Tüm Versiyonu Göster : Dizinin geçtiği dönemle ilgili dökümanlar


- AMON -
31-12-07, 01:07
Makedonyadan Anadoluya Göç


1912-1913 Balkan Savaşları, tıpkı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı gibi Rumeli Türklüğünün bozgunu oldu. Bu savata Çatalca'ya kadar ilerleyen Bulgar orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitacıları, Trakya'da ve Makedonya'da katliamlar yaptılar. Bu katliamlarda can veren masum Türk halk kitlelerinin kesin sayısını bilen yok. Belki hiçbir zaman tam bilinemeyecek. Anap adlı Macar gazetesinin Şubat 1913 günkü sayısında yayımlanan bir rapora göre, Makedonya'da 60.000 Arnavut ve 40.000 Türk öldürülmüştü. Toplam 100.000 Müslüman yalnız Makedonya'da kılıçtan geçirilmiş.

Doğu ve Batı Trakya'da da en az o kadar Türk Müslümanın öldürülmüş olabileceği akla yakındır. Çünkü Bulgar orduları Trakya'da koyu Türk bölgelerini çiğneyip geçmişlerdir ve savaş hukuku kurallarına uymamışlardır. Kısacası, Balkan Savaşında yaklaşık 200.000 Türk Müslümanın öldürüldüğünü söylemek pek yanlış olmaz.

Sistematik katliamlar karşısında, tüm Trakya ve Makedonya Türkleri bir kez daha yerlerinden söküldüler. Canlarını kurtarabilmek için yüz binlerce Rumeli Türkü Anadolu'ya sığınmak için göç yollarına döküldü. Balkan Savaşı göçmenlerinin kesin sayısını da bilmiyoruz. Bir kaynağa göre, Bulgar işgaline düşen Batı Trakya'dan 200.000 kadar Türk, yerlerinden kaçıp Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Makedonya'dan da 240.000 Türk göç etmiştir. Böylece Balkan Savaşında toplam 440.000 kadar Türk, Makedonya ve Trakya'dan Anadolu'ya göç etmiştir (Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Millî Mücadele - I, Ankara, 1955).

Aynı dönemde Balkanlar’ın başka yörelerinden kopan göçmenler de hesaba katılırsa, Balkan Savaşlarında yaklaşık bir milyon kadar Rumeli Türkünün yurtlarından sökülüp atıldığı, bu kitlenin 200.000 kadarının savaş sırasında can verdiği, geri kalanın da Anadolu'ya sığındığı söylenebilir.

Metin kaynağı: bg-turk.com


__________________________________________________ _______________


Saygılarımla.


__________________

- AMON -
31-12-07, 01:24
İlginizi çekebilecek bir kitap


Makedonya 1900


http://img244.imageshack.us/img244/5956/97567ys9.jpg



Yazar: Necati Cumalı
Marka: CUMHURİYET KİTAPLARI


Geçen yızyıl sonlarında yaygınlaşan ulusçuluk akımları, yüzyıllardır bir arada kardeşçe yaşayan Makedonyalıları dil, din ayrılıkları ile birbirine düşürür, kanlı bıçaklı eder. Buna karşılık Makedonya halkı tabanda eski dostluk, kardeşlik ilişkilerini sürdürür. Necati Cumalı, bu kitapta yer alan on bir öyküsünde bu insancıl yakınlığın yaşanmış örneklerini sergilemiştir.

Dil : Türkçe
Yayın Yılı : 1999
Sayfa Sayısı : 197
Kapak Türü : Karton
Ebat : 13,5x19,5 cm
Kağıt Türü : İthal


__________________________________________________ _______________


Saygılarımla.


__________________

- AMON -
31-12-07, 02:04
"Makedonya 1900" adlı yapıtını çevirerek Fransızca yayımlayan tarihçi Prof. Dr. Faruk Bilici ile Necati Cumalı'yı konuştuk


Ütopyasıyla(!) Necati Cumalı

Necati Cumalı'nın "Makedonya 1900" adlı yapıtı, Fransa'da Bibliothèque turque yani Türk Kitaplığı koleksiyonu kapsamında yayımlandı. Fransa'nın önemli yayınevlerinden biri olan Actes-Sud bünyesinde 1998'de Stefan Yerasimos tarafından kurulan koleksiyonda aslında daha çok Osmanlı yazını yayımlanıyor. Necati Cumalı'nın "Makedonya 1900"ünün yayımı ise yayın kurulunun önemli isimlerinden olan ve yapıtı da Fransızcaya çeviren tarihçi Prof. Dr. Faruk Bilici'nin önerisi üzerine koleksiyonun yeniden yapılanması sonucu gerçekleşmiş. Faruk Bilici ile tüm bu süreci, "Makedonya 1900"ü ve Necati Cumalı'yı, ülkemizin kendi edebiyatını başka dillere çevirmek konusunda neden eksik kaldığını ve son olarak da Boğaziçi Üniversitesi'nin işbirliğiyle düzenlenen Çevirmenleri ve Yayıncılarıyla Türk Edebiyatı I. Uluslararası Sempozyumu'nu konuştuk.

Gamze AKDEMİR

Fransa'da yayımlanan Makedonya 1900 adlı kitabın hazırlık süreci nasıl gelişti?- Bir yıl öğrencilerim ve bazı meslektaşlarımla beraber yazarın Makedonya öyküleri üzerinde, bu öyküleri bir araya toplayan bir kitap üzerinde çalıştım. Ayrıca bir tarihçi olarak Makedonya'ya özel bir ilgimin olması da süreci hızlandırdı, hepsi bir zincir gibi ilerledi. Kitabı hazırlarken hem Osmanlı Makedonyası, hem Makedonya tarihinin Osmanlıların son devrine tekabül eden bölümü hem de Necati Cumalı'nın kişisel tarihinde Makedonya'nın yerini ayrı ayrı araştırmam, incelemem gerekti. Tabi öncelikle çevirilerin yapılması gerekiyordu bunun üzerine bir yıl profesör arkadaşlarımla çalıştık. Daha sonra kendim bir yıl daha çalıştım ve sonunda çevrilmiş bir metin topluluğu ortaya çıktı. Yalnız bu arada şöyle bir şey oldu, tesadüfen bir başka kişinin Cumalı'nın Viran Dağları'nı çevirdiğini öğrendim. Ve benim projem daha bitmeden Viran Dağlar, Esprit des Peninsules adlı yayınevince yayımlandı. Daha sonra ben Makedonya 1900'ü yayınlatmak için girişimlerde bulunurken bu sefer de Viran Dağlar'ın, ARTE Televizyonu'nca dizi olarak çekileceğini duydum.- Necati Cumalı Fransa'da ne kadar tanınıyor edebiyat çevrelerinde?- Şöyle söyleyeyim, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Sait Faik, Orhan Pamuk kadar çok tanınmıyor. O yüzden de yayınevleri tereddüt edebiliyor. Ama bu hiç bilinmiyor anlamına gelmiyor tabi, Cumalı'nın kendisi ve eşi çok iyi Fransızca biliyorlardı ayrıca daha öncesinde de bazı şiirleri, bazı öyküleri, oyunları Fransızcaya çevrilmişti. Kısıtlı bir çevre tanıyordu. O yüzden yayınevi bulmakta epey zorlandım. Özellikle de öykü deyince yayınevleri çok kararsız. Ama ARTE Televizyonu'nun dizi projesi de beni yüreklendirdi. Bu kitabın yayımlanabilme şansını artıracak iyi bir fırsattı. O nedenle ilk olarak Esprit des Peninsules'e başvurdum. Fakat sonra bu yayınevinin mali sorunları olduğunu fark ettim, hatta birkaç ay önce de kapandı. Başka bir yayınevi ararken Fransa'nın çok önemli yayınevlerinden biri olan Actes-Sud ile çalışmak fırsatı doğdu. Stefan Yerasimos, bu yayınevinde 1998'de bir koleksiyon kurmuştu, koleksiyonun adı da Bibliothèque turque yani Türk Kitaplığı. Bibliothèque turque'ün felsefesi daha çok Osmanlı yazınını yayımlamak. Osmanlının hem klasik hem de daha sonraki devirlerinin, 19. yüzyıl özellikle yazını, işte edebiyat, deneme, hatırat, seyahatname türünde yapıtlar yayımlanıyor. Orada ben de Evliya Çelebi'den seçilmiş bir dizi metni kitaplaştırarak yayımladım mesela. Stefan Yerasimos 2005 Temmuz'unda ölmeden önce koleksiyonun ne olacağı konusunda endişeler belirmişti, ben de koleksiyonun devam etmesi için yayınevinin peşine düştüm. Israrlarım sonucunda Bibliothèque turque koleksiyonunun yeniden planlanması fikrimi kabul ettirdim. Bu yeniden planlamanın birinci kitabını da Necati Cumalı olarak teklif ettim ve onlar da kabul ettiler.

BİR İSTİSNA...

- Çağdaş bir yazar olduğu halde, Osmanlı yazınına ayrılmış bir koleksiyonda çıkıyor, ilginç aslında?- Onun nedeni şu: Necati Cumalı'nın Viran Dağlar'ı olsun Makedonya 1900'ü olsun Osmanlı devrini canlandıran, Osmanlı devrini ilgilendiren metinler, yapıtlardır. O yüzden böyle bir istisna yapabildik. Aslında çağdaş yazar yayımlanmayacaktı koleksiyonda bunun bir nedeni de yayınevinin Çağdaş Türk Edebiyatı Koleksiyonu adlı başka bir koleksiyonunun da olması. Bu arada Cumalı'nın yanı sıra bir istisna isim daha var çağdaş yazarların arasında, o da hem Osmanlı edebiyatını hem de çağdaş Türk edebiyatını ilgilendiren bir yazar olan Ahmet Hamdi Tanpınar. Bibliothèque turque'te o da var.- Bibliothèque turque koleksiyonunda yapıtları yayımlanmış başka hangi yazarlarımız var?- Koleksiyonda çıkan kitapların ilki, 1797'de Paris'e gönderilmiş olan iki elçinin (Moralı Seyyid Ali Efendi ve Seyyid Abdurrahim Muhibb Efendi) yazmış olduğu sefaretnamelerdi. Onun dışında benim Evliya Çelebi'nin katılmış olduğu üç savaşı anlatan Evliya Çelebi metinleri 'La Guerre de Turcs' (Türklerin Savaşı) adı altında yayımlandı.. Bunun dışında 17. yüzyılda Viyana'da 11 yıl esir kalmış olan bir Osmanlı Türk'ü olan Temaşvarlı Osman Ağa'nın 'Prisonnier des Infidèles' (Gâvurların Harp Esiri) adı altında hatıraları yayımlandı. Çok maceralı bir esaret, bununla ilgili bir hatırat Türkçe ve Almancada da yayımlanmıştır. Ayrıca Ali Ufki Bey var. Polonya asıllı bir kişi 20 yıl Osmanlı sarayında içoğlan olarak kalan Ali Ufki Bey, Türk müziğini notaya döken ilk müzisyendir. Koleksiyonda ayrıca Ali Ufki Bey'in İtalyanca olarak yazdığı ve Topkapı merkezli yaşamını anlattığı kitap da Bibliothèque turque'te yayımlandı. Sonra Kanuni döneminde Osmanlı donanmasının Hint Denizi'ndeki başkomutanı olan Seydi Ali Reis'in "Ülkelerin Aynaları" (Mir'at-i Memâlik) adlı hatıratı yayımlandı. Kitapta, Hindistan'a yapmış olduğu bir sefer sırasında çıkan fırtınada donanmasını kaybeden Seydi Ali Reis'in askerleriyle karaya çıkıp, Hindistan'dan Orta Asya'yı katetmesi, İstanbul'a gelene kadar başından geçen uzun maceralar anlatılıyor. Sonra, 20. yüzyılın başında Japonya'ya seyahat etmiş olan ve 10 ciltlik bir kitap bırakmış olan Abdurreşid İbrahim Efendi adlı bir Osmanlı Tatarının seyahatnamesinin de sadece Japonya bölümünü, bir de Lâtıfi'nin, Evsaf-ı İstanbul'u, Risale-i Garibe adlı Anonim bir kitapla beraber yayımlandı.- Koleksiyondan yayımlanan Makedonya 1900'e dönersek, yapıt Necati Cumalı'nın kişisel tarihi de aynı zamanda. Bunu anlatır mısınız?.- Tabii, biliyorsunuz 1923'te Lozan'da Yunanistan ile Türkiye arasındaki yapılan mübadele anlaşması gereği halklar ülkelerini değiş tokuş etmek zorunda kaldılar, büyük acılar ve zorluklar yaşandı. Necati Cumalı da 1921'de Florina'da doğduğu halde Urla'ya gidip yerleşmek zorunda kalanlardan biriydi. Bu olduğunda yaşça çok küçüktü, o nedenle bütün bu öykülerini, romanlarını aslında anne, babasından duyduklarından yola çıkarak yazdı.- Evet ama dikkat çeker, hep birinci şahıs olarak yazmıştır. Ben demiştir.- O ben dediği babası ve dedesidir. Dediğim gibi çok küçüktü, fazla hatırası yoktu ama demek bunu o kadar içselleştirmiş ki anne-babasından duyduklarıyla, kendi hayatı gibi anlatmış. Bir söyleşisinde kendisi de ifade ediyor çok sonraları bir iki defa aynı yerlere giderek, doğduğu evi ziyaret etmiş hatta komşuları, ailesini tanıyan kişilerle tanışmıştır. Yine bir söyleşisinde "gittiğimde sizi Türkiye'ye gelmek için tren garına götüren arabacıya rastladım" der mesela.Makedonya 1900'de o söyleşiyi de yayımladım. Yani aslında babasının, dedesinin otobiyografisi bu. Kendisi ise tamamen içselleştirdiği için Makedonya tarihini de kişisel bir tarih olarak ele almış.- Mübadele yeterince yer almaz edebiyatımızda değil mi?- Türkler pek üzerinde durmamıştır nedense, oysa önemli bir yaradır, yaşanmışlıktır. Ne tarihçiler bunun üzerinde yeterince durmuş/duruyor, ne edebiyatçılar. Oradan gelmiş olan göçmenler kendi yaşamlarını edebiyata yansıtmamışlar yeterince. Oraya gidenler ise tam tersi buradan giden özellikle Ortodokslar Yunanistan'da çok önemli bir edebiyat akımı oluşturdular; 1920'ler edebiyat akımı. Bunların hepsi ya Anadolu'dan gelmiş olan kişilerin kendileri veya çocuklarının hatıraları işte Anadolu'da uğramış oldukları hezimeti anlatan, yansıtan edebiyat yapıtlarıdır. Necati Cumalı da "İyi bir yazar olmaya karar verdim. İyi bir yazar olduğuma inandıktan sonra Makedonya'yı yazacağım" demiştir. Üç tane kitap yazacaktı, biri "Viran Dağlar", biri "Makedonya 1900"dü. Bir tane daha yazacaktı ama vakti olmadı, ömrü yetmedi. Sanırım bugünkü Yugoslavya savaşından önceki dönemi konu edinen bir kitap olacaktı. Yine de Necati Cumalı Makedonya'yı, oradaki hayatı, insanların çok çeşitli toplumların bir arada iyi veya kötü birlikte yaşamasını en iyi anlatan az sayıda yazardan birisi ve belki de en önemlisidir.

GERÇEĞİ ANLATMAK

- Necati Cumalı bunları hiçbir şekilde herhangi bir düşmanlığı körükleyecek bir şekilde yazmamış. Sömürü yapmamış, politize etmemiş. Eli her iki tarafa da uzatılı.- Kesinlikle, "İyi bir yazar olmaya karar verdim. İyi bir yazar olduğuma inandıktan sonra Makedonya'yı yazacağım" derken de, Makedonya'dan gelmiş bir kurban, şikâyet eden bir insan olarak değil, gerçeği anlatan bir insan olabilmek adına diyor bunu. Satırlarında milliyetçiliğin zerresini göremezsiniz. Hatta biliyor musunuz bu kitap Yunancaya çok erken çevrildi, hatta Yunanlılar Florina'da Necati Cumalı Günleri düzenlediler. Bakıyoruz neler demiş Necati Cumalı; "İnsanlar hangi dilden, milletten olsun bir arada yaşayabilirler" diyor. "İnsan insanın katili olamaz" diyor. "İnsan insanın kurdu olamaz" diyor. Olamaz gerçekten, Balkanlar gibi özelikle Makedonya'da Osmanlı döneminde birçok millet, kültür bir arada uzun asırlar bir arada yaşayabildiler, evet çoğu zaman göreceli bir barış içerisinde de olsa bir arada yaşayabildiler. Fakat 20. yüzyılda insanlar bir gün sabahleyin kalkıp onlarca yıl komşu olarak bir arada, yan yana yaşadıkları insanları düşman olarak gördüler. Necati Cumalı'nın savı "bu insanlar tekrar bir arada yaşayabilirler" idi. Olmadı, olamadı. Ancak bu kitabı 70'lerde yazmaya başladı; o zaman işte sosyalizmin tatlı rüyasını görenler vardı, Necati Cumalı da bu insanlardan birisiydi. Ancak Necati Cumalı'nın kendisi maalesef o rüyanın korkunç bir şekilde yıkılmış olduğunu da gördü. Çünkü 2001'de öldü biliyorsunuz Balkanlar Rusya'nın dağılmasından sonra Balkanlar tekrar Necati Cumalı'nın ve ailesinin yaşadığı dönemden çok çok daha büyük bir ateşe, acıya boğuldu. Buna rağmen yine de biz ümidimizi kaybetmemeliyiz, Necati Cumalı bugün yaşasa yine o mesajları vermeye devam ederdi diye düşünüyorum. İnsanlar bir şekilde belli bir vahşet içerisinde gidebilirler ama belli bir zamanda da bir kardeşlik bağı içinde yaşayabilirler diye bir ümit var daima, ütopyadır diye vazgeçilmemeli bundan.

FRANSA'DAKİ YANSIMA...

- Dışarıda nasıl bir ilgi görüyor ve algılanıyor Türk yazını... Fazla Doğu olarak mı yorumlanıyoruz?- Fransa'da bu bir sorun yani Türk edebiyatının dışarıdaki kaderi, o şekilde söylemek lazım. Bu aslında genel bir sorun, Türk edebiyatının dışarıdaki özellikle Fransa'daki yansıması uzun yıllar birkaç yazarı geçmedi, bunun ilki işte Nâzım Hikmet'ti. Fransız okuru hemen hemen ilk Türk yazarı olarak Nâzım'ı tanıdı. Aynı şekilde Yaşar Kemal çok tanınıyor, ve uzun yıllar Nâzım, Yaşar Kemal, biraz Sait Faik ve elbette Nedim Gürsel gibi yazarlarla anıldı-anılıyor Türk yazını. Bunun dışında daha birçok yazar şiirleriyle olsun, öyküleriyle olsun, romanlarıyla olsun tanınıyordu ama Fransa'da böyle yoğunluklu olarak bir Türk edebiyatından bahsetmek zordu. Şimdi son zamanlarda 6-7 yıldan beri özellikle Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakereleri süreciyle ilgili başlatılmış olan tartışmalar Türkiye'yi edebiyat dünyasının ortasına itiverdi. Ve bu tartışmalar hem Osmanlı tarihine, hem Çağdaş Türkiye'ye hem de edebiyatına ilgiyi yoğun bir şekilde artırdı.- Necati Cumalı'nın dilini, biçemini, tarzını Fransız insanı nasıl buldu/buluyor sizce? Hitap ediyor mu onlara?- Necati Cumalı'nın üslubu çok yalın ve aslında çok yanıltıcı bir üslup, çünkü çeviren açısından aslında bu bir sorun. Çünkü o sadeliği başka bir dile aynı sadelikte geçirmek ve edebi ağırlığını koruyarak iletmek çok zor. Necati Cumalı'nın özellikle öyküleri, ben Viran Dağları o kadar fazla başarılı bulmuyorum ama özellikle öyküleri burada okumuş olanlardan hareketle söylüyorum çok daha hitap ediyor Fransız okurlara.- Fransız okuru daha çok roman mı tercih ediyor?- Evet şimdilerde romanın her türünü özellikle tarihi roman hâlâ çok revaçta, çok kurgusal romanlar da seviliyor. Ama tarihi roman tahtını kolay kolay kaptırmaz. Da Vinciler de kapış kapış. Ama yine de kitap okuma oranlarının önceki yıllarına göre oldukça düştüğü de bir gerçek.- Fransa'da şiir..- Çok az çeviriliyor maalesef, Fransız şairleri de zorluk içinde yaşıyor. Şiir bu dönemde Fransa'nın zirvesinde asla değil.- Gelelim Necati Cumalı'nın geleceğine..- Klasikleşmiş bir yazar Necati Cumalı, kolay kolay ölmez. Cumhuriyet Kitapları yeniden yayımlıyor mesela, demek ki Necati Cumalı yeni bir hayata doğuyor, hatta bir yerlerden birileri Cumalı'nın İngilizceye çevrilmesi için bazı girişimlerde bulunuyor. Fakat Necati Cumalı'nın başka yapıtlarının da Fransızcaya çevrilmesi lazım.- Mesela hangileri öncelikle çevrilmeli sizce?- Susuz Yaz mutlaka çevrilmeli diye düşünüyorum. İşte Zeliş çevrilebilir, şiirleri aslında çok önemli, bir kısmı çevrildi. Fakat şiir çevirmek çok zor ama maalesef hem para getirmediği için tercih edilmiyor ama özellikle Tütün Zamanı, Zeliş, Yağmurlar ve Topraklar mutlaka çevrilmeli diye düşünüyorum. Bu arada "Viran Dağları"nın cep kitapları arasında yayımlanması projesi söz konusu. Actes-Sud kitabın haklarını Esprit des Peninsules'den satın almayı ve onu cep kitabı yapmayı düşünüyor. Cep kitabı olursa daha çok ve kolay okunur, kaderi değişir hem çok ucuz dolayısıyla kolay satın alınabilen bir kitap olur.- Son soruda Türkiye kendi edebiyatını başka dillere çevirmek konusunda neden eksik kalıyor? Bu kapsamda TEDA projesini de açar mısınız?- Bu konu aslında uzun söyleşileri gerektirir. Kısaca şunlar söylenebilir. Türkiye uzun yıllar kendi edebiyatına hor baktı. Yazarlara hep kuşkulu ve tehlikeli insanlar olarak bakıldı. Değil onları tanıtmak, onlara yardım etmek, daha çok adli yönden, polisiye açısından ilgi gösterildi. Birçokları, mahkemelerde süründü, hapsedildi, işkence gördü; bazıları öldürüldü, bazıları yurtlarını terk etmek zorunda kaldı, Hem içerde hem dışarıda Türkiye'nin gururu olması gereken insanlar her dönemde bağnazlığın çarklarında kıyıldılar. Çok küçük ülkeler bile edebiyatlarının dışarıda tanınması için gayret gösterirken, yüklü miktarda çeviriye, yayına ve tanıtıma yatırım yaparken, Türkiye edebiyat ve kültür adına turizm reklamı yaptı. Türkiye'nin tanıtımı, milyonlarca dolar aktarılan birkaç reklam şirketine aktarılmak olarak algılandı. Bir ulusun gerçek cevherinin edebiyatçılarının, sinemacılarının, ressamlarının, bilim adamlarının olduğu unutuldu. Neyse ki son zamanlarda tarihi yanlık anlaşılmış görünüyor. 2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatı ile ilgili Eserlerin Türkçe Dışındaki Dillerde Yayımlanmasına Destek Projesi adı altında bir birim oluşturdu. Makedonya 1900/ Necati Cumalı/ Cumhuriyet Kitapları/ 197 s.

Cumhuriyet Kitap Eki 7 HAZİRAN 2007


__________________________________________________ _______________


Ebrucuk rica ederim, yeni bilgilere ulaştıkça sizlerle paylaşıyorum.


Saygılarımla.


__________________

nzlhan
01-01-08, 08:57
XIX. Yüzyılın Ikinci Yarısında Türk-Makedon Iliskileri


XIX. yüzyılın ikinci yarısında hâlâ bir Türk Bölgesi olan Makedonya'nın ne siyasî, ne millî, ne dinsel, ne de etnografik bütünlügü vardi. Bu dönemde, adı geçen bölgede, komsu Balkan devletleri türlü baskı ve propagandalarla Makedonya Slavları'nı eritmeye çalıstılar. Onlar Makedonya'da kendi üstünlüklerini saglamak için, XIX. yüzyılın ilk yarısında sık sık din ve ırk çatısmaları, siddet olayları ve isyanlar çıkarttılar.

Söz konusu dönemde, bu devletler Makedonya Slavları'nın özel ve kamusal hayati üstüne bir korku çöktürdüler. Osmanlı Devleti ise Türk olmayan unsurları egitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayatta birlestirmeye çalısarak kendi adaletli idaresini sürdürüyordu. Böylesine ayrı, böylesine düsman unsurları yönetip yürütmekteki güçlük çogu kez bu Devlet'in üstünde kendi etkisini gösteriyordu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde yasayan milletlerin, onlar arasında "egemen millet" olan Türkler'in de egitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayat sartları aynı veya benzerliydi. "Egemen millet" olarak sayılan Türkler'in durumu azınlıkların durumundan pek farklı degildi. Türk Milleti'nin Osmanlı toplumundaki gerçek durumunu en iyi sekilde büyük fikir adamı ve sosyolog Ziya Gökalp izah etmistir. Yüzyıllarca aynı gökkubbe altında sürdürdükleri ortak hayatın neticesinde XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler ve Makedonya Slavları arasında iyi iliskiler kurulmustu. Bu iliskiler sonucunda Türkler, Makedonya Slavları'nın hayatında oldukça etkili olmuslardı. Türkler'in bu etkileri genis çaplıydı ve Makedonya Slavları'nın hayatındakı her alanda göze çarpıyordu. Türkler'in genis çaptaki bu etkileri Makedonya Slavları'nın yasayıs tarzlarının âdeta ayrılmaz bir parçası olmustu. Söz konusu etkiler özellikle dil, edebiyat, folklor, müzik folkloru, mimari ve diger sahalarda göze çarpıyordu.

Meselâ, Makedonca'da yüzyıllarca 7-8 binden fazla Türkçe kelime kullanılmıstır. Bugün ise bu sayı üç binden fazladır. Söz konusu dönemde Türk Milleti'nin Makedonya Slav halkına karsı tutumu her zaman oldugu gibi oldukça olumluydu. Türkler, Makedonya Slavlarının millî varlıgını, bütün nitelik ve degerlerini tanımıs ve hattâ çogu kez onları takdir etmistir. Bu durumu tarihçi Angel Dinev su sözlerle izah etmektedir: "Aynı devlette yasayan Türkler, Makedonlar'ın sosyo-ekonomik, siyasî ve din haklarını tanıyorlardı".

Türkler ve Makedonya Slavları düzensizligin hâkim oldugu bazı dönemlerde birbirlerine destek oluyorlardı. 1787-1792 yılları arasında yürütülen Türk-Avusturya-Rus Savası'ndan sonra Kırcaali'de beliriveren bazı Bulgar ve baska eskiya çetelerinin saldırılarına karsı Türkler ve Makedonya Slavları birleserek kendilerini korumuslardı.

Türk Milleti, çogu kez Makedonya Slavları'na yardim etmis ve onları kötü durumlardan kurtarmıstır. Bu iyi iliskilerin bir örnegi olarak Köprülü'de Molla Halil Efendi olayı gösterilebilir. Köprülü Kaymakamı'nin Hristiyanlar'a yaptıgı bazı haksızlıkları, 1879 yılında Köprülü Türkleri'nin tepkisini çekmisti. Onlar, aynı yıl, Hrıstiyanlar'la beraber karma bir delegasyon kurarak Selanik'te Dogu Rumeli ile ilgili kurulan Avrupa Komisyonu üyesi Fransız Napoleon de Ring'den yardım istemislerdi. Türkler'e baskanlık eden Molla Halil Efendi, Kaymakam'ın Hrıstiyan halkına yaptıgı haksızlıkları saydıktan sonra Napolen de Ring'e: "Biz Hrıstiyanlar'la beraber idarecimizin degistirilmesini istiyoruz... Din ve ırk farkı yapmadan Hrıstiyan vatandaslarımızla iyi geçinmek istiyoruz..." demistir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler, Makedonya Slavları'nın sosyo-ekonomik, egitim, kültür, sanat vb. alanlarda ilerlemesini takdir etmis, maddî yardımlarda bulunarak onların güven ve sempatilerini kazanmıslardı. Söz konusu Türkler'den biri Istipli Haci Salih Efendi'dir. Salih Efendi 1877 yılında Istip'te insa edilen "Aya Kiril ve Metodiy" Ilkokulu'na 10 altın lira bagıslarken su sözleri de ilâve etmisti: "Ben Hrıstiyan vatandaslarım için çok iyi seyler duymustum. Fakat bugün gözlerime bile inanamıyorum. Kalbim sevinçten fırlayacak nerdeyse. Sizin böyle bir maneviyata ve parlak bir gelecege sahip olmanız beni çok sevindirdi".

Üsküp Metropoliti Teodosiy'in, Bulgar Eksarh'ı I. Yosife 4 Ekim 1890 yılında Koçana'dan gönderdigi mektupta Türkler'in Hrıstiyanlara karsı gösterdikleri olumlu davranıslardan sözetmistir. Metropolit Teodosiy aynı mektupta 23 Eylül 1890 yılında Istip'te düzenlenen dinî törende ve kendisinin Koçana'ya yaptıgı ziyareti sırasında Türkler'in ona ve Hrıstiyanlara karsı gösterdikleri ilgiden bahsederken "Istip'te oldugu gibi Koçana'da da Türkler Hrıstiyanlara hosgörüyle bakıyorlardı. Karma Türk-Hrıstiyan köylerinden geçtigimiz sırada, Türk köylüleri de beni karsılamaya çıkmıslardı" sözlerini ilâve etmistir.

Makedonya'da, Türk-Hrıstiyan iliskilerini inceleyen ünlü Sloven etnologu K. Gersin Makedonya ile ilgili hatıralarında söyle demektedir: "Türk köy halkı Makedonya'da kendini oldukça temiz tutmus, namusunu korumus, Kur'an ilkelerine baglı kalmıs, içki düskünü ve eskiya olmamıs, cinayetler islememistir. Cinayetleri isleyenler genellikle yabancılardır..." XIX. yüzyılın ikinci yarısında Makedonya Slav halkı kendi "millî" ve dinî bagımsızlıgı için Fener Rum Patrikligi, 1870 yılından sonra Bulgar Eksarhlıgı ve Sırp siyasî propagandasına karsı mücadele etmistir. Bu mücadele sırasında Makedonya'nın bazı yerlerinde, Makedonlar ve Türkler, Makedonlar'ın Rum ve Bulgar kilise taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçinmislerdir. Bu gerçegi Sırp tarihçisi Yovan Haci Vasiliyeviç: "Pirlepe'de Sırplar'la Türkler, Sırplar'ın Eksarhist ve Patriklik taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçiniyorlardı" sözleriyle dile getirmistir.


Alıntı: MAKEDONYA TÜRKLERİ RESMİ SİTESİ
{http://www.makturk.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=4}

*******

MAKEDONYA 1900

Yazar: Necati CUMALI

Bu kitapta tam 11 öykü var. Tabanda dostluk, kardeslik iliskilerini sürdüren bir halkın, yaygınlasan ulusçuluk akımları, dil, din ayrılıkları nedeniyle birbirine düsmelerinin öyküleri bunlar. Hem de Makedonyalıların yasadıklarından alınmıs örneklerin sergilendigi, Makedonya dogumlu Cumalı Usta'nın kaleminden. Bu kitabı okuyun lütfen ve etnik kavga denen olay, aslında ne denli yapay bir olgudur tanıklık edin.

nzlhan
01-01-08, 08:59
MAKEDONYA'DA YASAYAN TÜRKLER


Nüfus: 91.500

Bulundukları Baslıca sehirler: Üsküp, Manastır, Gostivar, Kalkandelen, Ohri, Resne.

İlk Göç: 14.yy.

Bölgedeki Türk Toplulukları: Bulgaristan Türkleri

Siyasi ve idari konumları: Bulundukları ülkenin idari yapısına uymaktadırlar. Kosova ve Sancak'ta Türk Demokratik Birligi Hareketi Türkler'i temsil etmektedir.

Makedonya'dan bir çok kavim gelip geçmistir. Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler ve Osmanlı Türkleri uzun süre bölgede yasamıslardır. 1300 yılından sonra da Anadolu'dan Makedonya'ya çok sayıda Türk göçmen yerlestirilmistir. 1953 yılında, Makedonya'da 203.000 Türk yasarken bu nüfus bugün 97.500'e inmiştir.

Makedonya'da Türkler tarım, hayvancılık ve ticaretle ugrasmaktadırlar.

Makedonya'da bugün ''Türk Demokratik Birligi'' kurulmus ve bölgede yasayan Türkleri temsil etmektedir. Makedonya'da Türkçe gazete, dergi yayınlanmakta olup, aynı zamanda Türkçe radyo yayınları da yapılmaktadır.

Makedonya'da Türkler arasında egitim Türkçe'dir. Dogu Makedonya'da dört yıllık Türkçe egitim alma hakkı vardır. Halen mevcut ilkögretim kurumlarında 264 ögretmen görev yapmaktadır. Gostivar'da bir genel lise ve bir meslek lisesi ile Kalkandelen'de bir meslek lisesinde Türkçe ögretim yapılmaktadır. Üsküp'te de bir lisede Türkçe ögretim verilmektedir. Üsküp ve Manastır Üniversitesinde Türklere çok az bir kontenjan ayrılmaktadır. Ülkede ayrıca Türk özel tesebbüsünün açtıgı Türk okulları vardır. Makedonya Türkleri bu okullara yogun ilgi göstermektedir. Ayrıca, Kosova ve Sancak bölgesinde de Türklerin sayısı 2.000'e ulasmıstır. Burada Türkler Türkçe egitim görmekte olup en çok Pristine kentinde toplanmıslardır.

Alıntı: http://www.nihalatsiz.org/makedonyaturkleri.html

nzlhan
01-01-08, 09:16
Makedonyada'ki Türk ev ve yapıtlarından seçmeler...

http://img140.imageshack.us/img140/4166/mak9ra71qj1.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak9ra71qj1.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/2107/mak10is2os4.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak10is2os4.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/2042/mak21wc7ex2.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak21wc7ex2.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/189/mak24ii9ht8.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak24ii9ht8.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/7404/mak26mo5bs6.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=mak26mo5bs6.jpg) http://img340.imageshack.us/img340/3696/mak28rf9de1.th.jpg (http://img340.imageshack.us/my.php?image=mak28rf9de1.jpg) http://img104.imageshack.us/img104/8435/makedonyaae4bs4.th.jpg (http://img104.imageshack.us/my.php?image=makedonyaae4bs4.jpg) http://img104.imageshack.us/img104/4736/turkevlerimak1lb5mh2.th.jpg (http://img104.imageshack.us/my.php?image=turkevlerimak1lb5mh2.jpg) http://img140.imageshack.us/img140/6981/turkevlerimak2jc1nv2.th.jpg (http://img140.imageshack.us/my.php?image=turkevlerimak2jc1nv2.jpg)

nzlhan
01-01-08, 09:22
http://img267.imageshack.us/img267/6318/400pxrumeliamapsb3qn8.jpg (http://imageshack.us)

RUMELİ

"Rumelia" veya "Roumelia", (Türkçe Rumeli,Batı Kayı Türkçesiyle Urumeli Urumcuk Doğu Roma veya Bizans İmparatorluğu), Rumeli ismi genelde, 15.asırın devamında, Devlet-i Aliye-i Osmaniye konusunda Balkan Yarımadasının bir bölümünü ifade etmek için kullanılmıştır.

Mamafih "Rumeli" kelimesi literatürce tercümesi "Romenia" veya Romanya Doğu Roma İmparatorluğuna nisbet için kullanılır, ve bu cihetten 11. and 12. asırda geniş anlamda Anatolia/Anadolu için kullanılmıştır. Doğu Romadan yeni fethedilen yerler için kullanıldığı gibi.

Arz-ı rum (Erzurum), Samson,(Samsun),Trabzon, Cayzeria (Kayseri),Konia(Konya),Tonia(Tonya)vs gibi

1-Rum diyarı.
2-Osmanlı İmparatorluğu'nun Güneydoğu Avrupa'daki topraklarının tümü.
3-Osmanlıların Balkanlar'da kurdukları eyâletin adı.
4-Osmanlı Devleti döneminde merkezi Manastır olan Vilayetimizin adı olup Rumeli Vilayeti olarak adlandırılır ve Osmanlının yenileşme ve yeni uygulamaları başlattığı ilk ildir. İlk Sandık Emini Zeyfe Emin Efendidir. Evrenuz ya da galatı meşhurla ifade edilirse Evrenos Gazinin Barbaros, ilyas, ishak, oruç reislerin torunlarının vilayetidir. Halkı orijinal fikirler üretebilen ve maceraya çok açık hareketli bir insan topluluğuna sahiptir. Kayıların Rumelide ilk mesken tuttuğu yerdir. Kemal Karpat'ın Ottoman Population'una göre halkı kahir ekseriyetle Türktür.

16.yüzyılda

Rumeli eyâletinin kapsadığı saha günümüz Bulgaristan'ı, güney Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, ve Tesalya (orta Yunanistan) bölgelerini içermekteydi.


17.yüzyılda

17.yüzyıldan başlayarak kurulan yeni eyâletler sonucunda Rumeli eyâletinin sahası giderek daralmış, ve 1864'e gelindiğinde sadece Arnavutluk ve batı Makedonya mıntıkalarından ibaret olmuştur. 1864'ten sonra yürürlüğe giren Vilâyât-ı Umumiye Nizamnâmesi ile birlikte Rumeli eyâleti ilga edilmiştir.


Daha kesin sınırlarla Rumeli denen coğrafya

Kuzey Bulgaristan ,Batı Arnavutluk ve Mora yarımadası tarafındaki Güney Arnavutluk'u, veya diğer bir ifadeyle içerisinde İstanbul ve Selanik , Trakya ve Makedonya nın dahil olduğu ksdim bölgeleri ifade eder.


Son Olarak Rumeli

Rumeli ismi son olarak daha çok merkezi Arnavutluk'la çizilen ve Garbi (Batı) Makedonya'yı ve Manastır Vilayetini de içine alan bölgenin adıdır. İdari yapıdaki değişikliklerle ,1870 ve 1875 de Rumeli ismi de mülki taksimatla uyumlu hale getirilmiş ve temsili de durdurulmuştur.


Doğu Rumeli

1878 de Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devletiyle Özerk Bölge haline getirilmiştir, fakat 18 Kasım 1885 tarihinde savaşsız bir ihtilalden sonra Bulgaristan'la bütünleşti.


Bugün Rumeli

Bugün "Rumeli" ismi bazı zamanlar Türkiye'nin Avrupa yakasındaki bir bölgesini (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ vilayetleri ve İstanbul Vilayetinin batı kısımlarını anlatmak için ) kullanılır.


Rumeli ve Trakya isimlerinin mukayesesi

Bazen bu bölgeye Traklara ait bölge anlamıyla Trakya da denir. Ancak Rumeli veya Urumeli Trakyanın daha ötesindeki 100 yıl öncesi Osmanlının olan yabancı işğali altındaki toprakları da çağrıştırır.


İdare

Rumelinin ilk Beyler Beyi(Mir-i Miranı) Lala Şâhin Paşa(Lala Shahin Pasha (Lala , Sahin Pasha, Shahin Pasha) , Özel öğretmen (tutor), mürşid, muallim,hadim, Atabek, sadrazam Murad Hudavendiğarın LALAsıdır.Filibe(Philippopolis) de 1362 den itibaren oturdu. 1382 the Rumelinin başkenti Sofya( Sofia)ya geçti. Şehabettin Paşa (Shehabeddin Pasha) (Sa'd ed-din Pasha) (1436) Yeğen Paşa (Jegen Pasha) (17th century) Ali Paşa (Ali Pasha) (1741-1822) Georgantzoglu Pasha (1905)


Kaynak: Wikipedia

(Not: Sevgili d.cansel'den alıntıdır.)

nzlhan
01-01-08, 09:45
MAKEDONYA CUMHURİYETİ


(Makedonca: Republika Makedonija, Arnavutça: Republika e Maqedonisë, Romence: Republika Makedoniya, Bosnakça: Republika Makedonija, Ulahca: Republica Machedonia).

Bayrak:

http://img340.imageshack.us/img340/5634/macedoniaru9vw2.png (http://imageshack.us)

Arma:

http://img104.imageshack.us/img104/710/armabj0ma6.th.gif (http://img104.imageshack.us/my.php?image=armabj0ma6.gif)

Slogan: "Sloboda ili smrt" (Makedonca), "Ya istiklal, ya ölüm".

Ulusal Mars: "Denes nad Makedonija" (Makedonca), "Todey over Macedonia".

Baskent: Üsküp (42°0' N 21°26' E)

En Büyük Sehir: Üsküp (2. büyük sehiri Manastır.)

Resmi Dil(ler): Makedonca, Arnavutça, Türkçe.

Hükümet: Parlementer Demokrasi
- Devlet Baskanı: Branko Crvenkovski
- Basbakan: Nikola Gruevski

Bagımsızlık: Yugoslavya
- Tanınma: 8 Eylül 1991

Yüz Ölçümü:
- Toplam: 25.333 km'2 (148.) / 9.779 sq mi
- Sular: % 1.9

Nüfus:
- 2005 yılında: 2.034.000 (143.)
- 2002 sayımına göre: 2.022.547
- Yogunluk: 79/km'2 (111.) / 205/sq mi

GSMH (2005 tahmini):
(Satın alma gücü paritesi)
- Toplam: 415.78 Milyon $ (121.)
- Kisi basına: 47.645 $ (80.)

Gelismislik Endeksi (2005):
-0.796 (66.) orta

Para Birimi: Dinar (MKD)

Saat Dilimi: CET (UTC+1)
- Yaz dönemi: CEST (UTC+2)

Internet Alan Adı: .mk

Telefon Kodu: +389


Güneydogu Avrupa'da yer alır. Ülke, batıda Arnavutluk, doguda Bulgaristan, kuzeyde Sırbistan kuzeybatıda Karadag ve güneyde Yunanistan ile çevrilidir. Yunanistan ile adlandırma konusunda çıkan anlasmazlık nedeniyle Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (EYMC) Birlesmis Milletler tarfından geçici resmi bir ad olarak kabul etmisdir. Bu ülkeyi, resmi statüde tanıyan ilk ülke Bulgaristan'dir.

Türkiye - Makedonya Cumhuriyeti iliskileri, 1991 yılında bu ülkenin bagımsızlıgını kazanmasının ardından güçlenmigtir. Türkiye, Makedonya'yı anayasal adıyla (Makedonya Cumhuriyeti) ve "ulus" olarak tanımakta olup, ayrıca Üsküp'e Büyükelçi gönderen ilk devlettir.


Cografi Yapısı

Makedonya Cumhuriyeti ,(38% Makedonya bölgesinin). Batı Balkanlarda, doguda Bulgaristan, güneyde Yunanistan, batıda ise Arnavutluk ile komsu olup, denize sınırı bulunmamaktadır.

Tarihin her devrinde bölgesel problemlerle etkilenen Makedonya, Osmanlı Devletinden ayrılması ile sonuçlanan 1908 sonrası gelismelerinden de oldukça etkilenmistir.

Ikinci Balkan Muharebeleri sonrası haritada görülen genel olarak Makedonya olarak adlandırılan cografya birçok ülke arasında paylastırılmıstır. Bu gün Makedonya Devletinin bölgesel problemleri tarihin derinliklerindeki söz konusu toprakların üzerinde farklı bakıs açıları ile hak iddialarından kaynaklanmakta, çevresindeki bazı ülkelerce devlet olarak tanınmasında veya sınırlarının mesru hale gelmesinde önemli güçlüklerle karsılasmaktadır. Türkiye, Makedonya Devletini ve sınırlarını tanıdıgını açıklamıstır.


Demografik Yapısı

Makedonya'nın etnik ve kültürel yapısının zenginligi aynı zamanda istikrarını ve kalkınmasını etkileyen dahili unsurların basında gelmektedir. 2002 yılında yapılan nüfus sayımına göre 2.056.000 olan ülke nüfusunun etnik ve dinî dagılımı asagıdaki gibidir.

1.4 milyon Makedon, 500.000 Arnavut, 80.000 Türk, 50.000 Roman.


Ülke çok etnik kimlikli bir yapıya sahiptir...

Ileriki yıllarda da olası sorunların gündeme gelmesi beklenmektedir. Avrupa Birligi sürecinin bunları engeleyecegi ya da kısmen azaltacagı beklentisi vardır...

Arnavut nüfus özellikle ülkenin batısında ve kuzeyinde % 90'nın üzerinde çogunluga sahiptir. 2005 yılında Makedonya'nın tam nüfusu 2,2 milyondur.

Her ne kadar Makedon Devleti Arnavut nüfusunu bu sekilde açıklasa bile Arnavut nüfusun yogunlugunun resmi olmayan verilere göre % 35-40 civarında oldugu tahmin edilmektedir.

Ayrıca Arnavut nüfusun dogum oranınında yüksek olması yakın gelecekte sayısal olarak da Arnavutları ülkenin en kalabalık etnik gurubu haline getirecektir.


Makedonya Türkleri

1300 yılından sonra da Anadolu'dan Makedonya'ya çok sayıda Türk göçmen yerlestirilmistir. 1953 yılında, Makedonya'da 203.000 Türk yasarken bu nüfus bugün 80.000'e inmistir.

2002 nüfus sayımında 78.000 olarak açıklanan Türkler tek bir bölgede degil Üsküp, Gostivar ve yöresi, Kalkandelen (Tetovo), Negotino, Resne, Ohri, Manastır (Bitola), Jupa (Kocacik), Radovis, Valandova, Ustrumca, Köprülü bölgelerinde dagınık olarak yasamaktadırlar. Ayrıca Torbes olarak adlandırılan ve çogunlugu kendini Türk sayan sayıları 100.000 civarında olan halk Üsküp, Debre (Papradnik, Rostus, Jirovnica) köyleri, Struga, Kırçova ve Makedonski Brod bölgesinde yasamaktadır.

Türkler, Makedonya ile Türkiye'nin daha iyi iliskiler gelistirmesinde önemli roller üslenmeleri ve Makedonya vatandası olarak huzur içinde yasamaları her iki toplumun da temennisidir.


Makedonya'daki Sehirler Listesi

* Beygova
* Debre
* Delçova
* Demir Kapı
* Demir Hisar
* Doyran
* Egri Palanka
* Gevgeli
* Gostivar
* Istip
* Kalkandelen
* Kavadar
* Kırçova
* Koçani
* Köprülü
* Kratova
* Krusevo
* Kumanova
* Makedonski Brod
* Manastır
* Negotino
* Ohri
* Pirlepe
* Probistip
* Radovis
* Resne
* Struga
* Sveti Nikole
* Ustrumca
* Üsküp
* Valandova
* Vinica

Makedonya haritaları

http://img267.imageshack.us/img267/8391/europemkduc5zt2.th.png (http://img267.imageshack.us/my.php?image=europemkduc5zt2.png) http://img104.imageshack.us/img104/9175/mkharitaen4lw9.th.png (http://img104.imageshack.us/my.php?image=mkharitaen4lw9.png)

Osmanlı döneminde Manastır Mekteb-i Harbiye-i Sahanesi

http://img267.imageshack.us/img267/2928/manastirharbiyemektebikkx5.th.jpg (http://img267.imageshack.us/my.php?image=manastirharbiyemektebikkx5.jpg)

*******
{Kaynak: (Çalıntı(:)) http://tr.wikipedia.org/wiki/Makedonya_Cumhuriyeti)}

nzlhan
01-01-08, 09:50
OSMANLI DEVLETI'NIN RUMELI'DE ISKAN SIYASETI VE SAG KOLUN ISKANI


Rumeli

Islam dünyası, Osmanlılardan önce Roma Imparatorlugunun ülkesini Bilâd-ı Rum veya Memleketü'l Rum olarak tanıyordu. Selçuklularla birlikte Türk hakimiyetine geçen Anadolu'da Rum ismi vaktiyle Bizans idaresinde bulunmus olan Anadolu'yu gösteren cografi terim olarak kullanılır oldu. XII. Yüzyıldan itibaren Anadolu'dan geçen batılı gezginler Anadolu'ya; Turquemenie veya Turquie, Bizans Imparatorluguna tabii yerlere Romanie veya Romania demeye basladılar. Kısa süre sonra bu kavram Balkan Yarımadasının tamamı için kullanılır oldu. Osmanlılar, Bizans'dan fethettikleri Balkan Yarımadası toprakları için Romania'dan esinlenerek Rum-ili adını kullanmaga basladılar. Rum adı eski anlamını korudu ve cografi ad olarak devam etti.

Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde, Istanbul bogazının kuzey ve batısında bulunan yerlerin "Rum-ili" unvanı ile söhret buldugunu bildirmektedir. Bu tanım baslangıçtan itibaren cografi bölge adı olarak kullanıldıgı gibi, idari taksimatta da genisligi gittikçe büyüyen idari bir birimi ifade etmistir.

Süleyman Pasa Bizans'a yardım amacıyla Trakya'ya geçtigi andan itibaren Rumeli, Türkler için çok önemli oldu. I. Murad (1360-1389), 1362'de Edirne'nin fethinden sonra Rumeli Beylerbeyligini olusturarak Lala Sahin Pasayı Beylerbeyi atadı. Rumeli Beylerbeyligi kurulusunda; idari olmaktan ziyade askeri bir kimlige sahipti ve Rumeli toprakları Osmanlı sınırlarının dısında kalıncaya kadar ayrıcalıklı statüsünü korudu, daima Anadolu Beylerbeyliginden önde geldi.


Rumeli'de Türklerin Ilk Yerlesmesi

Çesitli Türk kavimleri Kuzey Karadeniz steplerinden gelip VI. Yüzyıldan itibaren Balkan yarımadasına yerlesmislerdir. Fakat Bizans'ın dini baskısı ve önceden yerlesik hayata geçmis olan Slavlarla karısarak ortadan kaybolmuslardır.

Türklerin güneyden gelip Kuzeydogu Bulgaristan'da yerlesmesi Anadolu Selçuklu Sultanı II.Izzeddin Keykavüs'ün (1238-1278) Dobruca'daki sürgün hayatıyla yakından baglantılıdır. Sultana baglılıgı devam eden çok sayıda Türkmen Anadolu'dan gelip Dobruca'ya yerlesti. Türkmenlerin bölgeye gelisi ile ilgili çesitli rivayetler bulunmaktadır. Bunların odak noktasında daima Sarı Saltuk yer almaktadır. Sarı Saltuk, manevi olarak kendisine baglı olan kalabalık sayıdaki Türkmen nüfusla birlikte Rumeli'ye gelmis ve burasını yurt edinmistir.

Sarı Saltuk'un Dobruca'daki faaliyeti ve faaliyet alanıyla ilgili en genis popüler bilgi Evliya Çelebi Seyahatname' sinde bulunmaktadır. Seyahatname'de Evliya Çelebi sık sık gerçeklerle efsaneleri birbirine karısmıstır.

Yazıcızade Ali II. Murad'a ithaf ettigi Tarih-i Âl-i Selçuk'da, Rumeli'ye giden göçmenlerin bir kısmının Halil Ece ile birlikte Karesi Iline geri döndüklerini, kalanların ise Sarı Saltuk'ın etrafında toplandıklarını kaydetmistir.


Rumeli'de Yollar ve Osmanlı Devletinin Fetih Yönleri

Rumeli'ye geçen Süleyman Pasa buradaki ana yollar boyunca akınlar yapmaga baslamıstı. Osmanlı kuvvetleri batıya, kuzey batıya ve kuzey doguya dogru ilerlerken Romalıların yaptırdıgı ve daha sonra Bizans'ın da kullandıgı yollardan yararlandılar. Bu yollar Sol Kol (Via Egnatia - canib-i yesar), Orta Kol (Via Militaris - tarik-i evsat) ve Sag Kol (Kırım - Karadeniz ticaret yolu) olarak biliniyordu.

Sol Kol; Ipsala, Gümülcine, Serez, Karaferiye ve oradan ikiye ayrılıp Tırhala ve Üsküp'e ulasıyordu. Orta kol; Çirmen, Zagara, Filibe ve oradan ikiye ayrılıyordu. Birinci yol Sofya üzerinden Nis ve Belgrat'a ulasıyor, ikinci kol Köstendil üzerinden Üsküp'e baglanıyordu.

Sag kola gelince; Bu yol Trakya'dan baslayarak Kırklareli üzerinden kuzeye dogru devam ediyor, Edirne'den gelen yolla birlesip Tunca vadisini takip ederek Istrancaların ve Balkan Daglarının dogal geçitlerinden geçmek suretiyle Karadeniz'e paralel olarak Tuna nehrine kadar ulasıyordu. Yol büyük merkezlere ulasacak sekilde bazı yerlerde ikiye ayrılarak devam ediyordu. Pravadı'dan batıya giden yol Tırnovo ve Nigbolu'ya ulasıyor, asıl yol kuzeye dogru devam ediyor ve Dobruca'dan geçip Babadag'a geldikten sonra Tuna nehrini geçiyordu. Tekrar ikiye ayrılan yolun doguya dogru devam eden kolu Kırım'a gidiyor, digeri Yas üzerinden Kuzey Denizine kadar ulasıyordu.

Sag kol, askeri anlamda orta kol kadar faal olmamasına ragmen önemini daima korudu. Bu koldan yapılan akınlar Mihal ogullarının denetiminde bulunuyordu. Istanbul'a bugday, et ve tuz saglayan merkezlerin yogunlugu bu güzergahta idi. Bugday ve kesimlik hayvanların kara yolu veya denizyolu ile baskente ulastırılması bu yolun önemini arttırıyordu. Köstence, Varna, Burgaz, Mesembria gibi sag kolun önemli limanlarından her türlü üretim baskente ulastırılıyordu.

Fetihler tamamlanınca uclarda idari, askeri ve stratejik anlamda çesitli konular göz önünde bulundurularak Sancak teskilatı kuruldu. Sancaklar askeri ve idari birim olarak Rumeli Beylerbeyliginin yönetiminde toplandı.


Osmanlı Devletinin Rumeli'de Uyguladıgı Fetih ve Iskan Siyaseti

Osmanlı Devleti, Rumeli'ye geçtigi andan itibaren yerli halkla iyi geçinme politikası uygulamıs, "istimalet" vererek yerli halkın Osmanlı'ya meyletmesini saglamıslardır. Prof. Dr. Halil Inalcık'ın tespitine göre Osmanlı padisahları bürokraside de bu prensibi uygulamıs "Reaya fukarası"nı "zi-kudret ekabire karsı" korumuslardır. Özellikle Balkanların fethinde "Toprak ve reaya sultanındır" prensibini ilan ederek yerli feodallere karsı topragı ve köylü emegini; devlet veya tımar rejiminin garantisi altına sokmuslar, yerel feodallerin yerine merkezi imparatorluk rejimini ihya etmislerdir. Balkan tarihçilerinden N. Iorga; anarsiden bıkmıs olan köylülerin Osmanlının merkeziyetçi yapısını uygun bulduklarını ve benimsediklerini kaydetmistir.

Osmanlıların Balkanlarda görünmesi ile birlikte Ortodoks halk Papalıkla Macar Krallarının Katoliklik propagandasından ve mezhep degistirmek için yaptıkları baskıdan kurtulmustur. Devlet, halkın yanı sıra Ortodoks kilisesine karsı da koruyucu bir politika gütmüs, Ortodoks kilisesinin bütün ayrıcalıklarını ve hiyerarsisini aynen tanımıstır. Kilise gibi Manastırların ayrıcalıklarını, bagısıklıklarını Hıristiyan devletler döneminde nasılsa o biçimde bırakmıs, Balkanlarda Hıristiyan dinini yok etmek isteyen tutucu bir davranıs içine girmemistir. Hatta Yıldırım Bayezid Balkan halklarından sagladıgı askerlere Anadolu Beyliklerine, Ankara savasında Timur'a karsı ordusu içinde yer vermistir.

P. Wittek; kurulusta Osmanlı Devletinin bir Uç gazi devleti karakteri tasıdıgı ve bu özelliginin ön plana çıkarılması gerektigi üzerinde durmaktadır. Ayrıca Uç Kültürünün önemli oldugunu, Osmanlının bunu çok iyi uygulayarak fethedilen yerlerde halka hos görülü davranarak onları kazanmayı basardıgını belirtmektedir. Bu yaklasım Anadolu'da ve Rumeli'de kültürün sürekliligini saglamıstır. P. Wittek özellikle Rumeli'de bu yaklasımın çok yararlı oldugunu, bazı kale ve sehirlerin zorluk çıkarmadan teslim oldugunu yazmıstır. Diger taraftan P. Wittek, Hıristiyan halkın din degistirmeye zorlanmamıs olmasında, cizye gelirinin ortadan kalkacagı için mali bir kaygı duyulmus olabilecegini ve bu yöntemle gayrimüslimlerin idari kadrolarda yer almamasının saglandıgını düsünmüs, ancak devsirme metodu içinde yetistirilen Hıristiyan çocuklarının dikey asama ile devlet hizmetinde en üst makama kadar gelebilmeleri sayesinde bunun dengelendigini görmüstür.

Osmanlı Devletinin Balkanlarda yayılmasında baska faktörler de bulunmaktadır. Devlet köylünün yanı sıra eski Rum, Sırp, Bulgar ve Arnavut feoadal beylerini devlet hizmetine alarak kazanma yönüne gitmis, onlara karsılıklı güvene dayanan görevler vermistir. Voynuk, Martolos, Eflak (ve digerleri...) gibi geri hizmet kurumları içinde hatta tımar sistemi içinde yer almıslar, vergi muafiyeti elde etmislerdir.


Rumeli'nin Iskanı

Osmanlı Devleti, fethettigi topraklarda sömürge siyaseti takip etmedigi için fetihten kısa bir süre sonra Balkan yarımadasının iskanına öncelik verdi. Gelenlerin çogunun gayesi Rumeli'yi yurt edinmekti.

Anadolu'da oldugu gibi Balkanlarda da Türklesme ve Islamlasma, birbirine paralel yürüdü. Ancak Anadolu'nun Türkler tarafından iskanı ile Rumeli'nin iskanı arasında önemli bir fark oldugu görülmektedir.

Anadolu'ya gelenler; Mogol baskısı sonucu göç eden Türkmenlerdir. Asiret reislerinin yönetiminde güvenli ortam bulabilmek amacıyla daha batıya gitmisler ve Anadolu'nun her tarafında yerlesmislerdir. Buna ragmen XV ve XVI. yüzyıllarda Dogu ve Güneydogu Anadolu'da Türk nüfusun Batı Anadolu'dan çok daha az oldugu bilinmektedir.

Anadolu'nun fethiyle birlikte dalgalar halinde Anadolu'ya gelen göçmenler önceki yasam kosullarına uygun olarak göçebe, yerlesik ve kent yasamını genellikle kendileri seçmislerdi. Selçuklu Devleti gelen göçmenleri uçlara iskan edebilmisse karsılıgında onlardan ülkenin sınırlarını savunma ve koruma görevi istemistir. Uçlara gönderilen konar göçerler çok sıkı takip edilmesine ragmen bir türlü denetim altına alınamamıs, göçerler daima devlete problem yaratmıstır. Anadolu Selçuklu Devleti; siyasi zafiyeti nedeniyle XIII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kalabalık gruplar halinde gelen göçmenleri iskan edemeyecek hale gelmistir. Buna ragmen asiret reisleri ve gaziler Anadolu'yu yurt edinip yerlesme amacı güttükleri için kendilerini güvencede hissettikleri yerlere konmuslardır. Nitekim bir süre sonra Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Mogol istilası nedeniyle Türkmen Beylikleri ayrı ayrı bagımsızlıklarını ilan etmislerdi.

Rumeli'deki yerlesme Anadolu'dakinden farklı olarak daima devletin benimsedigi resmi iskan politikasına uygun olarak gelismistir. Osmanlının Rumeli'deki iskan politikasında, Ortaçagda yaygın olan bir görüsün izleri bulunmaktadır. Buna göre devlet, fethettigi topraklara Anadolu'dan nüfus getirip yerlestirmis, bölge halkını da kolayca denetim altında tutabilmek amacıyla baska yere nakletmistir. Fethedilen topraklarda, ayaklanma potansiyeli olarak görünen kitlelere dikkat edilmis, onlar Türk nüfusun yogun oldugu yerlere tasınıp iskan edilmistir.

Osmanlı Devleti, Rumeli'nin iskanı konusunda çok dikkatli davranmıs ve iskan politikasını hassasiyetle uygulamıstır. Devlet Anadolu'da hayvanlarına otlak bulmak için mevsime göre yer degistiren konar göçerlere iskan konusunda öncelik vermeyi tercih etmistir. Böylece miri arazi haline getirilmis olan Rumeli'de, konar göçerlerin topraga baglanması, askeri sınıfa dahil olmaları, Rumeli'de nüfus ve tımarlı sipahi sayısının arttırılması aynı anda saglanmıs oluyordu.


Rumeli'ye Ilk Yerlestirilenler

Rumeli'nin iskanına öncülük edenler; Çandarlı Ali Pasa ile birlikte sag kolun fethine katılan gaziler, asiret reisleri, asiret mensupları, Anadolu yayaları, akıncılar, dervisler ve tımarlı sipahilerdi. Iskan konusu ön plana alınarak incelendiginde ilk seferin aynı zamanda bir kesif ve yurt arama seferi oldugu görülmektedir. 1388 yılında I. Murad, askeri anlamda kuzey ve kuzeydogu Bulgaristan'ın tamamını denetim altına almıs olmasına ragmen idari yönden bir islem yapmamıstı. Rumeli'nin iskan politikası Yıldırım Bayezid döneminde sancak teskilatı kurulduktan sonra uygulamaya konuldu.

Bayezid hakimiyetini fiilen hissettirebilmek için iskan siyasetini bütün Osmanlı ülkesinde uygulamıstı. Örnegin Istanbul kusatmasını kaldırırken yaptıgı anlasmanın maddeleri arasına Sirkeci'de bir Türk mahallesinin kurulması ve Kadı atanması bulunuyordu. Nitekim kısa süre sonra Göynük ve Tarakçı Yenicesi halkından Istanbul'a göçer evler nakledilmisti.

XIV. yüzyılda gaziler ve asiret reisleri, Rumeli seferlerine katılırken kahraman olarak ün yapmanın yanı sıra ekonomik güç elde etmeyi de arzu ediyorlardı. Osmanlı'ya tabi beyliklere mensup olanlar da Gaza ve ganimet niyetiyle gelenlerin arasında bulunuyordu. Gelenlerin arasında yerlesmeyi tercih edenler de vardı.

Osmanlı Devletinin kurulusunda etkin olan gaza politikası Rumeli'nin fethinde de devam etti. Asiret reislerinin, asiret üyeleri üzerindeki gücü onların toplu olarak hareket etmesini kolaylastırıyordu. Islamiyet'i benimsemis olan Türkmen gaziler kahramanlık ve ekonomik kosulların bir araya geldigi yasam biçimi içinde, Osmanlı Devletine hizmet ederken Rumeli'nin fethi ve iskanını da kolaylastırıyorlardı. Seferlerde basarılı olan gaziler tımar sahibi olup devlete daha fazla ve sürekli hizmet etmeyi umuyorlardı.Nitekim pek çogu bu emeline ulastı. Asiret reisleri ve onlara baglı olanlar dirlik sahibi olarak fethedilen topraklara yerlestiler.

Aynı tarihlerde Anadolu'da bulunan diger Türkmen Beylikleri gaza ve cihadı ön plana çıkarırken siyasal, sosyal ve ekonomik güç kazanmanın pesindeydiler. Ancak Türkmen Beylikleri Müslüman komsularına karsı cihad açma sansına sahip olmadıkları için Osmanlı devletinin basarısına ulasamadılar.

Rumeli'nin fethinde hizmeti çok büyük olan akıncılar yerlesme konusunda da öncülük etmislerdir. Akıncı Beylerinden olan Timurtas Pasa-oglu Yahsi Bey, Pasa Yigit, Yancı Bey, Kutlu Boga sefer esnasında Çandarlı Ali Pasanın en büyük yardımcıları olmuslardır. Akıncılar arasında Rumeli'de hizmet etmek için "Il ve boy" halinde karsı yakaya geçerek yerlesenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Bunlar baglı oldukları Akıncı beyleri ile birlikte hareket ediyor onlara ayrılan yörelere yerlesiyorlardı Rumeli'nin ücra yerlerinde Pasayigit, Korkud, Mihaloglu gibi akıncı gazilerin adına kurulan köyler bunu göstermektedir.

Anadolu Yaya sancakbeyi Saruca Pasa, ona baglı yaya basılarından Kara Mukbil, Pazarlı Togan, Incecük Balaban, Müstecap, Papas oglu Sahin, Kutluca, Lala Sahin 1388'de Çandarlı Ali Pasa'nın seferine katılmıslar, yayalarını birlikte götürmüslerdi. Yaya-basılar, Asiret reisleri ve birlikte gelenler toplu halde hareket etmisler, yerlestikleri yeni çevrede yalnızlık duygusu yasamamıslardır.

Orduyla birlikte hareket eden çesitli tarikatlara mensup seyh ve dervislerin cesaret verici ve olumlu davranısları yeni toprakların benimsenmesinde gazilerin ve göçmenlerin üzerindeki etkisi çok büyük olmustur. Seyh ve dervisler daha Süleyman Pasa ile Rumeli'ye geçislerinden itibaren yol kavsaklarına, derbentlere ve iskana uygun yerlere yerleserek zaviyeler kurmuslar, çevrelerini senlendirmislerdir.


Rumeli'de Yerlesmeyi Kolaylastıran Diger Faktörler

Ali Pasa Kuzeydogu Bulgaristan'da fetih hareketine devam ederken gaziler burada Türkçe konusan, oldukça kalabalık bir Müslüman ve Hıristiyan nüfusla karsılastılar. Bunların basında, hemen hemen bir yüzyıl önce Sarı Saltuk önderliginde gelip bölgeye yerlesmis olan Türkmen nüfus bulunuyordu. Asiret reisleri ve asiret üyelerinin Hacı Bektas'a ve Sarı Saltuk'a yakınlık duyması nedeniyle yeni gelenlerle yerlesik nüfus kolaylıkla bütünlesti.

Diger taraftan, o tarihte yıkılmıs olan Altınordu Devletine mensup olan Müslüman ahali henüz Kuzeydogu Bulgaristan'dan ayrılmamıstı. Altınordu halkının aynı bölgede oturması da Dobruca'nın fethini ve iskanını kolaylastırıyordu. Ayrıca Kuzeydogu Bulgaristan'da yasayan ve Hıristiyanlasmıs olan Kuman, Kıpçak ve Gagauslarların aynı dili konustuklarına sahit oldular. Onlar da Hıristiyan olmalarına ragmen Anadolu'dan gelen Türkmenler gibi samani inanç motiflerini henüz terk etmemislerdi. Bu nedenle aralarında kolayca iletisim kurabildiler. Bu suretle toplumların bir arada yasaması kolaylasmıs devletin iskan politikası ilk asamada basarıya ulasmıs oluyordu.

Daha önce belirtildigi gibi Sarı Saltuk Dobruca'da oturan bütün Türk toplumları tarafından aziz kabul ediliyordu. Ibn-i Batuta bu durumu gözlemis ve elestirel bir dille ifade etmistir. Arap gezgin 1328 yılında Babadag'da türbesini ziyaret ettigi Sarı Saltuk'un Islamiyet'e hizmetinden ve kerametlerinden söz etmis, ancak bunların bazılarının seriata uygun olmadıgını belirtmeden geçememistir.

Bizans ve Balkan Yarımadasının siyasi ve sosyal durumu Osmanlı Devletinin Balkanlardaki iskan siyasetine yardımcı olmustur. XIV. Yüzyılda Balkanlarda güçlü, merkezi bir devlet bulunmuyordu. Sırp ve Bulgar Devletleri parçalandıgı için baska güçlerin istekleri aynı yerde odaklanıyordu ve Balkanlara sahip olmak istiyorlardı.

Batı kilisesi ile eskiden beri anlasamayan dogu kilisesi, siyasi iktidarının yanı sıra dini iktidarını da kaybediyordu. Iki kilise arasında düsmanlık hızla artıyordu. Italyan sairi ve hümanist Pétrarque (1304 - 1380) Papa Urbain V.'e (1362 - 1380) yazdıgı bir mektupta; "Türkler yani Osmanlılar sadece düsmandırlar, Rafızi Rumlar ise düsmanlardan daha beterdir. Osmanlılar bize karsı o kadar kin beslemezler, çünkü bizden o kadar korkmazlar. Halbuki Rumlar bütün ruhları ile bizden korkar ve nefret ederler" diyordu. Bu fikrin siyasi temsilcisi olarak Katolik Macar kralı siyasi ve dini olarak Balkanlarda yayılmak istiyordu. Halk, dini baskıdan uzak yasayabilmek için Balkan yarımadasının kuzeydogusundaki bos ve tehlikeden uzak yerlere göç etti. Nitekim bu ortamda Ortodoks olan yerli ahali Osmanlı akınlarına tepki göstermiyor, onları kurtarıcı gibi görüyordu. Machiel Kiel, Constantin Jiricek'e dayanarak, Osmanlıların kesin fethinden sonra bölgenin huzura kavustugunu belirtmektedir.

Osmanlı Devletinin Rumeli'de takip ettigi iskan siyaseti daha baslangıçtan itibaren bir yagma hareketi olmayıp yerlesmek ve yurt edinmek amacını tasıyordu. Bu siyaset, gelecege dönük bir yerlesme yogunlugu tasıdıgı için basarılı olmustur. Göçmenler Rumeli'ye yurt edinmek üzere geldiklerinden geri dönmeyi düsünmüyorlardı. Süleyman Pasa, Gazi Fazıl Ece, Yakub Ece gibi Rumeli fatihlerinin mezarlarının Gelibolu yarımadasında olması da onların Rumeli'de yerlesmesini manevi olarak kolaylastırıyordu.


(Devamı var...)

nzlhan
01-01-08, 09:53
IX. Saruhan-Ilinden Sag Kol'a Göç ve Sürgünler

Osmanlı padisahları ve devlet adamları Anadolu'nun insan kaynagını çok iyi tanıyorlardı. Öncelikle, hareket yetenegi yüksek olan göçerleri ele aldılar. Toplumun huzuru bakımından bu karar son derece önemliydi. Sipahi, yaya, müsellem, vakıf gibi bir kuruma baglı olan ve vergisini ödeyen yerlesik nüfusun hukuki durumu degistirilmedi. Batı Anadolu'da kalabalık olan Yürük grupları arasında ilk göçürülenler Karesi Bölgesinde konaklayanlar oldu. Bunlar daha Süleyman Pasa tarafından Gelibolu'ya iskan edilmislerdi (1356-1357). 1374-75 yıllarında Lala Sahin Pasa Drama, Serez ve Karaferya'yı fethettikten sonra Saruhan' daki göçerlerin bir kısmı buraya nakledildi.

Yıldırım Bayezid Batı Anadolu harekatı sırasında (1390) Saruhan Beyligini Osmanlı topraklarına dahil etti. Padisah buradaki nüfus yogunlugunu azaltmak ve fethedilen bölgenin nüfusunun yerini degistirmek gelenegine uyarak Saruhan bölgesinde oturan Yürükleri Rumeli'ye geçirdi. Bu durumda Saruhan ili, Karesi'den sonra göç veren ikinci bölge oldu.

Osmanlı Devleti, Türkmen Beyliklerinin topraklarını fethettikçe beylik mensubu olan yerlesik ve göçerlerle önemli sorunlar yasamıstır. Bunlar kendi beylerinden uzaklasmak istememisler, Osmanlıyı benimsememislerdir. Bu durum daha sonraki yüzyıllarda da devam etmis, her biri Saruhanlı, Dülkadirli, Karamanlı olarak kalmaga devam etmistir. Bu nedenle Osmanlı sınırları içinde yer almalarına ragmen Batı Anadolu'daki Türkmen beyliklerinin topraklarında oturan halk bir süre sonra Osmanlı Devleti için sorun olmus ve bu durum devam etmistir. Çok yogun biçimde göçebe nüfus barındıran bölgede asiret gelenegi hakimdi ve asiret mensupları merkezi otoriteyi kabul etmek yerine kendi asiret reislerinin sözlerinden dısarı çıkmak istemiyorlardı. Yıldırım Bayezid, göçerleri verimli ve genis Rumeli topraklarına göndererek çözüm üretmek istedi. Devlet, Osmanlı hizmetine girmis olan Anadolu Beylikleri yöneticilerini de Rumeli'de çesitli görevlere tayin ederek bir taraftan onları onurlandırmıs diger taraftan eski hakimiyet alanlarından uzaklastırmıs oldu. Anadolu'da Türkmen Beylikleri Osmanlı sınırına dahil olduktan sonra uyum saglayamayan beylik halkı zaman zaman Rumeli'ye geçirilerek iskan edildi.

Kronikler, genellikle Saruhan'dan sol kola yapılan göçlerden söz etmekte, sag kola yapılan göçlerin üzerinde durmamaktadır. Sag koldaki iskan hareketi daha Rumeli Beylerbeyi Lala Sahin Pasa ve Kara Timurtas Pasanın askeri faaliyeti sırasında baslamıstı. Buna ragmen Saruhan ilinden sag kola göç ancak Osmanlı Devleti Saruhan Beyligine sahip olduktan sonra yogun sekilde gerçeklesti. Önce gelenler daha ziyade askeri faaliyet içinde yer almıs olan beylik mensuplarıydı.


Yıldırım Bayezid'in Sürgün Emri ve Uygulanması

Yıldırım Bayezid 1390 yılında Saruhan Ilini topraklarına ilave ettikten sonra oglu Sehzade Ertugrul'u buraya Sancakbeyi tayin etti. Saruhan bölgesi; göçerlerin çok yogun yasadıgı bölge olması, asiretlerin otorite tanımaz olması, öte yandan tuz yasagına uymamaları Yıldırım Bayezid'in yeni fethettigi bölge halkı için sürgün kararı almasına neden oldu. Babasının emri ile Sancakbeyi olan Sehzade Ertugrul Çelebi sürgün uygulamasını baslattı. Kroniklerde verilen bilgiye göre Sehzade Ertugrul; "Kavmin ulusu Pasa Yigit Bey" baskanlıgında göçerleri Filibe yöresine gönderdi.

Asık Pasa-zade sürgün olayının onur kırıcı oldugunu, ancak bir yerin imarı ve mamur hale gelmesi için bu yöntemin padisahlar tarafından uyguladıgını hüzünlü bir ifade ile anlatmıstır.


Kanundur padisahlar sürgün ede / Ki yani bir dahi El mamur ede,
Ve gerçe incünür halk ol seferden / Bu tanrı takdiridir dahi ne de,
Gözetsen takdiri hos muti olsa / Olur rahat ki ol nasibüm ede.


Sehzade Ertugrul'un vefatından sonra Saruhan sancakbeyi olan Sehzade Süleyman zamanında da Saruhan ilinden Rumeli'ye sürgün seklinde büyük çaplı göç hareketi gerçeklesti. "Göçer evler" bizzat Yıldırım Bayezid'in emri ile sehzade tarafından gönderiliyordu. Sürgün göçmenler bütün Rumeli'ye yerlestirildi.

Kroniklerde Sag Kol'a yapılmıs olan sürgün ve iskana deginilmemis olmasına ragmen Rumeli'nin haritası sayılan bir Tapu Tahrir Defterinde sürgünler hakkında genis bilgi bulunmaktadır. Kanuni döneminde düzenlenmis olan bu defterde Sag Kolda yer alan Aydos, Pravadı, Varna, Hacı-oglu Pazarı kazalarında bulunan köylere Saruhan ilinden kaçar hane sürgünün yerlestirildigi kaydedilmistir. Bu bilgi, Saruhan bölgesinden Sag Kol'a da yogun nüfus nakli oldugunun açık isaretidir. Sürgünler genellikle 10 haneyi geçmeyen gruplar halinde yerlestirilmistir. Bazı hallerde köy ve mezralara iskan edilenler birlikte yazılmıs, bu durumda dahi iskan edilen hane sayısının toplam 14 - 15 haneyi geçmedigi görülmektedir. Saruhan ilinden ilk gönderilenler daha önce belirtildigi gibi ilk göçmenler disiplinsiz davranısları ve yörede uygulanan "tuz yasagına" karsı çıkan göçerlerdi. Devlet bu yöntemle bir taraftan Batı Anadolu'daki nüfus yogunlugunu azaltıp asayisi saglarken öte yandan Rumeli'nin iskanı ve senlendirilmesi isini gerçeklestirmis oluyordu.

Sag koldaki iskan yerleri toponimik olarak incelendigi zaman köylerin adlarının Saruhan'daki yerlerin adı, çesitli su kaynakları ve sahıs adları ile dogrudan iliskili oldugu görülmektedir. Kara Murad Pınarı, Ak Kuyu, Osman Pınarı, Yunus Pınarı... gibi.


Sag Kolda Sürgün Zeameti

Adı geçen Tapu Tahrir Defterinde Sag kola yapılan sürgünlerin hukuki statüsü ve uymaları gereken kanun maddeleri açıkça belirtilmistir. Sag kolun en büyük sancaklarından olan Silistre sancagının Pravadı kazasında 1025 sürgün hanesinin baglı oldugu ayrı bir idari birim kurulmustur. Burası "sürgünler zeameti" adı ile kayda geçirilmistir. Kayıtta "Zeamet-i sürgünan ki, zikrolunan taife bundan evvel Anadolu'dan Dobruca'ya sürgün gelüb, çiftlüsünden on iki ve çiftsüzünden altısar akça ve yüz koyundan bir koyun vermek vaz'olunub sair avarrız-ı divaniyeden muaf ve müsellem olalar, deyu defter-i köhnede mukayyed olınub ellerinde selatin-i maziyeden ve padisahımız sultan Selim Sah e'azzallahü ensarehu hazretlerinden müteaddit hükümleri oldugu..." açıklanmıstır. Sürgünler prensip olarak aynı köyde yogunlasamayacagına göre çesitli köylere dagıtılmıs olmaları dogaldır. I. Selim (1512 - 1520) devrinde düzenlenmis olan Silistre kanunnamesinde, sürgünlerin haklarının "benim sürgünümdür" diyerek Sürgün Subasısı tarafından korunacagı belirtilmistir. Kanunnamede açıklandıgına göre bir göçmenin sürgün taifesinden sayılabilmesi için Anadolu'dan gelmis olması ve hakiki sürgünün akrabasından bulunması gerekiyordu. Rumeli'den gelenlerle kafir iken Müslüman olup sürgünlere katılanların sürgünlere tanınan haklardan yararlanmasına izin verilmiyordu. Sürgün akrabası olmayanların hangi tımarda yerlesmisse oradan ayrılması olanaksızdı. Açıkça görüldügü gibi sürgün konusu tamamen devlet denetiminde bulunuyordu. Pravadı merkezli Sürgün Zaim'liginin sorumlu kisisi Sürgün Subasısıydı.

Rumeli'nin iskanı XIV. Yüzyılın ortasında baslamıs, ancak kısa zamanda tamamlanamamıstır. Devlet iskanı önce Balkanları senlendirmek amacıyla baslatmıstır. 1444 yılında Varna savasından önce bölge Haçlı orduları tarafından tamamen yakılıp yagmalanmıstı. Türkler bölgeye yerleseli henüz yarım yüzyıl bile olmamısken köylerini terk etmek zorunda kalmıslardı. Savas bitip geri döndüklerinde köylerinin izini bile bulamamıslardı. Varna savasını takip eden yıllarda Kuzeydogu Bulgaristan'a yeniden nüfus nakline baslandı.

Daha sonraki yıllarda Anadolu'daki bazı ayaklanmaları bastırmak ve muhalif toplulukları dagıtmak, aynı hareketi tekrarlayacak nüveyi yok etmek amacı ile topluluklar sürgün seklinde Rumeli'ye gönderildi. Uygulanan yöntem ne olursa olsun Kuzeydogu Bulgaristan'ın kırsal kesiminde Türk nüfusun yogunlugu artmıstır. Kentlerde Türklerin sayısı, oran olarak kırsal kesimin gerisinde kalmıstır. En yogun iskan bölgesi Dobruca ve Deliorman olmustur.

II. Bayezid zamanında yapılan sayımda, takip eden yüzyıllardaki kayıtlarda veya XIX. yüzyılda yapılan nüfus sayımlarında özellikle Balkanların kuzey-dogusunda, Dobruca ve Deliorman'da bulunan köylerin tamamına yakınının Türkçe adlar tasıdıgı görülmektedir. Tuna nehri ile Balkan Dagları arasına yerlestirilen ve geri hizmet kurumu olarak Yürükler yörede Türk ve Müslüman nüfusun yogunlugunu daha da arttırmıstır.

Rumeli'ye gelenlerin tamamı sürgün seklinde gelmemistir. Askeri bir hizmet olan Yürük Teskilatı içinde tayin edildikleri yerlere gelenler oldugu gibi çevre kosullarının degismesi ile göç etmek zorunda kalanlar da olmustur. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanmaları, Sahkulu Ayaklanması ve Saruhan Bölgesinde suhte ve celali olayları sırasında da halk köyleri bosaltmıstı. Bunların arasında da Rumeli'ye göç edenler olmustu. Bütün iskanlar ve Anadolu'dan Rumeli'ye dogru olan nüfus hareketi göz önüne alındıgında Balkanlara Türk nüfusun iskanının sürekli oldugu sonucu ortaya çıkmaktadır. Vaktiyle Anadolu'ya gelen göçmenler Anadolu'yu garipler sıgınagı, rahat yuvası, kimsesizlerin diyarı saymıslardı. Simdi göçmenler için Rumeli aynı anlamı tasıyordu.

Çandarlı Ali Pasanın seferinden sonra Sag Kol'da askeri faaliyet tamamlanmıs (1388), Çanakkale Bogazından Tuna Nehrine kadar genis ve bereketli topraklara sahip olunmustu. Bu toprakların büyüklügü Osmanlının Anadolu topraklarından çok daha genisti. Ancak bos alanların nüfuslandırılması gerekiyordu.


Saruhan Köylerinden Sag Kol'a Iskan

Sag Kol'daki köyler incelendiginde köy adlarının çogunun Saruhan Ilindekilerle aynı adı tasıdıgı görülmektedir. Köy adlarını üç baslık altında toplamak mümkün olmaktadır. Birincisi Saruhandakilerle aynı baba, dede ve seyhlerin adını tasıyanlar, ikincisi Saruhan Beyliginin ünlülerinin ve asiretlerin adını tasıyanlar ve son olarak çevre kosullarından ve su kaynaklarından etkilenerek konulan adlardır.

A - Baba, dede ve seyhlerin adını tasıyan köyler: Pek çogu unutulmus veya bunlara Bulgarca ad verilmis olmasına ragmen, halen Sag kolda bulunan köy adları arasında baba, dede ve seyhlere adanmıs çok sayıda köy bulunmaktadır. Kozluca Baba, Hüssam Dede, Mentes Baba, Sindel Baba, Pir Can Baba bunlar arasında sayılabilir. Günümüzde hemen hemen hiç bir köyde tekke ve türbe izine tesadüf edilmemektedir. Tekke Kozluca gibi "tekke" adını korumus olan köyler arasında bile, köylüler Tekke kelimesinin niçin korunmus oldugunu bilmemektedir.

Bu köyler için pek çok örnek bulunmaktadır. Bir kaza merkezi olan Kozluca, Tavsan Kozluca ve Tekke Kozluca. Saruhan Ilinde bulunan Kozluca Baba'ya manevi olarak adanmıs yerlesim yerleriydi. Yogun olarak Saruhanlıların iskan edildigi yerde; kaza merkezine bes ila on kilometre mesafede iki tane daha Kozluca köyünün bulunması Kozluca Baba ile manevi bagı olan yürüklerin yeni topraklarıyla daha kolay bütünlesmesini saglamıstır. Kutsal saydıkları ve geldikleri yerleri kesin olarak belirterek sürgün ve göçün yıpratıcı ve yalnızlık duygusundan kurtulmuslardır. Anadolu ve Rumeli Eyaletinde söz konusu kaza ve köylerden baska Kozluca Baba'ya adanmıs çok sayıda köy bulunmaktadır.

Hüssam Dede köyüne ise Manisa'da Muradiye camii vakıfları arasında bulunan Hüssam Dede köyünden gelenler yerlestirilmistir. Her iki köy de adını Hüssam Sah'tan almıstır. Iskan tarihinde seyhlerin önemini göstermesi bakımından son derece dikkat çekici bir örnektir.

Küçük Abdal tarafından kaleme alınan menakıbnameye göre Kalenderi seyhlerinden olan Otman Baba'nın asıl adı Hüssam Sah'tır. Menakıbnameye göre Otman Baba H.780 / 1378 tarihinde dogmustur. Bazılarının Gani Baba, Hüssam Dede de dedikleri Hüssam Sah H.883 / 1478'de yüz yasını geçtigi halde ölmüs, öldükten sonra hilafet "Ibrahim-i sani" de denilen Akyazılı Sultan'a geçmistir.

Rivayete göre Otman Baba daha çok gençken, Timur'un Anadolu'yu istilası sırasında Anadolu'ya ayak basmıs, Germiyan ve Saruhan havalisinde uzun süre dolasmıs ve hatta II. Mehmed'in sehzadeligindeki Manisa valiligi sırasında burada bulunmustur. Yaz aylarında Gelibolu'dan Dobruca'ya kadar kasaba ve köylerde dolasarak kurban topladıgı bilinmektedir. Otman Baba bazı yıllar kıs aylarını Varna'daki zaviyesinde geçiriyordu. Bu zaviye; Hüssam Dede köyü ile komsu olan Batova köyünde bulunan ve daha sonra Akyazılı'nın adı ile anılacak olan zaviyedir. Hüssam Dede ile ilgili bilgiler ısıgında Anadolu'dan Rumeli'ye göç incelendiginde, Rumeli'ye göçün XV. yüzyılın ikinci yarısında da devam ettigi görülmektedir.

Hüssam Dede ile iliskisi nedeniyle Akyazılı Sultan Tekkesine deginmek gerekmektedir. Akyazılı Sultan Tekkesi, Kozluca Kazasının Hüssam Baba köyüne sınır olan Üsenli köyünden geçen Botova nehrinin olusturdugu vadinin yamacında yer almıstır.

Evliya Çelebi 1652'de tekkeyi ziyaret ettigi zaman menakıb'den yararlanarak Akyazılı Sultan'ın hayatı, kisiligi ve tekke hakkında genis bilgi vermistir. Akyazılı'nın Ahmed Yesevi'ye baglı ve Hacı Bektas Veli halifelerinden oldugunu, önce Bursa'ya daha sonra Rumeli'ye gittigini belirtmis, yüz yıl kadar yasadıktan sonra II. Murad zamanında öldügünü kaydetmistir.


KAYNAK: (Çalıntı :)) http://www.balkanlar.net/index.php?i...y_view&iden=20

nzlhan
01-01-08, 10:09
JÖN TÜRKLER

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti'nde, batı tarzı idare ve fikirlerin gelisip yayılması için çalısanlara verilen isim.

"Yeni Osmanlılar" veya "Genç Türkler" de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların verdikleri Fransızca "Jeunnes Turcs" adıyla meshur olmuslardır. Bu tabir, umumî olarak, o yıllarda Avrupa'da politika, fikir ve edebiyatta asırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise, ilk defa Mustafa Fazıl Pasanın yayınladıgı bir mektupta, "Yeni Osmanlılar" karsılıgı olarak kullanılmıstır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek, Türkçe'ye yerlestirilen bu tabir, uzun süre, Osmanlı topraklarında yetisen, devlet idaresine karsı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmustur.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız Ihtilâlinden sonra Avrupa'da süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından, 1865'te, gizli bir teskilât olarak, Istanbul'da kuruldu. Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı Ismail Pasa, veraset usulünü degistirerek, kardesi Mustafa Fazıl Pasayı bütün haklarından mahrum etti. Ikbal küskünü olan bu pasa, Abdülaziz Han'a ve üst kademe devlet adamlarına düsman kesildi. Intikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve baslarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi.

Mustafa Fazıl Pasanın, Abdülaziz Hana hitaben, Paris'te yazdıgı ve küstahça ifadelerin yer aldıgı mektup, 1867'de Türkçe'ye tercüme edilerek, Tasvîr-i Efkâr Gazetesi'nde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dagıtıldı. Mektup, mesrutiyet fikirleri ve mesrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle, Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karsı agır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde, Mustafa Fâzıl Pasa tarafından Paris'e çagrılan Jön Türkler, onun maddî destegiyle, Avrupa'da genis bir yayın faaliyetine giristiler. Bu yayınların biri sönüp digeri açılıyor ve sayıları çogalıyordu. Jön Türkler, bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli baslı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı seyleri tekrarladılar. Namık Kemal, Ali Süâvî ve Ziya Pasa gibi meshur isimlerin, kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, "Osmanlı Devletine mesrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi" seklinde özetlenebilir. Bunların saglanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çogu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve Ingiltere ziyaretleri esnasında, Padisahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Pasa, maksadına kavusup aralarından ayrıldı. Padisahın bu ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve Ingiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çesitli Avrupa sehirlerinde dolastılar. Bir kısmı Istanbul'a dönüp Padisahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Mesrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, Ikinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.

Bundan sonra, yurt içinde ve dısında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları, sayıları yüze varan dergi ve gazete ile, Ikinci Abdülhamid Hanın sahsında devlete karsı kesif bir propagandaya girisen Jön Türkler, sıkı bir is¸birligi içinde oldukları Fransız ve Ingiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim, 4 Subat 1902'de Paris'te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis'in evinde yapıldı. Bu kongreye, Osmanlı Devletinin hakim oldugu hemen her bölgeden çagrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı, Osmanlı Devletine karsı olmaktan ibaretti. Bunun dısında, aralarında hiçbir bag ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar, aralarındaki sen-ben çekismesi sebebiyle, kongreyi basarısız bir sekilde sona erdirdiler. Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, baska hiçbir noktada birlik olamadılar.

27-29 Aralık 1907'de yine Paris'te toplanan Ikinci Jön Türk Kongresine; Ittihat ve Terakki, Prens Sabahattin'in Tesebbüs-i Sahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında, Ermeni Tasnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en agır ithamlar yapıldıktan sonra, Iran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya'daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin, devlete karsı olan isyanlarının desteklenmesine, diger gizli cemiyetlerin birlestirilerek, ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde, ön planda mesrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da, her grup ve sahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl, hiç degilse muhtariyet kapmak, sahıslar ise sahsî hırs ve arzularını tatmin etmek pesindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise, devletin yıkılısını hızlandıran belli baslı sebeplerden olmustur. Batı dünyası karsısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meshur olmak, hattâ Mithat Pasa'da oldugu gibi, kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla, eskıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle isbirligi yapmaktan çekinmemeleri, bu faaliyetlerin en acı tarafı olmustur. Netice olarak, Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaslarla yok etmisler, çıkarılan idaresizlik, kargasa ve savaslar ortamı içinde, milletin felâketini hazırlamıslardır. Birinci Dünya Savası, Jön Türk faaliyetinin Türkiye'de sonu olmus, daha önce yaptıkları gibi, yine yurt dısına kaçmıslardır.


Kaynak: http://www.dallog.com/kavramlar/jonturk.htm

nzlhan
01-01-08, 10:11
JÖN TÜRKLER

"Bizim Jön Türkler hayalperesttirler. Çünkü bizde Kanuni Esasi'yi mesruti hükümeti ilan etmek, umumi bir kargasalıgı davet etmek, herkesi birbirine düsürmek demektir. Bu, bütün Osmanlı Imparatorlugu'nu sarsar. Ingilizler'in, her vesileyle Jön Türkler'i tutmaları dikkat çekicidir ve bizim memleketimizde Kanunu Esasi'yi getirmek için ellerinden geleni yaparlarken aynı seyi Hindistan için reddetmektedirler. Halbuki Hindistan'ın umumiyeti bizimkine benzemektedir. Orada herseyden evvel kast teskilatını yok etmek icabeder.

Orada da bizimki gibi Müslüman, Hıristiyan, Budist, Brahman gibi gayrimütecanis kitlelerin aynı mecliste beraber çalısmaları pek güçtür."

Osmanlı Devleti'ni çok yakın takibe alan ve her defasında fitne ve fesatlarla kadın ve para ile yöneticileri elde etmeye ve gayri Müslimleri aleyhte kullanmaya çalısan Ingilizler, Mesrutiyet'in iyi bir sekilde isleyisinin de kendi felaketleri olacagını bilmekte idiler. Bunun için her türlü hile ve desise ile Osmanlı'da siyasi istikrarı baltalamaya çalısmıslardır.

Ingilizler bu nedenle Jön Türkleri, kendilerine muhalif olan Sultan Abdülaziz ve Abdülhamid hanın politikalarını bertaraf etmek için desteklediler. Ingilizler Birinci ve Ikinci mesrutiyeti etkisiz hale getirmeyi basarmıslardır.

Ikinci Mesrutiyet sonrası 31 Temmuz 1908'de Ingiliz Dısisleri Bakanı Edvvard Grey, Istanbul Büyükelçileri G. Lowther'e gönderdigi bir telgrafta: "Sayet Türkiye Anayasa'yı tam olarak ayakta tutar ve kendisi de kuvvetlenirse bunun sonuçları bizim simdi göremeyecegimiz kadar uzaklara gidebilir. Bu hareketin Mısır'daki tesiri inanılmayacak kadar büyük olacaktır. Kendisini Hindistan'da hissettirecektir. Biz simdiye kadar idaremiz altında bulanan Islamlara kendi dinlerinin baskanı olan milletin (Türkler'in) kötü bir despot tarafından idare edildigini söylüyorduk. Halbuki biz idare ettigimiz Islamlar için iyi bir despottuk ve bizim idaremiz altında daha mesuttular. Zira bu insanlar mukayese imkanına sahip degillerdi. Dolayısıyla farkın kendi lehlerine oldugunu kabule hazırdılar. Fakat simdi Türkiye bir anayasa yapar, parlamento kurar ve hükümet seklini degistirirse; Mısırlılar da bir anayasa isteyeceklerdir. Bizim bu kuvvete karsı koymamız çok güç olacaktır. Sayet Türkiye'de anayasa iyi isler ve Türkiye'de isler iyi giderse Mısır'da ayaklanmalar olacaktır. Bu vaziyette bizim durumumuz çok garip kaçacaktır. Biz asla ne Mısır halkıyla ne de Türk hükümetiyle mücadeleye girmeyecegiz. Bizim mücadelemiz Türk halkının hisleriyle olacaktır. Bunu, yakın veya uzakta çok dikkatli ele alınacak bir konu olarak veriyorum. Bu hususun haricinde bütün reform hareketlerini tutar görünün ve bana bilgi verin."

Ingiliz casusu Fitz Maurice de 25 Agustos 1908 tarihindeki Londara'ya gönderdigi raporunda, aynı endiseleri dile getirmis, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ındaki gayri Müslim mebusları tavlayarak 2. Mesrutiyet'in isleyisini baltalamaya çalısmıstır.

KAYNAK: http://home.arcor.de/abdulhamidhan/l...ntuerkler.html

nzlhan
01-01-08, 10:16
PADISAH 2. ABDÜLHAMİT

Osmanlı padisahlarının 34.sü ve Islam halifelerinin 99.su.

Saltanatı: 1876-1908
Babası: Abdülmecid Han - Annesi: Tir-i Müjgan Sultan
Dogumu: 21 Eylül 1842 - Vefatı: 10 Subat 1918

Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızcayı mükemmel bir sekilde ögrendi. Amcası Abdülaziz Han onu Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Abdülaziz Han'ı tahttan indirip sehit ettiren, böylece Osmanlı Devleti'nde idareyi ele geçirin batı kuklası bazı pasalar, V. Murat'ın suurunun bozulması üzerine, devlet islerine karısmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracagı kanunlara göre hareket etmesi sartıyla, Abdülhamid Han'ı sultan ilan ettiler.

Tahta çıktıgında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın esigindeydi. Karadag ve Sırbistan'da savas aleyhimize dönmüs, Bosna-Hersek ve Girit'te ayaklanmalar çıkmıs, mali kriz son haddine varmıstı. Bu arada sadrazam Mithat Pasa ve arkadaslarının istegi üzerine 23 Aralık 1876'da Birinci Mesrutiyet ilan edildi. Ancak gayrimüslimlerin dahi yer aldıgı Meclis-i Mebusan'ın ilk isi Rusya'ya harp ilanı oldu. 93 harbi diye tarihe geçen bu savas, Osmanlı Devleti için tam bir felaket getirdi. Ruslar Istanbul önlerine kadar geldi. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan'dan Istanbul'a hicret etti. Mütareke isteyen Sultan Abdülhamid, ilk is olarak devleti parçalanma ve yok olma yoluna dogru götüren Meclis-i Mebusan'ı kapattı (13 Subat 1878) ve devlet idaresini eline aldı. Ayastefanos antlasması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum'u kaybediyordu. Ancak Ingiltere ile anlasan Abdülhamid Han, Kıbrıs'ın idaresini onlara bırakmak sartıyla, yeniden topladıgı Berlin Konferansı'nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip oldu.

Abdülhamid Han büyük meseleler karsısında bunalan Osmanlı Devleti'ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetti. Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile egitim ve ögretim seferberligi baslattı. Çogu sahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çesme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile dösedi. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya baslamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte asan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçecegini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular.

Yahudilerin Filistin'de bir cumhuriyet kurma tesebbüslerinin karsısına çıktı. Onların Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındıgını, asla terk edilemeyecegini sert bir dille bildirdi. Filistin topraklarının yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri aldı. Dogu Anadolu'da Ermeni hareketlerine karsılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asayisi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekistirdi.

Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti'ni parçalamanın ve Islam'ı yok etmenin mümkün olmadıgını gören bütün iç ve dıs düsmanlar bu Türk hakanına karsı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan'ı gözden düsürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diger taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" seklinde ortaya attıgı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.

Bu arada Padisah'ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, Ittihat ve Terakki mensuplarını kıskırtarak 23 Temmuz 1908'de Ikinci Mesrutiyeti ilan ettirdiler. Böylece otuz yıl durmus olan facialar tekrar basladı. 31 Mart Vakası sebebiyle Ittihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik'e gönderildi (27 Nisan 1909). 10 Subat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat eden Abdülhamid Han'ın naası Çemberlitas'ta dedesi Sultan II. Mahmut'un türbesindedir.

II. Abdülhamit Han'ın güzel ahlakı, dine olan baglılıgı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çoklugu, milleti için gece-gündüz çalısması, düsmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorlugun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettigine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadogu'da hala huzur tesis edilememis olup, Arap alemi siyonizmin oyuncagı haline gelmistir.

Vaktiyle Ittihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han'a düsmanlık eden Filozof Rıza Tevfik ve Süleyman Nazif pismanlıklarını asagıdaki siirleri ile dile getirmislerdir.


Tarihler adını andıgı zaman,

Sana hak verecek hey Koca Sultan,

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasî Padisahına.

(Rıza Tevfik)

-------------------------------------------------------

Padisahım gelmemisken ya da biz,

Iste geldik senden istimdada biz,

Öldürürler baslasak feryada biz,

Hasret olduk eski istibdada biz.

(Süleyman Nazif)

*******

Kaynak: http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=159

nzlhan
01-01-08, 10:25
Kaynak: http://www.atam.gov.tr/index.php?Pag...k&IcerikNo=889

Mustafa Kemal Atatürk, asla kurucularından, Umumî Merkez üyelerinden, yönetici liderlerinden, mebus veya nazırlarından biri olmadıgı Ittihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli kurulus döneminde, Kolagası rütbesindeyken kısa bir süre üyesi bulunmustur. Kongresi'ne katılmıs ve daha baslangıçta askerlerin politikadan uzak kalmaları teklifi ile Ittihat ve Terakki yapısını ve asker liderlerini elestirmistir. Metot ve prensiplerine karsı koydugu; vatan ve millete zarar getirilmelerini önlemege çalıstıgı, uyarmalarına kulak asmayan liderleriyle mücadele ettigi ve nihayet Istiklâl Mahkemesi'nde son tasfiyesini yaptırdıgı Ittihat ve Terakki Fırkası hakkında Atatürk'ün son hükmü sudur: Ittihat ve Terakki vatansever bir kurulustur, kusurları, yanlısları ve zararları olmustur. Ama vatanseverligi, tartısmaların üstündedir.

***

Mustafa Kemal (Atatürk) bu partinin kurucusu degildir. Kurucu ve liderlerinden çok sonra bu cemiyetin saflarına katılmıstır. Ilk gününden baslayarak Ittihat ve Terakki'nin iç ve dıs politikasını siddetle yermis ve uyguladıgı baskın, adam öldürme gibi hukuk, kanun dısı kanlı terör metotlarını siddetle elestirmis ve reddetmistir. Uyarmaya çalıstıgı liderlerin umursamazlıkları üzerine de bunlara karsı, arkadası Ali Fethi ile bir muhalefet kanadı olusturmustur. Nihayet Enver Pasa basta, Ittihat ve Terakki lider kadrosunu yurttan kaçıslarına kadar, hatta kaçtıktan sonra da tekrar yurda girmek ve Millî Mücadele liderligini ele geçirmek tesebbüsleri üzerine de bunlarla yazılı, sözlü ve fiilî mücadelelerini sürdürmüs Mustafa Kemal'in Ittihat ve Terakki Fırkası ve liderleri ile olan iliskisi, insafla ele alınmalıdır.

***

Unutulmamalıdır ki, Mustafa Kemal (Atatürk) hiçbir zaman Ittihat ve Terakki'nin kurucularından olmamıstır. Kendisine yeminle söz vererek Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin Selanik Subesi'ni kuran yakın arkadasları, daha sonra Ahmet Rıza, Talât ve Doktor Nâzım Beylere katılarak Ittihat ve Terakki kurucusu ve ilk üyeleri olmuslardır. Mustafa Kemal, bu baslangıçtaki olup bitenlerden habersizdir. Ögrenince de, en yakın arkadaslarının vefasızlıklarına ugramıs, oyunlarına gelmis oldugu için arkadaslarına ve bunların katıldıgı Ittihat ve Terakki'ye küsmüstür.

***

ZeRReN
01-01-08, 12:04
Atatürkün ilk öğretmeni..Şemsi Efendi (1852-1917)


Türkiye’yi yönetirken ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak istediği Türk milletine önderlik ederken eğitim, öğretim ve öğretmenlere çok önem veren ve özel bir ilgi gösteren Atatürk’ün yetişmesinde, görmüş olduğu eğitim ve öğretim yanında ders aldığı öğretmenlerinin de yeri ve rolü büyüktür. Onun ilk ve orta öğrenimindeki öğretmenleri arasında ilkokul öğretmeni Şemsi Efendi, askerî rüşdiyedeki Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey, askerî idadideki kitabet öğretmeni Mehmet Asım Efendi, tarih öğretmeni Topçu Kolağası Mehmet Tevfık Bey ile askerî rüşdiyedeki öğretmeni Osman Tevfık Bey hatıra başta gelen isimlerdir.

Her insan gibi Atatürk’ün de fikir yapısının oluşmasında ilk etkide bulunanlar, ailesi ve öğretmenleri olmuştur. İşte bu öğretmenlerin birincisi olan Şemsi Efendi, Türk eğitiminde başardığı işler yanında, çocukluğundan itibaren onun hayatına yön vermesi bakımından da büyük bir öneme sahiptir.

Şemsi Efendi’nin hayat hikâyesinin yazılmasının bir ihtiyaç olduğunu ilk defa 1943 yılında Ali Canib Yöntem ifade etmiş olmakla beraber onunla ilgili ilk biyografik bilgilere daha 1912’de Osman Şevki Efendi’nin neşrettiği bir ders kitabında rastlanır. Bundan sonra 1938’de Emekli Korgeneral Galip Pasiner, Şemsi Efendi ile ilgili hatıralarını bir gazetede yayınlamıştır. Osman Şevki Efendi’den hareketle Faik Reşit Unat 1963’te, herhangi bir dipnotu vermeksizin ve İsmail Eren ise 1967’de Osman Şevki’yi belirterek birer makale kaleme almışlardır. Son olarak da 1981 yılında Yahya Akyüz, Pasiner ve Unat’ın ifadelerini esas alarak bir senteze varmaya çalışmıştır. Ancak Şemsi Efendi ile alâkalı söz konusu makalelerde arşiv belgelerine ve salnamelere hiç yer verilmemiştir.

Bu yazıda resmî belge ve yayınlar yanısıra diğer kaynaklardan da yararlanma yoluna gidilmek suretiyle hem Şemsi Efendi’nin hayat hikâyesi ve eğitimci kişiliği, hem de Atatürk’ün ilk eğitimini nasıl bir öğretmen ve okuldan almış olduğu daha açık bir biçimde ortaya konmaya çalışılacaktır.

HAYATI

Şemsi Efendi, 1852 yılı civarında doğdu. Fakir bir ailenin çocuğu olarak o, eğitim ve öğrenimi süresince karşılaştığı her türlü güçlükle mücadele etmesini bilmiş ve önce ilköğrenimini ardından da 1867 yılında 15 yaşlarında iken Tanzimat döneminin modern eğitim kurumlarından biri olan rüşdiyeyi (Selanik Rüşdiyesi) başarıyla bitirerek ortaöğrenimini tamamladı.

Ailesine malî katkıda bulunmak isteyen Şemsi, bir dükkânda çalışmaya başladı. Bununla yetinmedi. Dükkânda çalışması yanısıra rüşdiyeye devam edemeyenlere hususi dersler vermek suretiyle, Selanik’te ilk özel halk dershanesini kurmuş oldu “.

Arapça ve Farsça yanında Fransızca da öğrenen Şemsi Efendi, 1869-1871 yıllarında Aynaroz’da gümrük idaresinde kâtip olarak çalıştı ve 1871’den itibaren de Selanik’te yeni açılan bir yabancı özel okulda Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı. Ecnebi okuldaki çalışması onun hayatında bir dönüm noktası teşkil etti. Nitekim burada çalıştığı sürece çeşitli gözlem ve temaslarda bulundu. Okuldaki çalışma ortamının mükemmelliği meslekî yönden ufkunu genişletti. Bu çalışması esnasında onda, benzer şartlar ve yeni metodlarla Türk öğrencilerine öğretmenlik yapmak üzere bir ilkokul açma fikri doğdu.

1869 tarihli maarif nizâmnâmesinin 129. ve 130. maddeleri ecnebi ve gayr-ı müslim tebaa yanında müslüman Türklere de özel okul açma imkânı tanımaktaydı. Şemsi Efendi, bu imkândan yararlanarak bir ilkokul açma girişiminde bulundu. Kendisini bu konuda bazı öğrenci velilerinin teşvik etti ve birkaç meslekdaşı destekledi. O, halktan topladığı ianelerle işe koyuldu. Selanik Maarif Müdürü Radoviçli Mustafa Bey’in yardımlarıyla kendisine yeni bir okul açması için ruhsat verildi ve bir de bina tahsis edildi. Şemsi Efendi, 1872 yılında Selanik şehrinin Sabri Paşa Caddesi’ndeki Çarşamba Dergâhı adlı bir tekkenin karşısında bulunan tek katlı küçük bir binada okulunu açarak hizmete soktu. Daha sonra o, meslekdaşı Abdi Kâmil Efendi’yi öğretim kadrosuna dahil etti ve genişlettiği okuluna Şemsi Efendi Mektebi adını verdi.

Şimdiki bilgilere göre Şemsi Efendi Mektebi, Cemiyet-i Tedrîye-i İslâmiye tarafından 1865 yılında İstanbul’da açılmış olan mektepten sonra, bir Türk tarafından Osmanlı memleketinde kurulan ilk özel okul olma özelliğini taşımaktadır.

Şemsi Efendi’nin açtığı okul uzun ömürlü olmadı. Ancak kendisi, kapanan her okulunun ardından bir yenisini açmaya çalıştı. Bu arada Selanik’te kendisi gibi şöhret kazanmış bir eğitimci olan İsmail Hakkı Efendi ile beraber, Aktarönü’nde harap bir mescidi tamir ettirip okul haline getirdiler. Bu iki eğitimcinin beraberliği uzun sürmedi ve İsmail Hakkı Efendi, muhtemelen bir anlaşmazlık sonunda ortaklıktan ayrılıp yeni bir okul açtı.

Şemsi ve İsmail Hakkı Efendilerin okulları, Selanik’te 1879 yılında öğretime başlayan Mekteb-i Terakki adlı özel eğitim kurumunun açılmasında etkili olduğu gibi her ikisi de adı geçen okulun kuruluşunda görev aldılar. Aynı mektebin kadrosunda bir ara bu iki arkadaştan ilki öğretmen, ikincisi ise hem muallim ve hem de müdür olarak bulunmuştur.

Şemsi Efendi, 1880 yılı civarında açılan Şemsti’l-ma’ârif adlı özel okulu idare etmek üzere çağırıldığı İstanbul’a gitti. Ancak yaptığı görüşmeler olumlu bir sonuç vermeyince Selânik’e geri döndü.

Şemsi Efendi’nin kurduğu özel okulların idari işleri, yalnız kurucu idarecilerin varlığına bağlı idi. Bu tür okulların genişletilmesi güç olduğu gibi yönetimi de zordu. Bunun başlıca sebepleri arasında malî imkânsızlıklar ve kaliteli öğretmenlerin azlığı sayılabilir. Aynı hususta kendisinin geçimsiz bir kimse olmasının da rolü olabileceğini unutmamak gerekir. Bu bakımdan Şemsi Efendi, kurduğu okulları uzun süreli devam ettirmedi. Ancak öğretmenlik mesleğine olan bağlılığı ve çocuklara duyduğu sevgi ve şefkat sonucu yılmadan yenilerini hizmete sokmayı başardı. Nitekim Atatürk’ün ilkokula başladığı 1887 yılı civarında, Şemsi Efendi’nin bu okulunu yeni açmış olduğu anlaşılmaktadır.

H. 1311 /M. 15 Temmuz 1893-4 Temmuz 1894 tarihinde, Şemsi Efendi Selanik’teki Ravza-i Ta’lîm Mektebi’nin kurucusu olarak görülmektedir. Lâkin bu okulun da faaliyeti kısa sürmüş olmalıdır. Zira sonraki yıllarda, Şemsi efendi, 1885 yılından beri Selanik’te ileri düzeyde ve çağdaş anlamda bir eğitim ve öğretim hizmeti veren Feyziye Mektebinde öğretmenlik yapmaya başladı. Buranın ilkokul kısmı olan Mekteb-i Feyz-i Sıbyânın Hey’et-i Tednsiyesmac yani öğretim kadrosunda, H. 1312 / M. Temmuz 1894 - 23 Haziran 1895 ve H. 1313 / M. 24 Haziran 1895 – II Haziran 1896 tarihlerinde, ‘Akâ’id-i Dînîye ve Kırâ’at Mu’allimi olarak görev yapmıştır. Daha sonra o, H. 1315/M. 2 Haziran 1897 - 21 Mayıs 1898 ve H. 1316/M. 22 mayıs 1898 - 11 Mayıs 1899 yıllarında aynı okulda, Tatbîkât-ı ‘Arabiye Mu’allimi ve H. 1325/M. 14 Şubat 1907 - 3 Şubat 1908’de söz konusu mektebin inâs kısmında yani kızlar bölümünde sadece mu’allim olarak görülmektedir.

Şemsi Efendi’nin Selanik’teki öğretmenliği, Balkan harbine kadar devam etti. Bu şehrin 8 Kasım 1912’de Yunan kuvvetlerine teslim olması üzerine, Şemsi Efendi, altmış yıl kadar yaşamış olduğu memleketinden ayrılmak ve İstanbul’a göç etmek mecburiyetinde kaldı. O, yerleştiği başkentte ilköğretim müfettişliğine tayin edildi.

Yarım yüzyıla yakın bir süre Türk maarifine hizmet vermiş olan Şemsi Efendi, Eyüp (İstanbul) civarındaki Hazreti Halit’te 1917 yılında öldü. Kabri Üsküdar’daki Bülbülderesi Mezarlığı’ndadır.

ÖĞRETMENLİĞİ VE EĞİTİMCİLİĞİ

Tanzimat dönemi yeniliklerinden biri de maarif sahasında usûl-i cedîdenin uygulanmasıdır. Usûl-i cedide hareketi, Türk eğitim sisteminde yetersiz kalan gelenekçi ders araç ve gereçleri ile öğretim metodlarının terketilip, çağdaş ve daha etkili olanlarının kullanılmaya başlamasını ifade eder. Diğer yandan bu devirde yayınlanan pedagoji ve öğretim metodu hakkındaki ilk kitaplar da söz konusu hareketin içindedir.

Önce 1848’den itibaren rüşdiyelerde tatbik edilmeye başlanan usûl-i cedide, olumlu sonuçlar verince, yirmi yıl kadar sonra ilköğretimde de uygulamaya sokulmuştur. 1869 senesinde maarif nizamnamesinin kabulünden sonra kurulmaya başlanan ibtidai mekteplere, usûl-i cedide mektebi denmesi yanısıra, sıbyan mekteplerinde tarih, coğrafya, hesap gibi derslerin okutulmasına ve sıra, öğretmen masası, karatahta, tebeşir harita ve benzeri araç ve gereçlerin kullanılmasına geçilmiştir. Bunlara ek olarak, seyrek de olsa bir kısım okullarda, okuma yazma öğretiminde, eski ve uzun uzun heceleme metodu olan usûl-i tehecciden vazgeçilerek harflerin seslerine dayalı ve kelimeyi doğrudan okuma yöntemi olan ve günümüzdeki bilinenden bilinmeyene gitme metoduna benzeyen usûl-i savtiye denilen bir yöntemin takbikine girişilmiştir.

Usûl-i cedidenin uygulanmasına diğer yeniliklerin hemen hepsinde olduğu gibi, ilkin başkent İstanbul’dan başlanmıştır. İlköğretimdeki tatbikata İstanbul’da geçildiği sıralarda, aynı alanda Selanik’teki girişimler, başkentle yansır nitelikteydi. Bu yarışta Selanik’teki bazı öğretmenlerle eğitimcilerin, ama özellikle ve en fazla Şemsi Efendinin rolü ve payı büyüktür. Bundan dolayıdır ki hem Maarif Nezâreti ve hem de Selânikli bâzı eğitimciler ile basın organları, usûl-i cedîdenin bu şehirdeki ilk uygulayıcısı olarak Şemsi Efendi’yi gösterirler.

Daha öğrencilik yıllarında eğitimdeki aksaklıkları farkeden ve bilhassa ezberciliğe karşı olan Şemsi Efendi, bir ıslah çaresi olarak usûl-i cedîdenin Selanik’te uygulanmasında ve özel okul açma hususunda öncü ve rehber olmuştur. Şemsi Efendi, devrin erkek öğretmen yetiştiren okulu olan Dâni’l-mu’allimîn’de okumadığı halde, öğrenmiş olduğu Fransızcanın yardımıyla, Avrupa’daki gelişmelerin memleketin diğer bölgelerine nazaran daha rahat izlenebildiği Selanik’te kendi kendini yetiştirmiş ve modern eğitim yöntemlerini takip etmiştir. Onun ve okulunun başarısı karşısında, 1873 yılında Selanik vilâyetindeki bütün sıbyan okullarında usûl-i cedîdenin uygulanmasına karar verilmiştir. Şemsi Efendi’nin arkadaş ve meslekdaşları ile birlikte yaptığı çalışmalar sayesinde adı geçen şehirde usûl-i cedide üzere eğitim ve öğretim yapan yeni ve modern özel okullar açılmıştır. Şemsi Efendi ile Abdi Kâmil ve İsmail Hakkı Efendiler ve Selanik’te yeni açılan mektepler, doğrudan ya da dolayısıyla Rumeli ve İstanbul’daki bir kısım özel okulların kurulmasında etkili olmuşlardır.

Mahalle mektepleri ile sıbyan okullarının eğitimi ve öğretim faaliyetlerini eski geleneklere göre yoğun bir biçimde sürdürdükleri bir sırada, Şemsi Efendi, Selanik’te modern mânâda özel bir okul açma cesaretini gösteren ilk kimsedir. O, bazı cami imamları ile sıbyan okulu öğretmenlerinin eski usûl üzere çalışmakta ısrar ettikleri bir zamanda44 böylesine cesur bir davranışta bulunmakla modern eğitim ve çağdaşlaşma yolundaki azim ve kararlılığı ortaya koydu.

Şemsi Efendi’nin 1872 yılında Selanik’te açtığı okulun dershanesinde öğretmen masası, sıra, karatahta, tebeşir, silgi ve okuma yazmayı kolaylaştırmak yani usûl-i savtiyeyi uygulamak için hazırlanmış levhalar bulunuyordu. Ayrıca o, “Saatte bir tatil yapar Avluda ... [öğrencileri] nezareti altında oyunla meşgul eder, jimnastik yaptırır ve aynı zamanda ders odasının kapı ve pencerelerini açarak bozuk havayı değiştirirdi”. Şemsi Efendi, oyun esnasında öğrencilerin kavga etmemelerine ve birbirlerine kötü sözler söylememelerine de dikkat ederdi. Şemsi Efendi, oyun esnasında öğrencilerin kavga etmemelerine ve birbirlerine kötü sözler söylememelerine de dikkat ederdi. Onun öğretmenlik hayatındaki bir uygulaması da “mektebe yeni yazılan her çocuğa eski ve çalışkan talebeden bir Mentor, yani lala, mürebbi tayin etmesidir”. Mentor olan kimse, okula getirip götürdüğü öğrencisinin eğitimiyle ilgilenirdi, öte yandan Şemsi Efendi’nin öğrencilerini sıra düzeni içinde şehiriçi gezilere de götürdüğü bilinmektedir. O, bu tür gözlem ve inceleme gezileri ile eğitimi okul binası dışına çıkarmak suretiyle, öğrencilerini hayata daha bilgili ve bilinçli hazırlamaktaydı.

Yukarıda belirtildiği gibi Şemsi Efendi’nin açtığı ve çalıştığı okullar, ders araç ve gereçleri ile uygulanan pedagoji ve öğretim metodları bakımından mahalle mektepleri ile sıbyan okullarından daha iler ve üstün düzeyde bir konuma ve fonksiyona sahipti. Bu yüzden o ve okulları, çevresinde haklı bir ün kazandı. Belirtilen nitelik farkından ötürü aralarında Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey’in de bulunduğu bazı öğrenci velileri, çocuklarını sıbyan ve mahalle mekteplerinden alarak Şemsi Efendi’nin okuluna kaydettirmişlerdir.

Şemsi Efendi’nin 1872’de usûl-i cedide üzere hizmete soktuğu okul, tepki görmekte gecikmedi. Bu okul, “Şemsi Efendi çocuklara gâvur usulünde ders okutuyor” diye yenilik düşmanı bazı kimselerin saldırısına uğradı ve karatahta ile öğretmen masası gibi birtakım eşyalar kırıldı.

Bu durum üzerine Şemsi Efendi, sayıları yirmi civarına düşen öğrencileri için, evinin altındaki büyük bir odayı dershane olarak kullandı. Ne var ki burası da saldırıdan kurtulamadı. İlk saldırıyı yapan zihniyetteki kimseler bu dershaneyi tahrip ederken “gâvurluk alameti kapkara tahtayı parçaladılar.

Başlarında Kerim isminde bir hafızın bulunduğu yeniliğe karşı bir grubun dinsizlikle suçlayarak okulunu kapattığı Şemsi Efendi, bu şartlar altında geceleri evlerine giderek öğrencilerini yetiştirme yoluna gitti. Bu azimli ve kararlı öğretmenin, öğrencilerini rüşdiye talebeleriyle boy ölçüşebilecek kadar iyi yetiştirdiği öne sürülmüştür. Dönemin Selanik gazetelerinin birinde bu hususta polemik türünden bir haberin bulunması bu iddiayı adeta doğrular gibidir.

Eğitim ve öğretimde tatbik ettiği yeni yöntemlerle ve bu konudaki mücadelesi ile Şemsi Efendi, Ekim 1873 - Ocak 1874 tarihleri arasında Selanik vilâyet valiliğinde bulunmuş olan Midhat Paşa’nın dikkat ve ilgisini çekmeyi başardı. Eğitimle yakından ilgilenen, ezberciliğe değil de tatbikata önem veren yenilikçi ve hürriyetçi bir devlet adamı olarak Midhat Paşa, Şemsi Efendi’nin mektebinin kapatılması meselesini vilâyet meclisinin gündemine getirdi. Burada yapılan görüşmeler sonunda okulun yeniden açılmasına karar verildi. Vali, Şemsi Efendi’nin okulundaki yeni uygulamaları beğenerek kendisine ve öğrencilerine iltifatta bulunup okul binasının genişletilmesine yardımcı olduğu gibi usûl-i cedîdenin vilâyetteki bütün sıbyan okullarında tatbik edilmesine çalıştı.

Okulunun faaliyetine izin verilmesi ve genişletilmesi üzerine Şemsi Efendi, Midhat Paşa’ya karşı bir minnet duymaya başladı. Onun kimsesiz çocukların eğitimi amacıyla kurulmasına önem verdiği Islahhane yani Mekteb-i Sanâyi’de öğretmenlik yaptı. Paşanın fikirlerini de alâka gösterdi. Midhat Paşa’nın kendisine iltifat etmesi ve beşinci rütbeden bir Mecîdî nişanın verilmesinde etkili olması, Şemsi Efendi’nin ona ve düşüncelerine olan bağlılığını güçlendirmiştir. Ayrıca sonraki yıllarda, Midhat Paşa’nın hayatı pahasına yenileşme ve meşrutiyet yolunda verdiği mücadelede, bu genç öğretmenin onun toplumcu ve hürriyetçi fikirlerini benimsemesi gayet tabiî bir durumdur. Şemsi Efendi; yenileşme, hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini, aralarında Atatürk’ün de bulunduğu öğrencilerine aktarmaya çalıştı.

Hürriyetçi bir öğretmen olarak Şemsi Efendi, 23 Temmuz 1909’de ikinci Meşrutiyet’in ilân edilmesi üzerine, Selanik’te öğrencileriyle beraber hürriyet ve meşrutiyet lehindeki gösterilere katıldı. Meşrutiyetin 1909 yılındaki kutlama törenleri için, kız talebeleriyle birlikte İstanbul’a gitti ve padişah V. Mehmet Reşat’ın huzuruna çıktı. Maarifçiliği ve hürriyetçiliği ile haklı bir üne ulaşmış olan Muallim Şemsi Efendi, Sultan V. Mehmet Reşat’ın Rumeli gezisi sırasında 7 Haziran 1911’de ziyaret ettiği Selanik’te padişahı karşılayan öğretmenlerin başında “Şeyhü’l-mu ‘allimîn “ olarak sözcü durumunda idi. O, bu karşılamada sultanın iltifatına da mazhar oldu.

Midhat Paşa gibi ve belki de onun etkisiyle, kızların eğitim ve öğrenim görmelerine önem veren Şemsi Efendi, okulunda bir de kız bölümü açmıştı. Kendi kızı Yekta’yı gazetelerin ondan yazı isteyerek derecede yetiştirmesi, bu konudaki azim ve hedefinin bir göstergesidir. Kız öğrencilerini Selanik’ten İstanbul’a törenlere götürmesi zamanına göre son derece ileri bir harekettir. Günümüzde dahi kızların okumalarına karşı çıkan çevrelerin varlığı gözönünde tutulursa, yüz sene kadar önce onun bu husustaki çabasının ehemmiyeti ve mânâsı daha iyi anlaşılır.

Şemsi Efendi, halkın okuma alışkanlığı kazanmasına ehemmiyet veren bir eğitimci olarak da dikkati çeker. 1873 yılında öğretmenlik yaptığı Selanik’te halkın kitap ve gazete okuması amacıyla açılması olan bir kıraathaneye kitap ve risaler hediye etmiştir.

Şemsi Efendi; çocukları ve mesleğini sevmesi, onların kalbini kazanması, kimsesiz çocukların bulunduğu islahhanede ders vermesi, eğitim ve öğretimdeki çağdaşlığı, idealistliği, fedakârlığı, mücadeleciliği, kötü niyetli kimselerin baskıları veya başka sebepler sonucu kapanan her okulunun ardından bir yenisini açması, öğrencilerine sevgi ve güven duygusu aşılaması, usûl-i savtiye, jimnastik, ders aralarında teneffüs, gezi, mentor uygulamaları ile bir bakıma ünlü eğitimci Johann Heinrich Pestalozzi’ye (1746-1827) benzetilebilir. Ya da sayılan özellikleri bakımından o, Pestalozzi’den etkilenmiştir denilebilir. Çünkü Şemsi Efendi, Fransızca bildiğinden, yabancı dilde basılmış mesleği ile ilgili kitap veya makaleleri okuyarak adı-geçen kimseyi tanımış ve çalışmalarını öğrenmiş olmalıdır. XIX. yüzyılın sonlarında Osmanlı basınında Pestalozzi hakkındaki yayınlara rastlanması bu görüşü daha da kuvvetlendirmektir.


devam edecek...

ZeRReN
01-01-08, 12:06
ŞEMSİ EFENDİ'NİN NİŞANLARI

Şemsi Efendi, daha öğretmenliğinin ilk yıllarında eğitim ve öğretimde uyguladığı usûl-i cedide ile başarılı ve nitelikli öğrenciler yetiştirmek için büyük bir gayret ve şevkle kendini işine ve mesleğine verdi. Bu sorumluluk duygusu, görev aşkı ve fedakârlığının sonuçlarını iyi öğrenciler yetiştirip meşhur olarak aldı. Onun ve talebelerinin başardığı Selanik dışında, İstanbul’da dahi etkili oldu. Bunun tabiî bir neticesi olarak mesleğinde henüz beş sene kadar bir tecrübeye sahipken, umumiyetle devlet hizmetinde en az yirmi yıl iyi çalışmış olanlara ve bir süre kaydı olmadan da büyük hizmetlerde bulunanlara verilen Mecîdiye nişanı ile taltif edildi.

Şemsi Efendi, Selanik’te açtığı okulda öğrencilerini yetiştirmesi hususundaki sebat ve gayretinden ötürü Maarif Nezareti’nin dikkatini üzerinde topladı. Anılan nezaretin “Şemsî Efendi’nin Selânik’de açmış olduğu mektebde bulunan sakırdanın tahsîlât-ı ilmiyesine olan ikdam ve gayretine mükâfâten kendisine beşinci rütbeden bir kıt’a nisân-ı Mecîdî i’tâ’sına dâ’ir” bir teklifini Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Sultan V. Murat’a sundu ve padişahın 18 Ağustos 1876 tarihli iradesi ile kendisine belirtilen nişan verildi.

Hakkıyla elde ettiği nişanın Şemsi Efendi’yi daha da şevklendiğine şüphe yoktur. Nitekim o, usûl-i cedide üzere mesleğini sürdürürken, gösterdiği başarılardan dolmayı Sultan II. Abdülhamit tarafından da ödüllendirildi. Şemsi Efendi’nin, Mekteb-i Feyz-i Sıbyân’da vazife yaparken H. 1312/ M. 5 Temmuz 1894-23 Haziran 1894 tarihinde dördüncü rütbeden Mecîdî nişanına ve H. 1324/M. 25 Şubat 1906-13 Şubat 1907’de de üçüncü rütbeye sahip olduğu görülmektedir.

Şemsi Efendi, hürriyetçiliği ve meşrutiyetçiliği yanısıra eğitim ve öğretimde yıllardır uyguladığı çağdaş metodlar ile de II. Abdülhamit’ten sonra gelen yeni yönetimin de dikkatini çekip takdirini kazandı. Gerçekten de o, “Silk-i ta’lîm miistesibînine ve hidemât-ı ma’ârif-perverânelir müsâhed olan zevata” “kayd-ı hayât ile”verilen maarif nişanıyla ödüllendirildi. Dönemin Maarif-i Umumiye Nazın Emrullah Efendi, 28 Kasım 1910’da Sadârete gönderdiği bir tezkire ile “Selanik’de en evvel usûl-i cedide üzere tedrisâtda ve kırk seneden berii meslek-i ta’limde hüsn-i hidemâtda bulunmuş olan Şemsî Efendi’nin üçüncü rütbeden mâ’ârif nişanıyla taltifi “ni teklif etti. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın 1 Aralık 1910 tarihli tezkiresi üzerine, 2 Aralık 1910’da “Serkâtib-i Hazret-i Şehriyârî Hâlid Ziya” (Uşaklıgil)in kaleme aldığı Sultan V. Mehmet Reşat’ın iradesi ile bu öneri uygun karşılandı ve gereği yerine getirildi.

Üçüncü rütbeden maarif nişanı olan bir kimsenin, aynı nişanın ikinci rütbeden olanını hak edebilmesi için aradan beş başarılı yılın geçmesi nizamname gereği idi80. Böyle olmakla beraber aradan bir yıl bile geçmeden 10 Haziran 1911’de Selanik Maarif Müdürü Rüştü Tahir’in teklifi ve Maarif Nazın Abdurrahman Şerefin tezkiresi, Sadrazamın arz tezkiresi ve Padişah V. Mehmet Reşat’ın i Temmuz 1911 tarihli iradesi ile “Selânik’in mekâtib-i muhtelifesinde müstahdem olub ma’ârifin terakkisi hususunda sa’y ve gayretlen görülen muharrerü’l-esâmî mu’allim ve mu’allimelerin üçüncü rütbeden ma’ârif nisânlanyla taltifleri ve esasen mezkûr nisanı hâmil olan Şemsî Efendiye tebdîlen mezkûr nişanın ikinci rütbesinden bir kıt’asının i’tâ’sı” kararlaştırıldıktan sonra durum Sadâret tarafından ilgili nezârete bildirildi.

Sonraki yıllarda Babıâli, Balkan harbinde Rumeli’nden göçeden öğretmenleri yarım maaşla taşra okullarında görevlendirirken göçmenler arasında bulunan Şemsi Efendi’yi İstanbul’da ilköğretim müfettişliğine getirmekle kendisini ve hizmetlerini başka bir biçimde takdir etmiş olmaktaydı.

Şemsi Efendi, Sadeve Bâbıâlî tarafından nişanlarla taltif edilmekle kalmadı ve hemşehrileri tarafından da maddeten olmasa bile manen ödüllendirildi. Meselâ 1907 yılında Selanik Belediyesi, şehrin maarifine olan katkılarından ve halk tarafından çok sevilmesinden ötürü, Hamidiye Mahallesi’ndeki bir sokağa Şemsi Efendi’nin ismini verdi. Bunlar arasında Selanik’teki Terakki Mektebi öğretmenlerinden Osman Şevki Efendi’nin hareketi en anlamlı olanıdır. Osman Şevki Efendi, yayınladığı bir ders kitabında Şemsi Efendi’nin biyografisine ve bir mektubuna şer vermiştir. Bu durum, Şemsi Efendi’ye çok memnun etmiş ve duygulandırmıştır.

ÖĞRENCİSİ MUSTAFA (KEMAL ATATÜRK)

Şemsi Efendi’nin öğrencilerinden biri de cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Atatürk, okuma ve yazmayı ilk olarak Şemsi Efendi’den öğrenmiştir. O, ilkokula başlaması ve Şemsi Efendi ile ilgili olarak şunları söylemiştir.

“Çocukluğuma dâir ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücâdele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsûmâtda me’mur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsî Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usûl üzerine okumama tarafdârdı. Nihayet babam işi mâhirâne bir sûretde halletti: Evvelâ merâsim-i mutâde ile mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsî Efendi’nin mektebine kaydedildim”.

Atatürk’ün bu ifadesi, gittiği okulun mahalle mekteplerinden ve Şemsi Efendi’nin de mahalle mekteplerindeki öğretmenlerden daha kaliteli ve üstün olduğunu gösterir biçimdedir. Gerçekten de mahalle mekteplerinde, eğitim ve öğretimin çağdışı metodlarla uygulanması sonucu, pek de iyi tedrisat yapıldığı söylenemez.

Ayrıca Atatürk’ün en önemli vasıfları arasında yeralan toplum, hürriyet ve kadın hakları meselelerindeki çalışmalarında, Midhat Paşa’dan aldığı ilhamla, öğrencilerini aydınlatan Şemsi Efendi’nin etkili olduğunu düşünmek mümkündür.

Diğer taraftan şemsi Efendi’nin eğitimde usûl-i cedide ve usûl-i savtiye’yi uygulamasının, Atatürk’ün öğretimi kolaylaştıran yeni harflerin kabulünde etkili olabileceği de ileri sürülmektedir.

SONUÇ

Muhitinde tanınmış, çocuklarla uğraşmayı zevk edinen ve onların önemini idrak eden, mizaç bakımından laubali, şen kendisini çevresine sevdiren ve “yalnız vazife itibarile değil ruhan da tam bir mektepçi” olarak tanınan Şemsi efendi; aynı zamanda öğrencilerinin disiplinine de titizlikle dikkat etmiştir. Kendisi mesleği ile ilgili Avrupa’daki yayın ve gelişmeleri takip ederek, eğitim ve öğretimde usûl-i cedîdeyi uygulayarak, yani yeni ve etkin öğretim yöntemlerine göre öğretim ve eğitim yaparak, çağına göre modern bir ilkokul öğretmeni olduğunu kanıtlamıştır. Muallimlikten Şeykü’l-mu’allimînlik ile ilköğretim müfettişliğine kadar yükselme başarısı göstermiştir. O, aralarında Atatürk’ün bulunduğu binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Maarif alanında tatbik ettiği yeni usûllerle de bazı meslekdaşları üzerinde etkili olmuştur.

Şemsi Efendi, yurdumuzda özel dershanecilik ve okulculuk sahasında da öncülük yapmıştır. Bu alandaki faaliyetleri ile Selanik, İstanbul ve Balkanlar’da açılan yeni ve modern okulların sayısı artmış ve eğitim ile öğretimde adeta bir rekabet ortamı doğmuştur.

Hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini benimsemesi ve bu tür hareketleri desteklemesi Şemsi Efendi’nin önemli bir özelliğidir. Bu özellikteki çağdaş bir öğretmenin öğrencilerini de aynı fikirlerle yetiştirmesi gayet olağandır.

Modern eğitim metodlarını takip eden Şemsi Efendi; Tanzimat ile mutlakiyet ve meşrutiyet dönemlerinin temsilcisi olan üç değişik padişahtan sırasıyla beşinci, dördüncü ve üçüncü rütbeden Mecîdî nişanları ile üçüncü ve ikinci rütbeden maarif nişanlarına lâyık görülmüştür. Bu durum onun ve okullarının her devirde başarılı hizmetler verdiğinin bir başka göstergesidir.

Midhat Paşa’dan etkilenmiş olan Şemsi Efendi’nin, kızların okutulmasına, toplum problemlerine ve hürriyet fikirlerine ilgi duyarak bunlara aralarında gelecekte Atatürk olacak olan küçük Mustafa’nın da bulunduğu öğrencilerine aşılaması onun kişiliğinin bir gereğidir. Şüphesiz Mustafa üzerindeki bir ilk tesirler önemlidir. Ancak yetişkin bir kurmay subay iken Mustafa Kemal’in okuyarak, araştırarak ve öğrenerek bu devlet adamından etkilenmesi daha da mühimdir. Çünkü bazı araştırmacıların Midhat Paşa ve Atatürk arasında benzerlik kurmaları karşısında bu etkiler daha da fazla ehemmiyet kazanmaktadır.

ZeRReN
01-01-08, 12:50
EĞİTİMDE İLK YENİLEŞME HAREKETLERİ

Osmanlı Devleti üst üste aldığı yenilgiler sonucunda, önce askeri alanda bazı yenileşmelere girişmeyi gerekli görmüştür. 1734’de bir askeri okul, 1776’da bir Askeri Deniz Okulu açılmıştır. Bu reformlar I.Abdülhamit, III.Selim, II.Mahmut dönemlerinde de sürdürülmüştür.

Eğitim-öğretim alanındaki ilk reformlar, Batılı örneklerine benzetilmeye çalışılan askeri okulların açılması şeklinde görülür. Çünkü Osmanlılar aldıkları yenilgileri, Avrupalı subay ve askerlerin iyi yetişmiş olmalarına ve kendilerinin bu alanda geri kalmalarına bağlamışlardır. Önce Avrupa tarzında bazı askeri yenileşmelere girişmeyi gerekli görmüşlerdir. 18.yüzyılda gelen yabancı uzmanlar da öncelikle askeri alanda reformları tavsiye etmişlerdir. Yenilgiler nedeniyle, askeri eğitim-öğretimde yapılacak reformlara medreseliler karışamayacağından önce bu alanda çalışmak mümkün olmuştur.

Bu dönem eğitiminin temel özellikleri şunlardır:
1. Eğitimde yenileşmeye askeri okullar açılarak başlanmıştır. Buralarda yabancı öğretmenlere de görev verilmiş, ilk kez Batı dilleri(Fransızca, İngilizce) programlara girmiştir.
2. 1826’da Yeniçeri ocağı kaldırılmış, böylece medrese zihniyeti önemli bir destekçisini kaybetmiştir. Ancak yine de güçlü biçimde sürmeye devam etmiştir.
3. İlköğretim zorunluluğu ilk kez bu dönemde getirilmiştir(1824).
4. Batı ile ilişkiler artmış ve ilk kez 1830’larda Avrupa’ya öğrenci gönderilmiştir.

2. TANZİMAT DÖNEMİ (1839-1876) EĞİTİM REFORMLARI

XVIII.yüzyılda Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin yarattığı yeni Avrupa düzeninde; Avrupa devletleri Osmanlı Devletini, Batı kapitalizmine girdi sağlayacak ve ona uyacak niteliğe getirme çabalarına girmişlerdir. Bunu sağlamak için Osmanlı Devleti içnde bulunan farklı etnik ve dinsel gruplar üzerinde hak iddia etmişlerdir. Sanayi Devrimi’nin yarattığı rekabetle; Avrupa’da oluşmaya başlayan ekonomik ve siyasi bloklar içinde Osmanlı Devleti’nin desteğine olan gereksinim, Osmanlı devlet yapısında da yeni ideolojik, siyasi ve ekonomik oluşumlara neden olmuştur.

Bu dönemde Osmanlı Devleti, toprak kaybetmeye ve dolayısıyla ekonomik gücünü kaybetmeye devam etmiştir. Buna ek olarak, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla siyasi gücünü ve 1839 Tanzimat Fermanı’yla da ideolojik gücünü kaybetmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin Küçük Kaynarca Antlaşması’yla bazı azınlıklar ve farklı dinsel gruplar üzerindeki siyasi denetimini kaybetmesi, Tanzimat Fermanı ve Fransız Devrimi ile yönetimi altındaki ulusların bağımsızlık girişimlerini önleyememesi, gelişen milliyetçilik anlayışlarına karşı koyamaması ve bunlara karşılık olarak “Osmalıcılık” ideolojisini ortaya atmak zorunda kalması, toprak kaybının sürmesi ve ticaret alanında Avrupa devletlerinin yeni haklar elde etmeleri; bu dönem Osmanlı siyasal sisteminin içinde bulunduğu durumu ortaya koymaktadır.

Abdülmecit tahta çıkınca 1839’da, Reşit Paşa’nın etkisiyle, Tanzimat Fermanı’nı yayınlamış,siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılacağını duyurmuştur. Böylece Tanzimat dönemi başlamıştır. Aynı doğrultuda 1856’da Islahat Fermanı yayınlanmıştır.

Tanzimat dönemi eğitiminin bazı temel özellikleri şunlardır:
1.Tanzimat döneminde, başlıca üç nedenle, eğitim alanında yenileşmelere ve yeni düzenlemelere girişilmiştir:
a.)Tarihi gelişim süreci içinde, ülkede yenilikler gerekli bir ihtiyaç olduğu ve halkın eğitilmesi “Devlet ve hükümetin önemli bir görevi”olarak görüldüğü için.
b.)Osmanlı yönetimine veTürklere karşı düşmanca davranan Avrupa kamuoyunu kazanmak umuduyla.
c.)Avrupa devletlerinin baskısı nedeniyle.
2. Eğitimin geliştirilmesi, Devleti felakete gidişten kurtaracak bir yol olarak görülmeye başlanmıştır. Eğitimin böyle bir siyasal ve toplumsal işlevinin bulunduğunun farkedilmesi, eğitim tarihimizde çok önemli bir teşhistir ve o zamandan beri değerini korumuştur.
3. Eğitimciler ve yazarlar, ailenin veDevletin eğitim görevlerini, çocuklara ve topluma olan sorumlulukları açısından ele almaya başlamışlardır.
4. Eğitim, bir bilim olarak görülmeye ve eğitim bilimi kitapları yazılmaya başlanmıştır.
5. Okul ve sınıf ortamının düzenlenmesine, yeni ders araç gereçlerinin kullanılmasına, genel ve özel yeni öğretim yöntemlerinin denenmesine gidilmiştir.
6. Örgün eğitim alanında İstanbul’da ve taşrada büyük çabalar gösterilmiş, bazıları günümüzde de etkinliğini sürdüren birçok okul kurulmuştur.
7. Yayınlandığı 1 Eylül 1869 tarihinden itibaren birçok hükmü uzun süre yürürlükte kalan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, medrese dışındaki örgün eğitimi ilk kez en geniş biçimde düzenleme ve geliştirme amacını güden bir yasal belgedir. Bu belgede örgün eğitimin merkez ve taşra yönetim kademeleri gösterilmiş, örgün eğitim ilk kez ilk, orta, yüksek şeklinde derecelendirilmiş, üniversite, erkek ve kız öğretmen okulları,özel okullar ve tüm okulların ders programları v.s. belirtilmiş, öğretmenlik mesleği düzenlenmeye çalışılmış, eğitimin mali yönü ele alınmıştır. Böylece, Türk eğitim tarihinde eğitimde düzenleme ve geliştirmeye, en kapsamlı biçimde, ilk kez Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile gidilmiştir.
8. Örgün eğitimin kurulup geliştirilme çabaları mantıki bir sıra izlememiş, ilköğretime pek el atılmadan orta ve yüksek öğretimde düzenlemelere gidilmiştir.
9. Örgün eğitimde mantıki sıra izlemeyen girişimler, esas olarak, medreselilerin tepkisinden kaçınmak, medreseler ve geleneksel sıbyan mektepleri dışında yeni okullar açmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.Fakat, medrese zihniyeti, eğitimdeki yenileşmeleri kolay benimsememiştir.
10. Medreselerin düzeltilmesine gidilmemiş, bazı meslek medreseleri açılmııştır.
11. Öğretim kurumlarında birlik olmadığı için, uzun yıllar, “medrese”, “Tanzimat mektepleri”, “askeri mektepler”, “azınlık”, ve “yabancı mektepler”, ... gibi çeşitli kaynaklardan çok farklı bilgi, düşünce, ideal ve dünya görüşüne sahip insanlar yetişmiştir. Bu zıtlıkların toplumda olumsuz sonuçları görülmüştür.
12. Eğitimde yenileşmeler, bir avuç yönetici, aydın ve öğretmen tarafından başlatılmıştır.
13. Avrupa’daki gelişmelerin topluma tanıtılmasında ve eğitimdeki yenileşmelerde Avrupa’da görev yapan Osmanlı elçilerinin ve öğrenim gören aydınların önemli katkıları olmuştur.
14. Eğitimdeki yenileşmeler, hemen her zaman, eski malzeme ile yeni bir şey yapmak biçiminde gerçekleştiği için, medrese, böylece, yeni okullarda şu yollarla kısmen sürdürmüştür: Öğretmen, öğrenciler, programlar, yöntemler,...
15. Tanzimat döneminde, siyasi gelişmelerin sonucu olarak, çeşitli din, dil ve kültürlerden oluşan ülke insanlarını birarada tutmak amacıyla “Osmanlılık” ideali ortaya çıkmış ve bir “Osmanlı insan tipi” meydana getirmek için eğitimden de yararlanılmaya çalışılmıştır. Ancak azınlıklar, esasta ayrılıkçı ve milli emellerinden vazgeçmemişlerdir.
16. Azınlık ve yabancı okulları çok büyük gelişmeler göstermiş, Devlet için bir tehlike haline gelmeye başlamışlardır.
17. Açılan yeni okulların programlarına hayata dönük dersler konulmuştur.
18. Programlarda doğal olarak bir gelişme gözlenmekle beraber, uzun süre, çeşitli okulların programları birbirlerine çok yakın bir özellik göstermişlerdir.
19. Tanzimatın kökleşmesi için aydınlar ve memurlar yetiştirilmesi gerekli görülmüş, bu nedenle sivil okullara ve memur yetiştirmeye fazla önem verilmiştir.
20. Medrese dışındaki okullarda, Osmanlıca denen Türkçe öğretim dili olarak benimsenmiştir. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi(1869)’nin gerekçesinde “bir milleti eğitimde ilerleme sağlamasını, kendi dilinde eğitim öğretim yapmasında aramak gerekir;bir topluma yabancı dille bilim ve sanatta ilerleme yolunu göstermek zordur” denilmesi çok önemlidir. Bu dönemde, dilin öğretimdeki önemi yanında, sadeleşmesi de gerektiği anlaşılmaya başlanmıştır.
21. Mesleki ve teknik eğitimin temelleri atılmaya başlanmıştır.
22. İlk kez, öğretmen yetiştiren meslek okulları açılmıştır.
23. İlk kez, kızlar için, orta dereceli okullar açılmıştır.
24. Öğrenci ve öğretmenlerin kılık ve kıyafetleri belirlenip düzenlenmeye başlanmıştır.
25. Disiplin aracı olarak falaka –yasal olarak- kaldırılmıştır.
26. Az zamanda çok iş yapmak düşüncesi v.s. nedeniyle, sivil okulların pek çoğu için uygun binalar yapılmamış,bunlar eğreti binalarda öğretimlerini sürdürmüşlerdir. Askeri okullar bu açıdan daha şanslıdır.
27. Halk eğitiminin önemi daha iyi anlaşılmaya başlanmış, bu alanda gelişmeler görülmüştür.

İlk defa bu dönemde eğitim devlete siyasi, ideolojik ve ekonomik güç sağlayan bir araç olarak farkedilmiş ve doğal olarak, devletin güçlerini elde etmede en önemli kurum olarak ordudan başlanmıştır. Bu bağlamda siyasi gücü eğitmek amacıyla, Batılı eğitimcileri İstanbul’a getirme, yönetici kadroyu Avrupa’ya gönderme ve devlete ideolojik, siyasi ve ekonomik güç sağlayan kurumları “Batılı” anlamda oluşturma çabalarının bu dönemde başladığı söylenebilir. Osmanlı aydınlarının “Osmanlıcılık” ideolojisinin temellerini oluşturmak amacıyla Avrupa’ya gitmeleri; yönetici ve askerlerin siyasi ve askeri alanda yeni anlayış, yöntem ve teknikleri öğrenmeleri için gönderilmel