Tüm Versiyonu Göster : Gülse Birsel


Sayfalar : [1] 2 3 4

cemre_20
26-12-04, 11:31
http://www.atv.com.tr/inc/yapim/img/bolumler/gag7.jpg

cemre_20
26-12-04, 11:38
http://www.sabah.com.tr/gnysabah/i/y/1278.jpg

BuRcU_22
06-01-05, 19:33
Gülse Birsel
Hayatım boyunca oyuncu olmak istedim

Ekonomi okumasına rağmen aklında hep 'rol yapmak' varmış. Gazeteciliğe başladığı için bu arzusunu bastırmış. 'G.A.G.'la başladığı televizyon maratonuna şimdi 'Eyvah Eski Kocam' dizisiyle devam ediyor. Çok yakında da 'pop corn' gibi bir kitabı çıkıyor...

Muhabirin çekim ve röportaj üzerine notu: Karlı ve soğuk bir şubat öğleden sonrasında buluştuk Gülse Birsel ile. Önce kıyafetler, kuaför ve makyöz yüzünden problem çıktı, ardından fotoğrafların seçimi konusunda sıkıntı yaşandı. Birlikte olduğumuz altı saat kendisi için de ekip için hiç de pek mutlu geçmedi. Belki de Tanrı o gün hepimizin sabrını denedi. İşte zorlu bir süreçten sonra yapılan röportajdan yansıyan Gülse Birsel portresi.

Hep oyuncu olmak istemişsiniz ama ekonomi okumuşsunuz. Neden böyle bir şey yaptınız?
Çünkü bütün arkadaşlarım Boğaziçi'nin işletmesine ve ekonomisine girmeye çalışıyordu. Çok popülerdi o yıllarda. Annem, babam da çok istedi. Galiba dolduruşa geldim ve "Tabii ya, ben girerim Boğaziçi'ne, manzaraya karşı arkadaşlarımla eğlenirim, bir taraftan da konservatuvarda yarı zamanlı oyunculuk okurum" dedim ve çok yanıldım. Çünkü o sene ya da ondan önceki sene tiyatro bölümünden yarı zaman kalkmış. Ben de tiyatro okuyamadığımla kaldım.
Yani oyuculuk hevesi içinizde kaldı...
Maalesef. Zaten üniversitenin ikinci senesinde gazeteciliğe başlayınca oyuncu olmaktan biraz vazgeçtim. "Bu iş tam bana göre, buldum mesleğimi" dedim. Okul bittikten sonra, oyunculuk değil, ama içinde dramatik kurgusu olan bir şeyler yapma isteğim depreşti. Çünkü artık bir işim vardı, okulumu bitirerek ailemi de mutlu etmiştim. Bir hayat kararı olarak değil; ama kendimi mutlu etmek için, hayatım boyu görmek istediğim şehir New York'a gittim ve Colombia Üniversitesi'nde mastır programına başladım.
Tam olarak ne okudunuz Colombia Üniversitesi'nde?
Üniversitenin sinema mastırı içinde yönetmenlik, oyunculuk, senaryo yazarlığı, tarih, teori ve eleştiri gibi dersleri olan bir program. İki yıl hepsinden azar azar okutturuluyor. Ama ikinci yıl birini seçip, tezini ondan veriyorsun ve o bölümden mezun oluyorsun. Oyunculuk dersleri de aldık. Ama o kadar teknik falan değildi. Çok temel oyunculuk prensipleriyle tanışmak için hazırlanmış derslerdi. Hafta üç saat görüyorduk. Ucundan kıyısından oyunculuğa aşina oldum. Benim isteğim senaryo yazarlığıydı, ona yoğunlaştım. Dönüşte de sinemayla ilgili bir şey yapmak aklıma gelmedi. İşim hazırdı. Eski patronumla konuşur konuşmaz bana bir derginin yayın yönetmenliğini teklif etti. Ben de yeniden dergiciliğe başladım.

Şimdilerde bir diziye başladınız, görünen o ki, içinizdeki oyunculuk arzusu bitmemiş...
Galiba. Bana daha önce de oyunculuk teklifleri gelmişti. TRT için yapılacak dizilerdi, ama ikisi de dramaydı ve ben kabul etmedim. Çünkü kendimi drama hazır hissetmedim. Bana komedi biraz daha yakın geldi. 'G.A.G.'da kakara kikiri yaptıktan sonra, birden insanların beni çok ciddi bir karakterde, duygusal laflar ederken görmesi biraz yadırganır diye düşündüm. O yüzden sit-com daha yakın geldi. Ekibe güvendim, 'Çocuklar Duymasın' dizisinin ekibiyle çalışıyorum.
Konusu nasıl?
Bana çok aykırı bir rol değil. O yüzden rahatım. Şehirli, genç, akademisyen, çağdaş bir kadın. Çok genç yaşta bir evlilik yapmış. Bu evlilikten 10 yaşlarında bir çocuğu var. Ama hemen boşanmışlar. Çünkü ilk kocası son derece çapkın ve serseri ruhlu bir adam. Çocuk nedeniyle sürekli görüşüyorlar, adam eve gidip geliyor. Kadın ikinci kez evleniyor. İkinci koca da akademisyen, Avrupai, Batılı, titiz yani ikinci kocanın tam negatifi bir adam. Tabii ki iki adam birbirlerini görür görmez nefret ediyorlar. Fakat çocuk üzülmesin, evdeki ahenk bozulmasın, çocuğa mutlu bir aile ortamı sağlayalım diye birbirlerini idare etmek zorundalar. Buradan bir elektrik ve gerginlik çıkıyor, bu da komediye dönüşüyor.
Kameraya 'G.A.G.'dan alışkınsınız, ama karşısında oynamak nasılmış?
Son derece kazık bir şey. Tabii ki çok hoşuma gitti. Bütün hayatım boyunca bunu istemişim, nasıl hoşuma gitmez. 'G.A.G.'dan çok farklı. Çünkü orada sadece kameraya bakarak konuşuyorsun. Burada kamera dışında her yere bakabilirsin. Kameraya bakınca kesiyorlar. Başka zorlukları var tabii. Ben daha A'sındayım bu işin. Oradaki tecrübeli oyunculardan bir şeyler kapmaya çalışıyorum. Bakalım ne çıkacak? İnşallah beğenirler performansımı.

Kimler oynuyor?
Birinci koca Levent Özdilek, ikincisi Altuğ Yücel. Çok yetenekli bir oğlum var. Dünyanın en güzel çocuğu, bir lokum. Kızıl kahve saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli, kalkık burunlu bir İsveçli gibi. Çok yetenekli ve 10 yaşında olmasına rağmen profesyonel bir oyuncu. Bir tane hafif çatlak bir ablam var, onu Neslihan Yargıcı oynuyor. Feminist, ama bir taraftan da çok süslü ve hoş, hafif deli.
Kamera karşısındaki performansınızı nasıl buldunuz?
Ben önce hiçbir şey anlamadım. Nasıl görünüyorum, çok mu büyük oynuyorum, çok mu küçük oynuyorum... Sonra fark ettim ki, tiyatroya çok yakın bir format sit-com. Mimiğinizi, jestlerinizi büyütmeniz lazım. Yavaş yavaş öğreniyorum tabii. Dizinin birkaç parçasını seyrettik, bana "Gayet iyi" diyorlar. Ama onlar benim yüzüme karşı "Gayet kötü" demeyecekleri için, objektif olduklarına inanayım mı, inanmayayım mı bilmiyorum. Eğlenceli bir şey olacağı kesin de 'G.A.G.'daki karizmayı çizdirir miyiz, çizdirmez miyiz onu göreceğiz.
Sizi bir şekilde tanıyan insanlar soğuk bir kadın olduğunuzu düşünüyorlar. Soğuk musunuz?
Bugünkü performansıma bakmayın, ben aslında daha sempatik bir insanım. Soğukluk görüntüsünün iki sebebi var. Birincisi benim göz yapımla ilgili. Çok sıcak bakmaya çalıştığımda da soğuk bakıyorum, donuk bir tipim. Bu, benim elimde olan bir şey değil. İkincisi de aslında çekingen bir yapım var. İnsanlarla hemen kaynaşamam. Yıllardır iş hayatında daha ciddi şeyler yapmış olmanın verdiği bir alışkanlık belki. Ama güler yüzlüyümdür aslında.
Oysa 'G.A.G.'a yansıyan yüzünüz daha farklı, daha samimi, daha içten. Hangisi gerçek?
O benim, yakın arkadaşlarımla olduğum halime daha yakın, onların yanında daha laubaliyim. Çok daha soytarı oluyorum, kendimi yoruyorum. 'G.A.G.'daki tabii ki yüzde yüz ben değilim, ama yüzde doksan beş benim.
Yakında bir de kitabınız çıkıyor galiba.
Evet, mart ayında. Her popüler kadın yazarın yayınevi olan Epsilon Yayınları'ndan çıkıyor. İsmi 'Gayet Ciddiyim'. 300 sayfalık bir kitap. Bölümlere ayırdık, bence çok da komik oldu. Tatiller, uzaylılar, ev hayatı, kadın-erkek ilişkileri gibi günlük hayatta şehirli bir insanın yaşadığı şeyleri bölümledik. Bu bölümlerde de, bu konularda yazılmış yazılar ve 'G.A.G.' metinleri var. Bir araya gelince bence çok eğlenceli bir şeyler çıktı. Sanıyorum insanları eğlendirecek bir kitap.
Röportaj: Arzu Erdoğan

Kimdir? / Gülse Birsel

Gülse Birsel Biyografi
11 Mart 1971'de Şener soyadıyla İstanbul'da doğdu. Beyoğlu Anadolu Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nü bitirdi.

Üniversitedeyken gazeteciliğe merak sardı ve Aktüel dergisinde çalışmaya başladı. Aynı dergide editörlük yaptı, birçok başka gazete ve dergiye yazılar yazdı.

1994'te New York'a gitti ve Columbia Üniversitesi'nde sinema üzerine yüksek lisans yaptı.

1996'da İstanbul'a döndü, Esquire ve Harper's Bazaar dergilerinin yayın yönetmenliğini yürüttü.

Aralık 2001'den beri Sabah gazetesine köşe yazıları yazmakta, Mart 2002'den beri g.a.g. programının metin yazarlığı ve anlatıcılığını yapmaktadır. İlk kitabı "Gayet Ciddiyim" 2003 yılının Mart ayında çıkmıştır.

Gülse Birsel, Şubat 2004'ten beri de atv'de yayınlanmakta olan Avrupa Yakası adlı dizinin senaristi ve oyuncusudur. Hayatının çeşitli dönemlerinde şarkıcı, dansçı, oyuncu, borsacı, modacı, televizyon muhabiri, gazeteci, yönetmen, yazar vs. olmanın hayalini kurmuş, bunların bazılarını da tesadüfler eseri gerçekleştirmiştir. Bundan sonra neler olacağını kestirememekte, her kitapta özgeçmişinin daha da uzamasından endişe duymaktadır!

Eski dergici, yeni oyuncu, her daim yazar, ufuktaki stand-up'cı

Polat_Alemdar14
06-01-05, 19:39
Avrupa Yakasından önce GAG ın hastasıydım.Gülse Birsel in mizah anlayışı oyunculuğu.. felan çok iyi

Avrupa Yakasınıda izliyorum çok iyi

BuRcU_22
06-01-05, 20:02
http://www.birikinti.com/kitap/images/GayetCiddiyim.jpg http://www.hurriyetim.com.tr/genc/images/KITAP/halaciddiyim.jpg
http://www.tempodergisi.com.tr/spot_altinda/01275/imperiaflex_0_0_0.jpg http://www.tempodergisi.com.tr/spot_altinda/01275/imperiaflex_0_4_0.jpg
http://www.tempodergisi.com.tr/spot_altinda/01275/imperiaflex_0_16_0.jpg http://photos1.blogger.com/img/11/2672/320/CC10C64F9D3E784084C22D6Bb.jpg http://www.diziler.com/diziler/imajlar/kisiler/gulse_birsel.jpg http://www.sabah.com.tr/gnysabah/i/y/1278.jpg
http://www.internethaber.com/mays/images/haber/31139.jpg http://www.e-kolay.com/kadin/images/gulsebira.gif

mystery_girl
26-01-05, 22:00
http://www.sabah.com.tr/2005/01/01/gny/im/CC10C64F9D3E784084C22D6Bb.jpg

illyria
28-01-05, 13:30
çok şeker bi kadın hem kültürlü hem zeki hem sempatik hemde çekici. ee daha ne olsun yani :lol:

slayter
28-01-05, 18:31
ya o bir melek melek.kadında herşey war.ayrıca deli bişi yani ya... :wink: kadın hem akıllı hwm zeki hem de kadın yane....anlayın artık
hıııııııııı bişi sölecem teyzemin kızı aynı gülse birsele benzio ne zaman onu görsem gülse birselden konu açılıo.... o bir deli ya :D :D :D:D:D:D:D:D:D:D:D:D::D:D:D:D

evanescencefreak
10-06-05, 14:24
Kadin süper bir oyuncu.
Avrupa Yakasinda cok begeniyorum onu.
Ama bir zamanlar sunuculugunada diyecek bir lafim yok.
Super yane.

mrstire
13-08-05, 13:23
http://img325.imageshack.us/img325/6447/gulsebirsel4wl.jpg

kupseker
13-08-05, 14:57
arkadaşlar kitaplarda tam olarak ne anlatılıyo çok almak istiyorum ama ya beğenmezsem diye vazgeçiyorumm.

Günlük hayata dair komediler var içinde.İlk çıktığı gün aldım.Kitabın adı "Yolculuk Nereye Hemşehrim".İlk iki kitabıda çok beğenmiştim.

mrstire
15-08-05, 14:54
http://img358.imageshack.us/img358/7587/gulse13is.jpg

milagros esposito
16-08-05, 12:56
Gülse Birsel Bence Sürekli Ekran Başinda Olan Genç Kizlar Için Iyi Bir örnek Oldu...
çünkü Ilk Defa Bir Bayan Sadece Beyaz Cam önüne çikmaya Hevesli Olmadiğini ,kamera Arkasinda Araştirma Yapmanin Ve Yazmanin Yani "üretmenin"'de çok önemli şeyler Olduğunu Gösterdi...düşünün Bir Defa ;bayan ,genç, çok Güzel Ama Yazi Yazabiliyor (üstelik çooooooook Başarili Bir şekilde) Ve Magazin Programlarinda Bikinisiyle Poz Vermiyor....

Bravo Gülse'ye....nede Olsa Kültürlü Olmak Ayri Birşey....

Bu Arada Favori Komedi Yazarim Yilmaz Erdoğan'di Ama Maalesef Gülse Birsel Ondan çok Daha Yetenekliymiş...artik Favorim O......

crazylady
20-08-05, 22:38
ne yalan söyliyim ben gülse birseli avrupa yakasında tanıdım bencede herşeyiyle çok güzel bir kadın oyunculuğu kusursuz

özgürmania
22-08-05, 16:56
Her yönüyle harika bir kadın.Oyunculuğu,stand-upcılığı,yazarlığı,senaristliği her şeyi kusursuz yapıyor.Bu ülkenin kesinlikle böyle akıllı,kültürlü,başarılı kişilere ihtiyacı var bikinisyle şöhret olana değil!!!

WİTH ROSE
09-09-05, 06:50
gülse birseli ilk g.a.g da seyretmiştim orda süperdi avrupa yakasında oynayacağını duyuyncada çok sevindim rolünün hakkını vereceğini biliyordum ayrıca senaryo bu kadar güzel olmasa oyuncularda iyi oynayamazdı gülse birsele tekrar çooook teşekkürler bize böyle mükemmel bir dizi yaptığı için ayrıca çok şeker bir bayan

BERNA
11-10-05, 20:56
çok akıllı, esprili ve kültürlü bir kadın. Gözlemleri de çok iyi. Çok çok başarılı bir yazar. .
Oyunculuğu konusunda ise şüphelerim var. Ancak o kadar akıllı ki, bölüm starlığını hep daha iyi oyunculara bırakıyor. Oyunculuğuna değil ama yazarlığı ve zekası önünde saygıyla eğiliyorum.

rubio
15-10-05, 13:43
kendisine, "kazulet" kelmiseini bana kazandırdığı için çok teşekkür ediyorum... zira ben de kendisine söylediği "kazulet" sıfatının özelliklerinin hepsini taşıyorum... ben de sarışınım ve ondan biraz daha uzunum... :(

Y€llíBoya
29-10-05, 21:26
Yaratıcı, akıllı ve güzel...

Gülse Birsel'den Ayça Şen'e hayat dersleri.

http://www.istanbullife.com.tr/dergi/00456/images/imperiaflex_0_0_0.jpg

Kaynak: http://www.istanbullife.com.tr/dergi/

***

Y€llíBoya
04-11-05, 23:26
En Şeker Kim?

http://w3.gecce.com/web/images/haber/gulsebirselguzel.jpg

4 Kasım 2005 Cuma 23:08
GECCE.COM'UN ANKETİ HENÜZ SONUÇLANMADAN GAZETELERE HABER OLDU! 'EN ŞEKER GÜLSE' BAŞLIKLI HABERDE GÜLSE BİRSEL'İN BİRİNCİ OLDUĞU YAZARKEN, ANKETİMİZ TÜM HIZIYLA DEVAM EDİYOR!..
İşte o haber ve oylamanız için anketimiz;

En şeker Gülse

atv'nin milyonları ekran başına kilitleyen sevilen televizyon dizisi "Avrupa Yakası"nın senaristi ve başrol oyuncusu Gülse Birsel, Bayramın En Şeker Ünlüsü" seçildi.

BİR internet sitesinin anketinde Gülse, Tarkan, Azra Akın, Cem Yılmaz ve Gülben Ergen'in de aralarında bulunduğu 19 ünlüyü geride bırakarak zirveye oturdu.

Bayramın en şeker ünlüsü

atv'de yayınlanan 'Avrupa Yakası' dizisinin senaristi ve başrol oyuncusu Gülse Birsel, bir internet sitesinin başlattığı 'Şeker Bayramı'nın En Şeker Ünlüsü Kim' anketinde tüm rakiplerini sollayarak zirveye oturdu. Büyük bir hayran kitlesi edinen Birsel, ankette yüzde 15 oy alarak, Tarkan, Azra Akın, Cem Yılmaz, Gamze Özçelik ve Gülben Ergen'in de aralarında bulunduğu 19 ünlüyü geride bıraktı.

Kaynak: http://www.gecce.com/pages/haber_detay.asp?haber=46312

forever_bim
12-03-06, 23:18
kendisine, "kazulet" kelmiseini bana kazandırdığı için çok teşekkür ediyorum... zira ben de kendisine söylediği "kazulet" sıfatının özelliklerinin hepsini taşıyorum... ben de sarışınım ve ondan biraz daha uzunum... :(

Gulse Birselin 11 martta dogumgunuydu. Dogumgunun kutlu olsun sevgili Gulse Birsel. İlk kitabını okudum. Cok guzeldi. En kısa zamanda yine alacagım.

Bu arada Rubio Gulse Hanım nereden baksan 1.75ten uzun hatta 1.78 olabilir. Sen ondan da mı uzunsun. Masallah.

FBuse
12-04-06, 19:47
gülse birsel TEK KELIMEYE muhtesem ya bi oyuncu bukadar mükemmel olur ancak hehe cok tatli güzel hoc bi bayan ayrica her projesi tutuluyor gayet iyi bir performansi var! :icon_ange

MeRvE_1903
19-05-06, 20:55
http://img57.imageshack.us/img57/9793/300750000vx.jpg (http://imageshack.us)

_PaMuK_
20-05-06, 07:17
Çok takdir ettiğim bir insan kendileri.Avrupa Yakası senaryosunu tek başına bu kadar güzel yazdğı için kutluyorum kendisini.Oyunculuğu da çok iyi sürekli mimikler kullanıyor.Bu da bizleri kahkaha krizlerine sokuyor:):)

BlackRose_18
02-06-06, 13:20
yaa ben hastayım bu kadına çok tatlı çok zeki ve çok da yetenekli.avrupa yakasını hiç kaçırmadan izliyorum valla çok komik gülsenin mimikleri harika...:img-grin2 altın kelebeği aldığı için çok sevindim sonuna kadar hakediyo

BlackRose_18
02-06-06, 13:23
http://img378.imageshack.us/img378/7623/avrupayakasi1142pk.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:28
http://img378.imageshack.us/img378/1963/ay49ld.th.jpg (http://img378.imageshack.us/my.php?image=ay49ld.jpg)

BlackRose_18
02-06-06, 13:32
http://img20.imageshack.us/img20/4766/ay7034bi2qy.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:34
http://img76.imageshack.us/img76/7916/bscap00001yg0xo.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:34
http://img240.imageshack.us/img240/3156/bscap00003de9sb.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:38
http://img93.imageshack.us/img93/4931/bscap00013lc5mb.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:40
http://img93.imageshack.us/img93/6807/bscap00017dv3xg.jpg (http://imageshack.us)
http://img71.imageshack.us/img71/7586/bscap0057vl4bc.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:43
http://img487.imageshack.us/img487/1066/bscap00089ks0ub.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:44
http://img78.imageshack.us/img78/7131/aslcm0188xi.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:48
http://img78.imageshack.us/img78/473/bscap00039yf4gh.jpg (http://imageshack.us)
http://img486.imageshack.us/img486/5636/bscap00090hm2ph.jpg (http://imageshack.us)
http://img486.imageshack.us/img486/6775/bscap00112nk7uo.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:50
http://img486.imageshack.us/img486/7762/bscap00135wu4kv.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:55
http://img88.imageshack.us/img88/4817/bscap00159vo8kz.jpg (http://imageshack.us)
http://img88.imageshack.us/img88/5199/bscap00163tq3mc.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 13:58
http://img211.imageshack.us/img211/1628/bscap00187nb2mm.jpg (http://imageshack.us)
http://img88.imageshack.us/img88/5198/bscap00686gx2rb.jpg (http://imageshack.us)
http://img88.imageshack.us/img88/3959/bscap00690hq3vi.jpg (http://imageshack.us)
http://img211.imageshack.us/img211/1707/bscap00706mz6uw.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:00
http://img211.imageshack.us/img211/548/bscap00213iy4be.jpg (http://imageshack.us)
http://img211.imageshack.us/img211/2208/bscap00253xs6ko.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:09
http://img150.imageshack.us/img150/8817/bscap00217xc9vu.jpg (http://imageshack.us)
http://img150.imageshack.us/img150/2102/bscap0232el2cq.jpg (http://imageshack.us)
http://img278.imageshack.us/img278/3263/bscap0252yj8yt.jpg (http://imageshack.us)
http://img150.imageshack.us/img150/2759/bscap0263pv9cg.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:18
http://img330.imageshack.us/img330/4354/bscap00937st4kj.jpg (http://imageshack.us)
http://img83.imageshack.us/img83/9827/bscap00946dy2kw.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:23
http://img73.imageshack.us/img73/4354/bscap01339ad5kg.jpg (http://imageshack.us)
http://img479.imageshack.us/img479/4548/bscap01340ha1eh.jpg (http://imageshack.us)
http://img73.imageshack.us/img73/1387/bscap01405vf2cq.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:26
http://img479.imageshack.us/img479/9966/as066jd1qq.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:29
http://img471.imageshack.us/img471/7740/a0520xw5tw.jpg (http://imageshack.us)
http://img471.imageshack.us/img471/8517/as0482wk3ay.jpg (http://imageshack.us)
http://img471.imageshack.us/img471/2079/bscap01292xj3ml.jpg (http://imageshack.us)
:img-hyste :img-hyste

BlackRose_18
02-06-06, 14:30
http://img70.imageshack.us/img70/5919/as0172cb8og.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:31
http://img70.imageshack.us/img70/6965/asl0126sn8el.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:33
http://img364.imageshack.us/img364/373/as147we0yt.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:38
http://img147.imageshack.us/img147/811/bscap00014ks6ac.jpg (http://imageshack.us)
http://img376.imageshack.us/img376/5823/bscap00033pc7eh.jpg (http://imageshack.us)
http://img376.imageshack.us/img376/9904/bscap00131da7zu.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:40
http://img376.imageshack.us/img376/7632/bscap00039gm4gj.jpg (http://imageshack.us)
http://img376.imageshack.us/img376/8169/bscap00186wh4qy.jpg (http://imageshack.us)
http://img147.imageshack.us/img147/5868/bscap00162wg5of.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:50
http://img234.imageshack.us/img234/2505/bscap00384yq2th.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:51
http://img182.imageshack.us/img182/5507/bscap00486xs6fm.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:52
http://img234.imageshack.us/img234/6159/bscap00008eh0ih.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:52
http://img234.imageshack.us/img234/1754/bscap00110gb8ee.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:55
http://img234.imageshack.us/img234/7752/bscap00416nw1rh.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:56
http://img257.imageshack.us/img257/6949/bscap00527xb4xr.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:57
http://img257.imageshack.us/img257/9366/bscap00541wx7mo.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:57
http://img234.imageshack.us/img234/6496/bscap00614ef7wz.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:58
http://img257.imageshack.us/img257/400/bscap00648gi5sq.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 14:59
http://img257.imageshack.us/img257/7605/bscap00730rc3wm.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:00
http://img257.imageshack.us/img257/1403/bscap00902op1du.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:02
http://img428.imageshack.us/img428/2443/bscap00042jc5hq.jpg (http://imageshack.us)
http://img371.imageshack.us/img371/6296/bscap00091jz7on.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:03
http://img428.imageshack.us/img428/6382/bscap00125dn2en.jpg (http://imageshack.us)
http://img428.imageshack.us/img428/9062/bscap00181wi0tq.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:03
http://img371.imageshack.us/img371/7426/bscap01469lj8uy.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:13
http://img389.imageshack.us/img389/9430/10jn2jo.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:19
http://img389.imageshack.us/img389/2061/g8lp1xg.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:20
http://img443.imageshack.us/img443/1980/gulsesener9hf.th.jpg (http://img443.imageshack.us/my.php?image=gulsesener9hf.jpg)

BlackRose_18
02-06-06, 15:25
http://img443.imageshack.us/img443/1921/180pxgbirsel9xm.jpg (http://imageshack.us)http://img77.imageshack.us/img77/4560/937a6f2e6e4ef145b34692e3b4vf.jpg (http://imageshack.us)
http://img77.imageshack.us/img77/6826/079836001kv7eg.jpg (http://imageshack.us)http://img77.imageshack.us/img77/8320/fc91dc2a2841384c968c9694b4le2m.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:27
http://img77.imageshack.us/img77/7430/2614jy6sp.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:28
http://img503.imageshack.us/img503/7533/gulsebirsel1b4tp.jpg (http://imageshack.us)http://img503.imageshack.us/img503/6205/gulsehaluk5lt1ix.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:38
http://img422.imageshack.us/img422/8328/cum017jh0gt.jpg (http://imageshack.us)http://img279.imageshack.us/img279/7507/hirsizvar23wf5rx.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:46
http://img422.imageshack.us/img422/713/htgulsebirsel661cb6wx.jpg (http://imageshack.us)
http://img424.imageshack.us/img424/3862/htgulsebirsel678ct6hz.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:48
http://img465.imageshack.us/img465/9050/htgulsebirsel684gk6ca.jpg (http://imageshack.us)
http://img465.imageshack.us/img465/8436/htgulsebirsel694wt9ga.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:49
http://img465.imageshack.us/img465/9163/htgulsebirsel702sy3ns.jpg (http://imageshack.us)
http://img178.imageshack.us/img178/5851/htgulsebirsel718fe9oq.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:51
http://img443.imageshack.us/img443/2880/paz0410dw2ft.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:53
http://img443.imageshack.us/img443/1178/resim90ij.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:54
http://img443.imageshack.us/img443/4786/nnbrmw6gd.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:56
http://img443.imageshack.us/img443/8554/oo9uu.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:57
http://img317.imageshack.us/img317/460/ll3dy.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 15:59
http://img317.imageshack.us/img317/285/uo9tp.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:01
http://img170.imageshack.us/img170/7793/ytuy8kw.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:02
http://img473.imageshack.us/img473/1066/yyuy0kb.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:06
http://img333.imageshack.us/img333/9868/gulsebirsel1b1cl.jpg (http://imageshack.us)
Gülse Birsel

Şener soyadı ile 11 Mart 1971 yılında İstanbul'da doğan Gülse Birsel, liseyi Beyoğlu Anadolu Lisesi'nde bitirdikten sonra
öğrenimine Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde devam etti. Üniversitenin ikinci yılında gazeteciliğe merak sardı ve
Aktüel dergisinde muhabir olarak çalışmaya başladı.
Üniversiteden mezun olduktan sonra 1994 yılında Amerika'ya gitti.
New York, Colombia Üniversitesi'nde sinema üzerine master yaptı.
1996 yılında tekrar Türkiye'ye dönen Gülse Birsel üç ay boyunca ATV'de kahvaltı bülteninin dış haberlerini hazırladı.
Ardından, bir yıl boyunca Esquire dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı.
Esquire'dan sonra Harper's Bazaar dergisinin yayın yönetmenliğini yapan Gülse Birsel,
Bazaar Gelin ve Orange dergilerini çıkarttı.

2002 yılına kadar Harper's Bazaar'dan başka FHM, House Beautiful ve Gezi dergilerinin de yayın koordinatörlüğünü yürüttü.
Mart 2002'den itibren bir müddet süre Atv'de yayınlanan g.a.g.'ın metin yazarlığı ve sunuculuğunu
yapan Gülse Birsel Aralık 2001'de Sabah Gazetesi'nde köşe yazarlığına getirildi.

Mart 2003'te köşe yazıları ve bazı g.a.g. metinlerinden olusan "Gayet Ciddiyim"
adlı ilk kitabını ve Mayıs 2004’te "Hala Ciddiyim!" adlı ikinci kitabını yayımladı.

Şubat 2004'te ATV ekranlarında yayınlanmaya başlayan Avrupa Yakası adlı dizinin senaristliğini üstlenmesinin yanı sıra oyuncu
kadrosunda da yer aldı.
21 Ocak 2005'te vizyona giren Hırsız Var! adlı sinema filmi,
Gülse Birsel'in ilk film projesi olarak portföyünde yerini aldı.

BlackRose_18
02-06-06, 16:10
=Ekibim var sanıyorlar ama diziyi A'dan Z'ye ben yazıyorum..
=Dünyadan farklı olarak Türkiye'de sitcom'lar 75-80 dakika sürdüğü için en az üç hikaye ve bir kısa hikaye kuruyorum.sonunda bu hikayeleri birbirine bağlıyorum..
=Genellikle en enayi replikleri kendime yazarım.tek amacı hikayeyi anlatmak olan,verilmesi gereken bilgiyi içeren replikler Aslı'nınkilerdir.hiçbir oyuncuya haksızlık olmasın diye böyle yapıyorum.başrolde olmama rağmen en az Aslı üzerinde çalışıyorum.

BlackRose_18
02-06-06, 16:12
=O kadar zor durumdayım ki ruhumu satıcam..
=Ben zaten bu dertlerin tiryakisi olmuşum..
=Dinazorlar;Biz tükendik,bari bitkiler yaşasın..

BlackRose_18
02-06-06, 16:23
Modern kadının ikonası: Gülse Birsel
http://img333.imageshack.us/img333/6818/gulsebira2ls.gif (http://imageshack.us)
Televizyon dizisi Avrupa Yakası ile reyting rekorları kıran Gülse Birsel, Türkiye’de kentli olana itibarını yeniden kazandırdı. O, tarzı, zekası, modern güzelliği ve yaratıcılığı ile çalışan kadınların yeni idolü.
Eski dergici, yeni oyuncu, her daim yazar, ufuktaki stand-up'çı... Gülse Birsel, ona sempati beslememek mümkün mü? Değil. Çünkü şahsen ciddi ciddi empati kurabildiğim biri. Kentli, dergici, genç ve kadın. Üstelik arabesk hayatların pirim yaptığı ülkede Avrupai tarzıyla rayting rekorları kırıyor. Bunu yaparken de göğsüne silikon taktırmıyor, poposunu sallayıp seksi kadın ayaklarına yatmıyor. Meğer kaliteye amma susamışız. Muzip bakan mavi gözlerinden taşan zeka pırıltısını görmemek için kör olmak bile mazeret değil, ince ve zarif görüntüsü yaratıcılığının önüne geçmiyor. Hem güzel hem de akıllı lafının tam karşılığını veriyor hani. Ama insanın içinden ona karşı kıskançlık duymak gelmiyor. Sadece bizden biri de başarılı olabiliyormuş yasasın diye hissettiriyor. Ve Gülse Birsel modern kadının ikonası olma yolunda hızla ilerliyor.

Seni esprili, hazırcevap, hınzır, muzip ve sevimli gibi pek çok olumlu sıfatla tanımlamak mümkün. Özel bir ışığın var o anlamda. Ama bunların arasında öne çıkan seksi Gülse yok.

Herkesin bir seksapeli var mutlaka da...
Sağolsunlar. Herkesin seksapeli kendine.

Yine de erkekler sence seni nasıl görüyor?

Bilmem, onlara sormak lazım. Türkiye'de de eğer genel geçer anlamda, medya veya halk tarafından seksi tanımlamasına girmek istiyorsanız en azında 1-2 tane seksi fotoğrafınızın olması lazım. Şişman, sivilceli, asimetrik suratlı bir kadın da olabilirsin, ama dekolte bir elbiseyle, dudaklarını objektife uzatarak buğulu bir fotoğraf çektirdiğin andan itibaren en azından medya için "seksi"sin zaten. Benim hiç öyle bir fotoğrafım yok. Sebep bu olabilir belki. Yoksa erkeksi bir görüntüm, itici bir havam olduğunu zannetmiyorum. Kimsenin beni beğenmemesi, cazip bulunmamak gibi bir problemim olmadı hayatta doğrusu. Bu saçın başın, kıyafetin, altını çizmemek, biraz da aslında bilerek yaptığım bir şeydi. GAG'ın ilk çıktığı dönemde, benzer programları hamamda peştemalle veya bikiniyle sunan arkadaşlar vardı! Beni de kimse tanımıyordu. Metinleri yazdığımı bile sonradan yavaş yavaş öğrenmeye başladılar. Onun için de biz, kıyafete, saça, makyaja hiçbir şey yapmayalım, son derece sade olsun, benim lafımı dinlesinler istedik. O da GAG'ın tarzı haline geldi ve o şekilde devam etti. Esprilerde de cinsiyetin altını fazla çizmiyorum, illa ki bir kadının veya bir erkeğin yapacağı espriler değildir GAG'dakiler. Cinsiyeti olmayan esprilerdir. Onun için de işte, seksapelden kaybediyoruz! Doğrusunu istersen özellikle öyle seksi olayım da, seksi kadın diye bilineyim diye bir derdim yok. Öyle olmamasını tercih ederim. Bir de seksi kadınların şöyle de bir handikapı var: "50 yaşına gelince "ne seksi kadındı, bak ne hale geldi" gibi durumlar yaşanıyor! Ben öyle bir duruma düşmeyeceğim herhalde, "işte, siyah pantolon ceket giyen sarışın bir kadındı, yine öyle" diyecekler. "Yaşlandı ama olsun, zaten hiç seksi değildi, yıllar onu değiştirmedi" yorumu yapılacak! Hani Gülriz Sururi de saçını, göz makyajını değiştirmediği için "hiç değişmedi" denir ya.

Türkiye'de stand-up'ı erkekler yapar. Fırlama işleri erkekler yapar. Ama sen kadınsı sıfatları öne çıkarmadan aklıyla, zekasıyla, becerisiyle bunu yapan ilk kadın oldun. Şimdi de söyle diyorlar: Gülse Birsel Türkiye'nin ilk kadın stand-up'çısı. Sence?

Aslında hem doğru, hem yanlış. Ben stand-up yapmıyorum. Hayatımda bir defa sahneye çıkıp stand-up yapmış değilim. Bu açıdan bana stand-up'çı demek seyirci karşısında espri yapan arkadaşlara haksızlık. Ama televizyonda, kamera karşısında yaptığım, doğru, bir tür stand-up formatı. Aslında seyirci karşısında performans zor, ama esprileri, çekimde üç dört defa bir cama anlatmak da kolay değil. Bir de üretim açısından, televizyon stand-up'ı (öyle birşey varsa) çok yoğun ve hemen tüketilen bir ürün. Bir stand-up'çı iki saatlik gösterisini hazırlayıp üç sene oynar. Ben 85'inci programa geldim. Her bölümde iki üç tane sıkı espri var desen, üç stand-up gösterisini dolduracak kadar malzeme yazmışım demek iki yılda. Stand-up yaptığım gün, Türkiye'nin ilk stand-up'çı kadını olacağım, şimdilik sadece ilk stand-up'çı kadın adayı olabilirim!

Stand-up yapacak mısın gerçekten?

Bir gün olacak. Ama kısa dönemde böyle bir şey planlamıyorum.

İyice dolmayı, malzeme biriktirmeyi mi bekliyorsun?

Malzeme kolay da, pertormansa hazırlıklı olmak lazım. Ondan önce, bir noktada tiyatro yapmak istiyorum. Çünkü bu oyunculuk işine kafayı taktım. Daha kırk fırın ekmek vemem lazım, ama bunu yapacağım. Uzun yıllar devam ettirmek istediğim bir iş olduğuna karar verdim. Hayatta hiçbir şey için, seyahat dahil, sabah sekizde kalkmam ben, gece insanıyımdır. Ama set günleri fırlayarak kalkıp, koşarak gidiyorum. Oyunculuk benim 12 yaşından beri hayalimdi. Bayağı rötarlı gerçekleşti ama olsun!

Hem yazıp oynamak mı?

Şart değil. Önemli olan iyi yazılmış bir işte oynamak. Daha önce de bir dizi yaptım. Hatalı bir senaryoydu, bu işi bilenlerin tavsiyesiyle ikna oldum, yaptık ve ikinci bölümde bitti. Hevesim kursağımda kaldı. Başka senaryo teklifleri de geldi sürekli o dönemden bu döneme. Komediler geldi, dramalar geldi. Dramalardan bir-iki tane iyi senaryo vardı ama ben dramada oynamak için kendimi yeterli hissetmedim oyunculuk açısından. Komediye daha yatkınım. Onun için onları kabul etmedim. Komediler de itiraf edeyim, çok kötüydü. Kimsenin gülmeyeceği senaryolardı. ikinci bir kötü tecrübe yaşamak istemedim. Çünkü şöyle tuhaf bir şey var: Benimle ilgili magazin haberi, skandal, cart-curt olmadığı için insanlar sadece işleri hatırlıyorlar. GAG 85'inci bölümüne gidiyor, gazete yazıları devam ediyor, dizi ratingler'de gün birincisi, kitap çok sattı, ama tüm bunlar bir kenara, herkes o iki bölümlük diziyi hatırlıyor! Benimle ilgili kendine göre "yanar döner" haber yapmak isteyen bazı muhabir arkadaşlar, ya tutup “Ekşi Sözlük’te Avrupa Yakası yayından kalkıyor deniyor, doğru mu" gibi yüksek araştırmacı gazetecilik ürünü(!) sorular soruyor, ya da "Sizin o ilk diziniz de tutmamıştı" deyip cevap bekliyor! Onun için bir daha öyle başarısı garanti olmayan bir iş yapmak istemedim. Dedim ki, oturup yazayım. Tutmazsa benim yüzümden tutmamış olsun. Başkası yüzünden tutmayınca çok sinirleniyorum. Yazdım, oynuyorum.

Hazır diziden bahsetmişken süper olmuş. Çok beğendim. Ama casting için ayrıca tebrik ederim. Senin de katkın oldu mu?

Şu ana kadar hep AB gurubunda birinci çıktık. Ama daha da önemlisi, insanların çok bahsettikleri, gurur duyduğumuz, kaliteli bir iş oldu. Ben sadece yazarı ve oyuncusu gibi değil, daha yakın planda, daha büyük bir söz hakkıyla çalıştım dizide. Dekorla ilgilendik, bütün casting'i baştan aşağı yönetmenle oturduk yaptık. Sinan Çetin, işin yapımcısı ve patronu olarak, bana böyle bir yetki ve sorumluluk verdi. Dizinin yönetmem Hakan Algül'le birlikte bütün roller için 15-20 oyuncu denedik, Hollywood filmi yapar gibi! Oturduk bir masanın başına, 2 hafta boyunca sabahtan akşama kadar bu işi yaptık. Tabii ki, Gazanfer Özcan, Hümeyra, Ata Demirer'i, daha iyi tanıdığımız bazı oyuncuları denemedik. Ama tiyatroda Shakespeare oynayan, başarısı tartışılmaz, bir sürü muhteşem oyuncuya dahi emin olmak için rollerini okuttuk. Çünkü bir kısmını daha önce televizyonda ya da komedide seyretmemiştik. Benim kafamdaki karaktere oturmamaları hem bize, hem onlara zararlı olurdu. Onlar da demek ki ne kadar profesyonel, komplekssiz, oyunculuğundan emin insanlardı ki, "Aaa, ne demek efendim, ben ünlüyüm, okumam öyle, deneme yapmam" demediler. Jön ararken çok zorlandık. Hülya Avşar'ın lafına geliyorduk ki, (dalga geçiyorum tabii), En son Levent'i (Üzümcü) bulduk. Derginin ekibi tam benim hayalimdeki gibi oldu zaten. Ofis boy Şesu karakteri, çok özenerek yazdığım, çok sevdiğim bir karakterdi ve Bülent Polat o röle şahane oturdu. Bu kadar ince eleyip sık dokuduğumuz zaman “Aman o rol ufak, birisi oynar" demediğimiz için, bence oyunculuk açısından hiçbir falso yok dizide. Her şey tıkır tıkır işliyor ve bu da bir yazar için büyük avantaj. İlk yazdığım işi, bu kadar iyi bir oyuncu kadrosu oynuyor.

Aslı karakteri çok tipik. Ben de 30'uma girerken 29 buçukta kaldım. O yüzden kardeşimin yaşını da küçülttürürüm mesela. Hepimizin yaşadığı durum.
Ben de hala o durumdayım! Olgunluk açısından 27'nin üzerine bir taş koymuşluğum yok! Avrupa Yakası'nda herkes kendinden birşeyler buluyor. Şehirli bir hikaye oldu. Birazcık yaratıcılık ek*liğinden olabilir, şimdiye kadar şehirli hikayelerin popüler olmamasından kaynaklanabilir, hem Türk, hem şehirli bir hikaye ender görülürdü televizyonlarda. İnsanlar korkuyordu. Mesela senaryoyu ilk *ürdüğümde bütün bu işi bilenler, başka yapımcılar, şöyle dedi "Biz çok sevdik de, çok AB grubu bir senaryo, herkes çok düzgün; tutmaz. Buraya bir tane köylü karakter, halktan insan koyman lazım. Bu kadar AB bir işin tutması mümkün değil. Espriler de zaten çok ince, insanlar bunları anlamaz." İmdat Amca ve Azamet Yenge karakterleri, bu eleştirilerden sonra eklendi senaryoya. Ama ne diğer karakterlerden, ne hikayeden, özellikle de espri tarzından ödün vermedim. Ama Türk seyircisi iyi anlamda sürpriz yaptı bize. Takır takır seyrediliyor. Reytingler çılgın gibi maşallah!

BlackRose_18
02-06-06, 16:24
Gülse Birsel'in başarısı Murat Birsel'i biraz salladı mı? Kıskançlık var mı? Çekişme yaşıyor musunuz?

O sollama varsayımı tam olarak doğru değil. Ayrıca tabii ki kıskançlık yok. Birbirimizi mi kıskanacağız?

Hayır tabii ki tatlı ve şakayla karışık bir çekişme muhabbeti oluyor mu, diye sordum?

Benim başarım Murat'ı solladı pek diyemeyiz çünkü onunki daha stabil ve uzun yıllara yayılacak bir iş. En uzun ömürlü bir dizi ise en fazla 2-3 sene sürüyor. Benim popülaritem daha fazla şu dönemde diyelim. O da işin doğasından kaynaklanıyor. Murat haberci ben ise resmen artist oldum yahu! Bir haberci ile bir komedyenin popülaritesi asla karşılaştırılmamalı. Murat şimdi TV8'de Gündemdekiler'e başladı. Onun yarattığı, markası olan bir programdı, fan'ları olan, hala sokakta sorulan. Özlenen bir işti. Eminim yine çok başarılı olacak. Murat, televizyonda, bire bir röportaj alanında, en iyi isimdir bence. Dediğim gibi, bizim işler ise daha ışıltılı işler. Çıkıp komiklik yapıyorsun ve daha çok seyrediliyor elbette. Eğlence başka bir şey, habercilik başka bir şey. Benim işlerim söz konusu olduğunda, müthiş bir destek var evde. Hatta cesaret edemediğim şeyler için bile Murat destekler, zaman zaman arkadan sahneye ittirir.

İkinizin de alanları farklı ve kimse kimsenin alanına girmiyor.

Yok, hiç. Asla. Hem alanlarımıza girmeyiz hem de işlerimizi nasıl yaptığımıza da karışmayız. Murat asla "şu senaryonun şurasında şöyle bir şey yapsaydın daha komik olurdu" demez.

Birbirinizi eleştirmez misiniz?

Onun sonu yok. İnsan arkadaşından, iş arkadaşından, patronundan veya halktan aldığı eleştiriyi kulak arkası edebilir. Ciddiye alabilir. Kullanabilir veya hiç takmayabilir. Ama evli olduğu insandan aldığı eleştiri onu kırabilir, kişisel bir problemmiş gibi algılayabilir. Tartmadan onu tamamen uygulayabilir. İşin içine o duygusallık, o yakınlık girince çok sağlıklı bir durum olmaz gibi geliyor. Yaptığımız işlere uzaktan bakmaya çalışıyoruz.

Bunu daha önce konuşup böyle bir karar mı verdiniz yoksa?

Konuşup karar verdiğimiz bir şey değil, farkında olmadan yaptığımız bir şey. Yani bol bol destek, ama yönlendirme, karışma, asla. Yoksa işin içinden çıkamayız.

GAG'taki metinlerde spor yapmıyorum diyorsun, doğayı değil kenti tercih ederim diyorsun, çocuklarla ilgili komik ifadelerin var. Yazdıklarında kendine ait şeyleri kullanıyorsun ve böylece bir nevi soyunuyorsun.

Evet, ama bir yere kadar. Mesela özel hayatla ilgili neredeyse hiç bir şey anlatmam. Bugüne kadar Murat'ın "M"si geçmedi hiçbir yazıda. Evlilikle ilgili veya ev içindeki hayatımla ilgili hiçbir kelime söylemedim. Çok fazla ailemi de anlatmam. Arkadaşlarıma dair hikayeler anlatsam da isim vermem. Veya onları tanıtmam, "şurada şöyle bir iş yapıyor, kocası da bilmem kim" gibi bilgi vermem. Bir yerde çizgiyi çekiyorum. O aslında hikayenin hikaye gibi kalması açısından daha sağlıklı. Çünkü bir sürü hikayeye mizah katıyorum, zaman zaman gerçekte var olmayan dramatik bölümler ekliyor veya var olanları biraz abartarak anlatıyorum. Onun için de köşe yazılarımda anlattığım kadın da bire bir ben değilim. %80 benim hayatım ama %20'si de bir yazı kahramanı. GAG'da da Öyle.

Peki yazan biri olarak ve bu kadar üretken bir dönemdeyken zaman zaman ya birgün yazamazsam diye endişe duyuyor musun?

Tabii herkes duyar herhalde o endişeyi. Çok büyük bir korkum yok o konuda. Uzun vadede, uykularımı kaçıran her gün düşündüğüm bir şey değil. Ama 85'inci programa geldik Gag'da, hala oturduğum zaman, "of, galiba bu defa bir şey bulamayacağım" endişesi var. Yazıp bitirdikten sonra o geçiyor. Şimdi dizinin 9'uncu bölümünü yazıyorum- l'inci bölümden beri "ah, bu sefer iyi olmayacak galiba" duygusu var. Belki dergi çıkarırken hissedilen bu sefer yetişmeyecek, sayfalar boş kalacak duygusu gibi . Öyle bir şey yok aslında. Artık sınırlarımı anladım. Yeteneğimi anladım. Nerelerde iyi olduğumu anladım. Kendimi tanıdıkça da neler yazabildiğimi gördükçe de kendime güvenim arttı. Tahminimin üstünde bir potansiyel çıktı. Ama hazırdan yemeyc çok güvenmemek lazım. Birkaç gün ara verip, sokaklarda dolaşıp arkadaşlarını görüp, etrafta eğlenince daha güzel malzeme çıkıyor. Şarj olmayla ilgili, iş miktarını belli bir yerde tutmak lazım, muhakkak bir sınır vardır.

Yazarın düşebileceği en büyük tuzaklardan biri de kendini tekrar etmektir.

Şu an çok yoğun döküldüğüm bir dönem. Ama yazın hiçbir şey yapmayı düşünmüyorum. Tiyatro oyunu isteyen var. Uzun metraj film isteyen var. Hiçbir şey yazmayacağım. İki ay, Temmuz-Ağustos gezeceğim tozacağım. Eğleneceğim. Kitap okuyacağım. Film seyredeceğim. Hiçbir şey yapmayacağım. Çünkü biliyorum ki seneye aynı tempo böyle 8 - 9 ay devam edecek.

Evliliğin tanımı nedir?

Bence bunu yapmak için 10 kere falan evlenmiş olmak lazım. Benim elimde buna cevap verecek yeterli data yok! Çok zor bir soru. Bilmiyorum. Bunun tanımını yapacak kadar uzun bir zamandır da evli değilim. Dört buçuk seneye yaklaşıyor. Zaten hadi deyince her şeyi tanımlamak zor. Aşk nedir, evlilik nedir, sevgi nedir?

Ya da evlilik ne hissettiriyor?

Şöyle söyleyeyim: Ben evlilikten memnun kaldım.

Genelin aksine ben sevdim mi diyorsun?

Evet. Çocuk olunca herhalde işler çok değişiyor, o başka. Benim ağabeyim ve ablam benden çok büyükler. Benden 13 yaş büyük ablam ve 15 yaş büyük ağabeyim var. Ben onların nişanlamadım, evlenmesini, çocuk yapma aşamalarını çok genç bir yaşta takip ettim. Gayet objektif ve bu konularla alakasız, henüz o aşamaya gelmemiş biri olarak insanın hayatını esas değiştiren şeyin çocuk olduğunu fark ettim. Gördüğüm değişiklikler de en azından o yaşın gözlemi ile çok hoşuma gitmedi. Bu arada çok mutlu evlilikler yaptılar ve çok şahane çocukları var. Çok da memnunlar. Ama çok fazla sorumluluk almak zorunda kaldıklarını ve çok fazla fedakarlık yapmak zorunda kaldıklarını gördüm. Daha sorumsuz, bencil, eğlenen, gezen gençlerden, geleceği düşünen, çocuklarıyla ilgilenen, fedakarlıklar yapan yetişkinlere dönüşme aşamalarını seyrettim. Bunu da kendilerini paralamadan, rahat şartlarla yaşamalarına rağmen, ben onu istemiyorum! Belki biraz fazla bencilim. Evin en küçük çocuğuyum. Mümkün olduğu kadar az sorumluluk aldım. Benim hep başarılarım kutlandı. “Aman bak resim yapmış, aman aman", dört kişi alkışlıyor evde.
Belki bu yüzden, daha az sorumluluk, daha çok alkış seviyorum. Öyle büyüdüm. Şimdi de onu devam ettirmek istiyorum, beni mutlu eden bir şey çünkü. Belki de o yüzden böyle meslekler seçtim. Yaptığım işi herkes görsün alkışlasın, tebrik etsin. Dergi çıkarmayı da onun için seviyordum.

Duygusal bir insan olmakla ilgili. Sevilme isteği.

Olabilir. Alkışlanmak zaten açık açık sevilmek demek sonuçta. Dergi çıkarırken de editör sayfasına fotoğrafını koymak, yazının altına imza atmak. "Bu ay da bunu yaptık, nasıl buldunuz, çok güzel değil mi?" hepsi alkış isteği ile, sevgi isteği ile ilgili bir şey. Yoksa çok daha fazla para getiren işler var hepimizin yapabileceği. Evde oturup pasta yapıp satsan bile belki dergi çıkarmaktan daha çok para kazanırsın. Çok daha da az stresli olur. Bildiğim için söylüyorum. Ama işte o alkış, o hava, imzanın görülmesi başka bir şey.

Romantik biri misin? Benim gözümde öyle çok romantik bir kadın olarak canlanmıyorsun.

Fena değilimdir. Çok hayal kurarım. Oturduğum verde, arabada, bir işle uğraşırken. Bu hayallerin de birçoğu yavaş yavaş yazıya dönüşüyor galiba.

Kitabın satışları nasıl gidiyor?

Kitap benim tahmin etmediğim satış rakamına ulaştı. Özellikle korsancıları çok memnun ettik! Zannediyorum resmi olarak 15 baskı yaptık, emin değilim. Demek ki 30 bin satmışız, ki bu Türkiye'de kitap satışı olarak çok büyük sayıymış. 2003'te en çok satan 5'inci kitaplı. Ama korsanla boy ölçüşemez bu sayılar tabii. Bodrum Havaalanında bile korsanı satılıyordu. Dediklerine göre normal kitap şatışının üç, dört katıdır satılan korsan. Demek ki, ben 100 bin kitap satmışım! Bu da hoş bir şey. İkinci kitapta yine aynı şekilde, köşe yazıları, GAG metinleri olacak, talep var çünkü. Mayıs'ta çıkıyor.

Ünlülerin kulis hikayeleri ile ilgili bir kitap yazmayı düşünüyordun. Onu hayata geçirecek misin?

Aslında Mayıs'ta o olacaktı. Bu dizi işi başlayıp ciddiye binince dedim ki mümkün değil, yapamam. Çünkü o çok vakit alan bir şey, başlı başına bir iş. Üç-dört ayımı oturup kitaba vermem lazım. Yayınevi de benden bir kitap istedi. Ne zaman ikinci "Gayet Ciddiyim" çıkacak, bekliyoruz diye çok e-mail geliyordu. Onun için önce bunu çıkaracağız. Diğerini erteledim.

Ama çıkacak sonuç olarak?

Tabii, bunu yapmak istiyorum. Ne zaman onu bilemiyorum. Dizi tuttu. İnşallah seneye de devam ederse... GAG'a bir soluklanma arası verdik ama, 17 Mart'tan itibaren yine her Çarşamba on birde yayında. Artık seneye neler olur bilmiyorum. Şimdiden gelecek seneyi programlamak istemiyorum. Tek istediğim. Temmuz ayının gelmesi ve Bodrum'da gölgede yatıp kitap okumak!

BlackRose_18
02-06-06, 16:26
“Sadece işini yaparken mutlu olmak, insanın başına gelebilecek en şahane şey,”
diyen Gülse Birsel’le kitapları, mizah yazarlığı, oyunculuk ve geleceğe dair
hayallerini konuştuk.

“Yolculuk Nereye Hemşerim?” adlı üçüncü kitabınızda da görülüyor: Kendisiyle, başkalarıyla, en çok da hayatın halleriyle tatlı tatlı dalga geçen, üstelik bunu kaleminde sarkastik bir ağırlık olmadan yapan bir kadın çıkıyor karşımıza. Evinize gelen konuklar da payını alıyor sizin mizahınızdan, başbakanın verdiği davet de... O kadın ne zaman çıktı ortaya? Siz kendinizde mizahı ne zaman ve nasıl keşfettiniz?
Galiba Aktüel’e on dokuz yaşımdayken yazdığım ilk yazıda da vardı neşeli bir ton. Meselâ yayın yönetmenliğini yaptığım Harper’s Bazaar da büyük ihtimalle piyasada dili en samimi olan moda dergisiydi. Kendini çok fazla ciddiye almadan, eğlenceli başlıklar ve mizah içeren spotlarla moda ve güzellik tavsiyeleri veriyorduk. Söyleşiler genellikle esprili bir dille yapılıyordu, benim tercihim buydu. Sabah’ın hafta sonu ekinde yazmam söz konusu olduğunda benden istenen şey, gittiğim davetleri, gördüğüm restoranları yazmamdı. O zaman dedim ki, ben öyle sürekli davetlere mavetlere gitmiyorum, ama şöyle komik bir şeyler yazdım, isterseniz basın! Ekin çıkmasına üç gün vardı; biraz beğendiklerinden, biraz da mecburiyetten koydular yazımı gazeteye. Ama çok sevildi, birkaç ay sonra da televizyon için teklif geldi; g.a.g.’ı yapacaktım... Programın metinlerini zorlanmadan, üstelik eğlenerek, “Ben niye daha önce böyle bir iş yapmadım,” diye diye yazmaya başlayınca, anladım ki benim için doğru yol buymuş
http://img528.imageshack.us/img528/3647/adsz2ni.png (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:31
Gülse Birsel’i dergiciyken sınırlı sayıda insan tanıyordu. Önce G.A.G ardından Avrupa Yakası’yla hane halkımızdan biri oldu. Ve benim gibi kasvetli bir kadını bile güldürdü. Turkcell reklamındaki tiplemesiyle, TV’yi her açtığımızda evimize daldı. Asla elime almayacağım, patlamış mısır tadındaki “Gayet Ciddiyim” adlı kitapları en çok satan beşinci kitap oldu. Okumaya mesafeli bir kuşağın temsilcisi olan 17 yaşındaki oğlumun para verip aldığı ilk kitap onunki oldu. Bu, bana “Gülse ile konuş” sinyaliydi... Onu yakında Hırsız Var adlı uzun metrajlı bir filmde izleyeceğiz. Ben şimdiden kişiliğinin koordinatlarını öğreneyim dedim...

Avrupa Yakası’nın hem oyuncusu hem senaristisin. Her haftanın oyununu nasıl çalışıyorsun? Her an böyle dört kulak, dört göz, etrafına bakınıp espri mi topluyorsun, yoksa bunlar kendiliğinden mi geliyor?

Bunun toplanabileceğini zannetmiyorum. Şöyle kulak kesileyim de, etraftan espri alayım, diziye koyarım gibi bir şeye ben inanmıyorum. Zaten öyle bir vakit de yok. Haftada üç kez, bütün gün setteyiz. Üç gün de oturup senaryoyu yazıyoruz. Geriye bir gün kalıyor. O gün de oturup iki tane köşe yazısını yazıyorum.

Bir çırpıda mı geliyor espriler?

Geliyor valla yazarken. Mesela dün oturup 46 sayfa yazdım. Normalde 56 sayfalık bir senaryo. 65 dakikaya denk geliyor. Bunun ideali üç günde yazmak. Önce hikayeleri kuruyorum. Diyelim ki üç hikaye var. Volkan, Aslı ile kavga eder ve Aslı’dan intikam almaya çalışır. Ve şöyle bir şey olur ve hikaye şöyle biter. Şesu yeni bir işte çalışmaya başlar, orada bir kızla tanışır. Üçüncü hikaye Selin babasıyla kavga eder, falan filan. Bu üç hikayenin nerelerde birbirleriyle buluşacağı ve birbirlerinin sonucunu nasıl etkileyeceğini örüyorum. Ondan sonra sahneleri yazmaya başlıyorum.

Bir çeşit matematiksel işlem.

Tamamen matematiksel. Matematikle aram çok iyidir. Boğaziçi’ne matematik puanı ile girdim. Senaryo yazmada çok işe yarıyor. Bu, seyircinin bilmesini istediğiniz bilgileri zamanında vermekle ilgili bir şey. Yani bu sahnede neyi öğrenecekler? Akıllarına ne gelecek ki, iki sahne sonra onun sonucunu görecekler? Arayı çok açmamak, sürprizi de bozmamak, biraz bekletmek lazım. Yabancı sit-comlar 25 dakikadır. Biz 65 dakika ile dünya üzerinde yapılmamış bir sit-com yapıyoruz. Önemli olan, bu üç-dört paralel hikayeyi seyirciye düzenli olarak hatırlatmak.

Sen de dizideki gibi dergicilik yaptın. 15 yaş büyük bir abin, 13 yaş büyük bir ablan var. Volkan-Aslı ikilisi gibi çatışmaların oldu mu?

Ne abimle, ne ablamla, hiç çatışmam olmadı benim. Çünkü neredeyse çocukları gibi bakıyorlardı bana. Hele ki abim, dünyanın en sabırlı, en yumuşak insanıdır. İsteseniz de çatışamazsınız. Volkan’la Aslı’nın ilişkisini ben nerede gördüm, nereden gözlem yaptım, hiçbir fikrim yok.

Aile bireylerinin diziyi izlerken sana dair yeni keşifleri oluyor mu?

Onlar beni ailenin en küçüğü, en asisi ve en hokkabazı bildikleri için, aa bu çok komik kızdı eskiden beri diye, oturup seyrediyorlar. Biraz daha mesafeli çalıştığım, reklamcılar, dergideki yöneticiler, diğer dergilerin yayın yönetmenleri ise inanamıyor benim yazıp oynadığıma. Çünkü ben çekingenimdir aslında.

Ama kendini izlemekten müthiş haz aldığını söylemişsin. İnsan kendisine bir haz nesnesi olarak baktığında o bedeni taşıyan ruhuna dair neler öğrenir acaba?

Kendimi izlemeyi sevmemin sebebi, belki en küçük çocuk olmam, dört tane yetişkin insanın arasında ilginin sürekli bende olmasıdır. Agu dedi, gugu dedi, ay ne komik bir laf etti. Ay kompozisyon yaptı, ay tiyatro yaptı, gidelim, seyredelim. Her zaman beni alkışlayan en az dört kişi vardı. Küçücük bir resim yaparım, anneye göster, babaya göster, abiye göster, ablaya göster. Hepsinden ayrı tezahürat al. O alışkanlıkla ilgili bir şey olabilir.

Bu kadar çok sevgiye meraklı, bu kadar çok onaylanmak ihtiyacında olmak, aslında dışlanmaktan, ayıplanmaktan ölesiye korktuğun anlamına da gelebilir.

O kadar derinlere gitmeyelim. Şımarıklıkla ilgisi olabilir. (Gülüyor) Beğenilme isteği, herkes beni el üstünde tutsun, iltifat etsin, pohpohlasın. Ben 33 lafına bile alışabilmiş değilim.

O zaman çok güvensiz bir yanın olduğunu düşünmekle hata etmedim.

Güvenle ilgili problemim olmadı herhalde. Ama onaylanmayı, iltifat edilmesini, hayranlık duyulmasını seviyorum.

Güvensiz değilim diyorsun; ama söyleşilerinden birinde şöyle bir laf etmişsin: “Bende, herkes birbiriyle arkadaş oldu, ekip oluşturdular, beni dışarda bıraktılar paranoyası var.”

Kırk yılda bir böyle bir şey olabilir tabii ki. Ama en son ne zaman oldu, hatırlamıyorum.

“Kendi hayatı da popcorn gibi olmasaydı, bu kadar başarılı olmazdı bu sit-com’da” gibi bir komplo teorisi uydurdum senin için.

Hayatımda hiç kahır olmadı çok şükür. Genel olarak evet, sit-com olmasa da, bir Meg Ryan filmi tadına yakın bir hayat yaşadım. Ama 19 yaşından itibaren çalışıyorum. O kadar da bulutların üzerinde gezmedim. Hep ayağım yere bastı, hep sorumluluk aldım. Yazmaya başladığım ilk günden itibaren mizaha yatkındım. Yani moda dergisi çıkarırken bile bizim başlıklarımız, resim altlarımız komikti. Öyle çok ağır, kla* şeyler yazmıyorduk. Çok laubali bir moda dergisiydi, Harper Bazaar.

Arada bir de olsa varoluşsal sorunlara kafa yorar, kimim, niye geldim bu dünyaya diye gerilim yaşar mısın?

Hayır. Ama öyle bir sohbeti dinlemekten çok zevk alırım. Lafa da karışabilirim. Ama bunun için yazılan kitapları büyük bir ilgiyle okuduğumu söyleyemem. Belki de yoktu vaktim bunlara.

Belki de büyümediğin için, hep çocuk kalman teşvik edilmiş olduğu için.

Olabilir. Ne diye şimdi kocaman kocaman problemlerle ilgileneyim? (Gülmeler) Böyle daha güzel hayat. Benim iyi yaptığım iş, mizah. İnsanları mutlu eden bir şey. Bunu yapmak varken, daha varoluşsal problemler, felsefe, ben niye buradayım, kimim, böyle şeylere vakit harcamak, bana daha lüks ve şımarıklık gibi geliyor. Mizah sanki daha bir insanlara hizmet gibi geliyor bana.

Asıl sorunları unutturmak mı hizmet?

Her hafta ortaya somut bir şey çıkartıyorum. İnsanlar onu seyrediyor, mutlu oluyor, akıllarında bir şey kalıyor.

Ve bir yara bandı yapıştırılıyor.

Ben zaten yara varmış gibi de bakmıyorum ki hayata. Benim gördüğüm hayatta çok büyük yaralar yok.

Sahi mi? Kitaplarının çok derin ve edebi olmadığı halde en çok satanlar arasında olmasından haz duymakta haklısın o zaman. Bir Türkiye manzarasını açık ediyor bu.

Türkler mizah seviyor. Tiyatroda, sinemada komediyi tercih ediyorlar. Mizah dergisine para verip alıyorlar. Kitabıma katıla katıla gülen insanlar gördüm. Aslında bir kitap da değil o. Yazılarımın toplamı. Ama ‘çok eğlendik, çok iyi vakit geçirdik’ diyorlar. Çekirdek gibi, çerez gibi, popcorn gibi.

BlackRose_18
02-06-06, 16:31
Hızla tüketilen ürünleri üretmekten gurur duyuyor musun?

Niye duymayayım? Hızla tüketilmesi keyifli bir şey olduğunu göstermez mi? Oturup AB ile ilgili, çok araştırıp bir kitap hazırlasam, belki on yıl sonra geçerliliğini yitirecek. Ama mizahın daha zamansız bir özelliği var. Yani o kadar da aptalca görmüyorum, yaptığım hiçbir işi. Herkes zekasını felsefeye yormak zorunda değil ki. Bana bir tercih olarak sunulsa, yine istemezdim. İyi insan olmaya çalışıyorum. Açıkçası, ölümden sonra ne olacak diye de çok düşünmedim. Genel olarak semavi dinlerin sözüne güveniyorum. Onlar işi halletmiş zaten.

Eşin Murat Birsel, metafizik konulara daha fazla kafa yoran bir insan..

Doğru. Murat daha ruhani bir kişiliktir bana göre. Ben daha dünyeviyim.

Gülse’nin âşık bir kadın olarak portresini sorsam?

Aşk meşk konuşmayı sevmiyorum. Onun dışında ne isterseniz anlatırım.

Gülse ev işi yapar mı?

Çok uzun zamandır yapmadım; ama zevk için güzel yemek yaparım. Hatta ilk evlendiğimizde coşmuştum. Her gün yemek yapıyordum. Dördüncü ayın sonunda dizimde korkunç ağrılar başladı. Bütün gün ofiste ayakta çalışıyordum. Bir de evde üç dört saat mutfak tezgahında yemek yapınca dizler dayanamamış, kas ağrısıymış. Bıraktım yemek yapmayı, geçti ağrılarım.

Haftanın neredeyse her günü çalışıyorsun. Eşine ayıracak zamanın kalmıyordur...

Maalesef öyle bir şikayetim var. Evde öyle bir sistem oturttum ki, hiç ev işi yapmıyorum. Evi bir şirket gibi düşündüm. Her gün yapılacak işler belli, herkese sorumluluk verdim. Hatta arada evde şöyle sesler duyuyorum kendimden: Ayşe hanım, sizin sorumluluğunuzdaydı, niye iletmediniz arkadaşa; hani evin içinde iç yazışmalar dolaşıyormuş gibi. Ev kendi kendine gidiyor tıkır tıkır. Benim Murat’a ve ailesine, kendi anneme, babama ayırmam gereken zaman maalesef kara borsa bu ara. Ancak iki üç haftada görüşebiliyoruz.

Murat’la?

Tabii ki akşamları görüşüyoruz; ama benim çekimim geç saatlere kadar sürüyor. Saat 10 gibi ancak görüşebiliyoruz. Evde olduğum zamanlar, bilgisayar başında olduğum için aralarda bir kaçamak yapıp, hadi bir film seyredelim diye randevulaşıp salonda, 10 buçukta buluşuyoruz. Kaçamak kaçamak görüşüyoruz yani.

Bu tempoda, bir çocuğun sorumluluğunu almak istemediğini bütün röportajlarında söylemişsin. Büyümekten mi korkuyorsun?

Muhtemeldir. Büyümekten, anne haline gelmekten korkuyor olabilirim. Ben çok küçüktüm, ablam ve abim evlendiler. Hayatlarında hiçbir şey değişmedi. Tam tersi daha çok eğlenmeye başladılar. Çocuk yaptıklarında, hem kendilerinin hem de eşlerinin hayatı değişti. Kaldı ki bunlar sorunsuz evlilikler ve çocuklar. Ona rağmen, işte bugün çocuk şunu yaptı, bunu yaptı, altını değiştirdik, hayatımızı ona göre planlıyoruz, ay biz tatile gidemeyiz ki. Bunlar hiç hoşuma gitmedi.

Gülse acaba sorumluluktan neden kaçıyor?

Böylesi daha eğlenceli. Ben çalışmayı da seven bir insan değilim. Ancak öyle bir sonuç olacak ki ortada, herkes alkışlayacak, iltifat edecek, ancak o zaman hoşuma gidiyor çalışmak.

Gülse acaba kocasının küçük kızı olmak mı istiyor?

Biraz öyle herhalde. Ama herkes birlikte olduğu insandan alkış ve biraz şımartılma bekler.

Sen de onu şımartıyor musun?

Şımartıyorumdur muhakkak. Aksi takdirde ilişkinin ne cazibesi kalır ki? Birbirine yeryüzündeki en enteresan, en özel insan olduğunu hissettireceksin ki, o ilişki devam etsin.

Oyunculuğumu, yazarlığım kadar iyi bulmuyorum

Giymediğin bir sürü gece giysisi alıyormuşsun.

Evet, öyle bir akşam giysisi hatam var, doğru.

Bu kişiliğinle ilgili nasıl bir ipucu veriyor? Pırıltı ve payet seviyorum gibi basit bir ipucu veriyor. Gece hayatım öğrencilikte daha iyiydi. Haftada iki üç akşam giyinir çıkardık. Son zamanlarda, iki haftada bir yemeğe çıkabiliyoruz. Buna rağmen eski bir alışkanlık ya da sadece askıda hoşuma gittiği için gündüz kıyafeti kadar, gece kıyafeti alıyorum. Tabii bunların çoğu giyilmiyor, çoğu duruyor.

Kendini oyuncu olarak başarılı buluyor musun?

Kendimi yazar olarak başarılı buluyorum. Oyuncu olarak henüz o kadar başarılı değilim. Herkes ‘iyi yazıyorsun’ diyor bana. Tamam güzel, iyi yazıyorum. Ama yazmak o kadar heyecanlandırmıyor beni. Oyunculuk çok başka bir şey. 12 yaşımdan beri oyuncu olmak istiyorum. Sebebi de hakikaten belirsiz.
http://img354.imageshack.us/img354/2644/gulse1pi.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:35
Çocukken dikkat çekmek ve alkış almak için komşularına mini konserler veren küçük kız artık tüm Türkiye’nin büyük beğeniyle izlediği bir oyuncu. GAG programındaki sunumu ve yazdığı kendine özgü metinleri ile dikkatleri çeken Avrupa Yakası’nın Aslı’sı Gülse Birsel, okul sıralarında derin derin hayalini kurduğu oyunculuğun ve başarının hazzını yaşıyor.

Ben ekonominin hiçbir zaman çok ilgileneceğim bir şey olacağını düşünmedim. Dolduruşa geldim biraz o zaman, ekonomiye girmek başarılı bir şeydi. Ben de o başarıya ulaşmak istedim. Arkadaşlarımdan ayrılmamak ve ailemi mutlu etmek için Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’ne girdim. Birinci sene anladım ki olmayacak... Tamam okuyacağız ve mezun olacağız. Bir sigorta gibi olacak. Boğaziçi Ekonomi mezunu birinin işsiz kalması yüksek ihtimal sayılmazdı. Benim yapmak istediğim iş, finans sektöründe bir iş değildi. İkinci sene baktım programımız iyice boş, dersler 12 gibi bitiyor ‘ben bir iş bulayım’ dedim.

Herkes ünlüydü

Bir arkadaşımın arkadaşı tesadüfen Ercan Arıklı ile tanışmış. O da demiş ki ‘Boğaziçi’nde gazeteci olmak isteyen insanlar varsa, onların İngilizceleri de iyidir gelsinler görüşelim’... Ertesi gün gittim konuştuk, birkaç gün sonra Aktüel’de başladım. En çömezler Kürşat Başar, Ayşe Arman ve ben. Stajyerlik hiç bitmedi, taa ki ben Amerika’ya gidene kadar.

Tamam artık ekonomi okudum, annemlerin istediği oldu, benim sevdiğim, yapmak istediğim bir mesleğim de var elimde. Çünkü artık gazeteciydim ve iş bulurdum. Artık dedim kendi istediğim bir şeyi yapayım, iki sene istediğim şehirde yaşayayım, istediğim şeyi okuyayım, işin şımarıklığını yapayım. Annemler de peki dedi, Colombia Üniversitesi de beni kabul etti, ABD yollarına düştük.

Televizyon maceram kısa sürdü

Amerika’dan döndükten sonra ben televizyonda çalışmalıyım dedim. Ercan Arıklı referansıyla atv Haber’de muhabir olarak başladım. Daha sonra ‘Sabah haberlerinin dış haberler editörü kaçmış, senin İngilizcen var, sen dış haberler editörü ol’ dediler. O kadar ciddi bir şey değilmiş, tercüme üzerine bir şey. O arada yine Ercan Bey benim mızmızlandığımı duymuş, Esquire’ın editörlüğünü teklif etti, ben balıklama atladım. Bir yıl çalıştım orada, çok uzun zaman Harpers Bazaar’ı çıkarttım, o arada köşe yazısı yazmam istendi Sabah gazetesinde.

Sabah gazetesindeki köşe yazılarımı okuyan GAG ekibi bana teklif getirdi. Benim alakam yoktu, ben ne güzel köşemi de yazıp dergimi de çıkarıyordum. Yazılarımı okumuşlar, bunlar komik bu kadın da herhalde komik bir kadındır demişler. Benim de o hafta gazeteye yazacak konum yok. Hep gidip bir şeyleri deneyip yazıyorum. Ya dans deniyorum, ya bir restoran deneyip komik komik yazıyorum. İyi malzeme olur diye düşünerek atladım. Anlatırım artık şöyle rezil oldum böyle kepaze oldum diye düşünüyorum. İlk görüşmemizde, şimdi itiraf ediyorlar, ‘Olmaz, çok soğuk’ demişler. ‘Kamera, kayıt’ denilince Allah bana bir güç verdi konuşmaya başladım, uzun uzun anlattım. Ben anlatırken onlar gülmeye başladı, onlar güldükçe ben coştum. Bana düşünme fırsatı bile vermeden dekor hazırlandı, bana siyah bir smokin bulundu, ilk çekim yapıldı.

Hokkabaz bir çocuktum

Sakin bir çocuk değildim. Genellikle hokkabazlık yapayım da herkes beni seyretsin isterdim. Misafir geldiğinde de bu isteğim daha da artıyordu. Ben ailenin en küçük çocuğuyum, benden 15 yaş büyük bir ağabeyim ve 13 yaş büyük bir ablam var. Ben de taklit yaparak, şarkılar söyleyerek dikkat çekmeyi severdim. Florya’daki yazlığımızda akşamüstüne doğru mangallar yakılır, bütün evler bahçelere masalar kurup akşam yemeği yemeye başlardı. Benim konser saatimdi akşam yemekleri. Annemin allı pullu şalını sarar, teyp mikrofonunu alır, bizimkilere şarkılar söylerdim. Sonra iş çığrından çıktı, komşulara da gidip seyyar şarkıcılık yapmaya başladım.

Gözleme dayalı mizah

Bir sürü insan vardır aslında, Adile Naşit’ten Ayşen Gruda’ya... Çok iyi komedyenler var, Perran Kutman var, hiç boy ölçüşemeyeceğim yetenekler var. Demet Akbağ ve Yasemin Yalçın var. Bir taraftan da kadın mizahçılar var; Necef Uğurlu mesela. Ama kendi malzemesini aynı zamanda çıkıp anlatan olmadı. Benimki gözleme dayalı mizah diyorlar, ne demekse... Cem Yılmaz’ın da yaptığı bu, benim yaptığım da bu. Benim yazdığım bilindiği için de ‘Aaaa çok komik kadın’ oluyorum.

8 aydır ilk manikürüm

Bir şey itiraf edeyim, kendime hiç zaman ayıramıyorum. Sekiz aydır ilk defa bugün gidip manikür pedikür yaptırdım. Kendim yapıyordum mecburen. Dizi başladığından beri ben kayıbım. Bir de ilk 10 bölümde GAG vardı. Bu sene çok yoruldum, o yüzden gelecek sene GAG yok, sadece diziyi yapacağım. Salonda oturamadım ben son beş aydır. Hep çalışma odasındaydım. Çok büyük zorluklar yaşamadım ama, her şeyi hak edeyim diye de çok çalıştım. Hayatımda bir tek çabuk ve kolay olmuş gibi görünen şey, hiç oyunculuk yapmadan bir dizide başrol oynamaktı. Senarist olduğum için kim karışır, ben yazdım.

O gazeteci ben artizim

Eşim Murat Birsel’den daha çok tanınmaya başlandığım söyleniyor. Murat rahat ve kendisiyle derdi olmayan bir insan. Murat haberci ve işinde çok başarılı. Ben artiz oldum ve komedi oynuyorum. Daha popüler olmam çok normal.

Çocuk mu daha ben büyümedim

Kısa ve orta vade için, çocuk doğurmak gibi bir planım yok. Aslında uzun vadede de yok. Büyük konuşmak istemiyorum, bir gün istersem mahçup olmak istemem. Şu ara işler dolayısıyla yapamam ve yapmak da istemiyorum. Hazır olmadan, yapmış olalım diye yapanlar da mutlu değiller, ‘Hazır hissetmeden yapma’ diyorlar. İnşallah 45 yaşında ‘Bi dakka, çocuk istiyorum’ demem. Genelde çok çocuk isteyen bir insan olmadım, belki hálá kendimi ailenin çocuğu hissettiğim içindir.

Kendimi bu burna rağmen beğeniyorum

Kendimle derdim yok. Şurayı saklayayım da kimse görmesin diye bir durumum olmadı. Hem de bu burna rağmen. İlerleyen yıllarda estetik neden olmasın, belki 10 ya da 15 yıl sonra yaptırabilirim. Bu halime daha yakın olmak için. Burnumu yaptırayım da kalkık olsun, dudaklarım daha kalın olsun gibi şeylerim yok. Bizim meslek öyle bir meslek ama ben böyle de idare ediyorum. İdare ettiği sürece gider diye düşünüyorum.
http://img425.imageshack.us/img425/9671/artizgulse8ro.gif (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:39
Art arda gelen projeler, hepsinin kendi alanında kazandığı başarılar, ‘Bu kadın gerçekten komik’ dedirten bir imaj. G.A.G’daki muhteşem performansıyla beklenmedik bir çıkış yapan, ardından bir televizyon dizisi ile milyonların gönlünde taht kuran Gülse Birsel, Boyner Yayınları’ndan çıkan Mecmua Dergisi’nin Aralık sayısında, birbirinden ilginç konulara değindi. Hayalindeki oyunculuk mesleğine nasıl ulaştığını anlattı.

Zekasıyla şaşırtıp, yüzümüzü güldüren Gülse Birsel, şimdi de yeni bir sinema filmine hazırlanıyor. Yeni kariyeri, kendininde alışmaya çalıştığı yeni ‘kimliği’, yeni hayatı, yeni tecrübelerini sorduk Birsel’e.

Son zamanlarda hayatı yeni bir boyut kazanan, farklı alanlarda ismini duyduğumuz bir kişisiniz. Yeni hayatınızda nasıl değişlikler yaşıyorsunuz? Bu durumdan memnun musunuz?

Hayatımda hiç çalışmadığım kadar çok çalışmaya başladım. Birçok eski arkadaşımı şaşırtacak kadar. Ünlü olmanın ise çok şey değiştirdiğini söyleyemem. İnsanların durdurup güzel şeyler söylemesi hoşuma gidiyor sadece. Yalnız kalabalık alışveriş merkezlerinde, gençlerin bol olduğu bölgelerde işim zorlaştı biraz.

Gazetecilik, moda editörlüğü, yazarlık derken televizyona geçiş yaptınız? Televizyon aklınızda olan ‘yeni’ bir hedef miydi?

Büyük, uzak hedefler koyup onlara ulaşmak için adım adım yürüyen bir insan değilim galiba. Bir takım tesadüfler, o an canım ne istiyorsa onu yapmak, karşılaşmalar yönlendirmiştir benim hayati kararımı. Kendimi yapmaya hazır hissettiğimi hiçbir şeyi yapmam. Ama uzun vadeli hedefler de koymam. Şimdiye kadar hayatta ciddi ciddi hayalini kurduğum tek şey oyunculuk olmuştur. Ondan da yıllar önce ümidimi kesmiştim; G.A.G teklifi gelene kadar.

Televizyon programcılığından geçişiniz nasıl oldu? Ki oyunculuk derken de televizyon dizisinden reklama, şimdi de uzun metrajlı bir film doğru hızlı geçişleriniz oldu? Kimsenin bilmediği özel, yeni bir iksir mi buldunuz? Nedir bu durdurulamaz ilerlemenizin sırrı?

Oyunculuğa daha geçmedim. Oyunculuğu öğrenmeye çalışıyorum. Gelişme de görüyorum kendimde, seviniyorum. Ne kadar işe yarayacak bilmiyorum ama oyunculuğun kuramıyla ilgili kitaplar okuyorum, iyi oyuncuları seyrediyorum. Zaten, mesela Hümeyra, Gazanfer Özcan, Haluk Bilginer gibi müthiş oyuncularla çalışma şansım oldu. Çok talihliyim o açıdan. Çok şey öğreniyor insan iyi oyuncuyla karşılıklı oynarken. Televizyon dizisindeki rol oturdu iyi gidiyor diye düşünüyorum. Reklamdaki, kendimi zaten daha rahat hissettiğim, kolay yaptığım ‘tipleme’lerden. Filme gelince sonucu hep birlikte göreceğiz, ben de seyretmedim daha.

G.A.G’ın ardından Avrupa Yakası’ndaki ifade tarzınız ve değindiğiniz noktalar ile insanları güldüren kadın oldunuz. Komik bir insan olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Önemli olan benim düşünmem değil, seyircinin düşünmesi! Onlarda çok memnun görünüyorlar! Yakın arkadaşlarım da memnundur aslında benden bu hususta.

Avrupa Yakası çekimleri, merakla beklenen sinema filmi Hırsız Var’ın çekimleri. Oldukça yüksek bir tempoda çalışıyorsunuz. Kendinizi yeni yüzyılın çalışkan ve disiplinli kadın imajının bir örneği olarak görüyor musunuz?

Disiplinli mi? Ben mi? Ben herşeyi son dakikaya bırakan, yapı olarak gayet tembel bir insanım. Şu anda yaptığım işleri çok sevmem ve yaparken hakikatten çok sevmem ve yaparken hakikatten çok eğlenmem, düzenli çalışmamın tek sebebi. Yarın sıkılmaya başlasam, hemen bırakırım!

Yeni kariyerinizle yeniden şekillenen bir hayatınız var. Artık sokakta yürüyen anonim biri değilsiniz. Kendinizi daha bakımlı olmak, daha dikkatli olmak zorunda hissediyormusunuz?

Malesef yavaş yavaş öyle şeyler başladı. İnsanlar bakıyor çünkü. Birbirlerine gösteriyorlar, ismini söylüyorlar, elimi sıkıp iki satır sohbet ediyorlar, falan filan. Neyse ki, hiçbir zaman çok bakımsız biri değildim. Ama artık bir restauranda bir yakın arkadaşımla dedikodu yaparken bile sesimi alçaltmak zorunda olduğumu hissetmeye başladım. E ayıp çünkü!

Çocukluğunuzda hayalini kurduğunuz meslek neydi? Kendinizi çocukluk hayallerinize ne kadar yakın hissediyorsunuz?

Oyunculuktu. Şu anda oldukça yakın hissediyorum!

Gelelim Avrupa Yakası’na. Dizinin bu kadar tutacağını tahmin ediyor muydunuz, yoksa bu sizin için bir risk miydi?

Ben senaryoya yüzde yüz güveniyordum. Sinan Çetin, dizinin yönetmeni Hakan Algül, uygulayıcı yapımcımız Atilla Arslan, hepsi aynı fikirdeydiler. Onlar da çok destek çıktı. Kast aşamasında senaryoyu verdiğimiz bütün oyuncular güzel şeyler söyledi. O yüzden çok risk alıyormuşum gibi gelmedi bana. Kast yaparken de çok ince eleyip sık dokuduk. Çok sağlam başladık yani.

Medyada görünmek istemiyorum

Medyadan mümkün olduğu kadar kaçıyorum. On röportajdan birini kabul ediyorum. Röportajlarda çok detaylı konuşmam, özel hayattan poletikadan, hayat felsefemden, şundan, bundan daha doğrusu yaptığım iş dışında neredeyse hiçbir şeyden bahsetmem. Kapalıyımdır.

Fotoğrafım bile azdır benim etrafta. Niye sadece o gün o gazeteyi almış olan veya tesadüfen o kanalı açan insana kendimin ve yaşamımın bütün detaylarını anlatayım ki? Ben medyada görünmenin, bizim işlerimiz için çok az bir avantaj, çok fazla dezavantaj getirdiği görüşündeyim.

Şarkıcı olsam, yarattığım ve satmaya çalıştığım şeyin tanıtımı için her yere çıkayım, tamam. Ama zaten haftada bir, en çok seyredilen televizyon kanalında, günün en çok seyredilen programında yazar ve oyuncuysam, bunun dışında göründüğün her yer o yayın organına fayda sağlar, sana değil! İşin iyi olması yeterli zaten, ekstra desteğe ihtiyaç yok bence.
http://img379.imageshack.us/img379/4262/komikkadin9rz.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:41
Ayşe ARMAN

Biz aynı dönemin insanlarıyız. Pardon, gazetecileri. Bir dönem Aktüel’de birlikte çalıştık. Ortak özelliklerimizden biri de, Ercan Arıklı’nın kızlarından olmak. O dönemde, kendisi dahil hiç kimsenin aklından Gülse Birsel’in gün gelip bu kadar başarılı, bu kadar ünlü biri olacağı geçmezdi.

Her zaman özellikleri olan biriydi; iyi bir aile, iyi bir eğitim, iyi bir ifade, ince bir zeka ve espri, bir de güzellik üstüne. Dergi ver dergi çıkarsın, haber de yapsın, yazı de yazı yazsın. Elinden her iş geliyordu ama bu kadar büyük hedefler koyup, bu kadar büyük riskler alacağını tahmin etmek zordu. Ama başardı. Gözünü kararttı yaptı. Yaptıkları, yapacaklarının yanında hiç kalır. Siz şimdi onun uzun metraj filmini bekleyin...

Hayatınızda ne ek*ti de, bir televizyon dizisi yazmaya başladınız?

- ‘Derdin neydi?’ sorusu, değil mi! Dizinin yapım aşamasında, ben de bunu kendime çok sordum. Dekorda terslik oluyor, ‘Zaten, karşınıza bilmem ne dizisi koyacaklarmış. Siz bittiniz!’ diyorlar, ben kendi kendime ‘Derdin neydi?’ diyorum. İlk çekim günü sonu, gece yarısı olmuş, yorgunluktan ayakta duramıyoruz ve gerginlikten birilerini bıçaklayacak haldeyiz, o soru yine kulaklarımda çınlıyor: ‘Derdin neydi?’ Ama ilk bölümü çektik, montaj yapıldı, seyrettik, ‘Tamam’ dedim, ‘Olmuş. Daha da oturur, nefis olur.’ Şimdi bu diziyi yazmanın, kariyerimle ilgili verdiğim en doğru karar olduğunu düşünüyorum. Ama hálá derdimin ne olduğunu bilmiyorum!

Allah’tan tuttu. Ya tutmasaydı... Bir B planınız var mıydı?

- Yok canım. ‘N’apalım, tutmadı’ deyip g.a.g’a devam edecektim. Yani dünyaya küsüp, Assos’a filan yerleşmezdim. Ben öyle bir kadına benziyor muyum? Ama ne yalan söyleyeyim, tutacağına kesin gözüyle bakıyordum. Hemen senaryoyu yazıp, ertesi gün yayına girmiyorsun ki. O senaryoyu 55 kişi okuyor. Alçakgönüllü olamayacağım bu konuda: Herkes okudu ve ‘İyi senaryo’ dedi. Pek risk yoktu. İş, dekora, prodüksüyona, en önemlisi de rollere uygun oyuncu bulmaya kalmıştı. Mesela Selin karakteri için 20 kişiye niyetlendik, sonunda çekimden 2 gün önce Evrim’i bulduk. Efendim, bir rolü 100 kişi ister, 1 kişi alır!

ALÇAKGÖNÜLLÜ OLMAYACAĞIM

Hangi trük üzerine oynadınız ve kazandınız? Yani bu dizinin bu kadar popüler olmasının, sizce sebebi ne?

- Biz galiba bu dizide her şeyin başlı başına bir trük olması üzerine oynadık. Senaryo, tipler, oyunculuk, yönetmenlik, montaj... Yani ‘Şuraları kuvvetlendirelim de, diğer tarafları kusurlu kalsın’ diye Türk usulü düşünmedik. O açıdan da risk alınmayan bir işti. Oyuncularda da boş yok mesela. Herkesin ayrı bir hayran kitlesi var. Bütün roller, neredeyse başrol konumunda. Sadece bölümüne göre, daha az veya daha fazla rolleri oluyor. Yazarken de çok üstünde duruyorum: ‘Bu hafta da attırayım öylesine bir şeyler, nasıl olsa geçen hafta çok iyi bölümdü’ demiyorum. Ya da ‘Bu sahnede Ata komiklik yapsın kurtarsın, diyalogları geçiştireyim’ ucuzluğuna kaçmıyorum. Ayrıca bilmem söylememe gerek var mı: Çok titiz yönetilen ve montajlanan bir dizi. Plato, ‘Tek kamera çekelim’ diyebilirdi ama hayır birinci sınıf olsun istediler, paraya kıydılar, durum komedisi formatına uygun olarak 3 kamerayla çektiler. Güya sadece AB grubunun ilgisini çekecek gibi görünen, fazla zengin, fazla şehirli, fazla modern, dertsiz, tasasız , acısız bir dizi bu. Ne var ki, insanların anlamadığı bir şekilde şakır şakır reyting yapıyor. Yapıyor, çünkü iyi iş!

Çoktan seçmeli bir ÖSS sorusu: a) Oyuncu musunuz, b) Yazar mısınız c) dergici misiniz? Siz tam olarak nesiniz?

- Yazarlıkla dergicilik akraba zaten. Elin kalem tutmuyorsa, dergi editörü olamazsın ki. Ben son yıllarda, daha önce yazmadığım türde metinler yazıyorum sadece. Oyunculuğa gelince, öğrenmeye çalışıyorum. Daha var...

HIRSIZ VAR’DA OYNUYORUM

Yapmak istedikleriniz teker teker çıkıyor. İçinizde kalmış başka neler var?

- Şu oyunculuğu bir gün çok iyi yaparsam tamamdır aslında!

Bir uzun metraj film önerisi gelse, üzerine atlar mısınız?

- E tabii. Üzerine atlanmayacak şey mi bu? Bazen ‘Gerçekten ister misiniz bir sinema filminde oynamak?’ diyorlar, tuhaf tuhaf bakıyorum: ‘Siz istemez misiniz?’ diyorum. Sokaktan 5 kişi çevir, 4’ü filmde oynamak ister. Kendini kocaman perdede seyredeceksin. Müthiş bir şey. Şanslıyım ki, çok beklememe gerek kalmadı. ‘Hırsız Var’da oynuyorum. Haluk Özenç’in yazdığı, Oğuzhan Tercan’ın yönettiği bir Med Yapım projesi. Haluk Bilginer, Birol Ünel, Mehmet Ali Erbil, Gamze Özçelik ve Dost Elver oynuyor. Bir de tabii ben! Hikaye çok hareketli. Finans, medya, yeraltı ve magazin dünyasından karakterlerin yolu bir gece birbirleriyle çakışıyor. Benimki de enteresan bir rol. Çok ipucu vermek istemem şimdiden...

Bu kadar iyi oyuncularla birlikte bir filmde rol almak... Üç buçuk atmaz mı insan?

- Atmaz olur muyum? Tabii ki korkuyorum. Çok ciddi bir rol. Ve inişleri çıkışları çok fazla. Üstelik sinema, çok doğal bir oyunculuk gerektiriyor. Sitcom gibi büyük büyük oynayamazsın yani. Bense karikatürü daha rahat yapıyorum. Ama elimden geleni yapacağım, bir şekilde kıvıracağım. Yönetmene güveniyorum. Bir de müthiş oyuncularla oynayacağım. Onun da faydası olur. İyi oyuncuyla karşılıklı oynamak daha kolay...

Bütün bu işlerin üstesinden gelirken en fazla zorlandığınız yer neresi?

- Yazıyla ilgili problemim yok. Zaten 19 yaşından beri yazı yazarak para kazanıyorum. Ama oyunculuk derya ve ben çok yeniyim. Zorlandığım birçok yer oluyor...

ALLAH MÜSTAHAKINIZI VERSİN

Sizi de, ‘İşlerini güzel kadın kontenjanından hallediyor’ diye suçlayanlar var mı? Ve onlara cevap vermek üzere geliştirdiğiniz bir formülünüz...

- Yok çünkü şimdiye kadar öyle bir şey duymadım. Ama olursa, cevap olarak şu anda şöyle bir şey geliştiriyorum: ‘Allah müstahakınızı versin!’

Bütün bu koşuşturmanın arasında kaçırdığınızı düşündüğünüz bir hoşluk var mı?

- Daha uzun yaz tatilleri yapmak isterdim. Her gün denize girmekten sıkılana kadar! Çocukluğumuzda öyleydi ya. Florya’da yazlık evimiz vardı. Haziran başı gidilir, eylüle kadar kalınırdı. Her gün mayoyla dolaşmaktan sıkılırdı herkes. ‘Ay kış gelsin artık!’ falan denirdi. Gelecek yaz için öyle bir şey hayal ediyorum. Ama biliyorum ki, başka işler çıkacak ve olmayacak...

Acayip yakışıklı bir göz doktoru abiniz varmış! Onunla röportaj yapmamı istiyorlar. Yapayım mı?

- Hakikaten yakışıklıdır. Ama esas ilgi çekici olan doktorluğudur! Abim diye söylemiyorum, alanında önemli bir isimdir...

Çok şey kazandığınız kesin, peki kaybettiğinizi düşündüğünüz şeyler var mı?

- Yok. Ne kaybedeceğim ki? Boş zaman, eğlence, uyku, gezme tozma bunun gibi şeyleri kaybetmiş olabilirim. Haftada 7 gün çalışıyorum çünkü. Ama avukat da olsan aynı, oyuncu da olsan da, yazar olsan da. Çalışacaksın, işini iyi yapacaksın, her sektörde gereken asgari nezaketi ve saygıyı çevrene göstereceksin, o kadar. Yoksa ne kişiliğinden, ne ilişkilerinden, ne hayat tarzından hiçbir şey kaybetmene gerek yok. Ben kaybetmiyorum yani. Bu da diğerleri gibi bir iş. Sadece bence daha zevkli...

‘OHA FALAN OLDUM YANİ’NİN PATENTİ BANA AİT DEĞİLDİR!

‘Oha falan oldum yani!’ benim yaratımım değildir! Patenti, Etiler- Bebek- Bağdat Caddesi ve benzeri semtlere takılan tiki arkadaşlara aittir. Hiçbir hak iddia edemem. Biz bu kalıpları sokaktan alıp diziye koyuyoruz. Selin karakterini Evrim Akın’la konuşurken, ‘Bu tür kızlar, bu lafı kullanıyorlar, şurada söyleyeyim mi?’ dedi, ben de bu fikre bayıldım. Sonra Selin’e bu tür kalıpların benzerlerini eklemeye başladık: ‘Oldu gözlerim doldu’ gibi mesela.

KİTAPLARIM EN ÇOK SATANLAR LİSTESİNDE, ÇÜNKÜ...

Mizahı iyi yazıyorum. İnsanlar kitaplarımı alıp çıtır çıtır 3-4 günde okuyup bitiriyorlar. Okurken de iyi vakit geçiriyorlar. Söylediklerine göre ‘Tam onların aklına gelenleri yazıyormuşum’, çok gülüyorlarmış falan filan. Gag’ın ve dizinin popülaritesi de etkiliyor kitapların satışını ama 1. kitabı beğenmeseler 2.’yi almazlardı.

İnsan hayatında stres kaynağı olan şeyleri en yoğundan en hafife doğru listelemişler. Taşınma 3. ya da 4. sırada. Allah korusun, eşin ölümü, işini kaybetme gibi ciddi yıkımlardan hemen sonra geliyor. Ben de birebir yaşıyorum bunu şu anda. Yani taşınmanın sadece bitişi güzel. İyi olan tek şey şu: Yeni ev Nişantaşı’nda. Aydınlık ve neşeli bir semt. Dizide Fatoş karakterine söylettiğim gibi: ‘Burası Nişantaşı Ayol! Şöyle bir etrafınıza bakın. Hiç acı var mı? Burada çiğ köftenin bile acısızı yapılıyor.’
http://img379.imageshack.us/img379/2190/0142824005kb.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:43
Ayşe ARMAN

Meslek arkadaşımızdı. Aynı dönemlerde Aktüel'de birlikte çalıştık. Sonra dağıldık. O sıkı bir mutfak elemanıydı. Bir tür aşçıbaşı. Pek çok dergi çıkardı.

Ama siz onu o dönemden tanımazsınız bile. Bu mesleğin de böyle bir nankörlüğü vardır işte. Kendi imzana çalışmadığın sürece ancak mesleğin profesyonelleri tarafından tanınırsın. Ve günün birinde önce köşe yazmaya başladı, derken bir televizyon programı yaptı. Kimsenin ondan beklemediği bir performansla herkesi şaşırttı. Yöneticileri onu sosyetik zannediyorlardı, ondan sosyete haberleri getirsin istiyorlardı ama o komik kadın çıktı! g.a.g. programıyla ortalığı dağıttı. Sadece güzel yeşil gözlerinin hatırına değil, esprileriyle hem gazetede hem televizyonda bir anda öne çıktı. Son olarak da bir kitap (Gayet Ciddiyim!) yaptı. Gülse Şener, soyadının Birsel olmasına katkıda bulunduğum ve çok sevdiğim bir arkadaşımdır. Seven insan belli eder. Röportaj yapar....

Bir gecede mi köşe yazarı oldunuz?

- Yok hayır, bir akşam üzeriydi! Tayfun Devecioğlu çağırdı ve şöyle dedi: ‘‘Sosyetik partilere, davetlere filan gidiyormuşsun. Haftasonu eki çıkarıyoruz. Bize yazar mısın!’’ Zannediyorlar ki, o kokteyl senin bu parti benim, her gece kabarık eteklerimi savura savura geziyorum! Ama 10 yıl gazetecilik yapmışım, ‘‘Köşe yazarı ol’’ diyen çıkmamış. Reddetmek olmaz. ‘‘Elimden geleni yaparım’’ dedim. Senin durumundan farklı değil yani: 10 yıl ve 1 gecede köşe yazarı oldum!

İyi de benim kocam meşhur bir gazeteci değil! Torpilli yazar olmak nasıl bir şey? Murat Birsel'le evli olmasaydınız, bu konumda olabilir miydiniz?

- Murat olmasaydı ben bir hiçtim! Şu an overlokçuluk ya da sonütücülük yapıyor olurdum! Zaten yazıları da, g.a.g. metinlerini de o yazıyor, ben imza atıyorum! Şaka yapmıyorum, böyle düşünen sivri zekalılar var. Ne yalan söyleyeyim, torpilli yazar olmak isterim. Kitap çıkalı 3 hafta oldu, Sabah'ta tek satır tanıtım çıkmadı. Üstelik ilk bir yıl yazılara para da vermediler. Bir yerde, ben onlara torpil yapıyorum!

Peki güzel olmasaydınız size bu şansları (televizyon, gazete, dizi) tanırlar mıydı?

- Gazetede bir etkisi olmadı. Onlar ‘‘O bir sosyetik!’’ yanılgısıyla köşe verdiler! Ama televizyonda eli yüzü düzgün olmak mühim, bak o doğru. Akıllara durgunluk verecek derecede güzel ama **sansürlü kelime** olsaydım, şu anda g.a.g. diye bir program yoktu. Bilmem anlatabildim mi? Bu arada çok gururluyum, dost düşman öğrensin: Bu hafta 4. ödülümüzü aldık ve 50. programı çekiyoruz!

Bu arada neden çocuk yapmıyorsunuz siz? Yoksa çocuğunuz mu olmuyor!

- Memnun olduğum husus şudur ki, anneler hatta kayınvalideler bile artık bu soruyu sormuyor! Yoksa sana soruyorlar mı? Annelik içgüdülerim çok kuvvetli değil benim. g.a.g.'ı seyredenler esprilerden bilir, sonsuz bir çocuk sevgim yok. Yeğenlerime bile maalesef biraz ilgisizim. Bir erkek yeğenim var, ablamı görünce üzerine atlıyor, saatlerce boğuşuyorlar, sonra kafasını kaldırıp beni işaret edip, ‘‘Bunun adı neydi?’’ diye soruyor!

Kocanızla yaşadığınız birbiriyle ters orantılı gelişmeler, sizi etkiliyor mu? Bu yüzden evde gereksiz yere kavga çıkıyor mu? ‘‘A star is born’’ filmindeki gibi, biri, hafiffff uykuya yatmışken; diğeri gündemin tepesine geldi de...

- Evde gerekli yere bile kavga çıkmıyor ki, böyle uyduruk şeylerden çıksın! Yaptığım her şeyde beni arkamdan iten, cesaretlendiren Murat aslında. Kendisiyle ve dünyayla bu kadar barışık bir adam azdır. Hem galiba köşe daha önemli Murat için. Karşısında kamera olmasa da yaşıyor. Ama yazı tutkusu, haber tutkusu, işte o başka. O zaten sürpriz sever, hiç ummadığımız bir zaman ve mekanda yine karşımıza çıkacaktır...

Hayatınız boyunca oyuncu olmak istemişsiniz meğer! O zaman neden küçük yaşlardan itibaren Ercan Arıklı'nın etrafında dolaştınız da Atıf Yılmaz'ın peşinden gitmediniz?

- Kader işte! Gazeteciliği, hayatımın mesleği olarak değil, okuldan arta kalan vakitlerde yapılacak kısa süreli bir iş gibi görüyordum. İnsan içine girmeye görsün...

Dizinin 2. haftada kaldırılmasına üzüldünüz mü?

- ‘‘Buruk bir sevinçle’’ karşıladım denebilir! Seyrederken mutsuz oluyordum çünkü. Ortada senaryo yoktu, espriler iyi değildi. Yazı yazan ama işe karışamayan biri için büyük ıstırap. Şimdiye kadar bir sürü parlak iş yapmış insanlar ve şirketler bir araya gelip ortalama bir şey çıkarttılar denmesin diye kalktı dizi yayından. Yoksa o ayarda bir sürü dizi var. 2 bölümde bitirerek bir rekora imza attık! Ama vallahi benim oyunculuğumu beğenmişler!

Medyaya bulaşmanıza sebep olan üç isim? Kimler yaptı size bu kötülüğü, açıklayın!

- 1) Elvin Aydın. Çünkü Ercan Arıklı'nın Boğaziçi'li stajyerler aradığını söyledi ve telefonunu verdi. 2) Ercan Arıklı. Çünkü beni işe aldı. Ama o hepimizin ustası. İyi ki aldı. 3) Gülay Göktürk. Çünkü ilk yazımdan sonra beni cesaretlendirdi.

Gerçekten komik bir kadın mısınız? Yani doğru olmayabilir mi?

- Valla, g.a.g.'da anlattıklarıma millet gülüyor, e onları da ben yazıyorum. Demek ki komiğim! Ama girdiği yerde seri espriler yapan, hikayeler anlatan, herkesle birinci dakikada kaynaşan komiklerden değilim. Ancak kendimi rahat hissedersem çenem açılır. Yıl 1998. Cannes'da çok içki içip eğlendiğimiz bir akşam bana ‘‘Cem Yılmaz'dan bile komiksin!’’ diyen babam değildi herhalde! O gece alkol beni gevşetti, komiklik mi yaptım, yoksa sen iyice sarhoştun ve her şeye gülüyor muydun, onu bilemem tabii!

Neden siz geldiğiniz çevreden farklı olarak yazma, çizme, okuma gibi yorucu faaliyetlere bulaştınız? Zorunuz neydi?

- Geldiğim çevre derken ‘‘Zengin, kırmızı arabalı, saçları hep şampuan kokan, babasına 'babişko' diye hitap eden kızlar’’dan mı söz ediliyor? Çoğu arkadaşım sıkı ‘‘okurdur’’ aslında. Yazı yazanlar da var! Amma önyargılısınız be!

En beğendiğiniz köşe yazarı ben miyim?

- Hayır, ama en beğendiğim röportajları sen yapıyorsun.

Ben sizi Murat Birsel'le tanıştırmasaydım evde mi kalacaktınız?

- Evet, evlenme merakım yoktu, evde kalmaya meyilliydim yani. Allah senden razı olsun!

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizde farklı bir şey var da, o nedir?

- Şimdiye kadar çıkıp kendi yazdığı mizah malzemesini anlatan kadın olmadı, belki fark odur. Bu tuhaf bir şey aslında. Çünkü kadınlar bence erkeklerden daha komik. Daha ince şeylere takılıyorlar, klişeleri daha çabuk fark ediyorlar. Ama galiba etrafta erkek varsa, komik kadınların çoğu, hemen kadınsal ortamlardaki hokkabaz hallerinden sıyrılıp ‘‘şık, zarif, seksi kadın’’ı oynamaya başlıyorlar. O zaman da ‘‘erkekler espri yapar, kadınlar güler’’ oluyor.

Sizin gündeminizde bugünlerde neler var?

- Kitap güzel satıyor, eteklerim zil çalıyor! Sonra g.a.g.'ın 50. programına bir sürü soytarılık hazırlıyoruz, onlarla uğraşıyorum. Üniversitelere söyleşi sözümüz vardı, kitabın imza günleri de çakışınca, bayağı bir iç turizm görünüyor bana. Mesela bu röportajın çıkacağı gün Ankara'da Migros D&R'da olacağım. Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Konya, azıcık gezeceğim yani. Bir de sitcom yazmaya başladım. Oyunculuğu sevdim ya, bari kendim yazayım diyorum.

‘‘Bu Gülse olamaz!’’ diyebileceğimiz bir özelliğiniz...

- İçin için karamsarım ben. Pek kimse bilmez. Bugün itibariyle herkes bilecek tabii! Sonra ‘‘İnsanlar beni sevmiyor’’ diye düşünürüm. Paranoyağımdır da: ‘‘Herkes birbiriyle arkadaş. Ekip oldular. Beni dışarıda bıraktılar.’’ Var yani bu tür manyaklıklarım ama iyi maskelerim...

İDEAL KARIŞIM: HUZUR VE HEYECAN

İdeal aşk tarifiniz?

- Hem huzurlu, hem heyecanlı... Nasıl olacaksa!

İdeal evlilik tarifiniz?

- Hem huzurlu, hem heyecanlı... Nasıl kalacaksa!

İdeal iş tarifiniz?

- Az yorulduğum, çok heyecanlandığım, çok güldüğüm, sonucunu hemen aldığım, sonucunu herkesin gördüğü, iyi para kazandığım, tehlikesiz bir iş. Şu anda yaptığım şeylere çok yakın. Hem huzurlu, hem heyecanlı... Yakın zamanda nasıl olduysa!
http://img337.imageshack.us/img337/5820/079836001kv9ew.jpg (http://imageshack.us)

BlackRose_18
02-06-06, 16:46
http://img329.imageshack.us/img329/8466/0216938003zn.jpg (http://imageshack.us)

Gazeteci-yazar Gülse Birsel, İstanbul’un yaşamak istediği semtlerini, İstanbul Life dergisinin ekim sayısında anlattı. İşte Ayça Şen’in kıvrak kaleminden Gülse Birsel’in İstanbul’u.

Gülse Birsel, bir yıldır, Murat Birsel’le taşındıkları Nişantaşı’ndaki evlerinden, neredeyse ev hanımı kıvamında, dışarı adım atmadan Avrupa Yakası dizisinin senaryolarını yazıyor. Haftada yedi gün, onun deyimiyle ‘insana yakışmayacak şekilde’ çalışıyor, beş dakika bile boş vakit bulamıyor.

Dizi eylül sonu başladı. A-B Grubu’nda, başladığı günden bu yana hep birinci! Birsel, haftada iki gün de köşe yazısı yazıyor. Epsilon Yayınları’ndan yeni çıkardığı ‘Yolculuk Nereye Hemşerim’ kitabı da 100 bin sattı. Dizi bütün hayatını kaplasa da, o uzun metraj yazmak, rol almak, tiyatroda oynamak, kendi dizi grubuna kabare yazmak, ortaokul seviyesindeki oyunculuğuna yüksek öğrenim yaptırmak istiyor.

ÇOCUK İSTEMİYOR

Beyoğlu Anadolu Lisesi’ni bitirdiği için İstanbul’da en çok orayı severmiş. Bayılırmış Beyoğlu’na. Binaları, havası; İstanbul’un bir çok yerinde oturma gibi bir planı olduğundan, burada da tam İstiklal Caddesi’nin göbeğinde, Balık Pazarı’nın orada, eski yapılardan birinde oturmak istiyormuş.

Bir de Sultanahmet. Orayı da çok seviyor. ‘Daha eski ve daha yavaş bir semt’ diyor. Fakat böyle dizi filan gibi çok yoğun çalışma halinde değil de, bir roman yazarken mesela, yavaş yavaş yürüyeceği sokaklarda, yavaş hareket edeceği bir çalışma temposundayken, orada oturmak istermiş.

Mesela Etiler’de geçmiş çocukluğu: ‘Fakat oranın ruhu yok; sevmiyorum mesela orayı’ diyor Etiler’le ilgili. Çocuk yapmayı şu tempoda düşünmüyor. ‘Bütün anneler artık çocuk yapılmaması gerektiğini itiraf etmeye başladılar’ diyor.

Gülse 34 yaşında! Yani bu genç yaşına rağmen bir sürü iş yaptı ve ülkenin en yetenekli çocuklarından biri... Hem de kadın! Yürü be Gülse!

BlackRose_18
02-06-06, 16:48
http://img326.imageshack.us/img326/5893/180pxgbirsel8cm.jpg (http://imageshack.us)
Tuhaf bir doğum günü!

Hayatımın en tuhaf doğum gününü geçirmekteyim. Bu gazeteyi elinizde tuttuğunuz gün, benim doğum günümden iki gün sonrasına denk gelecek. Ve büyük bir ihtimalle, ben hâlâ bir kutlama yapmamış olacağım. Yanlış anlamayın. Doğum günü, evlilik yıldönümü gibi günlere sinirlenen, inat edip kutlamayan tiplerden değilimdir. Hatta şimdiye kadar 10 kişinin altında doğum günü kutlaması yaptığımı da hatırlamam. Bu sayı, dönem dönem 60-70'e kadar çıkmıştır.



***

Fakat içinde bulunduğum ahval ve şeraiti anlatmak istiyorum. Geçtiğimiz gün, Avrupa Yakası'nın çekimleri sırasında, oyuncu arkadaşlarım sokaktaki ilgiden bahsediyorlardı. Hepsi, daha üçüncü bölüm yayınlanmasına rağmen sokakta tanındıklarını, seyircinin büyük ilgi gösterdiğini, hatta bazı repliklerin tekrar edildiğini anlattılar. (Bu arada, şu anda rating'ler geldi, yine AB grubunda birinciyiz, sağolunuz!) Kendi kendime şöyle düşündüm:
"Bana niye sokakta kimse diziyle ilgili bir şey söylemiyor?" Ve acı gerçeği kavradım: Ben dizinin birinci bölümünden beri evden çıkmıyorum! Yani evden sete, setten eve! Restoran, kafe, ev gezmesi, sinema, sokak, alışveriş merkezi, çay bahçesi, muhallebici yok! Tam bir aydır böyle. Geçtiğimiz günlerde, aniden çok sevdiğim bir restoranın, çok sevdiğim bir yemeğini ölesiye istedim! Kalk git ye, değil mi? Restoran Beyoğlu'nda sonuçta. O iki saati kaybetmeyi göze alamadım ve o yemeği tabaklarla falan eve getirttim. Sağolsun restoran yetkilileri tanıdıktı, ve bunu hoş bir lüks olarak algılayıp, anlayış gösterdiler. Halbuki, ne lüksü?!


***

Efendim bugün benim doğum günüm. Ve inanın geçen yılların aksine, bu sabah birileri arayıp kutlamasaydı, onu da unutacaktım. Ne eskiden yaptığım gibi bir parti organizasyonu, pasta modelleri, doğum günü kıyafeti, ne bir heyecan. Unuttum gitti. Kendime bir günlük tatil vermeye karar verdim. Sokaklarda dolaşmak, alışveriş yapmak, bir-iki arkadaş görmek için. Derken acı gerçekle karşılaştım: Gazeteye yazı yollama günü! Ne var ki saat iki olmuştu ve artık çok geçti.

Bu yazı böyle bir ruh halinde yazılıyor. Gözüm kapıda vallahi! Geçen gün "Burn out syndrome" diye bir hastalık okudum. Yani "yanıp tükenme sendromu"! İşkolik insanlar, kendilerine çok fazla yüklenip yüklenip, bir sınırı geçince de tamamen dağılıp **sansürlü kelime**laşıyor, hiçbir şey yapmak istemiyorlarmış! Bugün de gezip dolaşıp dağıtmazsam, yakındır ha! En büyük korkum da yazla ilgili: Ya o işten başka şey düşünmeyen, plajda bile çalışan, başka bir şey konuşmayan, denizin menizin tadını çıkarmayan, hatta tatilde hastalanan tiplerden olursam? Görüyor musun bak ne hallere düştük? Siz Avrupa Yakası'nı, g.a.g.'ı seyredip, haha hihi gülün yine... Bizim halimizi soran yok!

BlackRose_18
02-06-06, 16:51
http://img326.imageshack.us/img326/4607/180pxgbirsel2ax.jpg (http://imageshack.us)
Eyvah misafir geliyor!

Bendeki genetik bir durum olabilir. Annem de böyledir. Ne zamanki evimizde kalabalık, yemekli bir davet var, annemin sinirleri bir hafta öncesinden keman yayı gibi gerilmeye başlardı! Çocukken bile o dönemde, özellikle misafirin geleceği akşam, sözgelimi sofra kurulurken, fırındaki yemeklerin son durumu kontrol edilirken, annem makyaj yaparken, etrafta dolaşıp parazit yapmamaya özen gösterirdim! Herhangi bir lüzumsuz soru veya annemin makyajını-Çerkes tavuğununu kırmızı biberli zeytinyağından süsünü- vesaireyi bozmam durumunda, azar ihtimali yüzde ellilere çıkardı çünkü! Annem misafir konusunda mükemmelliyetçiydi. Yüzbin çeşit, hepsi evde pişmiş iddialı ve orijinal yemekler pişecek. Kimse evinde karides güveç yapmıyorsa, ilk o yapacak, kağıtta pastırmayı ilk o başaracak, o zamanlar moda olan Rus salatası hazır alınmayacak... Sofra çeşit çeşit, her yemeğe ayrı çatal bıçak takımları, kristal bardaklar, çiçek miçekle kurulacak. Evde bütün aksesuvarlar gıcır gıcır ve simetrik olacak, her yer parfüm kokacak ve annem, sanki bütün bunları başka biri hazırlamış, kendisi ilk defa görüyormuşçasına, bakım ve şıklıktan patlayacak! Üstelik bu kadar hazırlığa rağmen, misafirden bir saat önce giyinip, hazır ve nazır, oturup beklerlerdi salonda. En delirdiğim de buydu! Ayol birşey iç, ufaktan atıştır, ne bileyim. Cumhurbaşkanı mı geliyor? Bu ne resmiyet? Çerezliklerdeki şamfıstık-fındık dengesi bozulmasın diye mi, annemin kırmızı ruju çıkmasın diye mi ne, öyle kalıp gibi otururlardı! Misafir gerçekten çok iyi vakit geçirip gittikten sonra, ertesi gün, annemin migreni başlardı! Büyük gerginliklerin sonunda, vücudun rahatladığı, sinirlerin gevşediği dönemlerde olurmuş böyle! Düşünün artık. Üstelik her hafta da birileri gelirdi bize! Hayır bu bahsettiğim aile, hala aynıdır. Tek fark, annemin yıllar önce akupunktur tedavisiyle migrenden kurtulmuş olması, o kadar! Bende de benzer bir titizlik başgösterdi evlendikten sonra. Oysa bekarken, annemler ne zaman tatile gitse, her genç gibi, arkadaşları bir saat içinde eve toplayıp, zaman zaman 90 kişiyi bulan 'ani partiler' organize ederdik. Tek başıma yaşadığım öğrenci evlerimde de gelen gidenin haddi hesabı yoktu. Amerika'daki 25 metrekarelik stüdyo dairemde, 30 kişi ağırladığımı bilirim. Hem de Türk yemeği temalı! Üstelik sıfır stresle. Fakat ne zaman ki evlilik, daha ağır misafirler başladı; yani iş 'parti'den çıkıp 'davet'e döndü, ben annem oldum! Hayır, ev kadını da değilim ki, onun gibi sabahtan hazırlanmaya başlayayım. Beşte eve gidersem ne ala. O zaman da kalabalık yemek davetlerinde, zamanında dört dergiyi aynı anda çevirip, köşe yazısı yazıp, gag'da ukalalık edip, iki de pantolon diken ben, bir organizasyon felaketi haline geliyorum! Yemekli misafirin değişmez kuralları:
- Muhakkak son anda sofrayla ilgili bir problem çıkar. (Aman Allahım örtüde leke var veya şarap bardaklarının biri kırıldı veya "Eee, bizim çorba kasemiz altı tane?")
- Muhakkak bir misafir evde olmayan birşey ister! (Vişne suyu, ketçap, cin-tonik...)
- Muhakkak teknik bir aksaklık çıkar, çünkü burası Türkiye'dir. (Fırın bozulur, elektrik kesilir, müzik sistemi çöker, aspiratör durur...)
- Muhakkak zamanlamayla ilgili bir problem yaşanır. (Çerezler erken biter, şişman bir erkek misafir "Yahu acıktık" der ancak siz bir saat sonra yemeğe oturmayı planlamışsınızdır! Veya zayıf bir hanım "Ay daha acıkmadık şekerim, sohbet tatlı" der ve rosto fırında kurur!)
- Muhakkak bütün misafirler bekleyip bekleyip aynı anda damlarlar ve siz kimin çiçeğini vazoya koyayım, kimin paltosunu asayım, kime içki vereyim derken, üstünkörü 'hoşgeldinler' yaparsınız ya da koşturmaktan tıknefes olursunuz. Hanımlar, kendinizi bana daha yakın hissetmiyor musunuz?! Beni takip edin. Yarın ev sahibesinin sorumluluk ve zorunlulukları konusunu inceleyeceğiz beraber!

BlackRose_18
02-06-06, 16:54
http://img391.imageshack.us/img391/5152/180pxgbirsel9aj.jpg (http://imageshack.us)
'Altın Eşek' almışım, haberim yok!

Hava sıcak, ev yeni yeni yerleşiyor, yazılar birikmiş, bugün filme başlıyorum, iki haftadır saçımı kestirecek vakit bulamıyorum... Bittim ben, bittim. Beş dakikada bir telefonum çalıyor: "Ben bilmemkim, falanca filanca derneğinden arıyorum, bizim haftaya İzmir'de şudur budur konulu bir toplantımız var, sizin de orada bir konuşma..." "Üzülerek kesiyorum" diye cevap veriyorum ve yukarıda yazdığım ilk cümleyi söylüyorum. Tam parmaklarım klavyenin tuşlarına dokunuyor, tekrar telefon. "Ben bilmemkim, falanca kanalın fişmanca programına, muhakkak sizi konuk istiyoruz, hayır cevabını kabul etmiyoruz"! Haydaa! "Valla siz kabul etmeyebilirsiniz ama ben hayır diyeceğim çünkü..." ve tekrar ilk cümleyi söylüyorum. O arada boyacı "Başka rötüşlanacak yer var mı?" diye soruyor. Elektrikçiler yan odada matkapla vuaaaaaaaav diye sesler çıkartarak çalışıyorlar. Programa çağıran kadın, tam iki kelime yazmışken on dakika sonra bir daha arıyor. "Ama biz sizi çok istiyoruz, yaparsınız, yaparsınız!" demek için. Sinirden gülüyorum. Ben gülünce, o, gelmeye karar verdiğimi, beni ikna etmiş olduğunu sanıyor! Saçlarım enseme yapışmış, beynimde matkap çalışıyor! Hayat bazen böyle, şikayet edecek bir şey yok. Sorumluluk aldıysan yerine
getireceksin. Ama bazen de işin zevkli taraflarını kaçırıyorum. Profesyonel medya takibi yaptırmıyorum. Kitabın çıktığı dönemler yayınevim Epsilon üstleniyor bu işi. Bazen, ayda bir mesela, internette, google'a ismimi yazıp arama yapıyorum ki, son bir ayda basında hakkımda çıkmış, benim kaçırdığım birşeyler var mı diye. Dün geceyarısı baktım ki, ismim, birkaç yerde Nasreddin Hoca Şenliği'nde geçiyor. Yahu ben 10 Temmuz'da, Avrupa Yakası'yla bu yılın Altın Eşek Mizah Ödülü'nü almışım, haberim yok! Hani her yıl bir ünlü Nasreddin Hoca'yı oynayarak göle maya çalar, o şenlik... 45 yıldır devam ediyor. Öyle yüz yirmi kişiye dağıtılan ödüllerden de değil yani. Bu yılki ödüllerin biri Halit Akçatepe'ye verilmiş, biri bana! Onur ödülü de yıllardır şenlikte Hoca'yı oynayan Erol Günaydın'a. Kadir Çöpdemir de bu yılki Nasreddin Hoca'ymış. Cumhurbaşkanı şenlikle ilgili bir mesaj bile yayınlamış. E bilseydim gider alırdım. Tüh ki tüh. Ödüle layık görenlere teşekkürler. İngilizler "Arada yolda durup çiçekleri koklamak lazım" derler, hayatın keyif veren yanlarını koşuştururken kaçırmamak gerek, manasında. Bodrum'daki çiçek koklama molam bitti, yine işbaşındayız. Koşturalım bakalım. Ya tutarsa?

BlackRose_18
02-06-06, 16:55
http://img391.imageshack.us/img391/9892/180pxgbirsel0im.jpg (http://imageshack.us)
Bu Nişantaşı beni bitirecek!

İnsan mahallesinde, ayağında şıpıdıklarıyla, makyajsız, dağınık saçlı dolaşmak ister değil mi?
Kapısının önünden eşofmanla arabasına binmek ister, haksız mıyım? Bakkala yürürken hırpani giyinmek bir zevktir hatta. Ayrıca, örneğin, kuaföre giderken saçların bakımlı ve fönlü olma ihtimali nedir? Nişantaşı'na taşındım, halt ettim sevgili okuyucular. Medeniymiş, şıkmış, her yere yakınmış, yürüyüşe uygunmuş, beni ilgilendirmez. Ben hiç memnun değilim, şikayetçiyim! Birçok insanın sandığının aksine, hiç 'artiz' bir hayatım yok, malumunuz. Neredeyse tanıdığım herkesten daha çok çalışıyorum ve kesinlikle tanıdığım bütün kadınlardan daha az kendime bakabiliyorum. Bazaar kızları var mesela, eski ekibim. Ayda bir cilt bakımına gitmezlerse fenalık geçiriyorlar. Ben en son Etiler'de bir yere gitmiştim yanılmıyorsam. Etiler, dutluk değildi ama şu anda Maya Residence ve içindeki havuz/spor salonu kompleksinin bulunduğu yer dutluktu! O kadar olmuş. Haftada iki üç kere kuaföre giden var. Ben iki üç ayda bir gidiyorum, kestirip röfle yaptırmaya... Başka da bir bakımım yok zaten. Geri kalan her şeyi kendim hallediyorum ki, vakitten kazanayım.

NEFİS BİR YAŞAMIM VARDI...
Nişantaşı'na taşınana kadar da bir derdim yoktu doğrusu. Ortaköy'ün aktarı, bakkalı, çakkalı, oldukça hayattan kopuk olup, beni 'Turuncu apartmanda oturan uzun kadın' olarak tanıdığı için nefis bir yaşamım vardı. İstersen zencefil almaya pijamayla git. Ne olacak ki? Bizim evin yanından girip aşağı yürüyünce, dükkanların bulunduğu, Ortaköy'ün içmahalleleri. E orada zaten hanımlar evlerin önüne kanepeler atmışlar, tüpgazın üzerinde demlik, sabahlıklarıyla çay içiyorlar! Fakat şimdi durum öyle değil. Şunu gözünüzün önüne getirin: Mahallenizi bütün resmi ve gayri resmi tanıdıklar işgal etmiş, hepsi en şık kıyafetleri ve bayramlık tavırlarıyla bir köşede sizin geçmenizi bekliyor! Kimisi sokaktaki kafelere, lokantalara yerleşmiş sizin geçeceğiniz yolu seyrediyor. Sokaktaki kalabalıkta üç kişiden biri ünlü, yol ağızlarında da paparazziler bekliyor. Ha, bir de, bu arada, siz ünlüsünüz! O mahallenin tadı kalır mı? İnsan makarna almaya gittiği 'mahalle bakkalında' ünlü modacılara rastlar mı? Hem de üzerinde penye elbisesi ve parmakarası terlikleri olmak üzere!

KAPININ ÖNÜNDE SOSYETİKLER...
Allah bu Nişantaşı denen yeri ne yapsın! "Şurada iki lokma bir şey yiyeyim" diye girdiğin kafenin bahçesinde magazin muhabirleri bekliyor! Mahalle kuaförüne bir fön çektirmek için giderken, en gariban halinle mecburen İstanbul'un en şık mağazasının içinden geçiyorsun. Ben haftada altı gün çalışan, yazar bir kadınım. Haftanın iki günü çekim yapıp diğer günler bakım yaptıran havalı bir oyuncu değilim ki. Nasıl çıkacağım sokağa şimdi? Evden çıktım, kapının önünden arabaya bineceğim, kaldırımdan ünlüler, sosyetikler geçiyor. Haydi bakalım buyur! Yabancı ünlüler gibi kocaman güneş gözlüğü taktiğini mi uygulayacağız ne? O da olmuyor ki. Allah bir burun vermiş, kimsede yok! Üzerine, bir de başkasıyla karışmasın diye bir ben kondurmuş. Geçen gün kasket ve kocaman güneş gözlüğü takıp Beyoğlu'na gittim. Tanınmayayım diye değil tabii ki, moda amaçlı. Ve fakat o gün anlaşıldı ki, o burunu görür görmez "Aaa Gülse Birsel" durumu oluyor. Gerisine bakmıyorlar bile! Demek ki ya halkım, arkadaşlarım, ayrıca sanat ve sosyete dünyası benim bakımsız halimle barışacak ya da ben gardırop, cilt bakımı gibi konularla, moda dergisi çıkarttığım yıllardaki kadar yakından ilgileneceğim...

BlackRose_18
02-06-06, 16:58
http://img354.imageshack.us/img354/1879/180pxgbirsel2ny.jpg (http://imageshack.us)
Spor, sanat için midir, halk için mi?!

Köşemi dikkatle takip eden okuyucularım, dün, 'Hırsız Var' filminin senaryosunda, son anda fark ettiğim bir havuz sahnesi olduğunu okumuşlardır. Ancak şunu bilmemektedirler: Bu havuz sahnesi, yine benim sonradan fark ettiğim bir detay içermektedir. Efendim, sahne gece saatlerinde geçmektedir! Film çeviriyor olmanın güzel tarafı: Şöhret, keyif, hava, civa... Film çeviriyor olmanın berbat tarafları: Şöyle başlayabilirim mesela, setin ya sabah altıda başlaması ya sabah altıda bitmesi! Bunun bir ortası yok mu? Yok! Şöyle devam edebilirim; sabaha karşı üçte, dışarıda keskin bir rüzgar eşliğinde son yılların en soğuk ağustos ayı yaşanırken, bölgenin en soğuk tepesinde, buz gibi bir havuzda, suyun içinde dalgalanan bir gece elbisesiyle kadraj yapılmasını beklemek! Hepinizin bildiği gibi, bir spor aşığı sayılmam! Çoğunuzun bildiği gibi, havuza tramplenden atlamak, ters takla atmak, dipten gitmek gibi hokkabazlıkları sevmem! Ayrıca temmuz ortası, öğle sıcağında, Antalya'da bile denizehavuza, alıştıra alıştıra girerim ki, üşümeyeyim!

GİR HAVUZA ÇEKİYORUZ!
Dün okuduğunuz gibi, 'Hırsız Var' filminde, havuza atlamam gerektiğini son günlerde öğrendim. Filmlerin bir başka özelliği: İlk görüşmelerin, ön hazırlıkların son derece profesyonel gitmesi. O hazırlık aşamasında, genel tavırdan aldığınız intiba, hayal ettiğiniz set ortamı şu: O sahnede havuz ısıtılacak, ortam 35 derece olacak, sizi kurutmak ve giydirmek için 5 kişilik bir ekip bekleyecek, odanızın banyosunda köpük dolu küvet ve masöz hazır tutulacak. Hatta havuza girerken, daha önce bilmediğiniz 'filmlerde havuza atlayanların üşümemesini sağlayan özel hap ve kremler'den verilecek size! Öyle olmuyor! Hatta, anladığım kadarıyla dünyada da öyle olmuyor. Neden bilmiyorum. 'Filmde oynadıysan, kocaman perdede kendini seyredeceksen, bedelini ödeyeceksin!' gibi bir mantık olabilir! Hayır, geçmişte çeşitli havuz başı parti ve düğünlerinde 'altı okka' olayını yaşamadık değil. Ancak genellikle 30 derecenin üzerinde, bunaltıcı geceler olurdu bunlar. Havuz sahnesinin çekileceği gece gibi 15 derece değil! Aslında soğuk da önemli değil. Beni hayati tehlike yordu!

ELBİSE KURU 20 ISLAK 40 KİLO
Üzerimdeki gece elbisesi, Dilek Hanif sağolsun, harika bir şey. Ve fakat, uzun kuyruklu, baştan aşağı boncuk işlemeli ve 20 kilo çekiyor! Bir de ıslat o elbiseyi, oldu mu 40 kilo! Kuyruk da suyun içinde dolansın bacaklara! Sonra sıkıysa kollarınla çırpına çırpına kafanı suyun dışında tut. Ha tabii, bu arada bi de rol yap! Ayaklarıma taş bağlayıp suya atın aynı şey! Sanat için falan tamam da, bu da can! Üç defa, kuruyup kuruyup havuza girdik. 15-20'şer dakikadan hesap et. Sanki her defasında su daha çok soğuyordu! Havuzun kenarındaki figürasyonun bakışlarından anlıyorum ki, görüntüm çok acıklı! Uzun lafın kısası, Gülse Gülse olalı, böyle eziyet görmedi! Koşucuların ayaklarında ağırlıkla antrenman yapması gibi üzerimde 40 kiloyla, soğukta dakikalarca yüzdüm, aynı anda rol yaptım! Ne var ki, her tecrübe, insan için bir ilham kaynağı. Önümüzdeki yıllarda önce Marmara Denizi'ni, sonra Manş'ı geçmek istiyorum. Hatta bu esnada bir tirad da attırabilirim. Sanat-spor köprüsünü böylece kurmuş oluyorum. Hiç benden bekler miydiniz?

BlackRose_18
02-06-06, 17:00
http://img354.imageshack.us/img354/1879/180pxgbirsel2ny.jpg (http://imageshack.us)
Nişantaşı'nın dilencisi bir başka!

Özellikle varlıklı insanların yaşadığı mahallelerin vazgeçilmezi olmaya başladı; "Abla bana yemek alsana", "Abla bir resim alsana n'olur" diye otomatiğe bağlamış yalvaran çocuklar. Aslında 'vazgeçilmez' falan değiller de, önüne geçilemiyor herhalde... Şöyle acı bir gerçek var ki... İstanbul'da dilencilik yapan veya kağıt mendil, kartpostal, karınca duası, ciklet vesaire satarmış gibi görünüp aslında yakanıza yapışıp yalvararak, peşinizden yürüyerek yine çaktırmadan bir nevi dilencilik yapan çocuklar, gayet 'organize'! Çoğunlukla Doğulu çocuklar, İstanbul'a getirilip kış mevsimi boyunca bu işlerde 'çalıştırılıyorlar' ve ailelerine düzenli olarak para gönderiliyor. Hatta çocukları dilenme bölgelerine sabah bırakıp, oralardan akşam alan servisleri bile var! Yaz gelip İstanbul boşalınca da çocuklar memleketlerine tatile yollanıyorlar! Dilenme, mevsimlik iş haline dönüşmüş durumda. Bu, işin acıklı bölümü...

JAMBONLU SANDVİÇ!
Bir de bu ufaklıkların kendi zeka ve kişiliklerinden ortaya çıkan "Nişantaşı usulü dilenme tarzları" var ki; çoğu zaman rahatsız etse de, bazen dayanamayıp sokak ortasında gülme krizi geçiriyorsunuz! Geçtiğimiz gün Nişantaşı'nda kısa bir yürüyüşte bendenize olduğu gibi... Artık Abdi İpekçi Caddesi'nin bütün dilenci çocuklarıyla tanışıyoruz. İki tane oğlan kaldırıma oturmuş. Biri resim satıyor, biri ciklet. Biri arkamdan bağırıyor: - Abla bir öğle yemeği al be! - Almam! - Abla Şütte'den bir jambonlu sandviç al be, n'olur?! Şütte'den jambonlu sandviç mi? "Abla simit al", "Abla ekmek al", Nişantaşı'nda bu kalıba dönüşmüş durumda. Jambonlu sandviçten aşağısı kurtarmıyor, hatta şarküteri markası da veriliyor! "Gel sana büfeden bir kaşarlı tost alayım" desen, belki kla* yöntemleri olan 'sokağa rezil etme' tonunda 'cimri' diye bağıracaklar! Neyse ki resim satan çocuk, buraların eskisi de beni tanıyor. "Almaz o almaz, eskiden alırdı" diye açıklıyor ötekine! 'Organize İşler' vaziyetlerini öğrenene kadar alırdım hakikaten, artık vazgeçtim... Bir tane eli maşalı küçük kız var! Genellikle Motus Spor Salonu'nun önünde takılıyor! Bir kere her geçişte ondan bir fırçamı yiyorum! - Abla bir yemek parası versene! - Vermeyeceğim. - Ya veer! - Vermeyeceğim çocuğum! - Ama geçen sefer söz vermiştin! Bu yeni numaraları! "Ama söz vermiştin" her çocuğun karşı konulmaz ikna tekniğidir, bilirsiniz... Bu veletler de bu gerçeği keşfetmiş, "Hayır" dediğiniz anda arkanızdan bağırıyorlar "Canın sağolsun, bir dahaki sefere ha?" Geçiştirmek için kurtulma sevinciyle "Oldu oldu" falan derseniz, bir daha aynı mahalleden geçmemeye özen gösterin! Yoksa yakalayıp "Ama söz vermiştiiiin"i patlatıyorlar! Eli maşalıyla muhabbetimize devam ediyorum. Bu arada, ben önde, o kah paltomun eteğini çekiştirerek arkamda, bir ikili gibi yürüyoruz! Çok uzaktan bakan biri, çocuğumla yürüyüş yapıyorum sanabilir! - Ama söz vermiştin! - Vermemiştim! - Yalancı! - Bağırma çocuğum! - Yalancısın sen! Aldattın beni! - Dramatikleşme, para vermeyeceğim! - Yalancı! Artistsin sen artist! - Artistim tabii, ne zannetin! Bu da benim taktiğim! "Artistim, evet" deyince susuyorlar!

ASLA PES ETMİYOR
Bazıları tanıdığı için 'artist'i artık bir küfür olarak kullanamayacağını anlıyor. Kimisi de herhalde "Bu yüzsüzlükle ben bile baş edemem" diye düşünüyor! Fakat benim eli maşalı pes etmiyor. Bütün caddenin duyabileceği tonda bağırıyor: "Hiç televizyonda göründüğün gibi değilmişsin, yalancısın sen, çocukları aldattın, ahlaksız, ünlü oldun böyle oldun"! Ünlü olmadan önceki halimi yakinen tanırmış gibi! Aslında bir trajedi yaşanıyor da, benim algıda seçiciliğim işin komedi tarafını çekip çıkarıyor. İşin komedi olmayan yanlarıyla ilgilenmesi gerekenler ne yapıyor, onu bilmiyorum...

BlackRose_18
02-06-06, 17:02
http://img354.imageshack.us/img354/1879/180pxgbirsel2ny.jpg (http://imageshack.us)
Şu çılgın Türkler'in istilası!

Ağustos ortasından beri yarım gün dahi tatil yapmamış biri olarak, bayram tatilinde, dünyanın mümkün olan en uzak ve ıssız köşesine gitmeyi kafama koymuştum! Mümkünse bir ada olsun. Mümkünse cep telefonları çalışmasın. Mümkünse iklimi, dili, börtü böceği bambaşka olsun. Mümkünse vatandaşlarımın çok rağbet ettiği bir bölge olmasın. "Ayyy Türkler geldeee, iğraaaaanç" zihniyetli, esasen başka bir