Tüm Versiyonu Göster : Özhan Eren


Melal
22-02-08, 14:41
1959 yılında İstanbul’da doğdu. Yüksek öğrenimini Ankara’da tamamlayarak harita mühendisi oldu. Ankara’da ve Türkiye’nin çok çeşitli illerinde mühendislik yaptı, toprağını ve insanını tanıdı. Lise yıllarında okul orkestrasında başlayan müzik çalışmaları, yaptığı bestelerinin daha sonra TRT repartuarına kabul edilmesiyle artarak devam etti. Bu dönemde Türk Müziğinin hemen hemen bütün formlarında çalışmalar yaptı, eserler üretti. Bazıları çeşitli ödüller de alan birçok sinema filmi, tv dizisi, belgesel ve reklamlara müzik yaptı. Yazdığı ilk türkülerden olan “Kara Tren” yurtiçi ve yurtdışından büyük övgüler aldı. Tamamı kendi bestelerinden oluşan 3 albümü (Güle Yazdım-2000, Turnalara Tutun da Gel-2001, Kime Sorsam-2005) yayınlandı. Sarıkamış Harbi’ni ve geçtiği dönemi konu alan “Sarıkamış’lı Geçmiş Zaman” isimli tematik müzik çalışması 2003’te DMC etiketiyle yayınlandı. “Sarıkamış Türküsü”nün yazılmasına sebep olan ve 1875-1915 yılları arasında halkımızın yaşadığı trajik olayların arkaplanına değinen “Sarıkamış’a Giden Yol” adlı yakın tarih araştırma kitabı (geçtiğimiz günlerde 7. baskısını yaptı) ALFA yayınları etiketiyle 2005 Aralık ayında kitapçılarda yerini aldı. Her kar yağdığında hatırlanmasını istediği 1900’lu yılların120 Van’lı kahraman çocuğu icin yapımcılığını üstlendiği, senaryosunu yazdığı, müziklerini bestelediği ve Murat Saraçoğlu ile birlikte yönettiği “120” adlı sinema filmi 15 Şubat 2008’de sinemaseverlerin beğenisine sunulacak.

http://img299.imageshack.us/img299/4463/009sj1.jpg (http://imageshack.us)

Melal
22-02-08, 14:44
http://img299.imageshack.us/img299/618/001gl7.jpg

http://img244.imageshack.us/img244/5070/003un5.jpg

http://img442.imageshack.us/img442/353/002zw3.jpg

http://img244.imageshack.us/img244/3359/004hs2.jpg

Melal
22-02-08, 14:51
http://img299.imageshack.us/img299/4134/025sl8.jpg

http://img244.imageshack.us/img244/5393/018vw6.jpg

http://img299.imageshack.us/img299/7509/021de5.jpg

http://img185.imageshack.us/img185/3323/013tp9.jpg

http://img352.imageshack.us/img352/3272/017qp3.jpg

Melal
22-02-08, 14:54
http://img299.imageshack.us/img299/3710/008ua1.jpg

http://img352.imageshack.us/img352/4959/010dh0.jpg

http://img404.imageshack.us/img404/9638/011nm2.jpg

http://img301.imageshack.us/img301/1280/005gm9.jpg

Melal
22-02-08, 15:00
http://img297.imageshack.us/img297/1187/006th3.jpg

http://img299.imageshack.us/img299/8927/012rx2.jpg

http://img299.imageshack.us/img299/319/020as6.jpg

http://img442.imageshack.us/img442/2378/023ya4.jpg

Melal
22-02-08, 15:06
http://img187.imageshack.us/img187/1749/022gu0.jpg

http://img299.imageshack.us/img299/9241/016qo6.jpg

http://img244.imageshack.us/img244/3474/015cd9.jpg

http://img404.imageshack.us/img404/6889/024wl8.jpg

http://img404.imageshack.us/img404/3469/014yu3.jpg

http://img244.imageshack.us/img244/2638/019tu3.jpg

Melal
22-02-08, 15:10
Özhan Eren İle Bir Söyleşi

Özhan Eren: İnsan Yaptığıdır... ,

"Kara Tren gecikir belki hiç gelmez" diye başlayan ve gönül telimizi titreten türküyle gönül telimizi derinden sarsan Özhan Eren'le müziğini, sanata ve hayata bakışını konuştuk. Bu zevkli sohbeti arkadaşımız Mehmet Çiçekyüzlü gerçekleştirdi.

Müzik geçmişiniz hakkında bilgi verir misiniz?

Müziğe Türk müziğiyle başladım. Amatör olarak bütün gençler gibi okul orkestrasında başladım. Sonrasında amatörlükten kurtuldum dediğim dönem.

Yirmili yaşlarda yaptığım bestelerin TRT repertuarına kabul edilmesi. "Ne zaman kendinizi resmen müzisyen, bestekar hissettiniz" diye sorulursa, bestelerimin TRT reperatuarına kabul edilmesiyle diyebiliriz. Özellikle o yıllarda TRT çok önemliydi. Çünkü çok sıkı denetim vardı şarkılarda ve o denetimden geçemeyen şarkılar televizyon ve radyolarda çalınamıyordu. Sonrasındaki profesyonel çalışmalarım daha çok film, reklam ve belgesel müzikleri üzerine oldu.

O dönemde paralel olarakta Türk müziğinin bütün dallarıyla şarkı ve tasavvuf müziğiyle ilgilendim. Sonrasında halk müziğiyle ilgilenmeye başladım. Bu dönemde yine dünya müziğiyle de ilgilendim. Kitaro, Vangelis, Yanni, Jarre, Goran Bregoviç gibi Avrupa, Balkan ve Uzak Doğulu santçıların içinde yer aldığı 'New Age' diye isimlendirilen akımın üzerinde oldukça durdum.

Zaten yaptığım film, reklam müziklerinde o eğilim vardır. Sonrasında biraz arkadaşların desteğiyle formal eser diyebileceğim şarkı türkü bestekarlığı yoğunluk kazandı. Yaklaşık üç yıl önce ìGüle yazdımî isimli bu tarzdaki ilk solo albümümü yaptım. Geçen yıl 'Turnalara tutun da gel' isimli ikinci albümüm çıktı. Bu sene de üçüncüsüne hazırlanıyorum. İnşallah ekim sonu kasım gibi çıkacak .

Günümüz müzik piyasası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Günümüz piyasası hakkında çok şey düşünüyorum, ama hiçbir şey söyleyemem. Çok hoşuma giden bir söz var. Mevcut ortamda sizi rahatsız eden sizi üzen her ne varsa ona hayıflanmakla vakit geçireceğinize, olmayanın kendi içinizde güzel olanın tırnak içersinede-piyasada olmayan ne varsa- bunun olması için gayret sarfetmek daha doğru birşeydir.

Gerçekte de bu böyledir Mevcudu eleştirmek oturduğumuz yerden yapabileceğimiz en kolay şey. Şimdi bir çırpıda saymaya başlasam akşamı bile bulur.

Bunun için en doğru yol her insan kendi düşüncesindeki kendi gönlündeki müziği yapmalıdır. Kendine uyanı yakışanı yapmalıdır. Zaten ìinsan yaptığıdır îgibi hepimizin bildiği bir söz var. Bunun için ben mevcudu eleştirmek yerine kendi bildiğimi yapmayı tercih ediyorum.

Türkü formunda yapılan yeni besteler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yeni tür diye bir şey olmadığı kanatindeyim. Özellikle türkü ve halk müziği dediğimiz form bizim ana damarlarımızdan biri, arada olağan üstü bir zincir var. Bunun yenisi olmaz. Ancak devamı olur. Bu yüzden her türlü arayışı estetik olmak koşuluyla yapmanın doğru ve gerekli olduğu kanaatindeyim. Bunun estetiğini belirleyecek olanda yapanlar uygulayanlardır. Hiç kimse kimsenin yaptığına kötü, güzel ,eksik diyemez. Bu yapıldıktan sonra ortaya çıkar.

Zaten olmayanlar elenirler, olanlar da bu zincirin devamının güzel halakaları olarak yollarını devam ettiriler. Ben kendi adıma da bunu yapıyorum. Beste olarak gelenekten hiç kopmak niyetinde değilim. Fakat sözleri itibariyle, müzikal yapısı kompozisyonu itibariyle bugünün izlerini taşıması çok doğal.

Çünkü bir taraftan kulağınıza farklı türlerde, pop gibi müzik sesleri dolarken bunlardan uzak kalamazsınız. Dolayısıyla eskininde devamı olan birşeylerin bugün yapmaya kalktığımız zaman kesin olarak bunlardan bilinç altı da olsa etkileniyorsunuz. Ne yapmak istediğinizi bilip ona göre o hedefe göre yürümektir. Bilhassa belki bozulacak yaptığınız şeyler, yapamıyacaksınız. Ama hergün her hafta her ay bu hedefe yürümek le daha düzgün yani istediğinize yakın şeyleri yapmak mümkün.

Yeni dediğimiz eskinin devamı olması gereken çalışmaların makul karşılanması düşüncesindeyim. Bu farklı denemelerin örnekleri Kıraç,Haluk Levent gibi arkadaşlar yani bu kuşağın isimleridir. Yirmi yıl önce Cem Karacayla tanıdığımız insanlar gibi.

Bunlar hep devam edecek tir. Yeni bir şey yoktur. Nitekim Dede Efendinin yaptığı şarkılara belki o dönemde ìya bunlar ne ,yeni geleneğin de dışındadır î diye tepkiler olmuştur.

Türküleriniz anonim türkülere çok benziyor. Bunu nasıl sağlıyorsunuz.

Bu çok güzel bir tespit. Dinleyicilerin çoğunluğuda bunu söylerler. Bu eğer bir başarıysa o gelenek dediğimiz ana damarı, ana zinciri belki çok iyi hissediyor olmanın bir neticesidir.Çünkü bugün bu kadar kirlenmenin içinde anonim sadeliğinde birşeylere ulaşabilmek gerçekten çok zor.

Bu tabi çok ta benim elimde olan bir şey değil. Ruhumun algılamamın kulağımla gözümle algıladıklarımın da bu geleneğe uygun şeyler olduğunu düşünüyorum.Mümkün olduğu kadar duygularım bu kirliliğe çok fazla bulaşmıyor.

Bu tabi benim bilinçli olarak yaptığım bir şey değil. Bu yaradılışla ilgili bir şey. Tabi ki sonradan ne yaptığınız uğraşılar, ne aldığınız eğitim, ne de dinlediğiniz çok önemli. Bunlar öyle bir kazanda kaynamışki mahcup etmeyecek tepkilerle karşılaştığım besteler , türküler çıkabiliyor. Benim için tamamladığım bir eser tamamlanana kadar benimdir. Ondan sonra sokağa çıkar, memleketin diğer sokaklarına yayılır ve bu hepimizin olur. Sadece ilk benim gönlüme düştüğü için benimdir. Ama sonrasında her dinleyenin onda ayrı bir yeri vardır. Yani hepimizindir,yani anonim dir.

Bir parçayı bestelemeden evvel nasıl bir yoğunluk yaşıyorsunuz? Yani parçalar nasıl çıkıyor?

Onlar hiç bilinmez . Vakti yok, saati yok şekli yok şemali yok. Hiç bilmediğiniz bir zamanda içinize attığınız içinizde biriktirdiğiniz şeyleri kaşıyan bir şeyler oluyor. Yani bu olgunlaşmış bir meyvenin ağaçtan düşmesi gibi, çok dolmuş bir insanın şimdi ne söyledikte ağlıyorsun deyeceği hal gibi, buzdolabına koyulan suyun soğuyup bir noktada donması gibi. O an nedir pek bilinmez.

Doğrusu bunun pozitif bilimlerde de böyle olduğunu zannediyorum. Einstein acaba nelerin etkisinde kaldı da insan her zaman talihli değil deyip kendi buluşlarını bile talih eseri olabileceğini söylemiştir. Veya Newton'un başıma o elma ogün düşmeseydi yerçekimiyle ilgili düşünceleri ne zaman olgunlaştırırdı. Yani insan hayatında böyle üretimlerin çokta fazla izah edilebilir bitarafı yok. ben işin o tarafına nasip diyorum. Olması gerekiyor ve öyle birşey oluyor.

"Kara tren" parçasıyla büyük bir başarı yakaladınız. Neden siz ilk olarak okumadınız?

Bu piyasa benim için çok uzun bir dönem uzak kalmam gereken bir piyasa olarak görünüyordu. Ben öyle düşünüyordum. Yaptıklarımı arkadaşlarıma kullanmaları için verdim. Sonrasında bu piyasadan olan ve gerçekten sanatçı duyarlılıklarını, nezaketini kaybetmeyen bazı sanatçı arkadaşlar beni kendi yanlarına çekmek için biraz gayret ettiler, arkamdan ittiler diyebiliririm. Bende buna biraz izin verdim.

Çünkü insanın kendine birşeyler yapıyor olmasının üretimi çok etkileyeceği aşikardır. Yapmak istediğiniz türkülere,ürettiğiniz müziklere bu bakımdan daha farklı özen gösterirsiniz, zaman ayırırsınız. Yani bu çaba daha yoğun oluyor. bana göre karatrenin çok tutması benimle ilgili birşey değil. Aslında bizim halkımız karatrenin kendisine sevdalı olduğu için sevdi. Demin söylediğimiz o halk müziği zincirimizde "Kara Tren"in çok güzel halkaları vardır. Benim için bunlar çok hesaba, kitaba, plana dayalı şeyler değildir.

Bu yoğunlukta uğraşarak bu zincire yeni halkalar ekleyebilirmiyim diye bir çabanın içindeyim. Benden önce arkadaşlarım Orhan Hakalmaz'la, Yavuz Bingöl'le başlayan ve benden sonra okuyan insanların olmasına hiç bir itarazım yoktur. Onlar benim bestelediğim "Kara Tren"in memleketin sokakların da dolaşmasını sağladılar. Ayrıca minnettarım da.

Besteleriniz içerisinde içinize en fazla sinen, yani en sevdiğiniz hangisidir?

Hepsi. Bu bir anne çocuk ilişkisi gibidir. Tabi anneleri dışardan gözlemlediğim kadarıyla. Onun daha iyi, bunun daha kötü diye nitelenmesi mümkün değil. Gönlünüze düşen bir hüzün beş dakika içinde, yada başka bir zaman içinizdeki bir neşe üç günlük uğraşı neticesinde türkü olabiliyor.

Yani hangi hüzün hangi neşeden daha kıymetlidir, yada hangi hüzün hangi hüzünden daha hüzünlüdür. Beş dakika yada üç gün uğraşmakla mı güzel türkü olur. Bunların hiç birinin müsbet bir cevabı yoktur.

Benim gönül kazanımda kaynamış bir türküyü diğer bir türkümden ayırmak yapabileceğim birşey değil. hepsi benim çocuklarım. Her yerde olduğu gibi insanlar gönüllerinde yaşadıklarına paralel olarak bazı türkülerimi daha fazla seviyorlar.

Bu tabiki benim hesap edebileceğim birşey değil. Ben kendi gönül kazanımda kaynatıp ortaya koyuyorum.

Kaynak:yenişafak
Şubat/2006

Melal
22-02-08, 21:30
Eski bir röportaj


Tarihimizde duygusal bir boşluk olduğunu gördüm

Özhan Eren aslında bir harita mühendisi. Müzikle olan bağları Kara Tren gibi ün kazanan türkülere imza atmasını sağladı. Sarıkamış Türküsü için çalışırken neredeyse yazılan her şeyi okudu ve sonunda Sarıkamış'a Giden Yol adlı çalışmayı yayınladı. Eren, 91. yılında duygusal bir tarih dediği Sarıkamış'ı anlattı.

- Sarıkamış'la nasıl ilgilenmeye başladınız?

- Birkaç tane bilinen türküm vardı. Kara Tren en çok bilineni. Sarıkamış Türküsü de Sarıkamış'ta başladı. Oranın tarihini hiç olmazsa duygusal açıdan doğru anlamam gerekiyordu. Birkaç okumayla hallolabileceğini düşünüyordum. Çok ciddi bir okuma sürecine girdim. Bu gün maalesef Yemen'den geriye kalan sadece Yemen Türküsü'dür. Elimizde başka bir şey yok. Bilmediğimiz bir zaman ve coğrafyadır. Ben sonuçta Sarıkamış kitabını yazarken oraya ilişkin duygusal bir arka plandan yşola çıkarak hareket ettim.

- Nedir bu duygusal arka plan?

- O da işte Sarıkamış'a Giden Yol'dur. Duygusal tarih kitabı demek daha doğru olur. Çünkü tarih anlatanların sanattan da anlamaları gerektiğini tarihi hisseden belli başlı bütün tarihçilerimiz söylerler. Ve doğrusu bugün okullarda okutulan tarih kitaplarından ciddi tarihçilerimizin hepsi şikayetçidir. Ben de okuduğum tarih kitaplarından olağanüstü bir duygusal boşluk olduğunu gördüm. Üç yıl önce Sarıkamışlı Geçmiş Zaman adıyla bir müzik çalışmam yayınlanmıştı. O da Balkan harbi günlerinden Haydarpaşa yoluyla Erzurum'a, oradan da Sarıkamış'a giden süreci müzikle anlatmaya çalışan bir çalışmaydı. Bir halk müziği sanatçısı olarak duygusal tarihin ciddiye alınması gerektiğine inanıyorum.

- Okuduklarınızda sizi çok etkileyen bir cümle, bir hatıra bu yüzden bir türküde bir satıra, vurguya dönüşen neler vardı?

- Bazı satırlar var ki birebir karşılığı var. Mesela türküde "Sarıkamış üzerinde kar/kar altında Memedim yatar/Gülüm donmuş kara dönmüş/ Gören sanmış yarini sarar" diye bir dize var. Yarin sarma dizesi Şevket Süreyya Aydemir'in Enver Paşa kitabında Allahuekber Dağları'nda olan bitenle ilgili bir bölüm vardır. Orda bir askerden bahseder. O askerin durumunu okurken yazdığım bir satırdır bu. Türkünün ikinci kıtası "Kimi Yemen kimi Harput" diye başlar. Bu Köprülü Şerif Yarbay'ın kitabında Yemen tarafından gelen bir tümenden bahseder. Ordan ilham almıştır. Bir kısmı da ben Allahuekber dağlarında bulundum, oradan.

- O dönemden kalan üniforma düğmeleri, eşyalar bulunduğu söylenir?

- Bugün birçoğumuzun kavramayacağı derecede o günün insanlarını duygusal kurtuluş harbidir desek çok abartmamış oluruz. Sarıkamış Harbi diye geçer ama aslı Erzurumluların, Trabzonluların, Bitlislilerin mücadelesidir. Bu harbin lojistik olarak hazırlanmasında. İnsanı dehşete düşüren sahneler vardır.


Kaynak:sabah

Melal
22-02-08, 21:34
VAN - Birinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında, Osmanlı Rus Savaşı, namı diğer 93 Harbi sırasında Osmanlı ordusunun Hoy kentindeki sınır birliklerine cephane taşımak için Van'dan kar ve tipi altında yola çıkan 120 oğlan çocuğunun hikâyesini biliyor musunuz? "Bu 120 çocuğun hikâyesi bilinsin istedim" diyor '120' filminin yapımcı, senarist ve Murat Saraçoğlu'yla birlikte yönetmenliği üstlenen Özhan Eren. 400 bin YTL'yle bu sene Kültür
Bakanlığı'ndan en yüksek desteği alan yapım olarak da dikkat çeken '120'de 'Çemberimde Gül Oya', 'Kırık Kanatlar' gibi dönem dizilerinden tanıdığımız Özge Özberk ve Cansel Elçin'in yanı sıra Burak Sergen, Emin Olcay, Oytun Öztamur gibi çoğunluğu tiyatro kökenli deneyimli oyuncular rol alıyor.

Osmanlı Devleti'nin parçalanma sürecinde milliyetçilik fikriyle körüklenen '93 Harbi de her nevi savaş gibi, savaşan her iki tarafa ağır kayıplar verdirmiş, kapanması güç yaralar açmış. Öyle ki barışın simgesi çocuklar bile, cephane taşıyacak kimse kalmayınca karın fırtınanın içinde yola koyulmaya, 'ölü canlar'a döneceklerini bile bile gönüllü olmuşlar.

Geçtiğimiz yıl Sarıkamış faciasının 90. yılı vesilesiyle art arda çıkan kitaplar içinden, yerli kaynakların çoğunu derleyip okurla buluşturan, 'Sarıkamış'a Giden Yol'un yazarı Özhan Eren, "Karşıdaki muhteşem Rus ordusuna rağmen yoksulluk içinde, eksi 30 derecede, insan neden taarruz etmeye mecbur kalır?" diye soruyor. Bu sorunun peşinde, 1875-1915 arası döneme resmi ideolojinin dışında başka bir gözle bakmayı şiar edinen Eren, birkaç yıl önce, Van'dan sınır birliklerine cephane taşımak için yola çıkan ve çoğu dönüş yolundaki tipiye dayanamayıp canından olan 12-17 yaş arası 120 çocuğun hikâyesine rastlamış.
Bu hikâye bilinsin diye sinemaya aktarmaya karar verdiklerini belirten Eren, Hikmet Ilgaz'ın 1953 tarihli 'Şark Yıldızı' anı-romanından yola çıktıklarını söylüyor. Bir ailenin Birinci Dünya Savaşı'nda geçen hikâyesini anlatan bu roman, bazı internet sitelerinde, 1915'te katliam yapanların Türkler değil, Ermeniler olduğunu ispat etmek için referans gösteriliyor bugün. Van'da görüştüğümüz Özhan Eren, 'Ermeni meselesi' demekten hiç hoşlanmadığını, belki 'Ermeni isyancılar meselesi' ya da 'Taşnak meselesi' demenin daha doğru olduğunu belirtiyor. Bütün derdi, bu çocukların ve ailelerinin olağanüstü fedakârlığının bilinmesi. Bunu kimseyi rencide etmeden yapmak istiyor.

Şubatta gösterime girecek

'120' filmi, çocuklar gittiğinde geride kalanları anlatıyor. Askerden dönecek nişanlısıyla evlenmeyi bekleyen Münire (Özge Özberk) ağabeyini savaşta kaybetmiştir. Kardeşi de cephanelik taşımak üzere yola koyulan 120 çocuğun içinde yer alır. Yönetmen Murat Saraçoğlu, filmin tek bir hikâyeye odaklanmadığını, esasen 120 çocuğun nasıl gönderildiğini anlattığını söylüyor.
Filmde yaklaşık 1000 figüran rol alıyor ve 80 kişilik bir ekip çalışıyor. Van'daki çekimler için civardaki okullardan öğrenciler toplanmış. Ekip, küresel ısınmanın etkilerine maruz kaldığını vurguluyor, yağması beklenen kar bir türlü yağmamış ve çekim yapılacak mekâna kamyonlarla kar taşınması gerekmiş. Van'daki mimari dokunun el vermemesi nedeniyle köy sahnelerinin çekildiği Safranbolu'ya da bayağı kar yağdırmışlar. Çocukların köyden çıkış sahnesi, Van Kalesi'nin ayakucunda, Allahüekber Dağları ve Van Gölü'ne bakan vadide mehter marşı eşliğinde çekildi. Koca hoparlörlerden yükselen "Ey şanlı ordu, ey şanlı asker/Bir elde kalkan, bir elde hançer" ezgisiyle dolduruşa gelip eliyle koluyla tempo tutanlar mı ararsınız, gözleri dolup ağlayanlar mı!

Biri usta oyuncular gibi durduk yerde ağlamayı becerebilen, diğeri rolü gereği incecik çarığın içinde Van'ın keskin soğuğuyla buz kesen ayaklarına bakarak iç geçiren, bir diğeriyse sette bulunduğumuz gün 17 yaşına basan oyuncu çocukların sadece rol icabı savaşa gideceğini bilmek o kadar güzel ki.
Filmin önümüzdeki yılın şubat ayında vizyona girmesi planlanıyor, gala Van'da gerçekleşecek.


'Bağlamayı dağın tepesine çıkarıp güzel çalmak zormuş'

Asker kökenli yapımcı-yönetmen-senarist Özhan Eren, aynı zamanda 'Kara Tren' ve 'Turnalara Tutun da Gel' gibi tanınmış türkülerin bestecisi. Diğer yönetmen Murat Saraçoğlu ise 'Salacak-Harem' adlı öykü kitabıyla 1999 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü aldı. 'Şubat Soğuğu', 'Ateşli Topraklar' gibi dizileri yönetti. Eren ve Saraçoğlu'yla Van'da konuştuk.

Sette hava nasıl?

Özhan Eren: Sabah beşten gece yarısına kadar setteyiz, canla başla çalışıyoruz. Ben ağır koşullara alışkınım, Kuleli Askeri Lisesi'nde okudum, sonra 10 yıl kadar Edirne'den Şemdinli'nin Derecik Köyü'ne kadar askeri harita mühendisi olarak çalıştım. Burada bir de duygu katmaya çalışıyoruz bu yoğunluk içinde. Yani hem bağlamayı dağın tepesine çıkaracaksınız, hem de güzel çalacaksınız, zormuş!

Filmin müzikleri de size ait.

Özhan Eren: Tar, balaban gibi enstrümanlar kullandık. Erkan Oğur'un takvimi müsait olursa çöğür ve perdesiz gitar çalacak. Civan Gasparyan'ın da çalmasını isterdim, ama vakitsizlikten teklif edemeyeceğim. Biraz da çekiniyorum, dışarıdaki Ermeniler çok tarafgir bakabilirler olaya. Filmde, çocuklarla ilgilenen bir Ermeni doktor var, bu karakteri bir Ermeni vatandaşımız canlandırıyor. Onu çok önemsiyorum. Amasya'da komşumuz Agop ağabey vardı. Yıllardır görüşmedik. Filmi seyrederse, ona karşı mahcup olmayayım diye endişe taşıyorum içimde.

Bu film, milliyetçiliğe dair bir tartışma platformu yaratır mı sizce?

Murat Saraçoğlu: Bu film 120 çocuğun hikâyesidir. Gerçekten cepheye cephane götürmüşler. Bu çocuklar için Van'da bir anıt var. Vatan, milliyetçilik gibi kelimeleri günlük hayatta çok kullanıyoruz ya da sadece birilerine ait gibi kalıyor. Ben belli sembollerin içinde yer almak istemiyorum.


Kaynak:radikal

Melal
22-02-08, 21:39
Sarıkamış’lı Geçmiş Zaman donarak ölen 90 bin askerin hikayesi


Kara Tren türküsüyle ünlenen besteci Özhan Eren'in Sarıkamış'lı Geçmiş Zaman isimli albümü, 90 yıl öncesine yapılan bir yolculuğun hikayesi.
Besteci, 2001 kışında gittiği Sarıkamış'ta yüzüne çarpan rüzgarın taşıdığı sırrı çözüp geçmişe yolculuğa çıkıyor.

Tek bir kurşun bile sıkmadan Allahüekber Dağları'nda donarak ölen 90 bin askerin hikayesini araştırıyor, yüzlerce kitap ve belgeyi inceliyor. Sarıkamış'tan geçmişe yapılan bir yıllık bu yolculuktan 7 beste, bir albüm çıkıyor. Bir de dinleyiciye yol haritası olarak verilen 60 sayfalık bir kitapçık. Ben Özhan Eren'le röportaj yaptım, Sebati fotoğrafları çekti. Ve Sarıkamış, bu üç adamın özel tarihlerinin de kesişme noktası oldu.

Özhan Eren, öyle fazla bilinmeyen, ortalarda dolaşmayı sevmeyen biri. Durmadan çalışan, kendi köşesinde sessizce üretmeyi seçen, ağzından kerpetenle laf alınabilen sıradışı bir müzisyen. Daha çok bir filozof, bir derviş, bir çelebiyi hatırlatıyor. İstanbul doğumlu Amasyalı. Harita mühendisi. Asıl mesleğini yaptığı birkaç yılda Edirne'den Hakkari'ye bütün memleketi gezmiş.

Liseden bu yana beste yapıyor. Okul orkestrasında başlayan müzik çalışmaları, yaptığı bestelerin daha sonra TRT repertuarına kabul edilmesiyle artarak devam etmiş. Bu dönemde Türk Müziği'nin hemen hemen bütün formlarında çalışmalar yapıp, eserler üretmiş. Müziğin kendisi için vazgeçilmez olduğuna karar verdiğinde İstanbul'a yerleşiyor. Bazıları çeşitli ödüller de alan bir çok sinema filmi, tv dizisi, belgesel ve reklama müzik yapıyor.

Eren'in tamamı kendi bestelerinden oluşan ilk solo albümü Güle Yazdım, 2000'de, ikinci solo albümü Turnalara Tutun da Gel 2001'de çıktı. Geçtiğimiz günlerde ‘‘kendi yolculuk hikayesi’’ gibi gördüğü Sarıkamış'lı Geçmiş Zaman isimli tematik albümü ise Doğan Müzik Company'den çıktı. Albüm, sonu Sarıkamış Harbi'ne dayanan ve 1914 yılı sonlarında İstanbul ve Erzurum başta olmak üzere Anadolu'da yaşananları da yaşayanların kalemlerinden kesitlerle anlatan bir kitap eşliğinde sunuldu. Şu günlerde ise, bir yandan Sarıkamış'ın üstündeki yükünü hafifletmeye çalışıyor bir yandan da Mart ayında çıkacak yeni solo albümünü hazırlıyor.

BİZİM DE HİKAYEMİZ

Bize gelince. Sebati, Sarıkamış'ın Karakurt köyünden. Benim annem, Erzurum'un Şenkaya ilçesi Bardız (Gaziler) beldesinden. Sebati'nin büyükannesi Zennure Hanım, annemin halası. Karakurt beldesi, tarihe 93 Harbi olarak geçen savaş sırasında yani 1878'de Rusların eline geçmiş ve taa Kurtuluş Savaşı'na kadar işgal altında kalmış. Bardız ise, 93 Harbi'nde çizilen sınırın bu tarafında yer almış. Sınır çizilmiş ama ortak hayat devam etmiş. Zennure Hanım, karşı köye gelin gitmiş. O yıllarda dokuduğu kilimler, daha sonraki yıllarda dünyanın belli başlı etnografya müzelerinde özel köşelerde yer alan Zennure hanım, Savaş ateşinin ortalığı kasıp kavurduğu dönemde, karşı yakada kalan akrabalarının yüzünü görememiş. Ama Sarıkamış Harbi sırasında Ruslar'a esir olup da Karakurt'tan geçen Türk askerlerine su taşımış, yaralarına merhem sürmüş. Derenin bu kıyısında kalan bizim ailenin dört ferdinden ikisi Allahüekber Dağları'nda donarak, diğer ikisi de cephede hayatını kaybetmiş. Çocukluğumda kara trene binip Erzurum'a gittiğim yaz tatillerinde, yaylaların yıldızlı gecelerinde Sarıkamış hikayeleri dinlediğimi hatırlıyorum. Özhan Eren, Sarıkamış albümü ve anlattıklarıyla sadece kendisini değil beni ve Sebati'yi de geçmişimize, köklerimize doğru bir yolculuğa çıkardı.

ÖZHAN EREN

Tarihle değil, keder ve acılarla ilgiliyim

Sarıkamış'lı Geçmiş Zaman'ın hikayesi nasıl başladı?

Bir konser için Kars'a gitmiştim. Sarıkamış'ı da görmek istedim. 11 Ekim 2001'in ikindisinde kasabaya ulaştım. Kasabaya doğru ilerlerken önce bir rüzgar çıktı. Sonra da ansızın kesildi. Sessizliğin ortasına karlar düşmeye başladı. Bu rüzgar ve ardından başlayan karların içinde öylece donup kaldığımı hatırlıyorum. Toprağa mevsimin ilk kar taneleri düşüyordu. Ve ben tarihi taş yapıların ardında uzanan ormanlara, vadilere bakıyordum. Bir an soluk almakta güçlük çektiğimi fark ettim. Etrafımda dolanan rüzgar sadece rüzgar değilmiş gibi geldi. Kar da sanki başka bir şeydi.

Neden böyle hissetiniz ki?

- Çünkü burası Sarıkamış'tı. Ve burada gözünüzle gördüğünüz herşeyin aynı zamanda başka bir alemle bağlantısı vardı. Şöyle anlatmak daha doğru: Ben oraya gitmeden önce, yıllarca hep ve de sadece, Allahüekber Dağları'nda ve Sarıkamış'ta bir kurşun bile atmadan donarak ölen 90 bin askerin hikayesini dinlemiştim. O anda benim baktığım, üstünden rüzgarların geçtiği, kar taneciklerinin uçuşmaya başladığı dağlarda tam 90 bin genç beden yatıyordu.

Ne biliyordunuz Sarıkamış hakkında?

- Sadece 90 bin askerin donarak öldüğünü. Ve o anda anladım ki aslında hiçbir şey bilmiyorum. Bu bana ağır geldi. Yakup Kadri'nin söylediği gibi ‘‘kalbimdeki odun tutuşuyor, yanıyordu.’’ İşte ilk mısralar ve ilk müzik o anda kar altında çıktı ortaya.

Sarıkamış'lı Geçmiş Zaman, bir rüzgarla başlıyor. ‘‘Ey Şehr-i İstanbul’’da ortaya çıkan bu rüzgar diğer yedi parçada da kendini hep hissettiriyor.

- Sarıkamış'ta donarak uçup giden askerlerin yolculuğu İstanbul'dan başlıyor. İstanbul o devirde, mağlubiyetlerin, kederin ve kırgınlıkların şehri. Daha önce Rus orduları Yeşilköy'e kadar gelmiş, Bulgarlar Çatalca'ya dayanmış. 1912'de Balkan Harbi'nin kabusu çökmüş şehrin üstüne. Genç subaylar, aydınlar, askerler ve halk kader çizgisinin yön değiştireceği günü dört gözle bekler olmuş. 33 yaşındaki Enver Paşa, hem Harbiye Nazırı hem de Genelkurmay başkanı hem de hükümetin herşeyi durumunda. Kolera şehri kasıp kavuruyor. Camiler hastaneye çevrilmiş. 1914'ün sonbaharında sanki bütün melanetler İstanbul'un üstüne yağıyor. Genç komutanlar ve nazırlar bu karabasanın ortasında düş görmeye başlıyor. Hürriyet, zafer ve kurtuluş için hayaller kuruyorlar.

İttihatçılar'ın bir kısmı, Kızıl Elma, turancılık, Kafkasya'nın fethi gibi hayaller de kuruyorlar. Kimilerine göre bu hayaller sonun başlangıcı oluyor.

- İttihatçılık, Turancılık, Kafkasya'nın fethi gibi o dönem ortaya çıkan fenomenleri tarihçiler değerlendirsin. Ben bir müzisyenim, sadece o dönem İstanbul ve Sarıkamış'ta yaşananlarla, insanların içine düştüğü derin açmazlarla ve kederle ilgilenirim. ‘‘Ey Şehr-i İstanbul’’ işte bunun hikayesini anlatıyor. 2 Ağustos 1914'te dünya kavgaya tutuşmuş. Biz de, şu ya da bu şekilde Almanların yanında saf tutmuşuz. 2 Kasım'da Ruslar, sizin derenizin üzerinden geçen sınırı aşıp saldırıya başlamışlar. Bütün asker İstanbul'da toplanmış. Yeldeğirmeni'nin arkasındaki ‘‘Veda Çeşmesi’’nde varsa aileleriyle vedalaşıp, geçmişle helalleşip trenlere biniyorlar. İkinci parçamız olan ‘‘Haydarpaşa'dan Ayrılıklar’’ da bu vedayı anlatıyor.

Tekrar sizin serüveninize dönecek olursak: Sarıkamış'ta bir rüzgarla ve ilk karla gönlünüze düşen müzik herhalde orada, o anda tamamlanmamıştı.

- Hayır, orada sadece sesi yakalamıştım. İstanbul'a döndüm ve Sarıkamış üzerine okumaya başladım. Gündüzleri kütüphanelerde, geceleri evde, ne bulduysam okudum. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı arşivinden savaşla ilgili bölümü ki, sadece 500 sayfa tutuyor, anı kitaplarını, tarih dergilerinden yazılanları.Yüzlerce kitap ve belgeyi gözden geçirdim, didik didik ettim. Bu arada müzik de derinden derine ortaya çıkmaya ve şekillenmeye başladı. Bu nöbet tam bir sene sürdü.

Kaynak:hürriyet
Ocak/2003

Melal
22-02-08, 21:45
Özhan Eren: 'Komplekslerimizden Sıyrılabildiğimizde İyi Filmler Yapabiliriz'

'Çok fırın ekmekler yememiz lâzım. Biz ancak bütün komplekslerimizden arınıp ekip kurmayı, ekip olmayı becerebilirsek o zaman bunların altından kalkabiliriz. 120 setinde en büyük katkın kime oldu diye sorarsanız onurla söyleyebileceğim set görevlilerine olan yardımlarımdır. Bir sahnede sonbahar yapraklarını temizledik beraberce. En çok yorulan, sahneyi kuranlar onlar.'


I.Dünya Savaşı’nda Sarıkamış’ta yaşanan varolma mücadelesine küçük bedenlerini feda eden çocukların hikâyesini konu alan 120 filmi vizyona girdi. Yönetmen Özhan Eren “Fena derece önemli bir film” dediği yapımı Kafkas Cephesi çocuklarına ithaf ettiğini söylüyor. “Birinci sırada çocuk var. Allah kısmet ederse bunun devamını yapacağım. Savaş ve kadın. Ben 18 sene üniforma giymiş bir insanım. Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirdim, Kara Harp Okulu’nu bitirdim. Askerlikten biraz anlarım. Ben bile harplerin asıl kadınları ve çocukları etkileyen bir hüzün olduğunu bilmiyordum.” diyen Özhan Eren’e 120’yi, Sarıkamış’taki hüznü ve filmin çekim sürecini konuştuk.

Hangi ana razı olur evladını dağlarda bir meçhule yollamaya? Hangi ana gönderir göz nurunu yanında bedeninden ağır yüklerle karlı dağları aşmaya? Cevabı bugün için zor! Ancak böylesi zorlu bir vazgeçişe razı olan kadınlar ve o yürekli çocukları kayıt düşmüş yakın tarihimiz. Onları tanımak, bugün kuru gürültülerle insan sermayesi tüketilen bu milletin var olması için ödenen bedellerin acısıyla hemhâl olmak isterseniz, bu hafta vizyona girecek 120’yi kaçırmayın. I.Dünya Savaşı’nda Rusların işgal tehdidine karşı sınırda direniş mücadelesi veren yokluk içindeki birliğe cephane taşımak üzere karlı dağlarda ölümü göze alan yaşları 12 ila 17 arasında değişen 120 çocuğun gerçek hikâyesi bir sinema filmine konu oldu. Filmin yönetmenleri Özhan Eren ve Murat Saraçoğlu… 120’yi, Sarıkamış’ın neden bu kadar önemli olduğunu Kara Tren’e Sarıkamış Türküsü’nü ekleyen Özhan Eren’e sorduk.

Sarıkamış sevdası ne zaman düştü yüreğinize?

Sarıkamış’la başladı. 11 Ekim 2001 Perşembe günü. Hiç unutamadığım anlardan biridir. Sarıkamış’ı gördüm ve hâl diye tercüme ederler, hakikaten hâl nasip oldu. Orada bir hüzünle hemhâl oldum. Birkaç türküm var onlar gibi kendiliğinden bir türkü başladı: “Sarıkamış üstünde kar/Kar altında Mehmed’im yatar”. Mektep sıralarından bildiğimiz klasik cümleler var Sarıkamış Harbi hakkında. Başka bildiğim hiçbir şey yok. Çok tuhaf bir şekilde o hüznün kaynağını öğrenmem, öğretmem, anlamam, hissetmem ve bunu aktarmam gerektiğine dair çok kuvvetli hisler edindim orada. Sarıkamış kasabası veya tarihteki adıyla Sarıkamuşlu Köyü, bir kasabanın kaybedilmesi ve kazanılması sürecinde bir ülke tarihini rahatlıkla hissetmenizi sağlayacak. 93 Harbi’nin, I.Meşrutiyet’in, Sultan Hamid’in tahta çıkmasının, Sultan Aziz’in halli, Meclis’in açılması, sonrasında hepsinin askıya alınması, günümüze kadar da damgasını vuran gelişmelerle beraber Sarıkamış kaybedilir. Sarıkamış’ın kaybıyla beraber başlayan yıllarda yeni bir nesil ortaya çıkar ve Genç Türkler, Jön Türkler, İttihatçılar onlar da Sarıkamış’ı almak için mücadele ederler.

Sarıkamış yenilgisi konusunda tek suçlunun Enver Paşa olduğuna inanılır…

Bu bir katilin sadece elini suçlamak gibi bir şey olur. Eğer ortada bir cinayet varsa topyekun bakmak lâzım fotoğrafa. Enver Paşa çok da üstü olan bir durumda değil o günlerde. En azından eşitler arasında birinci konumu var. Eğer tarihi bilgi alalım diye tarihi okursak şöyle satırlar da yazar Kazım Karabekir anılarında:1914 seferberliği ilan edildikten sonra öyle günler, aylar, haftalar geçmeye başladı ki Enver Paşa'nın harpten geri durduğu yönünde suçlamalar başladı. Harpten vaz mı geçiyorsunuz diye. Öyle bir akıl tutulmasının bolca yaşanır olduğu yılların ilkleri herhalde onlar. Sarıkamış Harbi'yle çok yakın ilgisi var: Enver Paşa'yı Enver Paşa yapan 1908 Balkanlar'daki ilk ayaklanmadır. Sultan Hamid'in otoritesinin sarsılması, II. Meşrutiyet'in ilanı gelir. O zamanki adıyla Kurmay Binbaşı Enver Bey'in isyana katıldığı ordu 3. Ordu'dur Balkanlar'da. Sonra Paşa olur, altı yıl sonra isyana sürüklediği 3. Ordu'yla Sarıkamış Harbi'ni yapar. Nedir bu? Talihin cilvesi deyip geçelim.

Tüm bu soru işaretlerinize cevap ararken kitap çıktı, albüm çıktı ve şimdi de Sarıkamış'ın filmi geldi. Film projesi nasıl oluştu?

Çok da albüm demek içimden gelmiyor. Bir tarif okudum dergilerden birinde çok da hoşuma gitti. Tematik müzik çalışması diye. Sarıkamışlı Geçmiş Zaman 2002'nin sonlarında yayınlandı. Balkan Harbi sonrasından Sarıkamış Harbi'nin sonrasına kadar olan bir yıllık süreci müzikle anlatmaya çalışan bir projedir. O ilk çekirdeğiydi. Sonra okumalar devam etti. Sarıkamış defterim vardı benim. Yaklaşık bin sayfalık bir defter oldu. Tarihten anlayan arkadaşlarım bunun çok değerli bir araştırma halini aldığını ve ülkemizde bu tarz en azından bir sanatçı gözüyle tarihe, insanlara, olaylara bakıp bir şeyler aktarmaya çalışma hevesinin çok şahit olunan bir heves olmadığını söylediler. Onun üzerine onları yayınlanabilir hale getirdim. Sarıkamış'a Giden Yol adıyla 2005'in sonlarında yayınlandı.

Tarihimizin çok önemli bir dönüm noktasına da dair kayıt düşüyorsunuz aynı zamanda.

Bizim I.Meşrutiyeti bilmemiz şart. I.Meşrutiyeti eleştirecek bir ton şey bulunur ama o günün şartlarında Balkan Harbi’ni bilmeden Sarıkamış Harbi’ni eleştirmek İlber Ortaylı hocanın tarifi var böyle mevzular için ‘hırdavatçı lakırdısı’ diyor. Bir ordu düşünün ki Balkan Harbi’nde şerefini, namusunu kaybettiğine inanmış ve ‘Bunun hesabını ödeteceğiz biz size’ diye yola çıkıyorlar. Bu da akıl tutulması. Ha, niye ülke bu hale düştü? Ne oldu da 90 bin, 100 bin, 120 bin kişilik ordumuz, fukara Mehmetlerimiz eksi 30 derecelerde üstünde başında, karnında, kursağında bir şey yokken, heybesinde bir şey yokken çok güçlü bir Rus ordusuna karşı kendini dağlara vurdu? Bu beni çok üzdü. 19. Yüzyıl demek yine İlber Ortaylı’nın kulağı çınlasın İmparatorluğun en uzun yüzyılı. Kafkaslardan ve Balkanlardan milyonlarca insanın göç trajedisi yaşanıyor. Yürek dayanmaz. O günleri Kara Günler diye isimlendirmiş Mehmet Arif 93 Harbi’ni anlatan kitabında. Ahmet Muhtar Paşa’nın önemli bürokratlarından biri. Hep onu düşündüm nasıl oldu da göremediler. Eyvah diyorsunuz acaba bugün de var da göremiyorlar mı?

Bu anlamda çok da önemli bir film

Fena derece önemli bir film. Ben Kafkas Cephesi çocuklarına ithaf ettim bu filmi. Savaş ve çocuk. Birinci sırada çocuk. Allah kısmet ederse bunun devamını yapacağım. Savaş ve kadın. Ben 18 sene üniforma giymiş bir insanım. Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirdim, Kara Harp Okulu’nu bitirdim. Askerlikten biraz anlarım. Ben bile harplerin asıl kadınları ve çocukları etkileyen bir hüzün olduğunu bilmiyordum. Zannediyorsunuz ki iki taraf ellerine silahı alıyor. Yok ya öyle değil. Ne hüzünler var. 120 de birinci sırada çocuklar, ikinci sırada kadınlarımız için yapılmıştır. Asıl derdi yaşayan kadınlar. Geride kalan onlar. O dönemin hanımlarına bakın, kocaları evde yok. Bu devrin hanımları evlerinde beyleri olmadığı zaman neler hissediyor? Kadın her zaman kadın. Ana her zaman ana. Bunlarla ilgili nerdeyse sıfırız. Hadi askerleri bilmiyoruz da sivilleri nasıl bilmeyiz?

Bu sorunun cevabını aramak için mi bütün bu çaba?

Konu komşu sevdası, arkadaş sevdası biraz da. Çocuklarımın arkadaşlarına, mahallemizdeki insanlara, şehrimizde tanıdıklarımıza, memleketimiz Amasya’da, Erzurum’da tanıdıklarımız var. Üniversitelerden bana yazan gençler var. Böyle bir çevremiz var. Onlara bir şey olsun, yoksa milliyetçilik gibi heveslerim hakikaten olmadı. Ama ben toprağımızın sesini yüreğinde hisseden bir insanım. Dedem Azerbeycan’dan gelme. Tamam ben Azerbeycan’a gittim ve inanılmaz yoğun duygular yaşadım ama bizim evimiz, toprağımız burası. Babam bu topraklarda, dedelerim bu topraklarda, kızım bu topraklarda yatıyor benim. Biz Allah kısmet ederse bu topraklarda olacağız. Mahalleleri sevmekle, insanımızı sevmekle ilgili bir şey. Ben çocuklarımızı, gençlerimizi çok önemsiyorum. Üç tane oğlum var benim Sarıkamış’a Giden Yol’u onlara yazdım. Hiç olmazsa onların elinin altında dursun derli toplu notlar halinde. Çok şükür beşinci baskısını yaptı, hakikaten çok güzel yorumlar aldım.
Çanakkale ve Sarıkamış yakın zamana kadar üzerine çok konuşulmayan önemli tarihi dönemeçlerimiz bizim. Ancak her konuda olduğu gibi ifrat ve tefrit yaşıyoruz. Çanakkale hakkında bir anda çok sayıda kitap çıktı, belgeseller çekildi… Ama Çanakkale ruhu içimize sinmiş değil ki ülkemizde hâlâ birlik ve beraberlik konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Biraz Çanakkale öyle oldu, Sarıkamış Harbi de öyle olmak üzere. “Hepinizi kar altından kurtardık” veya “Şehitlere Yürüyoruz” filan gibi tuhaf tuhaf... Tamam, tabi ki anacağız. Ama anıt meselelerine son derece şeyim. O anıtın ne işe yaradığını bilmek, hissetmek filan lazım. Önce gönüllerimize dikeceğiz anıtları. Ondan sonra lâzımsa yaparız. Gönülde anıt olmadıktan sonra memleketin her yanı anıt olsa ne işe yarayacak. Bayrağa kafatası hesabı, kan grubu hesabı filanla bakmak var. Bir de mahallemizin sembolü diye bakmak var. Şehirlerimizin bir arada olduğu ülkenin sembolüdür bu. Ne ideolojisi, insan milli marşına ‘bu bizim türkümüz’ der. Her yerde hep beraber söyleriz biz bunu. Bu da bizim simgemiz. Bunlarla beraber bir ortaklık oluşur. Milli birlik, beraberlik dediğimiz şey de birbirimizi sevmek, korumak, kollamak, arkadaş olmak, muhabbet etmek, onlar olmadığı zaman zaten ilim, bilim, para, pul bunların hepsi teferruat.

O noktada da farklılıklar ortaya çıkmaya başlıyor…

Aynen öyle sizi zenginleştirecek şeyler bir anda fukaralaşmanıza sebep oluyor.

Sizi türkülerinizle, müziklerinizle tanıyoruz. İlk defa yönetmen koltuğuna oturuyorsunuz.

Kamera arkasına geçerken tereddütleriniz oldu mu? Yoksa müzikal anlamdaki sinema tecrübeniz mi bir rahatlık sağladı?Bunların hepsi aşkla ilgili bir şey. Einsten aklıma geliyor: özel bir yeteneğim yok demiş. Sadece tutku derecesinde meraklı biriyim ben. Osman Sınav’ın ilk sinema filmlerinin müziklerini yapmışım. 15 senedir sinema üzerine kafa patlatırız, belgeseller var, televizyon programları var. Tabi ki bir birikim var. Sette bunu yaşamadıysak da hiç yabancı değilim. Birçok dizi film oldu tecrübesini ettiğimiz. Ama mesele o duygu. Allah o duyguyu almayı nasip ettiyse size, siz de aktarmak için gayret gösteriyorsanız, Simyacı’da da denildiği gibi ‘Dağ taş yardım ediyor insana’. Türkiye şartlarında böyle bir filmi seyredilebilir hale gelmesi nasipten öte bir şey değildir. Dizi filmlerde rol alan oyuncuların on dakika vakit bulup eve gidemediği bir mevsimde, Van’ın dağlarında sinema filmi çekiyoruz. Ondan sonra “ben yaptım, ben yönettim” diyeceğim. Adama gülerler. Fena tokat yeriz ikinci filmde yoksa. Gönül rahatlığıyla söylüyorum bizim bu filmi yapmamız istendi galiba. Başka türlü bu film bitmezdi. Allah emeğimize ve heveslerimize, aşkımıza hürmeten böyle bir film bize lutfetti. Hamdolsun bizim çıtamız çok yüksek. Bir film yaptığımız zaman bütün dünya etkilensin duygusu taşıyan insanlarız. Az buçuk bunun parametreleri de var içimizde. İnşallah bir gün daha iyisi olur.

Çekimler aşamasında popüler oyuncularla çalışmak sizi çok zorladı mı? Onlar nasıl baktılar projeye?

Mesai olarak sıkıntımız oldu. Aynısı söylemekte bir mahzur görmüyorum. Bu takdiri ilahidir. Hiç tanımadığım insanlar benim neticede. Onların önüne serebileceğim bir sinema tecrübesi yok. Cansel Elçin’in mesela çok tuhaftı. Benimle görüşmeye geldiğinde: “Çok güzel bir proje ama ben bu projenin realize edilebileceğine inanamıyorum bu ülkede. Onun için beni affedin..” demeye gelmiş. Biz iki saate yakın sohbet ettik. “Ne anlatacak bu film, ne düşünüyorsunuz?” dedi. Bir şeyler söyledim. “Tamam” dedi.

Cansel Elçin de Özgü Özberk de sıklıkla dönem filmlerinde oynamış isimler. Bu bir handikap değil miydi?

Karakteri tam oturacak diye belirledim ama şunu çok açıkça itiraf etmek zorundayım ben Kırık Kanatlar’ın on dakikasını bile seyretmedim. O dizinin ülkede bu kadar yayınlandığını bilmiyordum. Sonradan etrafıma ‘bu rolü bu oynayacak, bu rolü bu oynayacak’ deyince ‘A, onların zaten Kırık Kanatlar’da böyle bir şeyi var.’ dediler. Sadece 120’deki dünyayı kendi rolleriyle izleyenlere aktarabileceğine inandığım isimlerdi onlar. Ki hiçbir problemimiz olmadı. İlk yazıyorken Münire’yi ve Süleyman Teğmen’i neyse Münire ve Süleyman Teğmen oldular. Biz Özge Hanım’la çok ağlaştık. Gözümün önünde dejavu mu derler, daha önceden yaşadığın ekrarlanıyor gibi oldu bir çok sahne.

Çok iddialı bir yapım 120. Bu prodüksiyonun altından nasıl kalktınız?


Böyle bir filmin ortaya çıkmasına vesile olduysam bir kere bu bana yeter. Amerika’da Ridley Scott’a iyi bir senaryoyu verirsiniz, parasını da verirsiniz o size dünya çapında bir sinema filmiyle döner. Ama Türkiye’de bunları tek başımıza halletmemizin imkânı, ihtimali yok. Çok fırın ekmekler yememiz lâzım. Biz ancak bütün komplekslerimizden arınıp ekip kurmayı, ekip olmayı becerebilirsek o zaman bunların altından kalkabiliriz. 120 setinde en büyük katkın kime oldu diye sorarsanız onurla söyleyebileceğim set görevlilerine olan yardımlarımdır. Bir sahnede sonbahar yapraklarını temizledik beraberce. En çok yorulan, sahneyi kuranlar onlar. Işık yönetmenimiz ve görüntü yönetmenimiz bu denli gönülleriyle, yürekleriyle bu filmde olmasalardı ben o kadar güzel müzik yapsam neye yarar, dünyanın en iyi senaryosunu yazsanız neye yarar, dünyanın en iyi oyuncularını oynatsanız neye yarar? Bu bir bütün. Hepsi bir arada bir mana taşıyor. Bir mana, bir dünya aktarıyor. Orada Fikret ağabeyimiz iki kere elektriğe çarpılarak hayatını riske ederek kar makinesinin başında, 30 metreye yükselmiş vincin tepesinde elektrik akımına kapılarak kar yağdırmaya çalışmasa “Yok ya böyle bir şey olmaz” dese yandık. Bu bir beden. Aslında Türkiye’nin temel problemi bu. Biz bir beden olabildiğimiz zaman evvel Allah gerisi kolay gelir. Yeter ki el elliğini bilsin, göz gözlüğünü bilsin.

Oyuncular için de yorucu olmuştur herhalde böyle bir sette bulunmak…

Van’a iki kamerayla gittik. Orada yoğun bir mesaimiz vardı. Diğer yönetmen arkadaş çocuklarla ilgili bir çatışma sahnesini çekiyorken Cansel’in, at sahneleri var onu da ben çekecektim. Öğleden sonra uçağı var yetişmesi gerekiyor. Van’da at bulamadık Urfa’dan getirttik atları. Benim ‘Aman çok güzel koşu atları olsun ona göre’ diye tembihlediğim atların hiçbiri koşmuyor ve Cansel’in beş saat sonra uçağa binmesi gerekiyor. Filmdeki yeri iki üç dakikalık bir şey beş saatte rahatlıkla hallolur. Denk giden günlerde iki saatte bile hallolabiliyor o iş. Fakat Cansel için belirlediğimiz ve bir gün önce de Cansel’in tecrübe ettiği at o gün, hayvanlar kendi aralarında tepişmişler ve gözüne darbe gelmiş, yaralanmış. Cansel biniyor, üç adım atıyor, yoruluyor. Cansel ata iyi biner, Safranbolu’daki çekimlerimizde de vardı atlı sahneleri. ‘Özhan bey bu at beni atacak’ diyor. ‘Cansel binme o zaman bir şekilde hallederiz.’ diyorum. Geliyor, iki üç dakika konuşuyor Cansel’in gözü atta. ‘Yok ben buna bineceğim’. ‘Yapma, başka bir at filan bulalım’. Çok da güzel bir at gerçekten. ‘Yok ben buna bineceğim’. ‘Bin’, Cansel gidiyor, ata biniyor. ‘Yok buna binilmez.’ Yine iniyor. Bu en az on kere tekrarlandı. Yine Allah’ın takdiridir ki sonradan bir başladı o at koşmaya. İki saat sonra hepsini bitirdik çekimlerin.

Çekimlerde kar transferi hikâyeniz var bir de…

120 çocuğumuzun tarihte Van’dan orijinal yürüyüşe geçtikleri, uğurlandıkları mekân eski Van’da. Orada çekmeyi çok ahdetmiştim. Arkadaşlar başka bir yer bulmuşlardı. Hatta burada nasıl olacak eski Van sit alanı, buraya bizi sokmazlar. İşin tuhafı her yer kar dolu ama orada bir damla kar yok. Ben de bir şey diyemedim ama kafaya koymuştum. Ertesi gün o sahneyi çekmemiz lâzım. Son üç günüm benim sağa sola kar var mı, meteoroloji yağar mı? Artık saat akşamüzeri dört, beşti kar yağmıyor, kar yağma gibi bir ihtimal de yok. Burada en yoğun kar nerede var, Çaldıran’da. Ne kadar 130 km. Burayı kaplamak için ne kadar kar l3 lâzım. 40 kamyon sabaha kadar çalışırsa sizin istediğiniz miktarda kar buraya getirilir dediler. “40 tane kamyon bulup sabaha kadar kar getirsinler” dedim. Önce şaka yapıyorum zannettiler. Nesi var bunun? Gece eksi bilmem kaç derecelere düşüyor, saat on iki bir gibi buzlanıyor yollar. Yavaş mavaş sabaha kadar dedim ne geliyorsa tamamdır. Kamyonlar geliyor, dozerler karları seriyorlar filan ve ertesi gün de aslanlar gibi çektik orada. Ben o sahnenin bir daha canlandırılmasını çok istedim. Benim gönlümde eksik kalırdı, hamdolsun. Onu da sağladık.

Filmin müzikleri de çok etkileyici. Bu müzikler nasıl çıktı?

Sorun şimdi o bildiğiniz türkülerimi, film müziklerini filan ‘ne zaman besteledin?’ diye inanın bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey var. Senaryoyu yazdım, yazdım, bir gün baktım ki bunu besteliyorum. Bir gün baktım ki bunu kaydediyorum. Bir gün baktım ki böyle bir jenerik müziği çıkmış ortaya. Ondan sonraki bütün süreçte zaten senaryoya son aşamasını verirken müziği dinleyerek, oyuncularla okuma provaları yapıyorken müziği dinleterek hatta sette çekim yapıyorken o müziği hangi sahnelerde kullanacağımı biliyorum çünkü ben. O müziği çalarak yani öyle olunca bir duygu bütünlüğü de oluyor. Onu hissediyor herkes. O da bana Allah’ın bir lutfudur, duyguyu müziğe çevirebilen bir şey lütfetmiş. 120’nin müziği zaten buydu başka n’apılırdı bilmiyorum. Müzik benim için resim demek. O hikâye canlanmıyor.

'120' seyirciyle buluştu. Sırada hangi projeler var?

Şimdi Allah kısmet ederse Balkan Harbi projem var. Senaryosu hazır, müzikleri hazır. Ben buna nasıl müzik yapacağım dediğim bir proje benim için proje değil. Onun müziği bitmiş olmalı. O zaman onun resimleri canlanıyor, insanlara anlatabileceğim bir hale dönüşüyor. 1875- 1915 arasını anlatmaya çalışır benim kitabım Sarıkamış’a Giden Yol. Onu üç bölüm dramatik belgesel sinema filmi olarak kurguladım. Şimdi ona çok hevesim var.

17.02.2008 / Röportaj: Gülcan Tezcan