Tüm Versiyonu Göster : Kalpazanlar (The Counterfeiters)


jatco bennardo
28-01-08, 15:01
http://www.obsessedwithfilm.com/wp-content/photos/Counterfeiters.jpg
Yapım :2007, Almanya / Avusturya
Tür : Dram / Savaş / Suç
Yönetmen :Stefan Ruzowitzky
Senaryo :Stefan Ruzowitzky, Adolf Burger (Kitap)
Oyuncular :August Diehl, Karl Markovics, Martin Brambach, August Zirner, Devid Striesow, Veit Stübner
Yapımcı :Josef Aichholzer
Görüntü Yönetmeni :Benedict Neuenfels
Müzik :Marius Ruhland
Süre :1 saat, 38 dk.
Gösterim Tarihi :28 Mart 2008



Özet

II. Dünya savaşı sırasında Nazilerin, savaşın tek galibi olabilmek için yaptıkları ahlakdışı işlerden biri de; sahte para basarak diğer ülke ekonomilerini çökertmektir. Bu iş için kurdukları gruba, el sanatları ve kalpazanlık konusunda çok iyi olan Salomon Sorowitsch da dahi ederler. Sefaletten kurtulan yaşamlarına rağmen, içinde bulundukları durum onları rahatsız eder. Ahlakdışı işler yapan insanlarla yaptıkları iş birliğinden duydukları utanç, onları vicdanlarıyla karşı karşıya getirir.


http://www.sinemalar.com/images/ss_buyuk/5947/Kalpazanlar_0.jpg

http://www.sinemalar.com/images/ss_buyuk/5947/Kalpazanlar_1.jpg

http://www.sinemalar.com/images/ss_buyuk/5947/Kalpazanlar_8.jpg

http://www.sinemalar.com/images/ss_buyuk/5947/Kalpazanlar_4.jpg

sbuffy
29-03-08, 18:45
Nazi suçları üzerine filmlerin sonu gelmez!

http://img.sabah.com.tr/2008/03/29/ct/im/5F467F1EE633314785C0CB1Dr.jpg

Son Oscar'larda yabancı film dalında heykelciği kucaklayan Avusturya filmi, sıcağı sıcağına sinemalarda. 2007 Berlin festivalinde izlediğimde çok beğendiğim ve okurlarıma Altın Ayı için en ciddi aday olarak duyurduğum film, sonunda Oscar'a erişerek değerini kanıtladı. Film, bir kez daha İkinci Dünya Savaşı'na ve Nazilerin yaptıklarına dönüyor. Anlaşılan bu yeni yüzyılda da bu tür hikâyeler devam edecek. Çünkü insanlık, o inanılmaz cinayetleri unutmaya ve tarihin en büyük soykırımını affetmeye niyetli değil. Gerçek bir kişilikten yola çıkan film, 1930'ların Berlini'nden başarılı bir kalpazan olup kimliklerden yabancı paralara her şeyi ustaca taklit eden ve eriştiği zenginlik içinde dokunulmaz olduğunu sanan Yahudi Salomon Sorowitsch'in hikayesini anlatıyor. Savaşın hemen eşiğinde tutuklanan Sally, kamptan kampa naklediliyor ve zor günler geçiriyor. (Film, yeni bir 'kamp filmi' yapma tuzağına düşmüyor ve bunlar çok çabuk geçiştiriliyor). Sonra, onun becerisini hatırlayan bir Nazi çıkıyor ve Sally, yeni bir göreve çağrılıyor: Bol miktarda sterlin, sonra da dolar basıp Batı ülkelerinin ekonomilerini allak bullak etmek için... Ama ekipte, yenilgiye doğru giden Nazilerin belini doğrultacak bu girişime tümüyle karşı olanlar da vardır. Oynak bir kamera ve hızlı bir kurguyla çekilmiş bu film, bir yandan savaşın bilinmeyen yepyeni bir yüzünü anlatıyor. Öte yandan, savaş suçlarının ve Nazi zulmünün farklı uygulamaları karşımıza geliyor. Ne denli bildiğinizi sansanız da, insan zulmünün sonu yoktur ve filmde bu açıdan da sizi sürprizler beklemektedir. Bu açıdan, aslında yumuşak gözüken sahneler de çok önemli. Örneğin Nazi komutanının Sally'yi evine çağırıp eşi ve kızlarıyla tanıştırdığı sahnede, mutlu Alman ailesinin tasasızlığı ve kıvancıyla o zavallı Yahudi'nin acıklı, giderek ölümcül çelişkisi, son derece etkileyici olmayı başarıyor. Çok iyi bir ekip oyunculuğunun başını, nankör fiziği ve inanılmaz bir hüzün içeren yüzüyle çok başarı kazanan Karl Markovics çekiyor. Armonika ve gitarla çalınmış ve lirik olmakla uçarı olmak arasında gidip gelen sade bir müzik, bu yoğun dram içeren filme hoş bir denge sağlıyor. Ve film müziği edenen şey konusunda, anlamak isteyenlere iyi bir ders veriyor. Özellikle büyük insanlık dramlarını ve savaş filmlerini sevenler için...

kaynak: Sabah, Atilla Dorsay

sbuffy
29-03-08, 18:46
Sinefiller için...

Ella Taylor'ın Kalpazanlar hakkında Village Voice dergisine yazdığı yazıdan: "Kalpazanlar, filmlerden çok Primo Levi veya Bruno Bettleheim gibi toplama kampından kurtulanların kitaplarında bulunan rahatsız edici soruları soruyor. Paul Verhoeven'ın geri zekâlıca filmi Kara Kitap'ın göreceliliği ön plana çıkaran tarihi yeniden yazma çabasına (meğer direnişçiler alçakmış ve Naziler duyarlıymış da haberimiz yokmuş!) hiç girmeden, Ruzowitzky, faşizmin egemenliği altında ahlaki olarak doğru davranışların hangileri olduğunu sessizce soruyor. Ve insanın ilk amacının hayatta kalmak olup olmadığını..."

* San Francisco Chronicle'dan David Wiegand ise şöyle diyor: "Ruzowitzky'nin yönetmenlik performansı oldukça başarılı ve gereksiz yere lafı uzatmayışıyla da dikkat çekici. Filmin başında bize Sorowitsch'in ahlaksız bir dolandırıcı olduğunu anlatıp onu toplama kampına gönderirken gereksiz yere çok zaman kaybetmiyor. Belki önemsizmiş gibi görünebilir bu, ama kendisi hikâyesi ve seyircisinin zekâsına saygı gösteriyor ki buna da ancak şapka çıkarılır."

* New York Times gazetesi yazarı A.O. Scott, Kalpazanlar'dan bahsettiği yazısına şöyle başlamış: "İtalyan yazar Primo Levi, Auschwitz'de geçirdiği yıllara dönüp baktığında, Nazi toplama kamplarında 'en kötü insanların, yani en güçlü olanların hayatta kaldığı' gözleminde bulunmuştu. Avusturyalı yönetmen Stefan Ruzowitzky'nin çektiği bu sert film, Levi'nin sözünün resmedilmiş hali gibi."

* Naziler, Musevileri toptan öldürme kararını 1941 yılının sonlarında aldı, 1942 yılı ocak ayında düzenlenen Wannsee Konferanı'nda da toplu kıyımı gerçekleştirmenin teknik detaylarını belirginleştirdi.

* Evlerine yapılan baskınlarla zorla gözaltına alınıp kamplara götürülen Musevilerin büyük çoğunluğu, altı değişik kampta öldürüldü. Polonya'daki Auschwitz-Birkenau kampı, bunların en büyüğüydü, Kızıl Ordu tarafından 27 Ocak 1945'te kurtarılmasından önce burada en az 1 milyon 100 bin Musevi öldürüldü. Toplama kamplarından insanların kurtarıldığı günlerde, Polonya'daki Musevi nüfusun yüzde 85'inin bu kamplarda öldüğü ortaya çıktı. Bu da 2 milyon 800 bin insan anlamına geliyordu.

kaynak: sabah, Kaya Genç

sbuffy
29-03-08, 18:49
"Kalpazanlar": Kalifiye mahkumlar

Bu sene Yabancı Film Oscarı'nı evine götüren "Kalpazanlar", çoğu kişinin artık görmekten ve duymaktan bıktığı İkinci Dünya Savaşı'ndaki bir toplama kampında geçiyor. Ancak odak noktasını klasik örneklerin yanında farklı bir yere taşıması sayesinde de artı bir puan kazanıyor. Oscar'ı hak etmediği açık olsa da, sahip olduğu bakış açısı ve öykü anlatımını çok iyi becermesi sayesinde görülmeyi hak eden bir savaş dramıyla karşı karşıyayız.

Hollywood'un bunu yeterince sömürmesine alışmıştık, ama son yıllarda Avrupa sinemasının da neredeyse tek ekmek yediği tema "İkinci Dünya Savaşı" haline geldi. Dolayısıyla bu tip filmleri duymak bile artık bıktırıcı olmaya başladı. Hatta "Extras" dizisinde Kate Winslet'in artık iyiden iyiye bir alt tür haline gelen bu filmler için sarfettiği "Soykırımla ilgili daha kaç filme ihtiyacımız var? Anladık, korkunçtu," repliğine herhalde kimsenin itirazı olmaz.
Tabii bu aşamada eğri oturup doğru konuşmak lazım; "Kalpazanlar" ("Die Falscher") gayet sağlam bir film ve ne olursa olsun bilindik Nazi manzaralarına çok bulaşmadan şimdiye dek pek tanık olmadığımız bir konu üzerinden derdini anlattığı için de bir şansı hak ediyor. Adolf Burger'in kitabından uyarlanan film, yine bir toplama kampında geçiyor ama bu sefer kampa atılmış Yahudi baş karakterlerimiz daha farklı bir muameleyle karşılaşıyorlar. Savaş sırasında İngiltere ve ABD'nin ekonomisine de zarar vermek için sahte pound ve dolar basımıyla uğraşan Naziler, toplama kamplarına attıkları Yahudiler arasından bu konuda becerikli, haliyle her biri gerçek anlamda suçlu olan, mahkumları seçip özel bir atölye yaratıyorlar. "Kalpazanlar" bu sahte para basma işlemini zaman zaman hoş ayrıntılara da girerek anlatıyor ve diğer kamplarda olanlar arasındaki farkı da bazen mizahi yönden işlerken, kimi zaman da gerilimini buradan beslenerek oluşturuyor. Elbette sinemada şimdiye kadar sayısız kere tanık olduğumuz savaş suçlarının belleğimizdeki imajından da yararlanarak onları görsel olarak çok fazla vurgulamaya gerek duymuyor. Dolayısıyla filmin büyük bir kısmı dışarıya kapalı bu atölyede, nispeten daha iyi muamele gören karakterlere odaklanıyor.

Hayat kurtaran damgalar

Film, bir toplama kampı için lüks sayılabilecek bu koşulları karakterlerinin arasındaki tartışmalara ve gerilimlere de olgun bir biçimde taşıyor. Naziler için çalışıyor olmanın verdiği ahlâki durumları sorgularken dışarıda kalanlardan daha farklı bir hayatta kalma savaşı üzerine kafa yormayı da ihmal etmiyor. Ölüm için damgalanmış olan bu karakterlerin, kendilerine hayvan muamelesi yapanlar için başka tür 'damga'lar üzerinde uğraşıyor olması da öyküye ayrı bir güç kazandırıyor. Hatta çoğu zaman, bu 'damga' meselesi ne şekilde işlenirse işlensin filmin içinde 'hayatta kalma' üzerine kodlanır hale geliyor.

Karl Markovics başta olmak üzere güçlü performanslar sergileyen ana kadronun yanında mizansenlerini dinamik bir şekilde kuran ve hiçbir noktayı fazla uzatmayan yönetmen Stefan Ruzowitzky de övgüyü hak ediyor. Her ne kadar öykü -nispeten- iyi koşullarda geçse de belli birkaç mekândan doğru faydalanıp hafif klostrofobik bir ortam yaratan Ruzowitzky'nin bu konudaki başarısında şüphesiz görüntü yönetmeni Benedict Neuenfels'in de katkısı var. Neunfels, film içindeki farklı ortamlar ve farklı koşullar için hazırladığı şık ışık kullanımlarıyla dikkate değer bir isim olduğunu gösteriyor.

Bu sene içinde Oscar'a başvuran filmler arasında en iyisi olmayan "Kalpazanlar" belki aldığı ödülü hak etmedi, ama öyküsüne olan güçlü yaklaşımı ve teknik anlamdaki başarısı yine de onu yılın iyileri arasına sokmaya yetiyor. Savaşa farklı bir bakış açısından yaklaştığı için de ister istemez klasik soykırım dramlarından ayrılır hale de geliyor. Bu yüzden çok önyargılı davranmamak gerek.

Kimler İzlemeli?
"İkinci Dünya Savaşı" hakkında farklı bir bakış açısı görmek isteyenler.
Kaliteli bir savaş dramı izlemeyi özleyenler.

Kimler İzlememeli?
Hiçbir şekilde "İkinci Dünya Savaşı" öyküsü görmek istemeyenler.
Savaş filmlerinden aksiyon bekleyenler.

kaynak: sinema.com,K.D. Yılmaz

sbuffy
30-03-08, 09:13
Stefan Ruzowitzky ile Kalpazanlar hakkında!

Gerçek bir yaşam hikayesinden konu alınan Kalpazanlar, Avusturya Oscar adayı olmayı da başardı. Yönetmeni Stefan Ruzowitzky, filmiyle ilgili samimi itiraflarda bulunuyor.

1961 Viyana doğumlu olan Ruzowitzky, tiyatro ve tarih üzerine eğitim aldı. Önceleri Avusturya’da bir radyo için tiyatrolar yazıp yönetti. Daha sonra televizyon için reklam ve müzik videolarının yönetmenliğini yaptı. 1996’da Max Ophuls Ödülünü kazandığı “Tempo” adlı ilk uzun filmini çekti.

İkinci film ise 50 ülkeye satılan ve dünyada birçok festivalde yer alan ve ödül kazanan “The Inheritors” filmidir. Ayrıca bu film 1999 yılında Avusturya’nın Oscar adayı olarak gösterildi.

“Anatomy”, “All the Queen’s Men” ve “Anatomy 2” filmleriyle Avrupa’nın önemli yönetmenleri arasında yerini aldı.

Mr. Ruzowitzky, daha önceki tüm filmlerinizin tek bir ortak yönü vardı: hepsi birbirinden tümüyle farklı. KALPAZANLAR’sa tüm öncülerinden tamamen farklı.

Belki ilk bakışta öyle ama aslında ben tüm filmlerindeki ana konuyu yine en önde tuttum: idealizm. “Tempo”da, “The Inheritors”da, “Anatomy”de tüm filmlerimde genç kahramanlar vardı. Tüm filmlerimde idealizmle dolu olarak yeni bir dünyaya giren, ancak karşılaştıkları ahlaksızlıklar yüzünden dünya görüşlerini yeniden gözden geçirmek zorundan kalan genç kahramanlar vardır. Kalpazanlar değişik bir yaklaşımda bulunuyor. İdealizm ve pragmatizm arasındaki gerginliği, daha önce hiç bu denli dramatik ve varoluşçu bir çerçevede irdeleme imkanım olmamıştı.

Kalpazanlar nasıl ortaya çıktı? Filmin kaynağı nedir?

Konu kendiliğinden bana geldi. İki hafta içinde, birbirinden farklı iki prodüksiyon şirketi, bana bu konuyu sundular. Kaderin bir cilvesi.

Adolf Burger ile olan irtibatınız nasıl gerçekleşti?

Benim için filmin en etkileyici anı: Bu gerçek olayın son hayatta kalan kahramanları, Burger ve Plapper’ın sette oldukları an. O zaman fark ettim ki; bu yaptığımız sadece bir film değil, bu tarih, gerçekten olmuş olaylar. Sete giderken 90 yaşındaki bu iki kahraman, kalpazanlık atölyesinin kumandanı olan S.S. subayının aslında bir kurtarıcı mı, yoksa bir katil mi olduğunu tartıştılar. Kendi kendime dedim ki, bu tam da filmin odak noktası olacak.

Niye filminiz bu denli uzlaştırıcı bir şekilde bitiyor? Bu, seyirci zevklerine tanınmış bir ayrıcalık mıdır?

Burger ve Sorowitsch’in –diğer tüm sağ kalan toplama kampı mağdurları gibi- bu acı dolu deneyimle ve neden hayatta kaldıkları, neden o kadar çok insanın ölmesi gerektiği, ve bunun önlemek için neden daha fazlasını yapmadıkları veya yapamadıkları sorularıyla, hayatlarının geri kalanı boyunca başa çıkmaları gerektiği açıkça ortada. Bir yönetmen olarak, filmin kahramanı Sorowitsch’in 6 sene boyunca bir toplama kampında kalıp da hayatta kalabilmiş olmasını kınamak gibi bir hakkım yok, öyle yapmam gayri ahlaki olurdu. Film bu yüzden uzlaşıcı bir şekilde bitiyor.

kaynak: sinema.com

sbuffy
01-04-08, 14:04
Toplama kamplarının bilinmeyen yüzü

Bu hafta gösterime giren 'Kalpazanlar', En İyi Yabancı Film Oscar'ını almıştı. Nazilerin sahte para basmakla görevlendirdiği mahkûmların hikâyesini anlatan filmin yönetmeni Stefan Ruzowitzky, pek az bilinen bu gerçek hikâyeyi proje önüne gelene kadar kendisinin bile duymadığını söylüyor

Bu yıl yabancı dilde en iyi film dalında Oscar kazanan Avusturya yapımı 'Kalpazanlar', toplama kampı trajedisinin bilinmeyen bir yüzünü ortaya çıkarıyor. İngiliz ekonomisini batırıp yok etmek isteyen Naziler, bir grup mahkumu sahte para basmak üzere görevlendirirler. Mahkumların maharetlerini Amerikan doları basmakta da kullanmaları gerektiğinde zor bir seçimle karşı karşıya kalırlar: Çalışmaya ve böylece ayrıcalıklı hayat şartlarını sürdürmeye devam etmek ya da Nazilerin savaş mücadelelerini sekteye uğratmak için para basma operasyonunu sabote etmek...

'Kalpazanlar'da Markovics'in oynadığı pragmatik Sally, August Diehl'in oynadığı ateşli bir komünist olan ve Nazileri sabote etmeyi gündelik hayatta kalma mücadelesinin önüne koyan Burger'la karşı karşıya geliyor. Ancak katı ahlak kurallarına sahip olan Sally'nin asıl amacı hayatta kalmak olsa da, Burger'ın sabotaj planlarını öğrendiğinde onu ele vermeyi reddeder.
Yönetmen Stefan Ruzowitzky, Oscar ödüllü filmini anlatıyor.

Siz bu fillmi çekmeden önce Bernhard Operasyonu hakkında bir şey biliyor muydunuz?
Nazilerin özenle hazırladıkları bu operasyonu daha önce hiç duymamıştım. Film projesi önüme geldikten sonra, bu olayı duymayışımın nedenini düşündüm. Belki de toplama kampı hikayeleri anlatılırken bu kalpazanlık olayından bahsetmemelerinin sebebi, onlara sundukları rahat koşulları bilirsek, her şey o kadar da kötü değilmiş, onlara iyi bakmışlar aslında diye düşünmememiz içindir.

Soykırım görüntülerine son derece aşinayız ama sizin genelinde hareketli bir kamera kullandığınız filminizin stili daha farklı, alışılanların dışında... Belki de, bu bizim filme karşı olan duyarlılığımızı arttırıyor.
Fikir buydu. Filmi Hollywood stili gibi iyi bir ışıklandırma, farklı ses hareketleri kullanarak çekseydim yanlış olurdu. Bunun bir belgesel gibi insanı içine çeken ve kişiyi her zaman Sally'nin bakış açısında tutan bir film olmasını istedim. Filmde onsuz bir sahne yoktu. Başlarda kabul edilebilir bir kişi değil ama sonra onu anlamaya başlıyoruz. 'Kalpazanlar' tam bir Amerikan konsepti. Geçen sene Berlin Film Festivali'nde gösterildiğinde, Amerikan basınından çok övgü aldı, ama Almanlar filmin kolay izlenebilir olmasını eleştirdiler. Ben böyle hassas bir konuyu insanlara eziyet edercesine zor anlaşılır bir şekile sokmadım, Almanlarda bunu pek sevmedi.

Hem Almanya'da hem de Avusturya'da bu kamplar ve soykırım konusu gerek filmlerde gerekse normal hayatta yeniden konuşulmaya başlandı.
Bu kuşaksal bir olay. 1960'la Wenders ve Fassbinder gibi soykırım döneminin çocukları olan film yapımcılarının kuşağıydı. Bizlerse o dönemin torunlarıyız. Benim Nazi olan büyükbabalarım artık yaşamıyorlar. Olsalarda bu konuda konuşmayı reddedeceklerdi. Bunlara ek olarak benim izleyicimde o dönemi yaşayanlar değil. Çoğu zaman yurtdışında bir yanlış anlama var. Almanya 'Kalpazanlar'ın olmadığı tek ülke. Bunu kabul etmek istemiyorlar çünkü kendilerini suçlu hissediyorlar. Ve büyüklerinin işlemiş olduğu bu suçtan konuşmak da istemiyorlar. Ben yeni jenerasyonu bu konunun üzerinde konuşmaya davet ediyorum.

Sally'nin en önemli ve öncelikli özelliği, hayat mücadelesi vermiş olması, ikincisi ise bir soykırımdan kurtulmuş olmasıdır.
Evet bu çok doğru. O her zaman idealleri ve prensipleri olmadığını söylüyor, ama biz onun bunlara sahip olduğunu görüyoruz.Filmin sonu hileliydi çünkü en ilginç konu hayatta kalanların suçluluk duygusu. Sally'ı kumsal sahnesinde, hayatta kalmaya çalışırken şeytana ne kadar yaklaştığını düşünürken görüyoruz.

Nazi subayı Herzog ve Yahudi Sally'nin ilişkisi bir madalyonun iki farklı yüzü gibi.
Evet. Benim için burada iki antagonist vardı: Biri yüksek mevki sahibi olmak isteyen Nazi subayı Herzog, diğeri de hayatta kalmak için her şeye göz yuman Yahudi kalpazan Sally. İkisininde karakteri birbirine benziyor. Ahlak değerlerine sahip olmayan iki kumarbaz. Tek farkları biri nazi subayı, diğeri bir tutuklu.

'Kalpazanlar' bize, bu denli şiirsel bir serbestlikle dahi, en karanlık durumların bile sadece siyah ve beyazdan ibaret olmadığını, grinin tonlarını da barındırdığını hatırlatıyor. Hepimiz hayatta kalmak isteriz. Ama hangi zihinsel bedeli ödeyerek? Ve hangi amaçla?
Böyle bir durumda kolay cevaplar yoktur. Koşullar cevapları prensipleri değiştirebilir. Bazen yapılması gereken doğru şey, aslında yanlış olabilir.

kaynak:radikal

deadly_angel
04-04-08, 18:49
Kalpazanlar

Evet, çoğumuz artık ikinci dünya savaşı ve yahudi soykırımı konulu filmlerden sıkıldık. İki üç senede bir bu konu üzerinde film çekilmesi de zorunlulukmuş gibi gelmeye başladı. Kalpazanlar’ı da doğal olarak bu kategorinin içine koymak mümkün ama yine de muadili olan geçmiş filmlerden önemli bir farkı var. Zaten bu fark olmasaydı herhalde filmi yapanlar hiç bu zahmete girme teşebbüsünde bulunmazlardı.

Kalpazanlar savaşın büyük fotoğrafını biraz daha dışarıda bırakarak daha özel ve vicdani noktalara eğiliyor. O bildik Nazi şiddetini bireysel uygulamalarla elbette görüyoruz yer yer ama diğer soykırım filmlerindeki insafsız şiddet seremonisi gözler önüne serilmiyor. Almanların savaşta başka bir cephe daha yaratarak sahte dolar ve pound basımıyla İngiltere ve ABD ekonomisini yıkma operasyonlarına şahit oluyoruz. Bu amacı gerçekleştirebilmek için soykırım mağduru haline getirdikleri yahudileri bile kendi amaçları lehine kullanarak makyavelist hırslarını gözler önüne seriyorlar. Zaten filmin can alıcı noktası da bu durumdan kaynaklanıyor. Naziler oluşturdukları özel bir atölyede sahte para basma konusunda uluslararası üne sahip esir bir yahudiyi kullanıyorlar. Bu noktada kendi ırkından insanları öldüren nazilere çalışan bir yahudinin ve onunla birlikte çalışan soydaşlarının vicdan ve sahtekarlık arasında kalmalarının yarattığı durum filmin ana tartışmasını oluşturuyor.

Diğer kamplardaki Yahudilere göre oldukça rahat şartlarda yaşayan esirler hayatta kalmanın memnuniyetiyle, ırklarını yok etmeye teşebbüs edenlerin emellerine hizmet etmenin de bilincinde olmaktan dolayı vicdani tartışmalar yaşıyorlar. Usta kalpazan Sally bastığı kusursuz paralarla arkadaşlarının hayatta kalmasını sağlıyor. Öte yandan Sally’nin davranışı her ne kadar insancıl olsa da daha idealist olan ve sadece atölye içerisindekileri değil, tüm neslini düşünen ve topyekün bir kurtuluş için farklı yöntemlerin denenmesi gerektiğini savunan Burger karakteri filmdeki duygusal çatışmayı daha güçlü kılıyor. Zaten filmin senaryosu da şu an 90 yaşında olan bu karakterin (Adolf Burger) anılarından yola çıkarak yazılmış.

Film nazi zulmüne yeni açılımlar getirmiyor ama ikinci dünya savaşı hakkında farklı bir bakış açısı sunuyor. Zaten nazi zulmü hakkında söylenecek çok az şey kaldı sinemada, filmden bu konuda yeni bir şeyler beklemek insafsızlık olur. Nazi zulmü klişelerine bulaşmadan eli yüzü düzgün ve kaliteli bir savaş dramı olması filmi izlemek için yeterince ikna edici… Aksine film üzerine nazi zulmünden dem vurmak seyirciyi filmden soğutabilir.

Kalpazanlık atölyesinin kumandanı olan nazi subayının kurtarıcı mı yoksa bir katil mi olduğu da filmin üzerinde düşünülecek bir başka noktası mesela. Dışarıda bizlerin artık çok iyi bildiği zulüm devam ediyor, yan odalarda işkencelere kulaklarımızla şahit oluyoruz. Zaten şartların insani olması fazla gerilmeden filmi izlemenize yol açıyor. Ama filmde yine de iç acıtan noktalar da yok değil.

Filmin oyunculuk açısından çok güçlü olduğunu söylemeliyiz. Özellikle başroldeki Karl Markovics’e rol çok iyi gitmiş. Film teknik olarak da gayet başarılı… Gerek ışık kullanımlarıyla gerekse zaman zaman yarattığı ve dozunda kullandığı klostrofobiyle hikayenin geçtiği ortama dahil olabiliyorsunuz. Armonika ve gitarla çalınmış müzikler de aslında filmin tematik olarak sahip olduğu o koyu dramın, maviliklerin her an gözükeceği bir umuda dönüşebileceği hissini veriyor. Film kendi başına iyi bir film ama yine de en iyi yabancı film Oscarını almış olmasını akademinin soykırım filmlerine karşı olan düşkünlüğüne yormalıyız.

Kaynak: Beyazperde