Tüm Versiyonu Göster : Derviş Zaim
justin_girl 20-05-06, 12:56 Ünlü,kaliteli yapımlara imza atan yönetmenle ilgili paylaşımları bu başlıkta yapabiliriz...
Derviş Zaim http://www.sinematurk.com/images/kisi/1267.jpg
Gerçek İsmi
Derviş Zaimağaoğlu
Doğumu
1964 - KIBRIS
Eğitimi
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ İŞLETME
Filmleri - Oyuncu (3 Film)
Çamur 2002
Filler ve Çimen 2000
Tabutta Rövaşata 1996
Filmleri - Yönetmen (4 Film)
Cenneti Beklerken 2005
Çamur 2002
Filler ve Çimen 2000
Tabutta Rövaşata 1996
Filmleri - Yapımcı (2 Film)
Çamur 2002
Tabutta Rövaşata 1996
Filmleri - Müzik (1 Film)
Cenneti Beklerken 2005
Filmleri - Senaryo (4 Film)
Cenneti Beklerken 2005
Çamur 2002
Filler ve Çimen 2000
Tabutta Rövaşata 1996
Ödülleri
33.Antalya Film Şenliği, 1996
En İyi Senaryo Tabutta Rövaşata
37.Antalya Film Şenliği, 2000
En İyi Yönetmen Filler ve Çimen
16.İstanbul Film Festivali, 1997
Jüri Özel Ödülü Tabutta Rövaşata
12.Orhan Arıburnu Ödülleri, 2001
En İyi Yönetmen Filler ve Çimen
En İyi Film Filler ve Çimen
14.Orhan Arıburnu Ödülleri, 2003
Mehmet Emin Toprak Ödülü Çamur
23.Siyad Türk Sineması Ödülleri, 2001
En İyi Yönetmen Filler ve Çimen
En İyi Senaryo Filler ve Çimen
Venedik Film Şenliği, 2003
Unesco Ödülü Çamur
SÖYLEŞİ / DERVİŞ ZAİM
“ÇAMUR BİR YENİDEN DOĞUŞ FİLMİ”
Son filmi Çamur’la Venedik Film Festivali’nde CCIT (UNESCO) ödülünü alan Derviş Zaim’le, filmini ayrıntılı olarak çözümlemek isteyenler için bolca malzeme sunan analitik bir söyleşi gerçekleştirdik.
Söyleşi : Nadir Öperli, Fırat Yücel
Derviş Zaim’le, Beyoğlu Sineması’nın üstündeki Rota Film’de buluşuyoruz. Filmi henüz izlediğimiz için biraz tedirginiz; çünkü farklı anlatım biçimlerini iç içe kullandığı, sembollerden fazlasıyla yararlandığı filmi hakkında, yönetmenin çözümleyici yanıtlar vermek isteyip istemeyeceğinden emin değiliz. Söyleşiye başlıyoruz; “Filmde kendi seyircim için hâlâ çok hassas olan, kanayan bir sorunu işliyorum. Bunu dürüstçe, olabildiğince etkili ve eksiksiz bir biçimde ele almak zorundaydım ve karışık olma (karmaşık değil!) ihtimalini giderme adına farklı anlatım tarzlarını bir arada kullanmayı seçtim” diyen Zaim, film üzerine o kadar ayrıntılı ve çözümleyici yanıtlar veriyor ki tüm endişelerimizi boşa çıkarıyor. Hatta zaman zaman eleştirmen koltuğunda kimin oturduğunu bile unutuyoruz…
Şimdiye kadar filminiz, hep Kıbrıs çerçevesinde gündeme geldi. Bu, sizde, ‘Kıbrıs meselesi filmin önüne geçiyor’ gibi bir rahatsızlık yaratıyor mu ?
- Kıbrıs meselesinin şu ana kadar filmin önüne geçtiğini düşünmüyorum. Böyle olmaması için gayret sarfettim. İleride bu öne geçme durumu ortaya çıkabilir ve insanların kafasında şöyle bir düşünce oluşabilir: ‘Kıbrıs sorunu ile ilgili ve ondan ibaret politik bir film’. Filmin böyle algılanmasının birçok bakımdan sakıncalı olacağını söyleyebilirim. Filmin içerik ve estetik olarak vaadettiği birçok şey es geçilir ve yalnızca bazı şeyleri (politik konumu vs.) üzerinde durulursa şahsen üzülürüm. Ama bir yandan da bunun kaçınılmazlığı gibi bir durum da sözkonusu. Tartışmanın derinleşmesini sağlayacak bir ön yargısız yaklaşım geleneği, zihinsel ve ruhsal dürüstlük hususunda toplumun gelişmişlik düzeyi bu hususta beni rahatlatacak faktörler olurdu; ama bunların varlığının gücü hususunda şüphelerim var. Umarım yanılırım.
Çamur’un önceki filmlerinize göre daha yüksek bir bütçesi var. Ama Tabutta Rövaşata ve Filler ve Çimen’e baktığımızda, ikisi de hem görüntü açısından hem de prodüksiyon açısından en az Çamur kadar iyi duran, şık gözüken filmler. Bu durum, sizin sinemanız açısından bütçenin ve prodüksiyon koşullarının çok da önemli olmadığını kanıtlıyor diyebilir miyiz ?
- Kendimi yapım anlamında nasıl konumlandırdığıma dair bir şeyler söylemeye çalışarak cevap vereyim: Benim filmografim, Türkiye’de sinemaya yeni başlayan bir insanın (ya da artık cılızlaşmış bir sektörde yaşayan bir insanın) gitmesi gereken yolların bir özeti gibidir. Tabutta Rövaşata, ilk filmim, çok az bütçeyle, gerilla tarzında üretildi. İkinci filmim, Filler ve Çimen’de ulaşılacak çıta çok yüksekti. Öyle bir filmi, çok daha yüksek bir bütçeyle çekmemiz gerekiyordu; ama ne yaptık? İyi organize olduk, tecrübeli ekip bulduk. Çok az bir paramız vardı; bu nedenle kendi yağımızla kavrulduk, göbeğimizi kendimiz kestik ve o filmi o koşullarda gerçekleştirmeyi başardık. Filler ve Çimen sektörün yanında ve kısmen dışında üretilmiştir. Üçüncü filmim Çamur için, daha önce denemediğimiz bir üçüncü yolu, dışa açılmayı denedik. Sanırım başarılı da olduk.Türk sineması özellikle Eurimages kanalı ile dış destek bulmayı başarabiliyor. Bu projeyi öteki benzer projelerden ayıran taraf ne diye sorulursa yanıtı uzundur ve ayrı bir konuşmanın konusunu teşkil eder ama özetle şu söylenebilir: Çamur geçen yıl En İyi Yabancı Film Oscarı’nı kazanan yapım şirketi ile ortaklık kurma becerisini göstermiştir. Bütçenin önemli olup olmadığı konusuna gelince... Bütçe tabii ki önemlidir; ama büyük bütçe iyi filmin garantisi değildir. Bir sinemanın ve bir yönetmenin muhtemel potansiyellerini tam anlamı ile açığa çıkarabilmek için de bazen bütçeye ihtiyacı olabilir. Sorunun bir başka boyutu daha var. İlk bakışta filmlerim arasında yapım anlamında perdeye yansıyan fazla bir fark olmadığını söylüyorsunuz. Bu yorum ilk iki filmi teknik bakımdan onore ediyor, teşekkür ederim. Çamur’un farklılıkları şu: İlk iki filmim daha mütevazi bütçelerle ve sınırlamalarla çekilmişti. Çamur’sa Tuz Gölü’nde, Kuzey Kıbrıs’ta ve İstanbul’da stüdyoda ve Gökçeada’da daha geniş bir ekiple, ekipmanla çekildi. Yurtdışında çekim sonrası işlemleri yapıldı ve özellikle çekim sonrasında Batı Avrupalı seçkin elemanların artistik teknik katkısı sözkonusu oldu. Mesela film, Türkiye’de ilk kez ENR tekniğiyle basılan filmdir. Bunlar ilk bakışta özellikle profesyonel olmayan bir göze beyazperdede gözükmeyebilir; ama emin olun ki yapım anlamında son derece önemli bir nokta sözkonusudur filmografim için.
Uzun yıllar Kıbrıs’ta yaşamış olmanızın bir uzantısı olarak oradaki olaylara çok içeriden bakabiliyorsunuz. Çamur’da bu içeriden bakış, kullandığınız simgesel anlatımla birleşince, filmde vermeye çalıştığınız şeyin, Kıbrıs sorunuyla iç içe yaşamayan izleyiciler tarafından istediğiniz gibi algılanamayacağı yolunda bir endişeniz oldu mu ?
- Aksine, ‘iyi ki bunu böyle yapmışım’ diye düşündüğüm oldu. Sadece simgesel motifleri değil onunla birlikte farklı anlatım tarzlarını da bu filmde bir arada kullanmaya çalıştım. Bu anlatım tarzları içinde gerçekçilik de var, sürrealizm de var, sembolizm de var. Ama biri diğerinin çok fazla önüne geçmiyor. ‘Bu film realisttir’ veya ‘Bu film semboliktir’ denecek olursa dikkatsiz davranılmış olur. Çünkü filmde bu farklı anlatım tarzlarının izlerini neredeyse eşit ölçüde, yan yana, birbiri içine yedirilmiş biçimde görmek mümkün. Niçin böyle bir anlatımı seçtim? Gerçeklik sürekli olarak değişiyor. Gerçeklik 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin gerçekliği değil. Zihinsel yapı, ekonomik yapı, sosyal yapı, kültürel yapı ve daha birçok şey değişti. Hem algılama biçimlerimiz, hem de bizim dışımızda duran gerçeklik değişti, karmaşıklaştı. Bu, Kıbrıs sorunu için özellikle söylenebilir. Dolayısı ile konuyu dürüst bir biçimde anlatabilmek için, farklı anlatım tarzlarını bir arada kullanmam gerektiğini, farklı anlatım tarzlarının getireceği sinerjiye ihtiyacım olduğunu düşünüyordum. Bu, hem arka planı daha yetkin bir biçimde çizmemi sağladı, hem de filmdeki dramatik olaylar örüntüsünü, tonu, karakterizasyonu vs daha sıkıştırılmış bir halde izleyiciye vermemi sağladı. İzlediklerim beni yanıltmıyorsa, Türk sineması için, böyle bir anlatım tercihinin ‘pek kullanılmamış bir yol’ olduğunu sanıyorum.
Filmografinize baktığımızda, mekânı en iyi kullandığınız film Tabutta Rövaşata gibi geliyor bize. Gerçekten karakteri olan, farklı bir İstanbul var o filmde. Çamur’u doğrudan Kıbrıs’la özdeşleşme durumu söz konusuyken, Kıbrıs’taki mekânları geniş bir biçimde kullanmıyorsunuz. Genelde bir yönetmen, içinden çıktığı mekânları anlatırken, her şeyi gösterme arzusuna yenilmek gibi bir tehlikeyle karşılaşabilir. Siz bu tehlikeyi nasıl önlediniz ?
- Tabutta Rövaşata’daki mekân kullanımı ile ilgili söylediklerinize teşekkür ederim, ancak Çamur’un da mekân kullanımı bakımından birtakım ‘zenginlikler’ barındırdığını düşünüyorum. Çamur’da mekân seçerken sürrealizm, realizm vs. gibi farklı tarzları bir arada kullanmaktan, mekânı bir film karakteri olarak konumlandırmaktan, farklı kültürlere ve zamanlara dair mekânları yan yana bulundurmaktan çekinmedik. Bunları birkaç başlık altında sayayım. Birinci husus şu: Çamur’da başlangıçta mekânı karakterlerimin motivasyonlarının gerektirdiği biçimde ve ölçüde kullandım. Ama bir noktadan sonra mekân, karakterlerin motivasyonlarını başka biçimlerde ve başka yönde etkilemeye başlıyor; neredeyse karakterleri kontrol edecek, onlardan bağımsız gibi duran bir noktaya kadar geliyor. Mekânın kendisinin ayrı bir ‘karakter’ olarak ortaya çıkmasını istedim bu filmde. Şöyle bir örnek vereyim: Bu film bir hastalık fikrinden yola çıkıyor. Karakterlerin temel motivasyonları da iyileşmek. Hastalık motifini niye seçtim? Çünkü Kıbrıs’ta yaşayan herkesin bu sorunu travma gibi algıladığını düşünüyorum Ben de filmdeki hastalık motifini mevcut durumun bir metaforu olarak kullandım. Karakterlerimin hepsinin ya fiziksel ya da ruhsal bir hastalığı var ve iyileşmek istiyorlar. İyileşmek için de buldukları çare çamur. İyileşmek için gittikleri mekân çamurlu bir arazi; ama mekân onlarla sürekli olarak oynuyor. Çamur bazen onları iyileştiriyor; bazen de başlarına olmadık belalar getiriyor. Çamurun ne zaman bela, ne zaman iyilik getireceği neye bağlı? Sizin çamura olan etik yaklaşımınıza, güç ilişkileri içinde kendinizi ruhsal ve ahlâki olarak nasıl konumlandırdığınıza bağlı. Buna göre Çamur sizi bazen cezalandırabiliyor; bazen de onore edebiliyor. Yani çamur (veya mekânın kendisi), iyilik ve de kötülüğün kaynağı biçiminde beliriyor. İkinci olarak Çamur filminde çeşitli mekânların hem realist, hem sürreal, hem de sembolik kullanımı söz konusu. Tuz gölü sürreal olarak kullanılmıştır ama tuz gölü dışındaki kimi mekânlar da Chirico’nun resimlerini andırır. Mesela Ali ile Ayşe’nin deniz kıyısında tepede duran evini örnek verebilirim. İnsanlar heykel ve sperm enstalasyonlarını Türk ve Rum dışkılarının arıtıldığı bir atık su arıtma tesisinde gerçekleştirirler. Tesis ve oradaki havuzlar sık sık görüntüye getirilir ve oranın ‘sembolik’ olarak seçildiği vurgulanır. Son olarak filmin mekânı yer yer gerçekçi biçimde kullandığını da ekleyeyim. Askeri koğuşlar, hastaneler, Lefkoşa görüntüsü, Türk Rum sınırı vs. gösterebileceğim örnekler arasında. Üçüncü olarak benim filmlerimde farklı kültürlere dair farklı özelliklerin bir arada kullanılması hususundan ve bu özelliğin mekân kullanımına olan etkisinden bahsetmek istiyorum. Antikçağ’ın Kibele Tapınağı ile günümüzdeki askeri arazi filmde yan yanadırlar. Rum adamın heykeli Türk’ün mekânına, Türk adamın heykeli Rum’un mekânına konur. Tuz gölü gibi zamansız duran bir mekândan sonra suni döllenme yapılan bir hastane laboratuarına yer verilir. Kısaca mekân çeşitli kültürler ve zaman dilimleri arasında ‘dolaşır’. Dördüncü olarak şu hatırlatmaya yer vermek istiyorum. Filmlerimi klostrofobi ile agorafobi arasındaki ilişkilerin filmi diye yorumlayanlar var. Bu yorumların ışığında Çamur birçok kışkırtıcı yoruma olanak verebilir. Uçsuz bucaksız tuz gölünün ortasında daracık bir kuyu vardır ve o ‘klostrofobik’ kuyudan filmin yapısını başka yöne sevkeden Kibele heykeli çıkar. Son olarak filmde her şeyi göstermenin dürtüsüne kapılıp aşırı bir yığılmaya yol açma tavrının bulunmadığını düşünüyorum. Film çoğunlukla Kıbrıs dışında çekildi. Buna ekonomik nedenler dahil başka etkenler de sebeb oldu. Ama mekânları Kıbrıs dışına taşımamın motivasyonu hem kendime hem de seyirciye konu karşısında mesafe alabilme şansı tanıma isteğimden de kaynaklanmış olabilir.
Çamur’un Venedik Film Festivali’ndeki gösteriminden sonra Türk basınında çıkan yazılarda, Kıbrıs sorununa barışçı bir gözle bakan, sorunun çözümüne dair umut taşıyan bir film olduğu söylendi. Filminizin umutla olan ilişkisi hakkında siz ne düşünüyorsunuz ?
- Farklı yorumlar, farklı okumalar, bence filmin taşıdığı enerjiyi gösteriyor. Umut ve umutsuzluğa dair şunu söyleyeyim: Evet filmi belirli bir umutla bitirmek isteğim var. Ama bu, tonu dikkatli bir umut. Film, ‘bir yeniden doğuş’ filmidir. Finalinde sadece kadın karakteri sağ bırakıyor ve onu küçük çocuklarla birlikte gösteriyor oluşumun nedenlerinden biri de bu olabilir. Aynı şekilde, onu, suni döllenme konusunda uzmanlaşmış bir doktor olarak çizmemin, Kibele kültünü motif olarak kullanmamın nedenleri arasında bu da ileri sürülebilir. Çünkü ölümün olduğu yerde, yaşam içgüdüsü de vardır. Bütün filmde de, yeniden doğmak, doğurmak, soyunu devam ettirmek bir tema olarak devam ediyor. Unutmayın ki Ali’yle Ayşe’nin tüm ailesi bir katliamda yok edilmiş; yani onlar, soyları içinde hayatta kalan son iki kişi, genetik kodları onların ölümünden sonra bitecek. Ayşe, kardeşinin enstalasyon için ayrılan spermini alıyor, bir başka yumurtalıkla dölleyip embriyo haline getiriyor ve karnına bırakıyor. Yine mekânlardan bahsederek devam edecek olursak, filmin sonunda deniz kıyısındayız, açık deniz yine bir karakter olarak karşımızda. Kadın oturuyor, heykeli yerden kaldırıyor, iki tane çocuk kadraja giriyor... Evet, umut var; ama kadrajın alt tarafında, o mekânda, yanmış odunlar var; yangının izleri hâlâ oradadır. Umutsuzlukla ve umutla ilgili söyleyeceğim şey de bu kadrajda yatıyor: Umut vardır ama abartılı umutlar insana büyük tuzaklar kurar der bu film. Abartılı umut çok çok tehlikeli olabilir.
Filler ve Çimen de politik bir sorunla ilgilenen bir filmdi. Ama orada politikacı ve mafya arasındaki ilişkinin yanında toplumun da bu ilişkiden ne şekilde etkilendiğini görebiliyorduk; yani sorunun taraflarını üç ayrı düzlemde işliyordunuz o filmde. Kıbrıs da yıllardır, öncelikle politik olarak algılanan ve politik düzlemde, politik bir söylem kullanılarak tartışılan bir sorun; en azından medyaya bu şekilde yansıyor. Bu sorunla ilgili olan Çamur’da, Filler ve Çimen’in aksine, politik alana dair hemen hiçbir şey görmüyoruz. Politikacı karakter olmadığı gibi, politikaya dair çok fazla bir şey de yok filmde. Bu, Kıbrıs sorununa yalnızca politik açıdan yaklaşılmasına karşı bir tavır mı ?
- Belki de. Bunu daha önce düşünmemiştim, ama bahsettiğiniz durumun payı olmuş olabilir. Türk sinemasında Kıbrıs’ta doğup büyüyen insanların ağzından, onların konuşma kipini kullanarak bir şey yapılmış değil. Böyle bir eksikliğin, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, etkisini hissetmiş olabilirim. Konuşamayan bir başrol karakteri yaratmamın temelinde Kıbrıslı Türklerin uzun yalıtılmışlık tarihi vardır.
Filmdeki müzikleri Michael Galasso ve Koulis Theodorou yaptı. Galasso’yla nasıl irtibat kurdunuz ve nasıl çalıştınız ?
- İtalyan ortağımız ve yapımcımız Marco Muller, daha önce Babak Payami’yle, Cemşid Usmonov’la yaptığı filmlerde onunla çalışmıştı. Filmin müziklerini kimin yapacağını konuşurken Michael Galasso’nun da adı geçti. Ben de onun yaptığı işleri zaten beğeniyordum. Galasso önce gelip filmi izledi, ardından uzun bir süre konuştuk ve anlaşacağımıza karar verdik. Buradan ona bazı kasetler yolladım ve nasıl bir müziksel yapı istediğimi ayrıntılı bir şekilde aktardım. Özel bir çalışma yöntemi var: Farklı müzisyenler filmin görüntülerine bakarak emprovize şekilde kendi enstrümanıyla bir şey çalıyor. Daha sonra ikinci müzisyen devreye giriyor ve ilkinin çaldığı müziği kulaklıkla dinlerken filmin görüntülerini izliyor ve çalmaya başlıyor. Onun çaldığı enstrüman da ayrıca kaydediliyor. Bu şekilde 7-8 farklı enstrüman kaydı alındıktan sonra Michael Galasso geliyor ve hepsini dinleyerek bir şey çalıyor. Tüm bu süreçte, o anda sette hazır bulunan bir miksaj sanatçısı var ve simultane olarak miksaj yapıyor. Bu süreç sonunda miksaja Galasso da dahil oluyor ve otel odalarında sabahlara kadar miksaj yapıyorlar. Yani filmdeki müziklerin büyük bölümü doğaçlama olarak üretilen müziklerin miksajdan geçmesi sonucunda oluştu.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin Eylül 2003 sayısının vizyon bölümünden alınmıştır.
derviş zaim en önemli yönetmenlerden biridir. filler ve çimen ve çamur en sevdiğim filmlerindendir. çamur da yelda reynaud da oynamıştı ve çok güzeldi:)
http://img226.imageshack.us/img226/723/zaim1fu9.jpg (http://imageshack.us)
"cenneti beklerken" filmini çok beğendim, kendisini buradan tebrik ediyorum
Derviş Zaim de kadroda
New York’un en iyi film okulu seçilmiş olup, Puerto Rico’dan sonra 3. şubesini İstanbul Şişli’de açan Dijital Film Akademisi’nde birinci dönem dersler tamamlanmak üzere. Aralarında Hale Soygazi ve Pamela Spence’in de bulunduğu ilk grup Zeki Demirkubuz, Yonca Ertürk, Aşkın Sağıroğlu, Levent İntepe ve Ender Akay gibi konularının uzmanlarından ders aldılar. Akademinin kurucusu, aynı zamanda yapımcı, yönetmen ve oyuncu Patrick Direnna da her ay bir haftalığına Türkiye’ye gelip, öğrencilerle tecrübelerini paylaşıyor. Akademide ikinci dönem 8 Ocak’ta başlayacak. Yeni dönemde kadroya katılan isim ise en son Cenneti Beklerken filmiyle övgüler alan yönetmen Derviş Zaim. Zaim öğrencilere senaryo dersi verecek.
Tarihi filmlerin yolu bu filmle açılacak!
Tarihi film dönemini başlatan 'Cenneti Beklerken', Filmin yönetmeni Derviş Zaim'e göre izleyicinin aklında Osmanlı dönemi daha net şekillenecek.
Derviş Zaim:
* 'Cenneti Beklerken'in birebir yaşanmış bir hikaye üzerine kurulu bir senaryosu yok. Yaşanan birkaç olayı birleştirdim. Filmin bir araştırma-geliştirme projesi olduğunu söyleyebilirim.
* Ne yazık ki sinemamızda tarihi film deyince akla ya İstanbul'un fethi geliyor ya da Osmanlı'nın son dönemleri! Osmanlı tarihi sadece bu iki dönemden oluşmadı ki... Ben bugüne kadar hiçbir filmde yer almayan bir dönemi ve konuyu ele almak istedim. İzleyicinin kafasında Cenneti Beklerken'i izledikten sonra Osmanlı tarihi biraz daha net şekillenecektir.
* 'Cenneti Beklerken', uzun yıllardır üzerine çalıştığım bir proje. Senaryosunu bile 1.5 yılda yazdım. İki tarihi film daha önümüzdeki günlerde vizyona girecek. Ama bunun tamamen tesadüf olduğunu biliyorum. Aslında tarihi filmlerin çekilmesinin de zamanıydı. Bu üç tarihi film belki de yeni dönem Türk Sineması'nda önemli bir misyon üstlenecek.
* Bu filmimde anlatım şeklim değişmiştir. 'Cenneti Beklerken'in kalabalık oyuncu kadrosuna ve çok paraya ihtiyacı vardı. Yoksa anlatmak istediğimi anlatamazdım. 17. yüzyılda yolda geçen bir hikayeyi filme aktarmak için gerekli ne varsa kullandım.
* 'Cenneti Beklerken'in karakterlerini hangi oyuncuların daha iyi canlandıracağına inandıysam, onlara rol verdim. Bu filmde oyuncular değil karakterler ön plana çıkmalı. Aksi takdirde hikayeyi yeterince iyi anlatamayabilirdim.
Adaylar belirlendi
SİYAD - Sinema Yazarları Derneği, 22 Ocak Pazartesi günü, 2006 yılının en iyilerini açıklayacak. Geceyi Atilla Dorsay ve Ceyda Düvenci sunacak.
SİYAD 2006 - 39. Türk Sineması Ödülleri’nde en iyi senaryo adayları belirlendi. SİYAD - Sinema Yazarları Derneği, adaylar arasından seçilecek, 2006 yılının en iyilerini 22 Ocak 2007 Pazartesi günü, açıklayacak.
Türk sinemasının gözü bu gecenin üzerinde olacak. Geceyi Ceyda Düvenci ile Atilla Dorsay sunacak.
Son beş yılda Mahmut Tali Öngören En İyi Senaryo SİYAD'ı alan
sanatçılar:
2001 - Derviş Zaim - FİLLER VE ÇİMEN
2002 - Zeki Demirkubuz - İTİRAF
2003 - Ömer Kavur - KARŞILAŞMA
2004 - Ahmet Uluçay - KARPUZ KABUĞUNDAN GEMİLER YAPMAK
2005 - Çağan Irmak - BABAM VE OĞLUM
ve 2006 adayları:
Önder Çakar (TAKVA)
Zeki Demirkubuz (KADER)
Reha Erdem (BEŞ VAKİT)
Nilüfer Güngörmüş-Reha Erdem (KORKUYORUM ANNE)
Derviş Zaim (CENNETİ BEKLERKEN)
Ödül töreninde Türk sinemasının değerli sanatçılarına onur ve emek ödülleri verilecek.
Gecede 2005 - 2006 sinema mevsiminin en iyi yabancı filmi seçilen 'Cache - Saklı'da ödülünü alacak.
Derviş Zaim - Costas Ferris Arzın Merkezi'nde buluşuyor...
http://img405.imageshack.us/img405/2353/costasdervis150ts7.jpg (http://imageshack.us)"Arzın Merkezi'nde Buluşmalar" konferans dizisinin Ocak ayı konuğu Yunan Sineması'nın en popüler yönetmenlerinden Costas Ferris ile dünya çapında en çok ödül kazanan yerli filmlerden "Tabutta Rövaşata"nın senarist-yönetmeni Derviş Zaim...
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, "2010 Avrupa Kültür Başkenti" seçilen İstanbul'un dünya entelektüellerinin buluşma noktası olması amacıyla düzenlediği konferans, 20 Ocak 2007, saat 14:00'te Cemal Reşit Rey Konser Salonu gerçekleştirilecek.
Sinemanın çok yönlü iki ismi "Arzın Merkezinde Buluşmalar"ın Ocak ayı konukları oluyor: Yunan Sineması'nın en popüler yönetmenlerinden Costas Ferris ile dünya çapında en çok ödül kazanan yerli filmlerden "Tabutta Rövaşata"nın senarist-yönetmeni Derviş Zaim, "yerelden evrensele sinema" yı konuşacak.
İstanbul'un dünya entelektüellerinin buluşma noktası olmasını hedefleyen "Arzın Merkezinde Buluşmalar" isimli konferans dizisinin dördüncüsü Costas Ferris ve Derviş Zaim'in buluşmasıyla gerçekleştirilecek.
İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda düzenlenen konferansı katılımcılar ücretsiz izleyebilecek.
Tarih: 20 Ocak 2007 14:00
Yer: Cemal Reşat Rey Konser Salonu
Zaim'e Kahire'den ödül
Arap dünyasının önemli uluslararası sinema etkinliklerinden 31. Kahire Film Festivali'nde Derviş Zaim'in 'Cenneti Beklerken' adlı filmi 'En İyi Sanatsal Katkı Ödülü'nü kazandı.
16 ülke 19 film!
Geçtiğimiz cuma gecesi düzenlenen kapanış töreniyle sahiplerini bulan ödüllerde 'En İyi Film' olarak Altın Piramit'i Fransa adına yarışan 'Yakın Düşman' (L'ennemi Intime) aldı. Film, 1959 yılına dönerek Cezayir'in bağımsızlık savaşı üzerinden Fransızlar'ı bu önemli tarihi vahşetle yüzleştiriyor. 27 Kasım-7 Aralık tarihinde gerçekleşen festivalin açılışına katıldıktan sonra yeni filminin çalışmaları nedeniyle İstanbul'a dönen Derviş Zaim'in ödülünü Türkiye Kültür Bakanlığı adına Okan Yüce aldı. Nurgül Yeşilçay'ın da yer aldığı ve başkanlığını ünlü İngiliz yönetmen Nicolas Roeg'in yaptığı ana jüri, yönetmene verilen 'Jüri Özel Ödülü'nü ise Pakistan yapımı 'Allah Adına' (In the Name of God) filmine verdi. 16 ülkeden 19 filmin yer aldığı yarışmada ödül alan filmlerin önemli sosyal ve politik gerçeklerle yüzleşmesi dikkat çekti. Nurgül Yeşilçay, uluslararası jüri üyeleriyle keyifli bir işbirliği yaptığını söyledi.
Bu yıl 27'ncisi düzenlenen İstanbul Film Festivali'nin ödülleri, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'ndaki Kapanış Galası ve Ödül Töreni'nde sahiplerini buldu.
"Kültür ve Turizm Bakanlığı Yılın En İyi Türk Yönetmeni" ödülü ise"Nokta" filminin yönetmeni Derviş Zaim'e verildi. Yönetmen Derviş Zaim'e ödülünü Nurgül Yeşilçay takdim etti. Kültür ve Turizm Bakanlığı ayrıca "Yılın En İyi Türk Filmi" ve "Yılın En İyi Türk Yönetmeni"ne 50.000'er YTL değerinde para ödülü de veriyor.
15 Haziran Pazar günü saat 15:00'de Miniaturk Bahar Etkinlikleri kapsamında Derviş Zaim ve minyatür sanatçısı Özcan Özcan ile "Tarihi Filmler Yapmak" konulu bir söyleşi programı var.
Söyleşinin ardından Cenneti Beklerken filmi gösterilecek, film gösterimi ve söyleşi ücretsiz ancak ücretsiz katılım icin www.kultursanat.org sitesinden ilgili etkinlige kayıt yaptırmak lazım.
simge*deniz 13-06-08, 18:16 Sezai Sarıoğlu ile nehirmuhabbetler
Bir Konuk: Derviş Zaim
Bir Konu: Derviş Zaim sineması
“Hayatım ‘Rumlar geldi, biz gittik, bunun sonu ne olacak?’ sorularıyla ‘Göçmen, savaş, esir, sınır, TMT, EOKA’ sözcükleriyle geçti. Dolayısıyla bizim gibi coğrafyalarda yaşayanların sadece iyi bir hikâyeci, iyi bir filmci olmaya hakkı yoktur. Bunların yanı sıra başka şey de olunması gerekir. Birçok insan, “Bir sinemacının değeri, filmografisi, yaptığı çok derin ve estetik filmlerle anlaşılır” fikrinde hemfikir olabilir. Soruyorum; bir kişinin içinde bulunduğu coğrafyayla yüzleşme cesareti gösterip gösterememesi de bir değer ve değerlendirme ölçütü olarak önümüze gelemez mi? Bence gelir. Susurluk skandalıyla ilgili ‘Filler ve Çimenler’i bu yüzden yaptım. Aynı nedenden ‘Çamur’ ve ‘Paralel Yolculuklar’ filmlerini çektim. Çünkü kendimle ve yaşadığım coğrafyayla hesaplaşmam gerekiyordu. Yoksa Kıbrıs ve Türkiye sinema tarihini yazanlar, biz sinemacılara ‘1990’lı yıllarda yaşadığın ülkede bu tip problemler vardı, peki sen ne yaptın?’ diye sorabilirler. Böyle yaptığımda, eteğimdeki taşları dökerek sinema kariyerime daha rahat devam edebilir, ‘Ülkenin sosyal fenomenleriyle ilgili yanıtlarım ve yanıtlardan çok sorularım sinemamda vardır’ diyebilirim. Çünkü tarihin ve hayatın sadece estetik bir boyutu yok, ahlâki bir boyutu da var.” (Derviş Zaim)
İki toplumlu çatışmalar 1963’te ikinci kez Adarahmi’ne düşerken o da, Ruhsar Hanım ile Mustafa Bey’in aşklarının ürünü olarak Anarahmi’ne düşer. Lefkoşa’daki çatışmalar Limasol’a da sıçramak ihtimalindedir. Mevzilere inip çıkarken sancılanan Ruhsar Hanım, 1964’ün 22 Şubat’ında “Arapçık” bir oğlan çocuk doğurur. Adını annesinin babası “Arap Derviş”ten mülhem “Derviş” koyarlar. Rum mahallelerinin çevrelediği Dört Fenerler mahallesinde, Türk ve Rum milliyetçiliğinin belirlediği siyasal ortamda fanatizmin olmadığı bir evde mutlu bir çocukluk geçirir… Büyüklerin “bomba” ve “silâh” sözcüklerini sıkça cümle içinde kullandıkları günlerdir. “Sınıra gitme”, “öteye geçme” denmese de Türk ve Rum mahalleleri arasında doğal sınırı bilen, bir şeylerin ters gittiğini hisseden çocuklar… Fal dinlemeyi, açmayı, okutmayı, sosyalleşmeyi seven annesi Ruhsar Hanım’ın favorisi kahve falında gerçekleri tutturan Anadolu göçmeni Bayan Fliragi’dir. Fliragi’nin Türkçe konuşması küçük Derviş’in ilgisini çeker. Fliaragi’nin evine misafir gittiklerinde dillerini bilmese de Rum çocuklarla bahçede oynar, çat pat anlaşırlar. Böylece her Rum’un “doğal düşman” olmadığı izlenimini edinir.
Anneden dedesi “Arap Mahmutlar”dan marangoz Derviş Konul, ekmeğini alın teriyle kazanan 1963’e kadar Rumlarla çalışan, Rumlara ve Türklere “insan” olarak bakan biridir. 1974’teki savaş ve göçmenlik dedesini derinden etkiler, ölünceye kadar Güney’de kalan evinin, dükkânlarının özlemiyle yaşar. Çektiği acılara rağmen dingin ve iyi yürekli kalmayı başaran, yastığının üzerine her gün yaseminler koyarak, yasemin kokusuyla uyumasını sağlayan anneanne sevgisiyle büyür. Annesi Ruhsar Hanım, 1950’li yılların sonunda İngiliz idaresinde memurluk yapmış okumaya eğilimli, Kıbrıs’ta sık rastlanan tipik güçlü kadın karakteridir. Baba esirken, aileyi çekip çeviren örgütçü, mantıklı ve çoğu zaman sakin biridir. Derviş’e okuma zevkini teyzesi Gönül Konul aşılar. Babası Mustafa Bey, 1945-55 yıllarında “atlı süvari” olarak dağlarda devriye gezen, “deniz polisi” olunca adanın etrafında kaçakçı kovalayan, öte yandan “mücahit komutanlığı” yapan, gözünü budaktan sakınmayan, süvariliğe geçişten sonra atına Kıbrıs’ın en popüler içkisi “Supreme” adını veren, oğlunun deyimiyle Kıbrıslı “tam bir hayat adamı”dır.
Derviş, 1974’ü on yaşında karşılar. 1974, ödünç hayatların ortaya çıkardığı, bir çocuğun ruhsal saltanatının sarsıldığı, dilin içe kıvrıldığı bir an’lar ve süreçler miladıdır… Gecikmiş bir kötülük ve gecikmiş bir iyilik gibidir o yıllar… Çocuklar açısından rüyaların, göçmenliklerin, masalların bile tesadüf olarak yaşandığı izleri silinmeyecek özel bir tarih… 20 Temmuz 1974 sabahı anneannesinin “Kalk, Türk askeri adaya çıktı” sesleriyle uyanır. Akşama doğru tüm kasaba halkı esirdir. Küçük bir çocuk olarak savaşın trajedisine tanık olur. Savaşın ortasında miğferini bir kenara koymuş, bir karpuzu iştahla dişleyen, ona garip ve tuhaf gelen Rum askerini unutmaz. Hayatının en uzun gecesini, hayatının en uzun susuzluğunu orada, gözaltında yaşar. Kadınlar ve çocuklar, erkeklerin kamyonlarla nereye götürüldüklerini bilmemenin korkusu ve üzüntüsü içindedir. Kadınlar ve çocuklar serbest bırakılıp eve geldiklerinde etrafın kırık-dökük olduğuna tanık olurlar. O trajik görüntü arasında bomba ve silâh seslerinden ürkerek bir koltuğun altına sığınmış tir-tir titreyen savaş mağduru bir güvercin görünce şaşırır, ekmek kırıntısı verir, korkudan uçamayan güvercini avucuna alınca yüreğinin atışlarını çocuk yüreğinde hisseder. Tüm erkeklerin birden ortadan yok olduğu Dört Fenerler Mahallesi’nin çocuklara ve kadınlara kaldığı “korku” yıllarıdır. Evler, meydanlar bom boştur. Kıbrıs’ta “gurbet” denilen Çingenelerin eşekleri sokaklarda başıboş dolaştığından sokakları fetheden çocuklara gün doğmuştur. 1974 Temmuz’u ile 1975 Mart arasında Rumların gözetiminde, kapıları kilitleyip konu-komşu topluca yaşarlar. Hastane avlusunda, dedesiyle birlikte cesetlerin defin işlerine yardım ederlerken duyduğu cesetlerin kokusunu hiç unutamaz…1974 Eylül-Ekim aylarında “esir değişimi” anlaşmasıyla serbest bırakılan babasından aylar sonra aile Kuzeye geçip Mağosa’ya yerleşirler.
Ortaokulda Tübitak’ın matematik yarışmasında bölge ikincisi olur. Lisede okul müdürünün yazları kütüphanenin anahtarını verdiği eylülde geri aldığı, öyküleri, denemeleri olan en iyi öğrencilerindendir. Dereceleri olan uzun mesafe koşucusudur. Tübitak’ın düzenlediği Türkiye Liselerarası Biyoloji Dalı Proje Yarışması’nda “Böcek öldürme ilâcı” projesiyle birincilik kazanır. 1982’de Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’ne girer. Okuyup tartışan, özel aidiyeti olmayan bir solcudur. Kamerayı ilk kez, seçmeli sinema dersleri aldığı Üstün Barışta’nın stüdyosunda görür. Onun özendirmesiyle dördüncü sınıfta esas tutkusunun sinema olduğunu fark eder. Üstün Barışta’nın stüdyonun anahtarını verirken söylediği “Yatağını taşı” sözleriyle üç buçuk yıl stüdyoda yaşar. Bu sinemasal iyilik ve bu mekan onun hayatını değiştiren bir eşik olur. Askerlik sorununu çözmek için başladığı “İki Dünya Savaşı Arasında Kıbrıs Türk Milliyetçiliği” üzerine tarih mastırını sürekli uzatır. 1988’de mezun olur. 1992’ye kadar iş bulmak için çırpınıp durur. 1992’de belediyelerin özel radyo-televizyon yayınlarına başlamasıyla önce metin yazarı sonra yapımcı olur. 1995’te yayımlanan “Ares Harikalar Diyarında” isimli romanı “Yunus Nadi Roman Ödülü” alır. Özel bir bursla İngiltere’ye giderek Warwick Üniversitesi’nde Alan Parker’in yönettiği “Midnight Express” filminde “Türklerin Temsil Edilme Biçimleri” üzerine mastır yapar. Sinema teorisiyle ilgilendiği, arşivleri taradığı, çok önemli akademisyenlerle tanıştığı bu dönem onu teorik ve pratik olarak besler…
“Tabutta Röveşata” 1997 de, “Filler ve Çimen” 2001’de “Çamur” 2003’te, “Paralel Yolculuklar” 2004’te, “Cenneti Beklerken” 2006’da, “Nokta” 2008’de gösterime girer. Kıbrıslırum yönetmen Panikos Hrisantu ile birlikte çektikleri “Paralel Yolculuklar” belgeseli Türk ve Rum milliyetçilerinin “savaş kültürü”ne karşı “barış kültürü”nün yaratılması için geleceği birlikte kurmaya çalışan iki Kıbrıslının ortak filmleridir. Kıbrıs trajedisini konu edinen “Çamur” filminin kurgusunu gerçekçi dilin yanı sıra gerçeküstücü, fantastik, metaforlara dayalı dolaylı bir dille kurar. Bu alaşım dil, bilinçaltımızda uykuya dalmış olanları harekete geçiren özgün bir sinema dilidir. Kibele heykeli gibi mitik normlardan hareketle Kıbrıs tarihinin bir kesitini, bir temada ve bir dilde yoğunlaşarak filme çekerken, izleyiciyi metaforlarla şaşırtmayı dener. “Tabutta Rövaşata”daki İran’dan getirilen “tavus kuşları” birçok kültürde özgürlüğün sembolüdür. “Filler ve Çimenler”deki “ebru” imgesi, klasik sanatlardan yola çıkarak ezber bozan anlatım biçimidir. “Cenneti Beklerken” filminde ise, “minyatür sanatı”, “nakkaşlık” ve “meşk etmek” üzerinden iktidar eleştirisi yapar. (Değil mi ki, minyatür, aynı zamanda “meclislikler” demektir; değil mi ki seyyah Evliya Çelebi taşradaki bir valiye “kırk meclislik bir albüm gönderilir” demiştir seyahatnamesinde; değil mi ki, meclis, ince nakış, küçük nakışlardan oluşan figürlerin istifidir; değil mi ki minyatür bir aslı ile sureti arasında bir meşk olayıdır… Değil mi ki, Sivas’ta öldürülen şair Metin Altıok “Eskiden minyatür ustaları/ Bozmak için kusursuzluğu,/ Resimde bir suretin/ Taşırırlardı boyasını/ İsteyerek sınırlarından” dizelerini düşünmemiz için bu dünyaya armağan etmiştir… ) Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterime giren “Nokta” filminde ise “hat sanatından” yola çıkarak, iktidar ve güç ilişkilerini, “arınma” ve “yüzleşme” bağlamları içinde kendine özgü sinema diliyle derinleştirir. 1950’lerde ortaya çıkan “Yeni Gerçekçilik”ten etkilenir, saygı duyar ama günümüzde insanı ve hayatı açıklamakta yetersizliğini de bilir. Yeni Gerçekçilik’in yanı sıra sürrealizmi de, anlamını bulandırmayacak kıvamda sembolizmi de, risklerine rağmen farklı anlatım diliyle filmlerinde kullanır. Bu karmaşık anlatıma rağmen yalınlıktan ödün vermez. İnsanlık onurlarından ödün vermeyen, sorunlara teslim olmayan köşeye sıkışmış karakterleri anlatmaktan hoşlanır. Derviş Zaim’in geleneksel sanatlara olan otantik ilgisi eskiler alıp eskiler satmakla ilgili değildir. Tersine eskileri bugün ile ilişkilendirerek yeni kılarak özgün bir alaşım yaratmak muradındadır. Yine onun filmlerindeki tarih, “ölü bir kültür”ün ötesinde organik olarak bugünü anlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlayan “tarih aşısı” olarak okunabilecek aşılayan bir kıymettir. Derviş Zaim, sinemanın eğlence ve salt estetik hazzın yanı sıra arınma, kurtuluş boyutuna inanır.
İçindeki gizli mizahla sürekli dinleyip gözleyen, her sözcüğün/görüntünün izini süren sessiz bir adalıdır. Anlamı ele vermeyen filmleri gibi kendini kolay ele vermez. Anlatılan her hikâyeye, hatıraya, tanıştıklarının hayatına, insanın tüm hallerine sinemasal bakar. Derviş Zaim, içe kapanık uzun ve anlamlı bir cümledir ama siz onu dipnot-alıntı zannedebilirsiniz. Dışa dönük değildir. İçe de… Tragedyanın Araf’ta oluştuğundan insanın dara düştüğü ara bölgeyi mekân tutar. Tragedya da sinema da oradadır. Sürekli Araf’ta. “Cehennet”te... Siyasal kavramların, resmi tarihlerin insanı gizlediği her yerde, insanı yeniden görünür kılmak için çabalar. Yüzeysel olanın çok derininde cankırıkları’nın izini sürer. Bazen Limasollu sinemadan başka kimsesi olmayan izlenimi veren Derviş Zaim için, “Kendine bahane” dediğim olmuyor değil…
Derviş Zaim’in Kıbrıs ile ilgili söylediği, “Gerçek insan hikâyeleri unutulduğunda Kıbrıs’ın, hayatın ve insanın çok büyük bir boyutu ıskalanır” cümlesi onun sineması için de geçerlidir…
|
|