keşke bu işin içinde ben de olsaydım, ben de böyle şeyler yazsaydım dedirtecek şeyler izliyorum. Televizyonun gücü, etkisi tartışılmaz. İzleyici olarak sorarsanız, sinemanın bende farklı bir yeri var. Sinema, törensel bir şey. Onlarca, yüzlerce kişi bir salona doluşup karanlıkta gerçekliği sorgulanabilir bir şey izliyorsunuz. Sinemanın, televizyondan daha büyülü bir alan olduğu kesin. Ama benim için, hikaye anlatmanın büyüsü mecraya göre değişmiyor açıkçası.

Senaryolar niye birbirlerinin kopyası oluyor diye sormayacağım artık. Da gelecek dönemin konsepti ne olabilir sizce?

Az önce verdiğim cevapla biraz çakışacak ama olsun… Türkiye’de iyi projeyi tanıyabilen prodüktör ve kanalının yayın politikasını diğerlerinden farklılaştırmaya çalışan kanal yöneticisi çok az. O zaman, bir önceki dönemde belli bir reyting başarısına ulaşmış projelerin taklitlerini üretmek gibi bir yol benimseniyor. Prodüktörün masasına kadar ulaşmış ve belli bir gücü olan bir hikaye yerine, banko görülen bir taklit proje tercih ediliyor. Böyle bakarsak, gelecek dönemin konsepti, ya şu anda başarılı olan projelerin taklididir, ya da bu kalabalığın arasından sıyrılmak isteyen bir prodüktörün seçeceği taze ve alışılmadık bir hikaye. Dileyelim, ikincisi olsun.

Reyting sizin için de korkulu bir rüya mı? Bir aralar reyting ölçümleri doğru yapılmıyor filan da dendi. Ne dersiniz?

Reyting, korkulu rüya değilse de, başınızın üstünde sallanan bir kılıç. Ama bu televizyonun doğasında var. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde, kablolu yayın yapan özel kanallar dışında, her şey reytinge göre ayarlanıyor. Bizdeki sorun, Türkiye genelinde yeterince reyting cihazı olmaması. Varolan cihazların teknik yeterliliği konusu da geçtiğimiz yıllarda birkaç kere gündeme gelmişti. Tabii cihazların hangi sosyoekonomik gruplara, ne oranda dağıtıldığı da bizi çok ilgilendiriyor.

Senaryo yazmak malum işin mutfağı. Ben size desem ki yemekleri ayırır gibi “bu zeytinyağlı, bu aperatif, bu da ana yemektir” senaryoları ayırabilir misiniz? Mesela komedi, dram, aksiyon ve hatta dizi ve sinema senaryosunu ayırın desem nasıl bir kıyaslama yaparsınız?

Böyle bir ayrım yapamam açıkçası. Beylik laflara ara sıra güvenmek lazım; bence ‘hepsinin yeri ayrı’. Komedi raflarında ulaşacağınız bir Şarlo filmi, birçok dramdan daha dramatiktir. Blade Runner (Bıçak Sırtı) için bir izleyici, aksiyon filmi deyip geçer, diğeri geleceğin draması olarak adlandırabilir. Hep sinemadan örnekler verdim, TV yapımlarını ‘aperatif’ olarak gördüğüm sanılmasın. Bizim televizyonlarımızda da gösterilen ‘Six Feet Under’ adlı dizi, son yıllarda gördüğümüz birçok Hollywood yapımı filmi, gülünç duruma düşürecek derinlikte.

Oyuncusu belli bir hikaye yazdınız mı? Hani şu mesela ünlü şarkıcılara yapılan projeler gibi.

Hayır. Böyle bir proje yazmadım.

Diziler zaman zaman birbirini kopyalasa da kendi içinde gelişerek de devam ediyor. On yıl önce bu kadar dizi yoktu. Rekabet kaçınılmaz olarak kaliteyi artırmaya da zorluyor diye düşünüyorum ne dersiniz?

Rekabet belki artıyor ama kalitenin arttığından pek emin değilim. Az önce de bu konu geçmişti; kanallar proje seçerken daha özenli davransa hem kalitede belirli bir sıçrama yaşanır; hem de 3-5 bölümden sonra, bir final bile yapamadan ortadan kaybolan işlerin sayısı azalır.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.

jujum
13-05-08, 12:04
Bende bunu buldum eskilerden bir röportaj :img-wink:


Gözünü sevdiğimin televizyonu, nelere kadir! Dizi aşkları yüzünden memleket ikiye bölündü. Herkes esas kız ya da oğlanın kime varması gerektiğini konuşuyor; mevzu ana haber bültenlerine taşıyor. Kanal D'deki Hırsız Polis, seyredenlerini vuslat konusunda merakta bırakıyor. Dizinin Çınar'ı (Timuçin Esen) ve Mavi'si (Özlem Düvencioğlu) geçen hafta ekranın en beğenilen çifti seçildi. Biz bir başka ikiliyle, dizinin asıl yaratıcılarından Neşe Şen ve Gaye Boralıoğlu'yla birlikteyiz.

Ne yapıyordunuz fikir çıktığında; piknikte miydiniz, duşta mı? Hikaye nasıl, niçin ve kimden çıktı? Neşe Şen: Hırsız Polis'in özgün hikayesi, Gaye'nin. O cevap versin.

Gaye Boralıoğlu: Ben Hırsız Polis fikrini oluştururken uyuyordum. Daha doğrusu uyuyamıyordum. Biraz uyku problemim var ama yıllar içinde bunu bir avantaja dönüştürmenin yolunu buldum. Yatakta dönüp dururken hayaller kuruyorum, fikirler buluyorum. Ama tabii temelde güçlü çatışmaların, gerçek imkansızlıkların olduğu, hayati sorunların insanları sıkıştırdığı köşelerde neler olabileceğinin araştırıldığı, sıradışı, ilginç ama yaşayan karakterlerin canlandığı, adaletin, fakirliğin, aile kavramlarının sorgulandığı bir 'hikaye' anlatma ihtiyacı vardı. Fikri ben buldum ama ekipçe geliştirdik.

Kim hangi karakteri yarattı, kim kimi isimlendirdi?

N.Ş: Özgün hikayede temel kahramanlar vardı zaten: Hırsız kız, polis, çete şefi, kumarbaz abi, çocuklar. Hikayeyi geliştirirken yan karakterler ekledik. Ama kim hangi karakteri ekledi, hatırlamak zor. Bazı karakterler oyuncuya göre geliştirildi. Bir İstanbul Masalı'nda Vahide Gördüm'le çalışmıştık, mükemmel bir anne olmuştu. Onu eski bir konsomatris yapmaya baştan karar vermiştik. Bazı karakterler ise sonradan doğdu. Mesela Dursun. Aksak'ı geliştirirken yarattık onu. Karakterlerin isimleri ise bütün ekip tarafından kondu. Biz Hırsız Polis'i beş kişi yazıyoruz. Bizim dışımızda Şerif Erol, Gülden Çakır ve Emine Algan var. Çete elemanlarının çoğunun isim babası Şerif Erol. Aksak, hikayenin başında Çolak'tı, sonra fiziksel özürüyle birlikte adı da değişti...

G.B: Mavi'nin adı da jeneriğimizi çeken Ümit Kıvanç'ın Naze isimli belgeselinden geldi.

SEYİRCİ KÖŞEYE SIKIŞTI

Dizide bir yanda aşk akıyor, bir de polisiye tarafı var. Her iki konunun da erbabı mısınız? Bunları ayrı ayrı paylaştığınız söyleniyor, öyle mi?

N.Ş: Herhangi bir konunun erbabı olmak gibi bir iddiamız yok. Ama klişelere değil, gerçeklere yaslanan hikayeler anlatmak gibi bir tercihimiz var. Anlattığımız aşk hikayesi, kurduğumuz polisiye düğümler seyirciye iyi geliyorsa, bence bunun altında o 'gerçeklik' duygusu var. Ekibimiz içinde sen aşkı yaz, sen polisiyeyi yaz gibi bir işbölümü yapmadık. Bütün ekip bir arada kuruyoruz öyküleri...

Haftada kaç gün/saat çalışıyorsunuz?

G.B: Haftanın bir günü öykü toplantısıyla geçiyor. Bölümün genel öyküsü. Sonra sahne akışı/tretman yazılıyor. O tretman son haline getiriliyor ve senaryo yazımına geçiyoruz. Haftanın altı gününe yayılan bir tempo bu.

Evde mi çalışırsınız, ofiste mi? Ne yer ne içer, ne dinlersiniz yazarken?

N.Ş: Bütün grubun katıldığı öykü toplantılarını evde yapmıyoruz, kafelerde filan toplanıyoruz. Biraz gürültülü oluyor, yan masalar gelecek bölümleri duymasın diye sesimizi kontrol ediyoruz ama daha eğlenceli. Senaryoya geçtiğimizde herkes kendi başına çalışıyor. Ben geceleri yazıyorum. Telefonlar susuyor en azından. Yazarken özel bir şey dinlemiyorum, gecenin o saatinde ne bulursam onu yiyorum ve sürekli sıcak şeyler içiyorum.

G.B: Benim bir tercihim yok. Başına oturduğum zaman yazarım. Dizi yazmanın keyifli yanı bu işte; önünüzde boş bir kağıt olmuyor, size önceki bölümlerden miras kalan çatışmalar, bildiğiniz, kanlı canlı karakterler var. Onun için de ben düğmeye basınca makine çalışmaya başlıyor.

Nelerden beslenirsiniz yazarken? Basında çıkan yazılar, yapılan yorumlar etkili olur mu gidişata?

N.Ş: Ben, en çok kendi yazdığımız karakterlerden besleniyorum. Ciddi ciddi merak ediyorum mesela, Mavi geceleri nasıl uyuyor diye. Kolay değil, onca insanın sorumluluğu tepenizde. Bir yandan aşk acısı... Bir yandan polis korkusu. Ne düşünür yatmadan önce, neyi hayal eder bu kız. Ya da Aksak. Delik deşik, yaralı bir karakter. Ama bir sürü de erdemi var... Kendinizi bu karakterlerin içine sokmaya çalıştığınızda, hiç bilmediğiniz şeyler öğreniyorsunuz. Hem onlar, hem kendiniz hakkında. Çevreden gelen dilek ve istekler anlamında Hırsız Polis çok ilginç bir proje. Tabii Çınarcılar, Aksakçılar ve Maviciler var etrafımızda ama çok net tercihler yok. Kimse Aksak'tan nefret edemiyor mesela. Ya da gün geliyor, en koyu Çınar hayranı bile sinirleniyor, sen kızı nasıl kelepçelersin diye! Seyirciyi de köşeye sıkıştırdık yani.

G.B: Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden, sevdiğim roman ve filmlerden besleniyorum herhalde. Bir de belgesel izlemeyi, röportajlar okumayı çok severim. Aslında bu işle ilgili ilginç bir durum var. Normal olarak seyirciler hep kızla oğlan kavuşsun ister. Ama Hırsız Polis'te durum farklı. Mesela bir izleyicimiz şöyle demiş: 'Senaristlere diyorum ki öyle hemen kavuşturmasınlar Çınar'la Mavi'yi. Öyle yansın kavrulsunlar ki biz daha güzel sözler duyup, daha çok zulamızı doldurabilelim.'

Bu projenin yazarlı olsanız da, siz de insansınız. Gönlünüz kimden yana, Mavi kime varsın?
N.Ş: Kimseye varmasın bence. Ama ille de seçim yapacaksa, Aksak derim. Mesela on yıl sonra Çınar'ı seçmiş bir Mavi, iki çocuk annesi mutlu bir kadın olur. Aksak'ı seçmiş bir Mavi'ninse ne olacağını göremiyorum. Onu yazmak ilginç olurdu.

G.B: Tabii Aksak'ın sevgisiyle Mavi'yi boğma tehlikesi de var. Sanki bıraksalar onu bir yere kapatır ve çıkmasına izin vermez gibi duruyor. Ben Çınar komiserimi seviyorum. O aslında değişebilen biri ve gerçekten sevmeyi bilen bir erkek. Mavi onun hakkından gelebilir (gülüyor).

Yazdıklarınıza kapılır mısınız?

N.Ş: Evet. Güle ağlaya yazıyorum ben. Yazmanın en zevkli, en vazgeçilmez tarafı da bu zaten.

G.B: Ben de öyleyim. Bir keresinde Mavi'nin bu işin olamayacağını Çınar'a anlattığı çok acıklı bir sahneyi yazıyorum. Bir yandan da ister istemez ağlıyorum. Fakat canım soda içmek istedi. Bakkalı aradım, sesim o kadar ağlamaklıymış ki, bakkal endişeye kapıldı, 'abla iyi misin?' diye sordu. O zaman kendime geldim. Güldüm yani acınacak halime.

AKSAK OLMAK İSTERDİM

SSK'lı mısınız mesela ya da ellerinizi sigortalatma gibi bir durum var mı?

N.Ş: Bir sigortalatma durumu yok ama bir daha yazamayacağımı bilmek, korkunç olurdu herhalde.

G.B: Benim sigortam önce Neşe, sonra Şerif, Gülden ve Emine. Ben yazamasam da onlar yazarlar.

Yüzde yüz anlaşıyor musunuz yazarken?
G.B: Ekibin en huysuzu benim sanırım. Şerif dört kadının arasında bir melek oldu yazık, Gülden ve Emine de çok pozitif ve çok yaratıcılar. Bazen anlaşamadığımız oluyor tabii. O zaman saatlerce tartışıyoruz. Ama bazen de şunu hissedebiliyoruz: Bu kadar ısrar ediyorsa, benim göremediğim bir şeyi görüyor demektir. O zaman onun dediği gibi olsun. Bunu hissedebilmek uzun süre birlikte çalışmanın bize verdiği bir lüks.

N.Ş: Olabilecek en yüksek düzeyde anlaştığımızı düşünüyorum. Bu, bütün ekibimiz için geçerli. Hani derler ya, bir daha hayata gelseniz diye... Ben yine aynı ekibi seçerdim birlikte çalışmak için.

Özellikle Uğur Yücel'in replikleri çok afili. Ruhunu mu okuyorsunuz adamın, ne işler çeviriyorsunuz?

N.Ş: Siz böyle sorunca Aksak'a hak geçirmişiz gibi geliyor kulağa. Oysa değil. Ama şunu da kabul etmek gerek, Aksak gerçekten çok sıradışı bir karakter. Onun diyaloglarını yazmak bir keyif.

Karakterlerden en çok kimi yakın buluyorsunuz kendinize?

G.B: En çok Dursun'u kıskanıyorum. Konuşmadan her şeyi anlatabiliyor. Mavi'nin ikilemi, çaresizliği kalbimi parçalıyor, aslında galiba en çok Çınar'ın hayatla ilişkisi, mücadele biçimi bana benziyor, Aksak ise olmak istediğim karakter diyeyim. Yasadışı olmayı bu kadar 'legal' bir şekilde üzerinde taşıyan biri olmak çok başka bir mertebe.

N.Ş: Ben tercih yapamayacağım. Mahide desem Fulya'nın hatırı kalır. Kiraz desem Aksak ne olacak! Selahattin Komiser de dahil olmak üzere hepsi çok insani, tanıdık ve sıcak geliyor bana.

Doğrudan kendinizden bir şeyler kattığınız karakter var mı?

N.Ş: Olmaz mı! Bütün ekip, en kendimize dair hikayeleri dur durak bilmeden Dursun Amca'ya katıyoruz... Onun replikleri ipucudur yani.

Oyunculara hangi gözle bakıyorsunuz, kukla mı, araç mı, ruh mu?...

G.B: Ruh çok doğru. Bu işte. Onlar gökyüzünde yalnız gezen ruhlar. Biz onlara yeryüzünde elbiseler dikiyoruz, evler buluyoruz, aileler, geçmişler, gelecekler yaratıyoruz. Tutkularını, takıntılarını, zaaflarını, rüyalarını, hayallerini fısıldıyoruz kulaklarına ve sonra davet ediyoruz. Onlar inanırlarsa bizim anlattığımız hikayelere, o kılıklara bürünüyorlar ve ortaya bir büyü çıkıyor.

N.Ş: Hayatında bir kez bile sinemaya ya da tiyatroya gitmiş herhangi bir insanın, bir oyuncuya kukla ya da araç diye bakabileceğine ihtimal vermiyorum. Eğer bir aracılık varsa, kelimeler de araç. Kafamızda yarattığımız hikayeleri ancak kelimelerle iletebiliyoruz. O hikayelerin canlanmalarını istiyorsak, kelimeler de yetmez; oyuncu gerek. Oyuncular, iyi oyuncular, başlı başına birer ilham kaynağıdır bence. Biz çok şanslıyız, Hırsız Polis'te onlardan çok var.

SEVDİKLERİ REPLİKLER
Hırsız-Polis'in en sevdiğiniz sahnesi hangisi ve tabii en sevdiğiniz replik?
N.Ş: En zor soruları sonlara sakladınız galiba... İlk aklıma gelen, Arıza'nın intihara kalkıştığı sahne; çekimiyle, oyunculuğuyla, müziğiyle unutulmaz bir sahnedir bence. Sonra bomba sahnesi. Herhalde dizi ekranlarında patlamış ilk gerçek bomba oydu. Aksak'ın Mavi'ye aşkını ilan ettiği sahneninse, her kadının başına hayatta en az bir kere gelmesini diliyorum. Replik seçmek daha da zor: Başlardaki bir bölümümüzde vardı. Fulya, Hayri'ye 'Ne bileyim, dünyanın binbir türlü hali var' diyordu. Hayri de, 'Benim dünyamın tek hali var. O da sensin.' demişti... Aksak, Yakup'a, 'Korku herkesin elini kolunu bağlar. Korku, herkesi birbirine bağlar' demişti. Çınar, Mavi'ye sarılırken 'Ben dayanamıyorum. Sen nasıl dayanıyorsun?' demişti.

G.B: Benim galiba en sevdiğim sahne Aksak'ın babasını Darülaceze'de bulup gözyaşlarını ve öfkesini kalbine gömüp onu sırtlayıp evine götürdüğü sahne. Replik söylemek ise gerçekten zor. Çok var, ama bence dizinin meselesinin en net konuşulduğu diyaloglardan biri şuydu: Çınar, 'Hırsızlar olmasaydı biz polislere de gerek kalmazdı' demişti Mavi'ye, Mavi de ona 'Fakirlik olmasaydı belki hırsızlık da olmazdı' demişti.

OYUNCULARIMIZA HAYRANIZ

Sete gider misiniz?

N.Ş: Gitmek istediğimiz kadar sık gidemiyoruz. Hem tempomuz yoğun, hem çekim mekanları yakınımızda olmuyor. Ama yönetmenimizle sık sık görüşüyoruz. Sete gittiğimizde de hayretle izliyoruz ekibimizi. Bu kadar mı cansiperane çalışılır! Tamam yazarların işi de zor, her hafta neredeyse uzun metrajlı bir film senaryosu kadar senaryo çıkarıyoruz. Ama çekim bambaşka macera. Oyuncularımızın her birinin tek tek hayranıyım.

G.B: Oyuncularımızın hepsi arkadaşlarımız. Çoğunu bu proje için biz önerdik zaten. Hayranlık kelimesi benim için de geçerli. Türkan Derya'nın da sağduyusuyla çok doğru yorumluyorlar senaryoyu. Bizim ilham kaynağımız oluyorlar.

'Abla bana Çınar'dan bir imzalı fotoğraf alsana' cümlesini kaç bin kere duydunuz?

Nİlgün Şen: Kaç bin kere duyduğumuzu unutacak kadar...