Tüm Versiyonu Göster : Zeki Demirkubuz
NurgulPACINO 27-05-06, 23:00 Bence turk sinemasini ayaga kaldiricak yonetmenlerden biri en onemlisi degil ama iyi filmler yapiyo.Masumiyet cok iyi bi filmdi bence hikayesi loser oykusu cok iyi islenmisdi. biraz karamsardi asiri karamsardi ama Guven Kiracin oynadigi karakter hayatta hala umut olduguna dair bi isaretti..... bu adam ve filmleriyle ilgili goruslerinizi paylasmak isterim
NurgulPACINO 27-05-06, 23:01 Doğumu
01/10/1964 - Isparta
Eğitimi
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi
Filmleri - Oyuncu (2)
Üçüncü Safya 1998
Bekleme Odası 2003
Filmleri - Yönetmen (8)
C-Blok 1993
Ayrı Dünyalar 1995
Masumiyet 1997
Üçüncü Safya 1998
Yalan Dünya 2000
İtiraf 2001
Yazgı 2001
Bekleme Odası 2003
Filmleri - Yapımcı (5)
C-Blok 1993
Masumiyet 1997
Üçüncü Safya 1998
İtiraf 2001
Yazgı 2001
Filmleri - Senaryo (6)
C-Blok 1993
Masumiyet 1997
Üçüncü Safya 1998
İtiraf 2001
Yazgı 2001
Bekleme Odası 2003
Filmleri - Kamera (2)
İtiraf 2001
Bekleme Odası 2003
Filmleri - Kurgu
Yazgı 2001
İtiraf 2001
Bekleme Odası 2003
Ödülleri
21. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 1999, Üçüncü Safya, En İyi Senaryo
34. Antalya Film Şenliği, 1997, Masumiyet, Dr. Avni Tolunay Özel Ödülü
36. Antalya Film Şenliği, 1999, Üçüncü Safya, En İyi Senaryo
36. Antalya Film Şenliği, 1999, Üçüncü Safya, Behlül Dal Jüri Özel Ödülü
11. Orhan Arıburnu Ödülleri, 2000, Üçüncü Safya, En İyi Yönetmen
19. İstanbul Film Festivali, 2000, Üçüncü Safya, En İyi Türk Yönetmen
38. Antalya Film Şenliği, 2001, Yazgı, En İyi Yönetmen
21. İstanbul Film Festivali , 2002, Yazgı, En İyi Yönetmen
21. İstanbul Film Festivali , 2002, Yazgı, FIPRESCI Ödülü
6. Ankara Film Festivali, 1994, C-Blok, Umut Veren Yeni Yönetmen
6. Ankara Film Festivali, 1994, C-Blok, Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı
13. Ankara Film Festivali, 2001, İtiraf, Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü
13. Ankara Film Festivali, 2001, İtiraf, En İyi Yönetmen
24. Siyad Türk Sineması Ödülleri, 2002, İtiraf, En İyi Senaryo
14. Orhan Arıburnu Ödülleri, 2003, Bekleme Odası, En İyi Film
23. İstanbul Film Festivali, 2004, Bekleme Odası, En İyi Yönetmen
bu kadar ödülü bi arada görmedim .....
ne kadar ödül varsa almış...
Masumiyet,Üçüncü Safya,İtiraf ,Yazgı oldukça etkileyici filmlerdi ...Sevdiğim oyuncuların oynamış olması ayrı bi güzellik benim için..Bencede farklı bir bakış açısı sinemamız için ve kaybedenlerin hikayesini güzel anlatıyor...
http://images.sanartfilm.com/directors/zeki_demirkubuz.jpg http://www.intersinema.com/kisi/resimler/d/demirkubuz_zeki/br_zeki_demirkubuz.gif http://www.fftd.net/festival2005/images/festivalgaeste/zeki_demirkubuz.jpg
misskrueger 04-08-06, 21:16 masumiyet filmi çok güzeldi.çok iyi bir yönetmen
Nasıl başladı bu sinema macerası?
Bu maceranın nasıl başladığını ben de çok net bilmiyorum. Olayların gidişi buna neden oldu diyebiliriz. Benim sinemadan önce sinemayla hiç bir bağım yoktu. Sinemacı olmak gibi bir düşüncem de yoktu. Geçinmeye çalışan genç bir insandım ve bu yola girmem de çeşitli tesadüflerle oldu. Hayatın bana diğer insanlara olduğundan daha farklı bir yanını gösterdiğini düşünüyorum. Öyle olunca da insan kendini ifade etmeye daha çok gerek duyuyor. Tıpkı ‘Yazsam hayatım roman olur’ psikolojisi gibi anlatacak şeylerimin olduğunu düşündüm. Bu her insanda bulunan ve ‘ben’ duygusundan kaynaklanan bir şeydir. Bir de kendi hayatımdan ziyade çocuk yaşlardan itibaren çeşitli gözlemler yapmayı ve bunları anlatmayı seven biriydim
Peki ne eğitimi aldınız?
Sinemaya başladığımda ortaokuldan atılmıştım. Gönen Öğretmen Okulunda okuyordum sonra oradan atıldım ve eğitimime çok sonraları yani sinemayla tanıştıktan sonra devam ettim. Askerlik sorunu yüzünden liseyi dışarıdan bitirdim ve üniversiteye girdim. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. Böyle bir süreçte öyküler yazmaya başladım ve birgün bu öyküleri Zeki Ökten’e gösterdim. Tesadüfen o dönem çekeceği bir proje vardı ve benim de ona projeyle ilgili birtakım yardımlarım oldu. Sonra bana asistanlık yapar mısın dedi ve ben de bu şekilde başlamış oldum. O dönemde işportacılık yapıyordum ve benim için hangi işi yaptığımın bir önemi yoktu. Sonra da asistanlık yapmaya başladım. Ama ilk başladığımda çok sevemedim sinema ortamını. Hatta iki yıl sonra bırakıp tekrar işportacılık yapmaya başladım. İlişkileri ve ortamı sevememiştim çünkü ben daha basit daha ideal bir dünyadan geliyordum. Tabii sonra sinemanın içimde bıraktığı izi takip ederek birtakım kitaplar okumaya başladım. Özellikle sinema üzerine yabancı kitaplar okumaya başladım...
En çok neler okurdunuz?
Farklı bir çok kitap okudum ama içlerinde beni en çok etkileyen Bergman’ın iki senaryosu olmuştu. ‘Aynadaki Gibi’ ve ‘Sessizlik’. Bazı Rus sinemacıların kitaplarını ve Tarkovsky’nin kitap bile olmayan kısa bir yazısını okumuştum ve onlardan çok etkilemiştim. Bir anlamda onların izini takip ettim denebilir ama aslında sinemayı ‘Masumiye’tten sonra keşfetmeye başladım. ‘Masumiyet’i ve ’3. Sayfa’yı çektikten sonra sinema üzerine düşünen bir insan oldum.
Yönetmen olarak ilk deneyiminizi Ferdi Tayfur’un hem oynayıp hem de yönettiği bir filmde edindiğiniz söyleniyor. Bunun sebebi de o oynadığı için sizin üzerinize yönetmenlik anlamında daha fazla sorumluluk yüklenmesi olabilir mi?
Evet. Onun doğruluk payı çok. O dönemde çok değişik insanlara asistanlık yaptım. Bunlardan biri de çok sevdiğim bir insan olan Ferdi Tayfur’du. Zaten arabesk müziği de çok severim. Onunla birlikte çalışırken kendisi oynadığı için arka tarafa biraz daha fazla iş düşmüştü ve benim de çok ilgimi çekti bu durum. Belki yönetmenlik duygusunu ilk tattığım film o oldu yani o anlamda bir doğruluk payı var. Buna benzer nedenlerle iyi bir asistan olarak anılmaya başladım ve sonraları da bu tip deneyimler yaşadım. Aslında yönetmenlik bir asistan için uzak bir şeydir. Bu, yetki ve iktidar meselesinden kaynaklanır. Asistan her zaman yönetmenin yanında olsa da düşmanımsı bir ilişki vardır aralarında. İşin kendine has terörüdür bu.
Şimdi yönetmen sizsiniz ve yanınızda çalışan asistanlarınız var. Bununla birlikte de yaptığınız işin senaryosundan kurgusuna kadar tamamen sizin ürününüz olması gibi bir durum da var. Peki kollektif bir çalışma olarak niteleyebileceğimiz bir sanatı üretirken birlikte çalıştığınız kişilerin fikirlerini önemsiyor musunuz?
Bence sinema kollektif bir iş değil hatta son derece kişisel bir iş. Bu kişisellik manevi anlamda yani bir filmin içerdiği anlamı, bir filmin içerdiği manevi değerleri, bir filmin çekilmesine sebep olan ‘söz’ün rengini, karakterini verebilmek açısından son derece kişisel bir iş. Çünkü bunu yapan insan bunun sürecini tek başına yaşıyor. Uzun ve uykusuz gecelerde tek başına düşünerek bunu besliyor. Bu anlamda kişisel bir iş. Ama tabii ki bu da farklı birçok iş gibi bir takım insanlarla bir arada yapılması gerekiyor ve dolayısıyla burada da bir sürü farklı kişilikler, egolar, farklı hayat bilgileri ve teknik bilgiler var. Ama zaten, bence var olan sinemanın en büyük handikapı da burada. Filme dair söylenen sözün ilk çıktığı andaki saf halini koruyabilenler, içeriğini koruyabilenler ya da bunu bu realiteye teslim edenler vardır. Bence sinema çok ideal bir şey. Son derece manevi, son derece dinsel bir şey. Bu durum da sinemayı nasıl tarif ettiğinize bağlı. Bu arada ‘tek kişilik’ bir sanat derken modern anlamda bir bencilliği, modern anlamda bir egoyu kastetmiyorum. Bir maneviyatı kastediyorum. Çünkü ben zaten bu maneviyatın içinde kendimi eritiyorum ve bu anlamda benimle ilgili kişisel bir şeydir diyorum
Sinemaya bakışı
• "Sinema çok sorunlu bir yerdir. Zaten ben o çekim örgütlenmesinden nefret ederim. Çekim ortamının ideal bir yer olabilmesi için bütün o benliklerin, egoların törpülenmesi gerekli, bu da mümkün olamayacağına göre hâlâ sorunlu bir ortam benim için. Hatta önceden sabahları minibüslerle sete giderken karnım kasılırdı. Pis bir heyecan. O anlamda sinemayla hiçbir bağım yok. Bana heyecan veren tek şey senaryonun öyküsünü kurma ve sahnelerini yazma aşaması. Sonrası, yani çekim aşaması ise ceza gibi geliyor bana. Yani o ortamda bulunmaktan hoşlanmıyorum, insanların o duruma bakışından da hoşlanmıyorum, anlaşılmaktan da, anlaşılmamaktan da hoşlanmıyorum.O yüzden sinemayla ilgili pek hoş anılarım yok yani."
Ekipteki insanlarla tabii ki özel olarak birtakım şeyleri -olumlu anlamda- kırdığımız insanlar var ama genel olarak zorlanabiliyoruz. Çünkü bir insanın başka bir insanı anlaması kadar zor bir şey yoktur dünyada. Bu aynı zamanda çok doğal bir şeydir. Çünkü bütün gerçek egomuzdan gelir. Ve biz bütün paranoyalarımızı, bütün acılarımızı içimizde yaşarız. Başka bir insan bunu anlamak durumunda da değildir. Onlara anlatmak, ikna etmek ve etkilemek zorundasınızdır. Anlamak istemediğinde ya da kendi fikrini savunmak istediğinde çatışma çıkar.
Oyuncular da zaman zaman canlandırdığı karaktere kendinden bir şey katmak isteyebilir. Oyuncularınızla iletişime açık mısınız?
Oyuncular tabii ki bu meselenin en önemli kısmı. Günümüzde oyuncuların birçoğu oyunculuğa dair bir anlam oluşturmaktan çok egoları fazlaca kışkırtılmış insanlar. Kendilerini daha çok öne çıkarmak isteyen insanlar benim için çok ciddi bir problem. Bu problem nedeniyle oyunculuğun anlamıyla hiçbir ilişkisi olmayan böyle bir şeyden haberdar bile olmayan sıradan insanlarla çalışmayı bile düşünüyorum. Mesela Nuri Bilge Ceylanın ve Bresson’un yaptığı gibi. Bence ideal sinema ya da ideal sanat bir üst anlam uğruna kendi beninizi eritebilme ve bu üst anlam etrafında birleşebilme yeteneğidir. Zaten Tarkovsky’nin, Bergman’ın yaptığı da budur. Oradaki kişisellik ben duygumuzu egomuzu okşayan kişisellik değildir. Çocukluğumuzun peşine düşmek ...Bir özün peşine düşmektir. Bu güne kadar oyunculuk ya da diğer konularda övgüye layık olsa da övgü alsa da arayışlarım sürüyor. Yetenek benim için hep geri planda. Bu güne kadar hiç bir oyuncuyu yetenekli bulduğum için seçmedim. Benim için ilk planda önemli olan yüzdür. Yazdığım karakterle onu oynayan oyuncunu yüzü örtüşüyor mu, örtüşmüyor mu bu benim için çok önemli. Çünkü yetenek ortaya çıkarılabilecek birşey, çıkarılamazsa teknik yöntemlerle kapatılabilecek birşey. Ayrıca iyi bir insan olmasına dikkat ediyorum ama şunu da gördüm başlangıçta herkes iyi bir insan.
Bir üçleme fikriyle yola çıktınız ama üçüncü film çekilmedi. Neden?
Kaldı ama onu çekmekten vazgeçmedim. Zaten sinema tarihinde çekilen tüm üçlemeler yıllara yayılarak çekilmiştir. Bu üçleme fikri sebebini benim de tam olarak bilemediğim takıntılar sonucunda ortaya çıktı. Bir laf söyleyip kendimi ona mahkum ettim. Böyle olması da hoşuma gidiyor. İkisini yaptım ama çok yoruldum. Yıllarca neredeyse tek başına karanlıkta oturup sonra bir anda dışarı çıkıp onlarca insanla bir arada olmak, bir sürü görüşme yapmak zorunda olmak dünyanın neredeyse en zor işiymiş. Bir de teknik olarak zor. İkisinin vizyonunu ayarladık ama üçüncüsü sezon dışına taşacaktı. Dolayısıyla çok yüklenmek istemedim. Bu arada zaten üçleme fikri dörtlemeye dönüştü.
Üstüne basa basa ‘Bağımsız film’ kavramının sizin için para-pul meselesinden farklı birşey olduğunu söylüyorsunuz. Büyük dağıtım şirketleri tüm dünyayı kapsayan çok geniş bir ağ oluşturuyor. Bunun dışında kalabilmek için nasıl mücadele ediyorsunuz?
İnsanın bu dünyada yaşarken fiziksel varlığını en asgari düzeyde hissettirmesi ve en asgari zararla bu dünyadan gitmesi gerek diye düşünüyorum. Böyle olunca da hiçbir standardı yani sinemaya ya da yaşam biçimlerine konulan hiç bir standardı olduğu gibi kabul etmiyorum. Bunları tartışıyorum ve kendi metodlarımı geliştirerek yaşıyorum. Mesela bir kişi günde beş öğün yerken diğeri bunu kabul etmez, nefsiyle uğraşır ve bunu günde bir öğüne indirebilir. ‘Bağımsız Sinema’ kavramı da önce bunun üzerine çıkmıştır ama daha sonra farklı bir Hollywood karşıtlığına dönüştüğü için problem çıkıyor. ‘Bağımsız Sinema’ bir standarda karşı çıkarken başka bir standart oluşturmuştur. Bugüne kadar bir filmim bir sonrakini yaptırdı. Bazı tesadüfler oldu, bir yerden ödüller geldi ve bu filmler yapıldı. Ama gelmese de farketmezdi. Çünkü film çekmek benim için ahlaki birşey. Ben belli koşullar olursa film çekebilirim eğer o koşullar kaybolursa ve vereceğim ödünler beni kendimle karşı karşıya getirirse film çekmem. Bu benim en büyük gücümdür. Film çekmek zorunda değilim. Konuşmak kadar susmak ta önemli benim için. Zaten film çekerek de o sessizliği ve yanlızlığı ifade ediyorum . O yüzden bunların çok önemi yok. Yarın koşullarım ortadan kalkarsa elimde bir senaryoyla ben yönetmenim, bu benim varoluşum filan deyip ahlaki olarak doğru bulmadığım şeyleri yapmam.
Sinemanın diğer sanat dallarından farklı olduğu bir alan var o da izleyicisini tüm algılarını kapsayarak içine alması. Yönetmenin tüm yaşamsal dertleri doğrudan izleyiciye geçebilir. Filmlerinizdeki karamsar hava ve ağır tempo böyle bir amaçla bilerek yaratılmış olabilir mi?
Aslında bu tarifler bugünkü hayatı örgütleyenler tarafından yapılmış tarifler. Sıkıcılık, boğuculuk, karanlık benim için eğlenceli ve aydınlık kavramları gibi. Ben hayata ipotekler koyup, hayata imtiyazlar vererek hayatı anlamaya çalışan biri değilim. Yanlızlık, sıkıcılık, karamsarlık daha çok ilgimi çekiyor. Hatta kötülük iyilikten daha çok ilgimi çekiyor. Mesela ‘iyilik tüm budalaların tüm ortalama insanların bütün sistemi oluşturan insanların ideolojik anlamda ortak yanlarından biridir’ gibi bir gözlemim var. Tabii ki ideal anlamda bir iyilikten söz etmiyorum. Bu anlamda kötülük daha çok soru ve şüphe üretiyor. Daha anlaşılmaz, daha irrasyonel.
Filmlerinde anlatmaya çalıştığı...
• "Nedenlerden çok nedensizlik benim ilgimi çekiyor. Nedensizliği bir soru olarak algılamaya çalışıyorum. Bir insanın yaşaması iki ayrı durumla mümkün. Ya önümüze konulanla bir hayat yaşayabiliriz ya da kuşkularımızın belirsizliklerimizin, karanlıklarımızın peşine düşerek bir hayat yaşayabiliriz. Bu ikisi de anlaşılabilir birşey sonuçta ikisi de hayat. Ama ben daha çok ikinci yolu seçmeye çalışıyorum."
Ben böyle bir kişiliksem filmimin bunun dışında birşey içermesi mümkün değil. Bir de benim sorunum şu: Ben kendimi sistemin ya da hayatın koyduğu herhangi bir ideolojiyle avutabilen bir insan değilim. Kendimi herhangi birine dahil etmiyorum. Kendime baktığım zaman neleri görüyorsam bunları anlatmaya çabalıyorum. Bu anlamda samimiyet bile denebilir yaptığım şeye. Eğer ben böyle bir insan olduğum halde bir takım ideolojik sebeplerle kalkıp umutlu, insanlara birşeyler vaadeden, hayatta bir yer edinmeye çalışan filmler yaparsam daha ahlaksızca davranmış olmaz mıyım?
İnsanlık benim için ikiyüzlü ve ahlaksızdır, maneviyattan uzaktır. Çünkü sadece karnını nasıl doyurucağının sistemin içine nasıl daha iyi dahil olacağını düşünür. Bana utanç verenler onlar için değerdir. Onlara utanç verenler benim için değerdir. Dolayısıyla filmlerimde böyle bir tablo çıkıyor ortaya.
Değişme endişesi taşıyor musununuz
Bunca zaman sonra bir ahlaki kriter bir vicdan oluşturduğumu düşünüyorum. Cevabını veremeyeceğim birşey yapmam artık. Kastettiğiniz anlamda, bugünün değerlerinin kirlileştirdiği, bugünün hayat koşullarının değerlerinin, standartlarının kirlileştirdiği, soytarıya çevirdiği, günlük olanın peşinden koşan bir insan olmam artık.
Şu an evli değilsiniz ama günün birinde bir aile kurarsanız ve çocuklarınız olursa, sizi standart koşullara doğru zorlarlarsa ne yaparsınız?
Bunun bir sorun yaratacağını sanmıyorum. Bunun yanlış anlaşılması da benim çok hoşuma gitmiyor yani gün geçtikçe benim bile bir pazarımın olduğunu görüyorum ve bunun için gerçekten hiçbir yöntem kullanmıyorum. Bir insan ne yaşamak istediğini bilmeli. Hele de film çekip insanların önüne birşey koyan biri daha iyi bilmeli. Ben de ne yaşamak istediğimi biliyorum bu nedenle evlilik benim için problem olmaz.
Filmlerinizi yaparken gerçekler üzerinden yola çıkıp inandırıcı filmler yapıyorsunuz. Peki günün birinde fantastik filmler çekmek isteseniz nasıl kahramanlar seçersiniz. Nasıl imgeler kullanırsınız
Ben hiç bir filmimi gerçek bir olay üzerine yapmadım. Yani ne kendi hayatımdan ne başkasının hayatından yola çıkarak yapmadım. Ben hayatı anlamaya çalışıyorum, bu gözlem ve anlama çabası sonrasında yaptığım tek şey bunlarla kendim arasında bir ilişki kurmak. Kendi hayat bilgim ve kendi temalarım üzerinden öyküler kuruyorum. En çok da kendi korku ve ideallerimden oluşan temalar bunlar. Dolayısıyla gerçek olaylar diye bir sınırım yok ama inandırıcı filmler yapıyorum. Zaten ‘Fantastik Sinema’ gibi bir sinema türüne de fazla inanmıyorum. Mesela “Masumiyet” son derece sürreal bir film bence. Filmin üslubu son derece gerçek olabilir ama ‘Masumiyet’i, ’3. Sayfa’yı hatta ‘Yazgı’yı bu açıdan ele alırsak son derece irrasyonel olduklarını görürüz. Bir meseleyi klişelerle anlatmak vardır bir de sağduyumuzun sınırları içerisinde kalan bir anlatım vardır. Ben ikincisini seçiyorum böyle olunca da gerçekcilik ortaya çıkıyor ama bu belgeselcilik anlamında yada hayatın birebir karşılığı anlamında bir gerçekcilik değil.
Türk sineması adına umut veren belki de kurtarıcı olması beklenen yönetmenler arasında anılmak sizi nasıl etkiliyor. Bu kadar övgü ve ilgi görmek hoşunuza gidiyor mu?
Çölde her şey mucize etkisi yapar diye bir söz vardır. Bu övgülerin bir çoğu mevcut sinema sisteminin ihtiyaç duyduğu bir şey olmasından kaynaklanan ve beni çok ilgilendirmeyen şeyler.
Övgü ilk başlarda hoşuma gidiyordu ama özellikle ‘Masumiyet’ten sonra hissettim ki insanı kötü ve borçlu hissettiren bir şeymiş. O yüzden gerçekten samimi bir iki insan için yapıyorum filmlerimi. Genel olarak övgülerin büyük bölümü Türk sinemasında şuna denk düşüyormuşum gibi şeyler içeriyor. Böyle bir kriter yok bence ve de olmamalı. Türk sineması için büyük bir başarı bile olsa beni çok fazla ilgilendirmez bu. Mesela Lütfi Akad’ın kendi filmi için yaptığı bir eleştiri beni çok fazla heyecanlandırmıştı son zamanlarda. ‘Yalnızlar Rıhtımı’ filmi için “estet olma çabasından öteye gitmeyen bir kuru gürültü” diyor. Lütfi Akad benim belki de Yılmaz Güney’den bile daha fazla sevdiğim bir yönetmen. Kendi filmine bu kadar net bakabilen, adını koyabilen, hakaret ölçüsüne varan bir deyişle bunu yapabilen bir insan olduğu için beni çok heyecanlandırdı. Önemli olan kişiliklerdir, bu nedenle umut verici gelişmeler deyince tüm kriterleri ve o sizin bahsettiğiniz standart övgüleri bir yana bırakmak gerek diye düşünüyorum. Birilerini kahramanlaştırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Ben de Türk sinemasında benim için önemli olan birkaç yönetmenden biri olan Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini, “Mayıs Sıkıntısı” ve “Kasaba”yı beğeniyorum.
Filmleriniz bittikten sonra yaptığınız şeyden tatmin oluyor musunuz?
Bir insan kendine karşı bu kadar mesafeli bakamaz. Bu yüzden de bu çok güzel olmuş ya da çok kötü olmuş diyemez hiçbir zaman. Ama bazı sahneler de vermek istediğim inandırıcılığı veremediğimi, anlatamadığımı düşünüyorum. Ya da bunun aksi de olabiliyor. İnsan kendine bu kadar mesafeli bakabilse belki ‘ben’ duygusunun yarattığı terör ortadan kalkardı. Filmlerimde genel olarak senaryo aşamasındayken kurduğum atmosferi görüntüyü yakalayabildiğimi görüyorum. Bazen daha iyisi oluyor bazen olmuyor ama çok da farketmiyor. Zaten yönetmenliğin en önemli meselesi ilk başta kurduğunuz dünyayı çekimler sırasında da koruyabilmektir. Çalışmak, inat etmek ve emek de fazlasıyla var bende. Setteyken gözüm hiçbirşey görmez ama bu sadece bu işle alakalı değil. İşportacılık yaparken de aynı şekilde çalışırdım. Yoksa bütün hikayeler iyidir ama ben onu iyi verebilmek anlatabilmek için gereken herşeyi yaparım. Filmi yarısında bırakmaktan tutun da oyuncu değişikliğine kadar herşeyi yapabilirim.
Bu güne kadar en rahat çalıştığınız oyuncu kim?
Dünyamın en uzak olduğu insan en rahat çalıştığım insan oldu ilginç bir şekilde. O da Başak Köklükaya. Başak’ın benim gibi dertleri olmamasına rağmen çok iyi niyetli bir anlama çabası var. Bu nedenle iki filmde de birlikte çalıştık zaten. Bir çok oyuncuyla uzun uzun konuştuktan sonra teoride çok iyi anlaşıp pratikte hiçbirşey çıkaramadığım da oldu. Ama Başak doğal yeteneğiyle mi yapıyor, yoksa sezgileriyle mi, yoksa anlama çabasıyla mı yapıyor bilmiyorum ama çok iyi iş çıkarıyor. İki filmde de birbirinden çok uzak iki kadını oynadı, Birinde bir kapıcı kadını, diğerinde de burjuva hayatı yaşayan bir kadını oynadı ve çok başarılıydı. Onunla çekimden önce uzun uzun herşeyi konuşmayız, zaten sette her şey mübahtır her şey yaşanabilir. Başak bana bu güveni verir. Ben de ona verdiğimi düşünüyorum. Diğeri de Zeynep Tokuş’tur. Tüm arkadaşlarımın nasıl olacak demesine rağmen bir sezgi uğruna onunla çalışmayı seçtim. Biçim olarak çok uzakta olsak da ruh olarak aynı yerdeydik. İnsan olarak da onu tanımaktan çok keyif aldım. Son derece delikanlı, iyi yürekli kim olduğunu ne olduğunu birçok entellektüelden bile daha iyi ifade edebilen biri. Ayrıca çok da iyi bir oyuncu.
Filmlerinizde genel olarak hayatın kıyısındanda kalmış insanların öyküsünü anlatıyorsunuz. Nasıl girdi bu insanlar yaşamınıza ya da düş dünyanıza?
Bunu gerçekten bilmiyorum. Dedim ya onların büyük bölümü benim korkularımın ürünü. Benim sevgi duyduğum, nefret ettiğim ya da bazen kendime benzettiğim insanlar. Ama bu sürecin nasıl olduğunu gerçekten bilmiyorum. Bazen ben de soruyorum bunu kendime, mesela Başak’ın oynadığı ‘kapıcı karısı’nın ya da ‘Yazgı’daki erkek karakterin ya da ‘Masumiyet’teki Bekir’le benim nasıl bir alakam var ama bilemiyorum. Belki bilinçaltıyla alakalı ama zaten bunu biliyor olsam anlatmaya gerek duymam. Mühim olan anlatılamayanı, yanıt verilemeyeni anlatmaya, yanıtlamaya çalışmak. Ayrıca benim dramaturji bilgim yok ya da bir karakter yaratmak nasıl olur bilmiyorum açıkcası teorik bilgilerim de yok, dolayısıyla yanlızca hislerimi ifade etmeye çalışırken ortaya çıkan kişiler bunlar.
Modern topluma duyduğunuz öfkeyi nasıl tanımlıyorsunuz ve bu filmlerinize hangi yönleriyle yansıyor?
Modernizmin bir tür yabancılaşmaya neden olduğunu düşünüyorum. Örneğin insanlar özgürlükten sözediyorlar ama bunun ifade edilişi bile bir üst otorite tarafından belirlenmiş biçimde gerçekleşiyor. Günümüzde en büyük muhalefetler bile sistemin eğitiminden ve kültüründen besleniyor. Bugünün özgürlük arayışı çok daha umutsuz. Belki benim karamsarlığımın kaynağını da bu oluşturuyor.baskı, görülmediği zaman algılanabilen bir şey değildir.Kapitalizmin büyüklüğü ve büyüsü de burda. Kendi içerisinde bir muhalefet tezgahı açarak kendisine zararlı olacak birsürü gücün, insanın, düşüncenin bu tezgahın içinde öğütülüp ehlileştirilmesini başardı. Tüm bunlara karşı çıkabilecek, çomak sokabilecek insanları da çok iyi sezip soyutlayabiliyorlar. ‘Yazgı’ filminin çıkış noktası biraz da budur. Final sahnesinde bunu daha açık bir dille anlatmaya çalıştım. Mesela ‘C-Blok’ filmi de kısmen modernist mimarinin iyi niyetli sosyolojik tavrının nasıl bir trajediye dönüştüğüyle ilgilidir. Adorno’nun modern mimari üzerine söylediği meselelerden kurulmuş bir hikayedir.
http://img136.imageshack.us/img136/5016/250836760c2710faeb9mjy8.jpg
"Aslında ben sinemayı sevmem"..."Sinemanın nesine tutulacağım? Aksine ben sinemayı sevmem. Sinemanın benim için tek mucizevi yanı özellikle geceleri tek başımayken bana yaşattıkları. Gündüz gördüğüm bir fotoğraf kafamı kurcalıyor. Bir anlık bir gözlem zaman içinde gelişip filme dönüşüyor. "
İşte, C Blok, Masumiyet, Yazgı, İtiraf, Bekleme Odası ve en son da önümüzdeki ay gösterime girecek Kader ile bizi derinden etkileyen, hayatı sorgulamamızı, acıyı, aşkı ve yalnızlığı anlamak için düşünmemizi sağlayan Zeki Demirkubuz'la röportaj yapmaya giderken böyle bir ruh hali içindeydim.
Onu, Antalya'da bir hafta süren festivalde daha yakından tanımaya çalıştım. Ama karşımda, sıcak gülümsemesine rağmen o kadar kendine dönük biri vardı ki, "röportaj yapabilir miyiz?" diye sormak bile hayli zamanımı aldı. "Kolay sorulardan ve övgüden hoşlanmam, ona göre" demişti. Neyse ki, İstanbul'da kapısını çaldığımda, karşıma Beşiktaş formasıyla çıkınca rahatladım biraz. Filmlerini, sinemasını ve Altın Portakal'ı kısa geçersek hiç olmazsa aynı takımı tutan iki kişi olarak Beşiktaş muhabbeti yapabilirdik. Yaptık da. Ama iki saati aşkın bir süre, enine boyuna sinemayı, Şerif Gören polemiğini, Zeki Demirkubuz'u ve anlaşılmayana duyduğu ilginin sinemasına nasıl yansıdığını konuştuktan sonra. Bizi annesi Nurhayat Kavrak'ın kucağında gülücüklerle karşılayan 50 günlük kızı Yazgı ise röportaj bittiğinde babasının birkaç gün önce eve getirdiği heykelcikten habersiz, uykuya dalmıştı bile.
Altın Portakal getiren filminiz Kader'den önce her şeyin başına dönmek istiyorum.
Zeki Demirkubuz'u hayata dair sorular sormaya ve bunları perdeye yansıtmaya iten şey nedir?
- Bana "hayat nedir?" sorusunu sordurtan, kuşku duymamı sağlayan Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanıdır. Dostoyevski, Batı karşıtı ve ülkesi Rusya'nın tüm meseleleriyle ilgili öfkeli bir adam. Ama hikayelerini yazmaya başladığı zaman ne milliyetçiliği ne de imanı kalıyor.
Siz de sosyalist olmanıza rağmen filmlerinizde politik konuları öne çıkarmıyorsunuz. Daha çok insan doğasına odaklanmış durumdasınız. Acıyı, yalnızlığı, aşkı anlatıyorsunuz.
- Dünyanın adaletsizliğini herkes kadar ben de biliyorum, bu konularda acı çekiyorum. Bunları anlamak için özel zekaya gerek yok. Ben kendimi insan ruhunun belgeselini yapmaya çalışan bir sinemacı olarak görüyorum.
Çözebildiniz mi insan ruhunu peki?
- İnsanın başlangıcından bugüne büyük bir bilinmezlik var. Fiziksel olarak büyük yol kat edildi. DNA'nın çözülmesine kadar gelindi. Ama insan ruhuna dair bilinen bir şey yok. Kansere çare bulunmak üzereyken aşk acısına, ihanete, yalnızlığa en ufak bir çare bulunamadı. Sinema anlaşılmazlıktan gelen büyük bir alan açıyor.
12 EYLÜL BENDE HİÇ İZ BIRAKMADI
12 Eylül'ü bizzat ve acılarla yaşamış biri olarak bir 12 Eylül filmi yapmazsınız yani?
- İnsanın zaten bildiğini anlatmaya gerek duymam. 12 Eylül'ü birebir yaşadım. Bu ülkede çok büyük işkence görmüş az sayıdaki insandan biriyim. Ama yaşadıklarım bende hiçbir iz bırakmadı. Tüm bunların neden olduğunu biliyorum çünkü. Askerlerin darbe yapmasını, işkence yapılmasını anlayamayacak ne var? Asıl derdim, bunu insanlara hangi içsel dürtülerin yaptırdığı olabilir, o kadar. Yargıç değilim, hak aramıyorum. Anlamak zorunda olan biriyim. Nietszche'nin dediği gibi yüksek ve soğuk bir dağda yalnız kalırsak anlayabiliriz her şeyi.
Anlamak için yalnız olmak gerekir diyorsunuz. Filmlerinizde de sık sık karşımıza çıkan "yalnızlık" nedir sizin için?
- Yalnızlık birey olmaktır. Arkamda hiçbir töre, ideoloji yok benim. Herkesin kendini bir yere ait hissettiği bir dünyada bunu yapmak zor tabii. Tek başımayım. Ama bunun bir nimet olduğunu düşünüyorum.
Ne zamandan beri böyle düşünüyorsunuz? Cezaevinin bunda etkisi nedir?
- Cezaevi herkeste farklı etki yapar. Benim kaderim ise şuydu: Serseri sokak çocuğunun, hapiste Balzac ve Dostoyevski ile tanışması, hayat ve kendisi hakkında sorulacak soruları bunlar sayesinde sormaya başlaması ve sonra günün birinde sinemaya gelip, film çekmesi.
SOSYETE KIZINI ANLATACAĞIM
Kader'de varoşlarda geçen tutkulu bir aşk hikayesi anlatıyorsunuz. Ve bu dünyayı perdeye çok iyi yansıtıyorsunuz. Bunda o dünyayı tanıyor olmanın ne kadar rolü var?
-İnsan empatiyle, gözlemleriyle de her şeyi anlatabilir. Bu dünyayı çok iyi biliyorum ama bilmesem de bunları yazabilirdim. Sonraki filmlerimde göreceksiniz zaten. Bir sosyete kızının dünyasını, bir siyasetçinin veya bir subayın hayatını da aynı incelikte anlatacağım.
Filmlerinizde sık sık işlediğiniz tutku ne anlama geliyor sizin için?
Dostoyevski, Budala'nın önsözünde, "Tanrı'ya giden yolun başlangıcında tutku vardır" der. Bu sapıkça bir tutku da olabilir, bir kadına duyulan tutku da. Kader'i böyle bir tutkunun ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar unutulduğunu göstermek için yaptım. Ayrıca bütün gençliğim kızlara hastalanacak kadar aşık olmakla geçti. Bunu biraz derinleştirdim, kaşıdım, kanattım ve ortaya Kader çıktı.
Sinema da bir tutku mu sizin için?
- Sinemanın nesine tutulacağım? Aksine ben sinemayı sevmem. Sinemanın benim için tek mucizevi yanı özellikle geceleri tek başımayken bana yaşattıkları. Gündüz gördüğüm bir fotoğraf kafamı kurcalıyor. Bir anlık bir gözlem zaman içinde gelişip filme dönüşüyor. Bunu insanların önüne koyup, hakikat duygusuna çeviriyorum. İşte bu mucizevi bir şey. Bunun dışında sinema bana angarya, bir sürü insanın oyuncağı, atlama tahtası gibi geliyor. Utandıran yanları daha fazla.
Övgüden neden hoşlanmıyorsunuz?
- Çünkü insanlar birbirlerini överek köle haline getiriyor. Benim de hoşlandığım anlar olabilir ama bunun ne anlama geldiğini bilecek kadar akıllıyım. Övgünün kölesi olamamayı öğrendim.
Eleştirilmekten hoşlanır mısınız peki?
- Çok eleştirilmeyi de sevmem. Eksikleri başkasından görmek istemiyorum.
Sinemaya nasıl başladınız?
- Zeki Ökten'le tanışınca oldu her şey. Ve tesadüfler. Sinemaya duyduğum ilginin bir iki film yaptıktan sonra farkına vardım.
Daha yüksek bütçeli bir film çekecek misiniz ileride?
- Çekmeyi düşündüğüm, Hollywood filmini andıracak, varoluşçuluk üzerine bir hikayem var. Bütçesi 50 milyon doları aşacak belki.
SİLAH DAYASALAR DA SMOKİN GİYMEM
Ödül törenlerinde sahneye kot pantolonla çıkmak, takım elbise giymemek bir tavır mı?
- Hayır. Ama zaten filmimi veriyorum, vaktimi ayırıyorum, oraya da gidiyorum. Ne giyeceğime karışmasınlar artık. Bu kimseye bir garez değil. Hayatı boyunca kıyafet yüzünden sopa yemiş bir insanım. Hapiste aylarca iç çamaşırıyla yaşadım, yatılı okulda başıma gelmeyen kalmadı. Cannes'da da smokin giymedim. Kafama silah dayasalar giymem.
Ödül törenlerinin de kuralları var işte!
- Olmasa ne güzel olurdu oysa. Kapanışa sahneye Beşiktaş tişörtüyle çıkıp, bir espri yapmak isterdim. Herkes çok ciddi, eğlence duygusu yok. Cem Yılmaz'a kimse karışamıyor. Sahneye fırlayıp, espri yapınca herkes gülüyor. Onun yaptıkları gecenin en güzel yanıydı. Törenin sonunu Cem Yılmaz sayesinde getirebildim. Buna farklı bakıyorsak, başka şeye de farklı bakalım.
Oyuncularınızın doğaçlama yapmasına izin veriyor musunuz?
- Hayır. Ama benim kadar konuya vakıf, sahneye hakim, mesela Cem Yılmaz gibi biri karşıma çıkarsa izin veririm.
BEŞİKTAŞ BENİM İÇİN AŞK GİBİ BİR ŞEY
Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme gibi bir durum var. Tüylerimi diken diken eden olayları İnönü'de yaşıyorum. İnanç üzerine var olduğunu söyleyen topluluklarda bile Beşiktaş seyircisindeki o ateşi, karşılıksız verme duygusunu göremiyorum. Son haftaki maçta gözlerim doldu. Bir taraftar düşün, Şeref Bey ve Baba Hakkı'ya gönderme yapıp, "ŞEREFinizle oynayın HAKKInızla kazanın" diye pankart açıyor. Beşiktaşlı olmak için işte böyle haklı gerekçelerim de var.
20 MİLYON SEYİRCİ İSTİYORUM AMA KENDİMDEN ÖDÜN VERMEM
Kişiliğimin yok sayılmasından ve kendime göre kurallarım var diye marjinal olarak algılanmaktan hoşlanmıyorum. 3-4 milyon değil, 20 milyon seyirci de isteyen biriyim. Ama ödün vermem. "Seyirciye yavşaklık yapmam demek" neden beni marjinal hale getiriyor, biri bana anlatsın.
Bir sürü insan Şerif Gören'in bana düşmanlığı varmış gibi algıladı olanları
Kader'in yan ödülleri almadan, doğrudan En İyi Film seçilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Ödülü bir gül gibi düşünürsek, yapraklarını budamışlar, sapını verdiler. Bu da anlaşılır bir şey.
devam ;)
Ben pek anlayamadım!
- Jüri dediğin 9 insan. Hepsinin ayrı beğenisi var. Ayrıca hayat politik bir şey. Dengeler var. Bu ülkede Müslümanların AB savunucusu, CHP'nin de Avrupa karşıtı olması kimseyi şaşırtmıyor mu? Bu kötü bir şey değil belki. Jüride de durum aynı. Biri benim filmimi sevmiştir, diğeri başkasınınkini. Gülün sapını da Zeki'ye verelim dediler.
Sap demeyelim isterseniz, gülü size verdiler.
-Sap dediğim şeyi küçümsemiyorum. Ana gövdeyi kastediyorum. Yanlış anlaşılmasın!
Antalya'da herkes, Şerif Gören'in jüri başkanı olduğu bir yerden Zeki Demirkubuz'a bir şey çıkmaz, diyordu. Böyle bir endişeniz oldu mu?
-Endişem olmadı çünkü Şerif Gören'in jüri başkanı olduğunu duyduğumda festivale katılmamaya karar verdim. Ankara Film Festivali'nden de jüri başkanı Şerif Gören diye çekilmiştim. Şerif Bey bunu duymuş haber göndermiş, Zeki'ye karşı kötü bir duygum yok, diye. Ben de inanıp Antalya'da verdim Kader'i.
Şerif Gören'le aranızda ne var?
- Ben de bilemiyorum. Benim için Şerif Gören, Yol'un yönetmenidir. O kuşakta en sevdiğim bir-iki yönetmenden birisidir. Yaşadığımız bir olay da yok. Zaten duyduğuma göre Kader'e karşı bir tavrı yokmuş, ama Eve Dönüş filmini daha çok sevmiş ve ödüller ona gitsin istemiş. Bu da onun hakkıdır. Ama jürinin kararı değişmediğinde jüri başkanının tepki gösterip olayları buraya getirmesi hoş değil tabii. Bir sürü insan onun bana düşmanlığı varmış gibi algıladı olayları.
PARA, ŞÖHRET TABİİ SİNAN ÇETİN'E VERİLECEK
Sinan Çetin'le eski evimde komşuydum. Ben sabahın köründe penceremde sigara içip, sokaktaki kedi köpekleri izleyerek ağır anlamlar çıkarırken, o işten dönerdi. Para, şöhret tabii ki Sinan Çetin'e verilecek. Bu bedeli ödeyenlere verilecek. Bir eleştirim yok ama ben yapamam.
HÜRRİYET PAZAR
http://www.sinema.com/pic/yazilar/eylul06/zeki_demirkubuz-antalya1.jpg
http://www.sinema.com/pic/yazilar/eylul06/zeki_demirkubuz-antalya2.jpg
http://img103.imageshack.us/img103/5729/awk8.jpg
http://img322.imageshack.us/img322/5707/irn6.jpg
http://img322.imageshack.us/img322/2655/lomaz4.jpg
http://img103.imageshack.us/img103/9382/pey2.jpg
http://img322.imageshack.us/img322/5967/uydy3.jpg
my_ladym_one 21-01-07, 09:26 muhtesem bir yönetmen ve muhtesem bir deha diyebilirim onun için.filmlerinin hepsini tekrar tekrar izledim ve insanı bu kadar iyi anlatan,ruh halni bu kadar iyi betimleyen filmler görmedim.aslında bizi bize anlatıyo.olduğumuz gibi anlatıyo,olmak istediklerimizi diil.
havin-sevgisi 22-01-07, 20:13 evet muhteşem bir yönetmen
naz elmasa da kader filmi için teklif götürmüştü
Güzel_Cadı2 27-03-07, 18:55 evet muhteşem bir yönetmen
naz elmasa da kader filmi için teklif götürmüştü
Evet ama malesef çalışamadılar..Keşke diyorum naz dizi setinide film setinide aynı anda götürmeyi göze alsaydı..kader filminden oynasaydı..gişede otuz bin yapagişe başarııs az olan ama sanat başarııs tavan yapmış,ödüle doymuş bir filmde,böyle büyük bir yönetmenle Naz'ı görmek isterdim..
Demirkubuz'a ABD'den ödül
ABD'deki Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde yapılacak 6. Boston Türk Film ve Müzik Festivali, "Dondurmam Gaymak" filmi ile açılıyor. Festivalde bu yıldan itibaren "Türk Sinemasında Mükemmellik" ödülü verilecek. Festivalin ilk ödülünü de Zeki Demirkubuz, "Kader" filminin Kuzey Amerika'daki ilk gösteriminin yapılacağı 1 Nisan'da alacak.
İSTANBUL - AKBANK sponsorluğunda düzenlenen 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ödülleri Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen törenle sahiplerini buldu.
http://img261.imageshack.us/img261/2061/istfk5gc6.jpg (http://imageshack.us)
Ulusal Yarışma Jürisi “Kültür Bakanlığı Yılın En İyi Türk Yönetmeni” ödülü ise “Kader” filminin yönetmeni Zeki Demirkubuz’a gitti. Kültür Bakanlığı “yılın en iyi türk filmi” ve “yılın en iyi türk yönetmeni”ne 50.000’er YTL değerinde para ödülü de verdi.
http://img258.imageshack.us/img258/8289/istfk1nf2.jpg (http://imageshack.us)
http://img123.imageshack.us/img123/4138/zeki1bdw9.jpg (http://imageshack.us)
http://img123.imageshack.us/img123/7069/zeki1chz6.jpg (http://imageshack.us)
http://img185.imageshack.us/img185/5899/zeki1due9.jpg (http://imageshack.us)
http://img292.imageshack.us/img292/1807/zeki1alc6.jpg (http://imageshack.us)
http://img411.imageshack.us/img411/8909/zekid1nj7.jpg (http://imageshack.us)
Zeki Demirkubuz Harika yazıyor.Bekleme Odası hariç bütün filmlerini izledim...
harika bir yonetmen butun filmlerini izledim hal-i hazirdaki Turk sinemasının en onemli yonetmenlerinden biri olur...
http://www.sabah.com.tr/2006/02/19/cpsabah/im/56391901B2E80C468ABD77E9b.jpg
Zeki Demirkubuz: "Benim sinemamda dinsel bir öz var"
Zeki Demirkubuz pek medyada görünmeyen bir sinemacı. "Yazgı" adlı filminin İngiltere'de gösterime girmesi üzerine saygın Guardian ona Türkçe gazetelerden daha fazla ilgi gösterdi.
Zeki Demirkubuz farklı bir sanatçı. Kendilerine "sanatçı" yaftası asıp her gün gazete sayfalarını ve ekranları işgal eden, kerameti kendinden menkul sanatçılardan değil o... Sadece işini yapmayı seçmiş, övgü ve ilgiyi bizden çok Batı'nın gerçek sanat çevrelerinden almaya razı olmuş, yüreğini medya ışıkları altında boy göstermekten çok has eserler yaratmaya ayırmış sanatçılardan. O kadar az ki bizde böyleleri... Ve geçenlerde, "Yazgı" adlı filminin İngiltere'de gösterime çıkması nedeniyle, saygın Guardian gazetesi uzun bir eleştiri ve röportaj yayınladı. Övgü dolu... Onunla konuşmakta geciktim, herkes üzerine atlayacak diye korktum. Nerede? Onunla kapsamlı konuşmak, bana nasip oldu. Ama o da herkesle konuşur muydu, bilmiyorum. Çünkü bana da hemen olur demedi. Evet, böyleleri de var!.. Ona önce 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında hapiste geçirdiği günleri sordum. "Bu aslında çok ön plana çıkarmak istediğim bir konu değil. Bu, beni eksantrik bir hikayeye sahip biri haline getiriyor. O yıllarda yaşanan binlerce, on binlerce hikayeden biri bu." Biraz düşünüyor ve devam ediyor: "Evet, acı bir deneydi. Ama acı çekmeyi ya da kötülüğü bir tür olgunlaşma deneyimi diye görürüm. Acı fizikseldi ve maneviydi. Guardian'da çıkan yazıda beni o hapislik döneminin yönetmen yaptığı yazıldı. Öyle bir şey hiç söylemedim. O hapislik, kimilerini sakat bıraktı, kimilerinin hayatına maloldu. Beniyse değiştirdi, olgunlaştırdı. Ama yönetmen olmak? O başka bir macera." O macera nasıl başladı peki? Zeki, gençliğinde edebiyatçı olmak istemiş. "Kuşku duymama, soru sormama en çok sebep olan kaynaktır edebiyat." Hapis sonrasında, söz etmek istemediği bir dönem yaşamış: maddi zorluklarla dolu... "Başka bir dünyam, bambaşka bir hayatım vardı. Uzun yıllar işportacılık yaptım. Ama hep yazıyordum, öyküler, notlar." Günün birinde bunları alıp "hayatında ilk defa" Beyoğlu'na gelmiş. Bir yönetmeni aramak için... Onu bulamamış ama Zeki Ökten'i bulmuş. "Okudu, bunlardan film olmaz dedi. Ama o arada aramızda bir ağbi- kardeş ilişkisi kuruldu. Ona asistanlık yaptım."
http://www.sabah.com.tr/2006/02/19/cpsabah/im/0E3BC7CB06A4D9449D027758b.jpg
EDEBİYAT ETKİSİ
Zeki, en çok Dostoyevski ve Camus'den etkilenmiş. Hemen tüm filmlerinde bu yazarlardan ve "Suç ve Ceza", "Yabancı" gibi başyapıtlarından açık esinlenmeler var. Aslında onları on 10 yıl içinde keşfetmiş. "Böylesi daha iyi. Gençken, bu yazarları gerçek anlamda anlamak mümkün değil. Ancak olgun yaşta anlaşılır." Zeki yeni filminin kurgusunu yapıyor. Film, "Masumiyet"in kahramanlarının gençlik yıllarına götürecek bizi: "O film, kötülüğün ya da günahın bizi nerelere götürebileceğinin hikayesiydi. Ya da, Ahmet Altan'ın dediği gibi, erdemli olana bunlarla da gidilebileceğinin filmiydi. Oysa bu film, saf anlamında bir aşk filmi. Yani bir anlık, 'arzunun o belirsiz nesnesi' dediğimiz şeyle ilgili. Bir yüzün bir anda nasıl içimize girebileceğinin ve bütün hayatımızı esir alabileceğinin hikayesi." Filmde Derya Alabora ve Haluk Bilginer'in gençliklerini, Vildan Atasever ve "Bekleme Odası"nda gördüğümüz Ufuk Bayraktar oynuyor. Zeki ikisinden de çok umutlu: "O çocuğu kahvede garsonluk yaparken bulmuştum. Ama öylesine yetenekli ki... Önümüzdeki aylarda film gösterilince, oyunculuk kavramı üzerine büyük tartışma açacak, eminim. Bana göre en az Cem Yılmaz ya da Yılmaz Güney kadar büyük bir oyuncu çıktı." Ama yine de onu hemen görmeyi ummayın. Çünkü film, dünya galasını Cannes ya da Venedik şenliklerinden birinde yapacak, sonra bize gelecek.
İnsan ruhunun belgeselini çekiyorum
http://www.aksiyon.com.tr/resim/624/82.jpg
Filmlerinde, insan ruhunun derinliklerine ulaşma, bir nevi ruhun röntgenini çekme çabası var yönetmen Zeki Demirkubuz’un. Son filmi ‘Kader’ ve anlattıkları…
--------------------------------------------------------------------------------
Altın Portakal Film Festivali’nde ilk defa sinema eleştirmenleri ve izleyiciyle buluşan, Zeki Demirkubuz’un yönetmenliğini yaptığı ‘Kader’, şüphesiz festivalin en çok konuşulan filmi olmuştu. Beğenildiğinin somut göstergesi ise ‘En iyi film’ dalında ödüle layık görülmesiydi. Geçtiğimiz hafta vizyona giren filme sokaktaki vatandaşın tepkisinin ne olacağını zaman gösterecek. ‘Kader’, yönetmenin 1997 yılında çektiği ve gösterime girdiği dönemde çok tartışılan ‘Masumiyet’teki karakterlerin öyküsüne geri dönüyor. Bekir, Uğur ve Zagor’un birbirini itekleyen hayatlarından bir enstantane ‘Kader’i şekillendirmiş.
Haluk Bilginer’in canlandırdığı Bekir karakterinin Güven Kıraç’ın rol aldığı Yusuf’a anlattığı hikâye ‘Kader’in konusunu teşkil ediyor. Özeti ise şöyle: Düzenli bir aile hayatına sahip Bekir, babasının halı dükkânında çalışmaktadır. Bir gün mahallelerinde oturan Uğur öylesine dükkâna uğrar ve alımlı tavırlarıyla Bekir’in sıradan hayatını sıra dışı bir çizgiye farkına varmadan çekmiş olur. Ailesi Bekir’in normal hayatına dönmesi için elinden geleni yapar fakat bu çabaların bir manası yoktur. Bekir, Uğur’a âşık olmuştur ve bir şekilde bilinçsizce onun peşinden gitmektedir. Fakat Uğur’un kaderi de Bekir’inkinden farklı değildir. O da mahallenin başı beladan bir türlü kurtulmayan delikanlısı Zagor’a âşıktır. Girdiği hapishanelerde de rahat durmayan, olay çıkarıp sürülen Zagor’un peşinden şehir şehir dolaşmaktadır. Özetle; Bekir Uğur’a âşıktır, Uğur Zagor’u sevmektedir, Zagor ise suç işlemeyi…
TUTKU SAHİBİ OLMAK YA DA OLMAMAK
Ucunun nereden geldiği bilinmeyen bir halata tutunmuş art arda bilinmeze çekilen karakterler Zeki Demirkubuz’un daha önceki filmlerindeki gibi hayata karşı tepkisiz. Adeta nedensellikten nasibini almamış, bir döngünün içinde bilinçsizce çırpınıyorlar. ‘Bekleme Odası’, ‘Yazgı’ ya da ‘Masumiyet’ gibi diğer örneklerdeki kahramanlardan tek farkları hikâyeleri. Akla ister istemez Jean Paul Sartre’ın ‘Varoluşçuluk’ kitabında da tasvir ettiği ‘dünyaya fırlatılmış’, çırpınan, sürekli düşüşe maruz kalan insan tipi geliyor. Uluslararası festivallerde boy gösteren sayılı yönetmenlerimiz gibi Zeki Demirkubuz’un filmleri de nihilizmden nasibini alıyor.
Zeki Demirkubuz, ‘Kader’in senaryosunu Masumiyet’ten önce yazsa da şartlar onu filmi bu dönemde çekmeye mecbur kılmış. “Planladığım dönemde çekseydim hikâye ya da mesele açısından fark olmazdı.” diyor ama o zamandan bu yana hem kişilik hem de yönetmen olarak olgunlaştığı inancında. Bu da filme daha az heyecan ve mesafeli bir tavır olarak yansımış.
Zeki Demirkubuz’a göre insanlar ikiye ayrılıyor: Tutku sahibi olanlar ve olmayanlar. Eğer tutkusu yoksa aklî olarak ne kadar çözüme ulaşsa da, çok zeki olsa da tanrı inancının bir kişide gelişmeyeceği kanaatinde: “Günah duygusuyla iç içe ya da sapık eğilimlerle dahi ortaya çıksa bir insan ancak tutkusu varsa tanrı inancına yaklaşabilir.” Kötü bir meyille bile ortaya çıksa tutkunun zamanla ilahi bir yönelime gitme potansiyeli var Demirkubuz’a göre. Zira tutkusuz bir insanda ilahi duygulara yönelim mümkün değil, aynı zaruret aşk için de geçerli.
Aşkın genelde ilahi bir yönü olduğunu düşünen Demirkubuz, ‘Kader’deki Bekir’in aşkının da ilahi bir tarafı olduğuna değiniyor. Filmde saplantı, kötülük şeklinde ortaya çıkan bütün eğilimler aşk duygusu ile bir noktaya ulaşıyor. Fakat filmdeki aşkın vurgulanma nedeni bundan ibaret değil, yönetmen hayattaki imkânsızların da altını bu vesileyle çiziyor. Sonuçta ne Uğur Zagor’a ne de Bekir Uğur’a kavuşabiliyor.
Tutku, yönetmenin ifadesiyle, duygu uyanması. Bir nevi ‘inanç’ın taşıyıcısı, ihtiyaç duyulan bir çeşit enerji gibi. Demirkubuz’un filmlerinde daha çok günaha, kötülüğe tutku tercih ediliyor. Tutku sahibi olmanın önemi o kadar büyük ki kişide bunun büyük bir kötülükle tezahür etmesinin de hiç sakıncası yok. “İnsanı insan yapan en önemli duygudur bana göre tutku.” diyor Demirkubuz. Peki, madem üst bir duyguya taşıyıcı görevi görüyor bu tutkular, neden Demirkubuz’un filmlerindeki karakterler hep bir düşüş seyri içerisinde? Adeta hayatın içinde aşağı doğru çekiliyorlar. Zeki Demirkubuz tutku sahibi kişilerin düşüşe hayatları boyunca mecbur olduğunu düşünüyor. “Hayat aklî bir olgu üzerine kuruludur ve burada tutku, adalet arayışı insanı düşüşe mecbur kılar. Bu gayet normaldir.”
Fizikî düşüş görülür fakat beraberinde duygu olarak arınma söz konusudur. Filmlerine aktarmaya çalıştığı bu düşünce Demirkubuz’a göre geçmişe bakılarak ispat edilebilir. Hz. Muhammed ya da Hz. İsa da tutkularının peşinden giderek acı çekmişlerdir. Bu sözlerin üzerine küçük bir formülasyon çabasına giriyoruz: “İnsan akıl ve tutkudan mürekkep size göre. Filmlerinizde de karakterler sürekli aklı geriye iterek tutkusunun peşinden ilerliyor. Sonuçta kişi fizikî açıdan sürekli aşağı çekilse de ruhsal, duygusal manada üst bir mertebeye mi ulaşıyor?” Demirkubuz’un bu konudaki görüşleri şöyle: “Bekir’in filmde iyi şartlarda bir aile hayatına sahip olması bu duyguyu beslemek içindi aslında. Bir çift söze, bakışa takılıp kalmasa ve aklı doğrultusunda yol alsaydı başına bunlar gelmeyecekti.”
Lakin filmde Bekir, Uğur’un peşinden o derece sürüklenir ki; esrar çeken, hayatın bütün nimetlerinden vazgeçmiş bir tipe dönüşür. Bu tamamen aşk ve tutku duygusuyla alakalıdır ve akılla bu nedenle çelişir. Sonuç ise her zaman için çiledir.
KÖTÜLÜK İHMAL EDİLEN BİR ALAN
Filmlerinde tutkuya zemin olarak daha çok kötülüğü tercih ediyor Demirkubuz. Bunun başlıca nedeni kötülüğün ona göre iyilikten daha çok anlaşılmaya muhtaç olması. “İyilik tanımlıdır, bilinir ve bu binlerce yıldır böyledir. Bugün ideolojilerin, dinlerin, insanlık idealleriyle ilgili olguların hiçbirinde amaç, ideal ‘kötü’ değildir. Ahlak hepsinde ortak kavramdır. Daha spesifikleştirirsek hiçbirinde yalan, kötülük savunulmaz. Ama esasında bu ideoloji ya da dinlerin mevcudiyet nedenlerinin başında ‘kötülük’ vardır.”
Demirkubuz’a göre kötüye karşı iki yaklaşım var. Birincisi filmlerinde de örneklerini sunduğu üzere kimse kötü değildir ama kötülüğü yaşamak zorundadır. ‘Kader’de de bu düşüncenin somut örneklerini görmek mümkün ve yönetmene göre doğru seçenek bu. Yanlış tavır ise kötülüğü nesnelleştiren ki filmlerinde de bu yaklaşımı sergilemiyor. Mesela ‘Kader’deki en kötü karakter Zagor’dur fakat onun gözünü kırpmadan insan öldürebilmesi dahi bilinçli değildir. Dayak yiyen arkadaşını savunurken birini yaralaması, kötülükten ziyade varlığını ifade etme mücadelesidir. Kötülüğü ihmal edilmiş bir alan gibi gören Demirkubuz, bunu anladığımız takdirde içimizdeki kötülüğü de çözebileceğimiz düşüncesinde. Tavrı iyiliğe giden yol kötülükten geçer değil ama bu yaklaşım da mümkün dairesinde yerini alıyor.
İNSAN RUHUNUN BELGESELİNİ ÇEKİYORUM
Zeki Demirkubuz’un filmlerinde hep aynı kahraman var esasında. Her ne kadar şekli şemaili değişse de aynı meselelerin etrafını ördüğü yüzler. Kendisi de hep aynı filmleri yapan, aynı kahramanları çeken bir yönetmen olduğunu kabul ediyor. Filmlerindeki tavrını, “İnsan ruhunun belgeselini çekiyorum.” cümlesiyle özetliyor. Bu nedenle Demirkubuz’un çabası, gözlemlerini izleyicinin önüne koymaktan öteye gitmiyor. Yargılarından mümkün mertebe uzak durarak sezgilerinin peşinden yol almayı tercih etmesinin sebebi de bu. Görünen o ki sezgileri onu hep aynı soruların peşinden sürüklüyor. Fakat bu istikrarlı yaklaşımından ötürü kötülüğü savunan yönetmen sıfatıyla anılmaktan da rahatsız. Bütün düşünen insanlar gibi fikirlerini ifade ettiği için bu yargılara mahkûm edilmesini bedel gibi görüyor. Derdini anlatabileceği en rahat zemin ona göre sinema: Bir konuya angaje, taraf olmaksızın derdini ifade edebileceği tek mecra.
Demirkubuz’un kader meselesine kafa yorduğunu daha önceki filmlerinden de biliyorduk. ‘Yazgı’ adlı bir film çekmesinin dışında üç aylık kızına da aynı ismi vermesi anlamlı. Zihnini bu kadar meşgul eden ‘kader’den ne anladığını soruyoruz yönetmene: “Kader, üzerinde yaşadığımız zemin, biz bunun içinde dünyaya geliyoruz. Burada bizim de yapabileceğimiz şeyler en başta irademiz var. Ama bütün bunlar etki edemediğimiz, dışımızdaki zeminde gerçekleşiyor.” Depremi kadere benzetecek olursak, sağlam bir ev yapmak da irademizi ifade ediyor. İnsan her ne kadar kader karşısında güçsüz olsa da yok sayılması doğru değil. Misalden devam edecek olursak depreme mani olamasak da sağlam ev yapma iradesine sahibiz. “Özetle kaderi dogma gibi ele alırsak insanı hiçe saymış oluruz. Kaderi yok sayarsak bu defa da Batı’daki gibi insanı hak etmediği kadar merkezî bir yerde konumlandırırız.” diyor yönetmen.
Her ne kadar Demirkubuz’un kader tanımında iradenin yeri varsa da filmlerinde bunu görmek pek mümkün değil. Daha çok düştükleri hayatın içinde esen rüzgâra göre bilinçsizce yol alan kişiler var. Daha önce ‘Yazgı’ ya da ‘Bekleme Odası’ndaki karakterler gibi ‘Kader’de de Bekir ya da Uğur’un içinde bulundukları şartlardan çıkmak adına bir mücadelelerini göremiyoruz. Filmlerini fikirlerinin laboratuarı gibi görmüyor Demirkubuz, bu nedenle yazdığı karakterleri fikirlerine kurban etmediğini dile getiriyor. Ona göre hiç irade yok demek film için doğru bir tespit değil: “Ben kaderi iradi ve iradi olmayan yönüyle ele alıyorum. Filmdeki çocuğun Uğur’un peşinden gitmesinde iradi yön yok mu?”
Demirkubuz’a göre insan nedenli olduğu kadar nedensiz de bir varlık ve filmde de buna işaret ediyor: “İnsanın kendi dışında bir yerden yönetildiğine işaret ettim. Bizim göremediğimiz bir sonsuzluk zemininde çırpınıyor da olabiliriz. Ki bir İslamcı ya da Marksist, ideolojik kahraman da olsa filmimde ben yine onu farklı ele almam.” Zeki Demirkubuz’un bundan sonraki filmlerinde de çizgisini değiştirmeye niyeti yok. Kötü, imkânsızlık, kader onun temel meseleleri. Hikâyeleri hayatın içinden değil de kendi ruhundan cımbızlayarak vücuda getirmek, sezgilerinin izini sürmek bundan sonra değiştirmeyeceği istikameti.
İZMİR'İN KAVAKLARI 03-07-07, 12:41 Zeki Demirkubuz farklı bir sanatçı. Kendilerine "sanatçı" yaftası asıp her gün gazete sayfalarını ve ekranları işgal eden, kerameti kendinden menkul sanatçılardan değil o... Sadece işini yapmayı seçmiş, övgü ve ilgiyi bizden çok Batı'nın gerçek sanat çevrelerinden almaya razı olmuş
ne kadar guzel ozetlemis Zeki DEMIRKUBUZu ve bizim sanata ve sanatciya verdigimiz degeri...
bence harika bir yonetmen senarist dunya sinemasi icin bir deger
ozellikle YAZGI beni cok etkilemistir ayrica oyuncu secimlerindeki basarisida goz ardi edilemez.
misskrueger 05-07-07, 12:57 Yönetmenliginin yanında kartvizit olarak oyunculuguda iyi olan yönetmen.Aynı zamanda filmleri konsevatuarda ders olarak gösterilir.
Deli_Leyla 06-07-07, 11:22 Zeki Demirkubuz farklı bir sanatçı. Kendilerine "sanatçı" yaftası asıp her gün gazete sayfalarını ve ekranları işgal eden, kerameti kendinden menkul sanatçılardan değil o... Sadece işini yapmayı seçmiş, övgü ve ilgiyi bizden çok Batı'nın gerçek sanat çevrelerinden almaya razı olmuş
ne kadar guzel ozetlemis Zeki DEMIRKUBUZu ve bizim sanata ve sanatciya verdigimiz degeri...
bence harika bir yonetmen senarist dunya sinemasi icin bir deger
ozellikle YAZGI beni cok etkilemistir ayrica oyuncu secimlerindeki basarisida goz ardi edilemez.
"ayrica oyuncu secimlerindeki basarisida goz ardi edilemez"
katılıyorum:good:
zeki demirkubuz kuşkusuz en iyi yönetmenlerimizden biri.masumiyet, kader yazgı ve üçüncü sayfa kesinlikle izlenmesi gereken filmler.abartısız ,damardan , gerçekçi... oyuncu seçiminde ve yönetiminde türkiye nin en iyisi...
insanın icini buran yönetmen.gerçeklik duygusunu öyle bir verir ki insana.donup kalırsınız
türkiyedeki çok iyi 4 ya da 5 yönetmenden biri bence kaderi izledim ben ve anlatışı o kadar gerçekçiki çok iyi işlenmiş bi film o kadar doğal ki oyuncu yönetimi de özellikle müthiş gerçekten . vildan ataseverin iki genç kızdaki abartılı oyunculuğundan buradaki oyunculuğu(yer yer acayip itici ve yapmacık olsa da) daha doğal geldi bana.
barda filminde nejat işler ve arkadaşlarını hapishanede dövenlerden biriydi.oda çok hoştu:)
bekleme odasını da izlemiştim muzik hiç kullanılmamış,fonda sadece tv yayını var..konu dışı hiç bi öğenin etkilemesini istemio heralde.çok hoşuma gitmişti
fekat bekleme odasındaki oyunculukları beğenmemiştim seyirci gözüyle bi yorum bu tabi:) masumiyete diyeceğim yok...oyuncu seçiminde başarılı olmaktan çok yönetmekte çok iyi olduğunu söyler kendisi de hakikaten öyle çok çok iyidir oyuncu yönetimi en çok bu konuda övgü alıyo zaten
şöyle ki
"çok mütevazi ve çok sakin bir insandır filmlerinde oyuncuların tek bir virgülün bile yerini değiştirmelerini istemez doğaçlamaya pek müsaade etmez zaten öyle güzel hikayelerdir ki bunlar bence gerek de yoktur bir kere setine gitme şansına eriştim zaman kaybına ve işini iyi yapmayan insanlara tahammülü yok , oyuncusuna sahneyi, yapmasını istediğini tek tek çekimden önce anlatır bu yönüyle çok da iyi bir oyuncu yönetmenidir de ." denmiş kendisi için
bilgi ünvsinde panel vardı filmden sonra konuşma fırsatı bulmuştum ordan beli çok ilgiliyim filmlerini yeni çekeceği filmleri merakla bekliyorum dünya sineması için çok önemli ve açılması için herşey yapılmalı nuri bilge ceylan yada fatih akın ya da ferzan özpetekten eksiği yoktur bence sinemacılar tarafından pek sevilmeidğini biliyorum bu yüzden yadımcı olunmuyosa ayıp ediliyo fatih akın kendisine bu konuda ayrdm edeceğini söylemişti hatta bi röpörtajında fatih abi dediyse yapar diyorm
ayrıca dip not masumiyetten konu açılınca haluk bilgineri hiç sevmediğini ama oyunculuğu iyiymiş:icon_whis .umrumda değil valla o film yapsın biz izleyelim zaten kader için oyuncu arıyodu bi ara vildan(oda vahim bi seçim sayılır) manken den dizi oyuncusuna bi çok beceriksize de teklif götürmüşşüğü var adam kendine güveniyo bu oyunculuk yönetimi onun ne kadar olağanüstü bi sinemacı olduğunun kanıtı
Deli_Leyla 09-07-07, 13:27 Aslında Zeki Demirkubuz'un seçimlerinde önem verdiği yüzdür..Oyuncunun yüzü rola uyuyorsa oyuncuya teklif götürü..Bunun için kimi zaman yetenekli kimi zaman yeteneksiz oyunculara teklif götürmüştür..Doğrudur!!oyuncularına doğaçlama yaptırmadığıda dopru ama kendisi der ki;"karşıam cem yılmaz gibi bir adam gelirse izin veririm"..doğaçlama yapmaya oyun gücü yetecek bir oyuncuya herzaman "yevallah"ı vardır!!
Ama adamın sinemaya bu bakış açısını "o yeteneksizlerle çalışır" w çarpıtmamk lazım..Haluk Bilginer ile de "yeteneksiz" olduğu için çalışmadı heralde demi?
Kaldıki "şizofren" bir karaktreri canlandıracak bir oyuncuyu seçerken role uygun yüzünün yanı sıra yeteneğinede bakacağını düşünüyorum!!Çünkü bir oduna ancak odunu oynatırsınız..Örneğin "ayı" filmi vardı..Çok eskiden izlediğim ama hala zihnimde izi olan bir film..Orda filmde iki avcı ve bir ayı oynuyordu..Yani ayıda oyunculuk yaptı!!ama ayıyı oynadı!!Zeki Demirkubuz'sa ayıyı ayıya,odunu oduan oynatıyor!!şizofrenide şizforene oynatamıyacağına göre;burda biraz yetenek devreye giriyor:img-wink:
Kader / Zeki Demirkubuz
http://www.kitapyurdu.com/getimage.asp?resimkod=111440&boyut=85
S. Ruken Öztürk
DOST KİTABEVİ
Türk sinemasında son dönemin en dikkat çekici yönetmenlerinden olan Zeki Demirkubuz, tümüyle avangard bir bakış ve yenilikçi bir sinema grameriyle kısa zamanda sadık takipçiler edindi kendine. Yarattığı özgün sinema diliyle ülke içinde olduğu kadar dışında da takdirle karşılanan Demirkubuz, Türk sinemasında son dönemde yaşanan canlanmanın en önemli bileşenlerinden biri olarak dönüştürücü bir etki yarattı. Gündelik yaşamın sihrini yalın olduğu kadar lirik bir üslupla işleyen filmleri, sinemada benzerine sık rastlanmayan bir duyarlılığın işaret noktalarıyla bezedi yönetmenin sinemasını. Demirkubuz, hakkında kaleme alınan bu ilk monografiyle, izleyiciden sonra okurun karşısında.
geçenlerde bi kitapçıda kitapları karıştırırken gözüme bu kitap ilişti ve biraz karıştırdım ama ayaküstü okumaya fırsatım olmadı..fakat kitabın son sayfalarında filmlerinden ve kendi hayatından resimler koymuş,sadece onları farkedebildim..
Kendisinin tüm çalışmalarını bilmiyorum ama eskiden Masumiyeti seyretmiştim, geçen gunde Kaderi seyrettim. İkiside çok güzel filmler. Çok başarılı bir yönetmen, umarım böyle daha fazla yönetmen çıkar Türkiyeden..
Güzel insan...
(3 hece 8 harf:img-wink:)
En beğendiğim Türk yönetmendir.Filmlerinde farklı bir sıcaklık var gib geliyor.Süsten,boyadan uzak,sade filmleri gerçekten insanı alıp götürüyor. Masumiyet,Kader,Yazgı....Diğer filmlerini de izlemeyi planlıyorum.Harika bir yönetmen.Umarım hep böyle güzel filmler çeker.
Kader-Masumiyet yeter de artar bile. Oyuncu seçimi ve senaryosu ile dört dörtlük filmlere imza atan usta yönetmen:img-yes:
http://img510.imageshack.us/img510/9901/brzekidemirkubuzmk7.gif (http://imageshack.us)
http://img259.imageshack.us/img259/7286/306924584c9ad095a8aoyb9.jpg (http://imageshack.us)
http://img259.imageshack.us/img259/3395/2498zekilg6.jpg (http://imageshack.us)
http://img115.imageshack.us/img115/801/zekidemirkubuzha9.jpg (http://imageshack.us)
http://img511.imageshack.us/img511/1302/3328kaderbbrl1.jpg (http://imageshack.us)
http://img511.imageshack.us/img511/4466/1659192cr3.jpg (http://imageshack.us)
http://img511.imageshack.us/img511/8381/itirafiv9dc9.jpg (http://imageshack.us):img-in_lo
http://img515.imageshack.us/img515/669/yazgipw8.jpg (http://imageshack.us)
http://img515.imageshack.us/img515/194/vizyon1zb3.jpg (http://imageshack.us)
Hayatının anlatıldığı "KADER" kitabını dün aldım.Kitabın yarısından çoğu röportaj şeklinde.Arka sayfalarda filmlerinden ve kendisinden görüntülere yer verilmiş. Z.Demirkubuz'un hayatını ve yönetmenlik yolculuğunu merak edenlere tavsiye ederim:img-wink:
sleepinsanity 26-08-07, 14:23 En sevdiğim yönetmenlerden biri kesinlikle, ilk izlediğim filmi Yazgı'ydı daha sonrasında sürekli Zeki Demirkubuz imzalı filmleri izlerken buldum kendimi.
Sarajevo Film Festivali'nden
http://www.resimkaydet.com/001/images7/1188155471.jpg
http://www.resimkaydet.com/001/images7/1188205263.jpg
beyaz beyincik 26-08-07, 14:25 örnek aldığım yönetmenlerden biri
İZMİR'İN KAVAKLARI 11-09-07, 17:10 Zeki Demirkubuz, New York yolcusu
Film Society, ünlü yönetmenlerimizden Zeki Demirkubuz’un yedi filmini içeren bir toplu gösterimi New York’taki sinemaseverlere sunuyor. 19-24 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan etkinlikte Altın Portakallı "Kader"in New York’taki ilk gösteriminin yanı sıra, "Karanlık Öyküler Üçlemesi" olarak da anılan "Yazgı", "İtiraf" ve "Bekleme Odası" filmleri ve "C Blok", "Masumiyet" ve "Üçüncü Sayfa" da yer alıyor. Demirkubuz, 16 Eylül’den sonra New York’ta olacak ve 22 Eylül Cumartesi günü saat 15.00’te düzenlenecek panelde katılımcılara sinemasını anlatacak.
44. Antalya Altın Portakal Film Festivali, 3. Uluslararası Avrasya Film Festivali ve ülkemizin ilk ve tek marketi olan Uluslararası Avrasya Film Market’le birlikte Türkiye’nin üç büyük etkinliğinin bir arada gerçekleştirildiği Uluslararası Antalya Film Festivali’nin Büyük Jürisi, festival sponsoru Dijitürk’ün 11 Eylül akşamı, Ortaköy Anjelique’de verdiği partide açıklandı. Uzun metraj bölümünün Ulusal Büyük Jürisi birbirinden değerli isimlerden oluşuyor. Cem Yılmaz, Hale Soygazi, Mahinur Ergun, Zeki Demirkubuz, Emrah Yücel, Mehmet Açar, Nida Karabol, Uğur İçbak oluşan jürinin başkanlığını ise duayen oyuncu Genco Erkal üstleniyor.
http://img521.imageshack.us/img521/222/13656692571a22732c75byz0.jpg (http://imageshack.us)
http://img400.imageshack.us/img400/5288/13656312356b37d53416btg5.jpg (http://imageshack.us)
ÜNLÜ YÖNETMEN ZEKİ DEMİRKUBUZ’UN FİLMLERİ, ABD’NİN NEW YORK KENTİNDE DÜZENLENECEK GÖSTERİMLE SİNEMA SEVERLERLE BULUŞACAK...
Lincoln Center Film Topluluğu ve New York merkezli sivil toplum kuruluşu Moon and Stars Project tarafından 19-24 Eylül tarihleri arasında yapılacak "Mental Minefields: The Dark Tales of Zeki Demirkubuz" adlı gösterimdeDemirkubuz’un 7 filmi yer alacak.
Manhattan’da bulunan Walter Reade Sinema salonunda yapılacak gösterimle ilgili açıklamada, etkinliğin sadece yönetmenin yeteneğini ortaya koymak ve filmlerine dikkat çekmek için değil, eserlerinin Türk sineması içindeki önemini de vurgulamak amacıyla düzenlendiği belirtildi.
Açıklamada, 13 yılda 7 film yapan Zeki Demirkubuz’un başarısını kanıtlamış bir Türk yönetmen olarak, ahlak ve kaderle ilgili evrensel soruları, günümüz Türkiye’sinin gündelik hayattaki çelişkileri eksenine oturtarak ele aldığı görüşüne de yer veriliyor.
Gösterimde, her biri ayrı birer film olmakla birlikte aynı zamanda "Karanlık Hikayeler (Tales of Darkness) üçlemesinin yapıtları olan "Yazgı, İtiraf ve Bekleme Odası"nın yanı sıra, "C Blok, Kader, Masumiyet ÜçüncüSayfa" adlı filmler yer alacak.
Cem Yılmaz ve Zeki Demirkubuz kanka oldular
Antalya Altın Portakal, bence bu yıl tarihinin hakkında en fazla konuşulacak jürisini ağırlıyor.
Genco Erkal başkanlığındaki ekibin en renkli ve popüler ismi Cem Yılmaz kuşkusuz.
Cem ilk kez jüri üyeliği yapacak. Teklifi "Ödül alacak filmleri nasıl seçiyorlarmış, bir göreyim" diyerek kabul ettiğini söylüyor.
İlk toplantıda aralarından su sızmadığını gördüğüm iki isim Cem Yılmaz ve geçen yıl yaptığımız röportajda ona hayranlığını dile getiren ve ileride mutlaka onunla çalışmak istediğini söyleyen Zeki Demirkubuz’du.
Festivalin, Dijitürk sponsorluğunda yapılan tanıtım kokteylinde yanlarındaydım. Cem, Zeki’nin Bekleme Odası ve Yazgı filmlerini çok beğendiğini söylüyordu ve ikili birlikte film çekmekten söz ediyorlardı.
Cem Yılmaz ve Zeki Demirkubuz, Antalya’da 10 gün beraber olacak, izledikleri filmler üzerine konuşacak ve yeni projeler üretecekler.
Bu işin sonunda Cem iyice sanat filmlerine mi kayar, yoksa Zeki bir komedi mi çeker bilemiyorum tabii.
Ne olursa olsun kesin olan tek şey var; o da ortaya çıkan ürünün kaliteli olacağı.
Hürriyet/Ömür gedik
Zeki Demirkubuz'un güzel haberlerini arka arkaya almak çok sevindiriyor.Türk Sineması yükselen bir yıldız kazandı....
İZMİR'İN KAVAKLARI 18-09-07, 16:30 yoksa Zeki bir komedi mi çeker bilemiyorum tabii.
dusuncesi bile harika insallah boyle birsey olur.Zeki DEMIRKUBUZun komedi filmini izlemek super...
zeki hoca ve komedi ?? himmm ilgincmis.... ben zeki hocanin daha onceki filmlerinde isledigi "kisinin ruh hali" olgusunun disina cikacagini sanmiyorum, hele komedi ??? hic sanmiyorum
acikcasi omur gedik guvendigim bir sinema elestirmeni oldugu icin haberede inanasim geliyor .bu hususta, cem yilmaz ile bir proje yapmalari guzel olur tabii belirttigim gibi komedi olmaz zannimca ...
Zeki Demirkubuz bireysel sinemacılıkta bu kadar ilerlemişken ve popüler kültürün bir parçası olmak gibi kaygısı olmadığı için Cem Yılmaz ile bir komedi çekebileceğini sanmıyorum.Çekse çekse Cem Yılmazla drama çeker ve bu da ses getirir.Hem Cm yIlmaz'ın farklı bir tarafını tanımış oluruz.
dizici_manyak 19-09-07, 15:08 sanatsal ama farklı çok değişik bi tarz bütün filmlerini izlemek istiyorum ve izledikçe hayran olacağımı biliyorum şimdi ropörtajlarını okuyunca ne demek istediğini kavrayabiliyorum olmak istediğim gibi doğal örnek aldığım 3.yönetmen
Film Society of Lincoln Center’ın, ArteEast, The Moon and Stars Project ve Altyazı Aylık Sinema Dergisi işbirliğiyle düzenlediği Zeki Demirkubuz Retrospektifi, 19-24 Eylül tarihleri arasında New York’ta bulunan Walter Reade Theather’da gerçekleştirilecek. Zeki Demirkubuz’un kendisinin de katılacağı, Mayıntarlaları: Zeki Demirkubuz’un Karanlık Öyküleri başlıklı etkinliğin açılışı 21 Eylül Cuma günü Demirkubuz’un son filmi Kader’in gösterimiyle yapılacak.
1969’dan bu yana gerek Amerikan sinemasını gerekse diğer ülke sinemalarını desteklemeyi, yeni yönetmenleri izleyiciyle buluşturmayı hedefleyen ve aynı zamanda New York Film Festivali’nin düzenleyicisi olan Film Society of Lincoln Center; NewYork’ta Ortadoğu filmlerini desteklemek ve tanıtmak üzere kurulmuş olan ArteEast ve Türkiye ile ABD arasındaki kültürel işbirliğini geliştirmek amacıyla 2002’den beri hizmet veren The Moon and Stars Project’in birlikte gerçekleştirdikleri etkinlikte, Zeki Demirkubuz’un filmlerinin gösterimlerinin yanı sıra Zeki Demirkubuz, Lincoln Center’ın program yöneticisi Richard Penã, ve Altyazı’dan Zeynep Dadak’ın katılacağı bir panel de gerçekleştirilecek.
Altyazı’nın bu etkinlik için içeriğini sağladığı İngilizce kitap da etkinlik sırasında katılımcılarla buluşacak. Altyazı yazarları tarafından, Zeki Demirkubuz sineması ve filmleri üzerine yazılmış yeni yazıların yanı sıra Demirkubuz ile yapılmış kapsamlı bir ropörtajın olduğu kitapta; Richard Pena, Film Comment dergisinden Olaf Möller ve L’Humanité gazetesinden Emile Breton gibi isimlerin yazmış olduğu yazılar bulunuyor. Bu ilk uluslararası işbirliğiyle Altyazı, hem Türk sinemasının yurtdışındaki varlığını desteklemeyi, hem de yurtdışında yaşayıp Türkiye’de yapılan sinemayı takip etmek isteyen sinemaseverlere ulaşmayı hedefliyor. Son yıllarda yurtdışında Türk sinemasına gösterilen ilginin artmasının da bir göstergesi olan bu etkinlik, sinema dergileri, kültür sanat kuruluşları ve sinemacıların beraberce dahil oldukları ve film kültürüne katkı sağlayacak yeni projelere de öncülük ediyor.
kaynak: intersinema
Ankaralı sinema severlere duyurulur
Zeki Demirkubuz'un son filmi "KADER" 4 EKİM PERŞEMBE günü Bahaçelievler Büyülü FeNER SİNEMASINDA ücretsiz gözterilecekmiş.Seanslar 16:45 / 20:15....1 saat önce biletlerin alınması gerekiyormuş.2. izleyişim olacak ...Mükemmel bir film:good:
O bir yönetmen.
Liseden atılmış, işportacılık yapmış, siyasi suçlu bulunup 1980 darbesinde içeri atılmış birisi. Herşeye rağmen İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinide bitirmiş.
Ustam dediği Zeki Ökten yanında 1986′da asistan olarak başlamış sinemaya.1994′te C Blok filmini çekti. 1997′de Masumiyet Venedik Film festivalinde gösterilmiş. “Karanlık üstüne Öyküler” dediği Yazgı, İtiraf ve Bekleme Odasını yönetti.
En çokta sinemada samimi dili yer aldı. Harbi, gerçekçi, olduğu gibi oldu. Dahası filmleri uyduruk süslemelerden korudu hep. Masumiyet ile bence harikalar yarattı. Güven Kıraç, Derya Alabora, Haluk Bilginer filmde üstün performans sergilediler. Ve sonraki filmi Kader’i çok güzel bağladı Masumiyet’e.
internette gezinirken rastladım.Alıntıdır...
söyleşi: nadir öperli
Bu söyleşiyi gerçekleştirmek için Zeki Demirkubuz'la sözleştiğimizde, yer olarak Demirkubuz'un Bekleme Odası'nın da asıl mekânı olan Cihangir'deki evini seçmek, hem heyecan verici hem de huzursuz ediciydi. Zeki Bey'in röportaj yapmaktan çok da hoşlanmadığını bildiğim için, filmdeki kayıtsızlık atmosferinin mekân üzerinden söyleşinin havasına da yansıyabileceğinden çekiniyordum. Eve girip filmde Serdar Orçin'in oturduğu koltuğa yerleştiğimde daha da gerildim; ama televizyonun sesini kısıp -tabii ki kapatmadan- sohbete başladığımızda üzerimdeki bu gerginlik yavaş yavaş ortadan kalktı...
Öncelikle sormam gereken soru şu herhalde: Bu film ne ölçüde otobiyografik? Sizinle, filmdeki Ahmet karakteri arasında nasıl benzerlikler var?
- Filmin otobiyografik yanı hiç yok. Bekleme Odası, en gerçekçi, daha doğrusu gerçeklik duygusuna en yakın filmim oldu; böyle sinemasal klişelerin olmadığı, gerçeklik duygusunun öne çıktığı bir film olunca 'acaba otobiyografik mi?' sorusu akla takılabilir, ama öyle bir şey yok. Bahsettiğiniz gerçeklik duygusunu aşan paralellikler var sanki. Daha önce sizin filmlerinizde rol almış oyuncular genelde yaptıkları söyleşilerde birlikte çalışılması zor bir yönetmen olduğunuzu söylüyorlar, filmdeki Ahmet de böyle bir yönetmen gibi. Bunun ötesinde filmin sizin yaşadığınız mekânlarda geçmesi, bizzat kamera önünde bulunmanız gibi etmenleri bir araya getiren bir izleyici basit bir mantıkla filmin otobiyografik olduğunu söyleyemez mi?
- Öyle düşünülmesi normal olabilir; ama ben bu niyetle yapmadım filmi. Bekleme Odası bana bir meseleyi sunma olanağı veriyordu, o da kısaca şu: Beklerken, buna zamanını geçmesini, ölümü ya da pek çok şeyi beklerken diyebiliriz, kadınlar dışında, yaşamla ilgili bütün angajmanlarını halletmiş birinin hayatla oyalanmasını anlatır film. Beklediği spesifik hiçbir şey yok, çok abartırsak ölümü beklediğini söyleyebiliriz belki. Zaten senaryoda öyle bir 'ölüm kuşkusu' da vardı. Baş karakterin kanser olma ihtimali yüzünden ölümle hesaplaşma gibi bir hali de vardı. O sahneleri çektim; ama filmi bitirdikten sonra bunun insanları dramatik olarak etkileyeceğini, filmin meselesini arka plana atacağını ve nedensizliklere neden bulma olanağı vereceğini düşünerek tamamen çıkardım o bölümleri. Filme böyle bir nedensizlik hali koymak daha doğru geldi bana. Bir anlamda da Yazgı'da ele aldığım meseleyi sürdürmek istedim. Zaten Ahmet, kültürel, ve benzeri farkları dışında, yaşam karşısında 'nedensizliği' ön plana alan tutumuyla Yazgı'daki Musa karakterine benziyor. Bundan sonraki bir-iki projemde, bu mesele çevresinde dolanmaya devam edeceğim gibi gözüküyor. İzleyenler yine de otobiyografik olarak algılayacaksa algılasınlar. Yönetmen olduysanız, birçok angajmanı kabul edersiniz zaten. Hakkınızda söz söylenebilecek bir iş yapıyorsunuz. Eskiden "gerçek bu değil, şu..." diye bir açıklama çabam vardı; ama bunun umutsuz bir çaba olduğunu gördüğüm için iyice geri adım attım. Birine bir şey anlatmak, onu ikna etmek mümkün değil; bir insan neye inanmak isterse ona inanır; siz olsa olsa kandırabilirsiniz onu. Söyledikleriniz bir şekilde işine geliyordur ve o şekilde anlamak istiyordur. Sizin o noktada kalkıp, "gerçek bu, doğru olan bu" diye diretmeniz hiçbir şey ifade etmez. Hiçbir yargıyı, hiçbir düşünceyi çaba göstererek değiştirmek mümkün değil.
Filmde hakim olan his 'nedensizlik' de olsa, Serap'la olan ilk ilişkisinde bize Ahmet'in değişmiş olduğuna dair bir izlenim geçiyor. Sevgilisinin ona tavrında, bizim film başladığında görmediğimiz, ilişkilerini etkileyen, önemli bir şey olduğuna dair bir his oluşuyor.
- O konuda haklısın. Filmin başındaki kanser olayını kaldırınca, kadında 'sen çok değiştin' hissi kaldı ki bu bir hata aslında. Ahmet'in değiştiğine dair bir ilk izlenim kalıyor, ama bu çok da öne çıkan bir şey değil. Böyle matematik süreçler, sebep-sonuç ilişkileri, benim için çok da önemli değil. İnsan benim için akıldışı yanları daha belirleyici olan bir varlık; dolayısıyla insan ilişkileri de daha çok sezilebilecek, sezgiyle anlaşılabilecek şeyler. Şuna benzer bu: Bir insanı yatakta, kendi kendineyken düşünelim, bir de bu insanı toplum içerisine çıkarıp ağzına mikrofon dayadığımızı düşünelim. Bu iki hali arasında müthiş bir fark olacaktır, insanını iki uç yanıdır bu. Ben işte o yatakta, hiçbir şeye angaje olmadan, hiçbir şeyin varlığını hissetmeden, en basit, en çıplak, belki de en çirkin haliyle ilgileniyorum insanın.
Filmin otobiyografik olmadığını söylüyorsunuz; ama en azından, izleyenlerin bu yönde bir okuma yapması için bir oyun alanı yaratmıyor musunuz?
- Hayır, bunların hepsi o anda, kendiliğinden gelişiyor. Hiçbirini planlamıyorum ya da böyle bir oyun alanı olduğunu her şey bittikten sonra fark ediyorum. Zaten benim biçimsel ya da özel olarak bir bilgim ya da prensiplerim yok sinemada, sadece hayatla ilgili bazı meselelerim ve kendimi bağlayan ahlâki prensiplerim var. Bunlar, öz olarak, 'basit olmak' gibi başka bir alanda çalışan herhangi bir insanın da sahip olabileceği prensipler. Sorun şurada aslında: Sinemadan beklentilerin bu kadar basit oluşunu seyirci olsun, eleştirmen olsun kimse kabul etmek istemiyor. Böyle olunca da, filminizdeki en küçük şeye bile anlam yükleniyor. Benim için birçok şey nedensizdir, senaryo yazmak analitik ya da matematik bir süreç değil ki. Zaten sanat ifade edilmesi güç bir maneviyatın sonucudur ve son derece irrasyonel bir eylemdir. Anlamlandırmaya kalkarsanız tabii ki anlamlandırırsınız ve çok değerli hatta görkemli sonuçlara ulaşabilirsiniz, ama bunların doğru olduğunu kanıtlayamazsınız.
Peki bu anlamlandırma uğraşı anlamlı geliyor mu size? Birilerinin kalkıp filmlerinizde açık bırakılan kapılara anlam yüklemesi ya da benim Bekleme Odası'ndaki otobiyografik yanları çekip çıkarmaya çalışmam?
- Anlamlı gelmiyor, ama anlayabiliyorum. Bir filmi yapanla izleyen arasındaki ilişki çok değişik şekillerde oluşabiliyor ve bunların hepsini anlayabiliyorum. Bunların hiçbirine karşı çıkmıyorum, çıkamam da.... Birisi kalkıp bu filmin otobiyografik olduğunu düşünüyorsa, düşünebilir tabii ki; ama bana bunu sorarsa, öyle olmadığını söyleme hakkım var.
Bir de, genele baktığımızda, bizim izleme kültürümüzde, sizin filmlerinizde izleyiciyi içine sokmaya çalıştığınız mesafeyle bir tanışıklık yok. Filmde gördüğümüz şeyleri, pek çok zaman eleştirmenler bile yapıyor bunu, gerçekmiş gibi, gerçeğe referansla okuma eğilimi var. Antrakt Dergisi'nin son sayısında çıkan bir yazıda mesela "'Suç ve Ceza'yı çekmeye çalışan bir yönetmen, nasıl böylesine hayattan kopuk olabilir?" deniyordu ki orada da gerçek hayattan alınıp idealize edilmiş bir yönetmen tipiyle filmdeki Ahmet karakteri arasında yapılan bir karşılaştırma söz konusuydu.
- Benim filmlerimde öykü seçiminden kamera kullanımına dek izleyiciyi itmeye çalışan bir tavır olduğu açık. Ama özdeşleşme geleneğiyle konuşan, anlaşan, izleyen bir kesimde bu tavrın karşılık bulmayacağı da açık. Karşı tarafla özdeşleşmek, özellikle Türk insanında çok olan bir şey. Ama ben öyle biri değilim, meselelere öyle bakmak ve anlamaktan yana değilim. Bana göre özdeşlemek dünyanın en kötü alışkanlıklarından biri; hele Türkiye gibi, duygu düzeyi çok yüksek, hassas bir toplumda daha da tehlikeli. Özellikle gündelik hayattaki ve siyasetteki karşılıklarını düşündüğümüz zaman ortadaki pek çok kötülüğün özdeşleşme durumundan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Eleştirmenler bile özdeşleşmeden yapamıyor bir filmi izlerken. Bunu anlıyorum, ama ben de bir filmi çekerken, özdeşleşmemek gerektiğini düşünüyorum; çünkü özdeşleşmenin algıları tıkadığına ve anlama gücünü yok ettiğine inanıyorum. Zaten pek çok kişinin filmlerimi beğenmemesinin nedeni de bu. Hatta bu durumu sınadım ben. Masumiyet'ten sonra oluşan beğeniden kuşku duydum, daha sonra çektiğim dört filmde bu beğeniyi sınadım ve haklı çıktım.
Beğenilmemek daha mı sağlıklı sizin için?
- Sağlıklı ya da sağlıksız olması açısından değil, gerçek bu olduğu için söylüyorum. Çünkü bir filmle izleyici arasındaki ilişki genelde karşılıklı beklentilere dayanır. Alışveriş gibi bir şey yani. Bu da son derece normaldir, çünkü herkes kendini zeki, duygulu, değerli ve akıllı hissetmek ister. Ama ben öyle düşünmüyorum, mesafe, kuşku, sorgulama, anlama gücü gibi önemsediğim başka kriterlerim var. Böyle olması da filmlerimin beğenilmesini istemediğim gibi tuhaf çıkarımlara yol açabiliyor. Sizin mesafeye verdiğiniz önem, izleyiciyle olan bu ilişkiyi de aşıyor sanki, filmleri çekmeye karar vermenizde de senaryoyla aranıza böyle bir mesafeyi koyabilmeye çok önem veriyorsunuz. Mesela Bekleme Odası'nı çekmeyi Üçüncü Sayfa'dan sonra düşünmeye başladığınızı, ama belirli bir süre bekledikten sonra kesin çekme kararı verdiğinizi biliyoruz. Bu tür bir mesafe koymanın önemi ne sizin için?
- Ben dahi değilim, aklıma gelen her fikrin, yazdığım her hikâyenin kuşku duymaksızın bir film yapmaya değer olduğunu düşünecek kadar budala da değilim. Kuşkularımı en azından belirli ölçülerde gidermeden değil senaryo, tek bir sahne yazmak bile çok zor. Dolayısıyla, böyle bir bekleme süresi mutlaka gerekiyor; benim en büyük ölçütlerimden biri bu.
Senaryo sürecini çok önemseyip, çekimlerde mümkün olduğu kadar senaryoyu değiştirmemeye çalışıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla. Bu, mesafeyi korumaya verdiğiniz önemin bir sonucu mu?
- Evet, genel olarak öyle diyebiliriz. Uzun süre emek vererek yazdığım senaryo ya da sahneleri, bir anın büyüsüne kapılarak değiştirmek, o senaryoyu yazarkenki kişiliği inkâr etmek anlamına da geliyor. Başka etkenler de var: Bir senaryoyu bitirip insanlarla filmi çekmek için bir araya geldiğinizde, doğal olarak karşınızda 'ben' duygusuna sahip, zeki, duyguları olan, tecrübesi olan insanlar oluyor ve herkes fikrini söylemek istiyor; ...
*Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2004 sayısından alınmıştır.
DEMİRKUBUZ: DESTEK OLMAK İSTEDİM
Geçtiğimiz yıl Altın Portakal’a ‘Kader’ adlı filmi ile katılan ve ‘en iyi film’ ödülünü alan Zeki Demirkubuz, bu sene jüri seçilmesiyle ilgili hislerini şöyle anlattı: “Türk filmlerinde jürilik nasıl oluyormuş merak ediyordum. Biraz o merakımı gidermek istedim. Antalya Film Festivali son 3 senedir çok önemli işler yapıyor. Ona da elimden geldiğince destek sunmak istedim.”
deadly_angel 24-12-07, 14:42 Eski filmler bugünün dizilerinden daha iyi
Son filmi Kader’le Altın Portakal kazanan Zeki Demirkubuz, “60’ların, 70’lerin sineması aşağılanıyor ama bugünkü dizilere baktığımızda eski filmler çok daha başarılı, diziler beceriksizce çekiliyor” dedi.
Son filmi “Kader” ile 43. Antalya Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alan yönetmen Zeki Demirkubuz, bir söyleşiye katılmak için geldiği İzmir’de soruları yanıtladı.
“Kader” filminin ardından başlayacağı projeye henüz karar vermediğini ifade eden Demirkubuz, birkaç proje üzerinde düşündüğünü ifade etti.
“Bekleme Odası” filminin devamı niteliğinde bir hikayesi olduğunu, onun dışında 7-8 sene önce yazdığı, ama bir türlü “tam olduğuna inanamadığı için” hayata geçirmediği bir projesi bulunduğunu anlatan Demirkubuz, bir başka projesinin de “İtiraf” filminin son karesiyle başlayan yeni bir hikaye olduğunu kaydetti.
Sözünü ettiği projelerin düşünme, sorgulama aşamasında olduğunu ifade eden Demirkubuz, “ben film çekmeyi angajman haline getirmemeye dikkat ediyorum. İşte, ne zaman olgunlaşırsa filmi çekmeyi istiyorum, o yüzden böyle 3-4 tane proje üzerinde birden çalışıyorum” dedi.
TÜRK SİNEMASI VE DİZİ SEKTÖRÜ
Son dönemde Türk Sinemasının ve Türk dizi filmlerinin sayıca artmasına da değinen Demirkubuz, Türkiye’deki teknolojik olanakların artmasıyla insanların böyle bir yönelime girdiğini söyledi.
Filmlerin sayı olarak artmasını anlayamadığını belirten Demirkubuz, dizi filmlere sektörel olarak baktığında, bu sektörün “kalıcı bir geleneği olacakmış gibi durmadığını” söyledi.
Demirkubuz, dizi film sektörünün endüstriyel olarak kendini geliştirmediğini, sinemadakiler gibi bir altyapıya kavuşmadığını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Anlatılanlara içerik olarak da bir ilgi duyduğumu söyleyemem, hatta teknolojinin bu kadar gelişmiş olmasına rağmen pek çok diziye baktığımda bugün 60’lardaki 70’lerdeki Türk sinemasının niye o kadar aşağılandığını anlayamıyorum. Çünkü bunlar çok daha beceriksiz geliyor bana, yani oyunculuk olarak, ışık olarak, insani şeyler olarak. Tamam high definition (yüksek teknolojiye sahip) kameralar kullanılıyor, güzel kurgu teknikleri kullanılıyor ama mesele olarak, hikaye olarak 30-40 yıl öncesinin Türk sinemasından daha geri bir noktada. Hatta ben şimdi onları çok daha değerli buluyorum. Hiç olmazsa onlar başka bir duyguyu uyandırabiliyorlardı. Onlar benim geçmişimdi, çocukluğumdu. O yüzden daha sempatik geliyor bana.”
Kendisine, dizi film tekliflerinin de geldiğini belirten Demirkubuz, ancak çekmeyeceğini bildikleri için bu tekliflerin eskiye göre azaldığını da sözlerine ekledi.
“BEKLEME ODASI”NDAKİ OYUNCULUĞU
“Bekleme Odası”nda Ahmet karakterini canlandıran Zeki Demirkubuz, filmin biraz farklı olduğunu, hikayesinin de olmadığını ve durumlardan oluştuğunu belirtti.
Filmi yazarken kendisinden çok esinlendiğini ifade eden Demirkubuz, bu filmde Ahmet’i kendisinin oynamasını, “karakterin sinema ve oyunculuk geleneklerinin dışında olmasına” ve “oyunculuk duygusunun nasıl bir şey olduğunu merak etmesine” bağladı.
Demirkubuz, “Kameranın arkasında birçok şey var. Oyunculardan yönetmen olarak bir çok şey istiyoruz ama bu insanlar nasıl bir ruh haline giriyorlar, nasıl bir duygu içindeler bunu görmek ve yaşamak istedim ki, ondan sonraki filmlerde oyuncuların kurnazlıklarını, çaresizliklerini, erdemlerini daha iyi sezmeme yarar diye düşündüm” dedi.
POLİTİK TEMALI FİLMLER
Son dönemde en çok Ezel Akay’ın yönetmeliğini yaptığı “Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü” adlı filmi beğendiğini belirten Demirkubuz, “Eve Dönüş”, “Babam ve Oğlum” gibi filmlerin yapılması gerektiğini belirterek ancak meselenin anlaşılması konusunda daha itirafkar, mevcut konuyu çok da duygusallaştırmadan koyma becerisi gösteren filmlerin kendisini daha çok etkileyeceğini kaydetti.
Politik konulu bir film çekmeyi düşünmediğini, siyasi içerikli olayları insanların anlaması için kendisine ihtiyacı olmadığını belirten Demirkubuz, sinemayla kendisi arasındaki ilişkiyi şöyle anlattı:
“Benim sinema ile daha farklı bir bağım var, bu da şu: Daha mucizevi bir şey geliyor bana... O yüzden çok daha basit olup da anlaşılmaya muhtaç olan ya da anlatmaya değer görülmeyecek şeyleri anlatmak bana daha doğru geliyor. Ben de elimden geldiği kadar böyle davranmaya çalışıyorum. Dolayısıyla politik ya da siyasi sinemaya karşı bir mesafe çıkıyor ortaya.”
Kaynak: Ntv
deadly_angel 25-12-07, 17:47 İçinden BJK geçen film
Zeki Demirkubuz, taraftarı olduğunu söylediği Beşiktaş'la bağlantılı bir film çekeceğini de açıkladı.
http://www.ekolay.net/sinema/images/25122007111002_38_519780bjk.jpg
Son filmi 'Kader'le 43. Antalya Film Festivali'nde en iyi film ödülünü alan yönetmen Zeki Demirkubuz, İzmir'de katıldığı bir söyleşide Beşiktaş'ı konu eden bir hikaye üzerinde çalıştıklarını söyledi.
Her fırsatta Beşiktaş takımı taraftarı olduğunu dile getiren Demirkubuz, Beşiktaş'ın kendini diğer kulüpler gibi ifade eden bir takım olmadığını, Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan değerlerin biraz daha farklı olduğunu söyledi.
Beşiktaş'ı konu edinen filmi ne zaman çekeceğini bilmediğini kaydeden Demirkubuz, "bir Beşiktaş filmi gibi bir şey değil. Sadece içinde özveri, fedakarlık, karşılıksız sevme, acı çekmeye duyulan ilgi barından bir film olacak ama Beşiktaşlılık burada konu edilecek. 'Kader'den farklı bir film olmayacak" dedi.
Kaynak: e-kolay
saraygözlüm 20-04-08, 14:32 "Antalya bu sene bomba gibi olacak zaten Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem... filminin çekimlerini durdurmamış olsaydı Zeki Demirkubuz da dahil olacaktı. Sebep seçtiği oyuncuymuş. (Buraya ismini yazmayayım) pek memnun kalmamış kendisinden. Zaten ilk başta niye onu seçtiğini hiç anlamadım ama çekimler başlayana kadar bunun farkına varmamış olması da garip geldi bana".:img-wink:
"Antalya bu sene bomba gibi olacak zaten Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem... filminin çekimlerini durdurmamış olsaydı Zeki Demirkubuz da dahil olacaktı. Sebep seçtiği oyuncuymuş. (Buraya ismini yazmayayım) pek memnun kalmamış kendisinden. Zaten ilk başta niye onu seçtiğini hiç anlamadım ama çekimler başlayana kadar bunun farkına varmamış olması da garip geldi bana".:img-wink:
Bahsettiğin oyuncunun Naz Elmas oldugunu baslıkta söylemiştin..Herhangi bir kaynak belirtmediğin için olayın gercekliğini öğrenmek istedim ve Zeki Bey'e mail attım..Naz'ı begenmediği,memnun kalmadıgı için film durdurulmamış.. olay tamamen kendileri ile ilgiliymiş...
http://i184.photobucket.com/albums/x131/nazquseli/01/mail.jpg
Dünkü mailden sonra Zeki Bey'e Naz Elmas hakkındaki düşüncelerini sormustum..Cevap verdiği için kendisine tesekkur ediyorum:)
Umarım en kısa zamanda birlikte çalışırlar :kahve
http://i184.photobucket.com/albums/x131/nazquseli/burcn2/ssooo.jpg
Bu zamana kadar Naz'ın Zeki Demirkubuz'la çalışmasını çok istedim özellikle Kader'i ona teklif etmesinden sonra..Sanki hep bi yerlerde yolları kesişicekmiş gibi hissediyodum ki bu hissimde doğru çıktı..Keşke projeye ara verilmeseydi demeden geçemeyeceğim :img-in_lo
İnşallah Zeki bey Naz'ı bırakmaz da bi türlü çalışmaları kısmet olamadığı projelerinin bitim haberlerini alırız :img-blush
|
|