Tüm Versiyonu Göster : Meral Okay


theroseberry
25-08-05, 10:52
http://img352.imageshack.us/img352/4006/3727e56e0e792b498e083bcbb2sz.jpg (http://imageshack.us)

Arkadaşlar ben Meral Okay'a bayılıyorum.Oyunculukda da en az senaristlik kadar başarılı bence.Oyuncu olarak daha çok görmek istiyorum...

oslemm
12-02-06, 13:03
Ya Süper Bi Kadin Ve çoooooooooooook Başarili Zaten Yazdiği şarki Sözleri Ve Senaryolari Mükemmel Ama Nie Kimse Bişeyb Yazmamiş üzüldümmmm

objektif
12-03-06, 21:23
Kesinlikle tam bir sanatçı. Yeditepe İstanbul dizisinde izlemiştim, oyunculuk aslında süperdi ama verilen rolün azlığı yüzünden pek göremiyordum. Kalemi de çok iyi! Seviyorum!

akademi
04-07-06, 12:17
Dolu dolu bi Hatun, daha çok üretmesini bekliyoruuuzzz.

ehlocan
19-07-06, 19:46
CANIM İSTEMEZSE HİÇBİR ŞEY YAPMAM


SİZ ONU "İKİNCİ BAHAR"IN KASAP MELAHAT’İ, "YEDİTEPE İSTANBUL"UN HAVVA’SI,"ASMALI KONAK"IN YARATICISI OLARAK BİLİYORSUNUZ BELKİ. BU KEZ MERAL OKAY İLE MERAL OKAY’DAN KONUŞTUK...

TBMM’de de çalıştı, Dünya Bankası’nda da. Gazetecilik, dergicilik, yayıncılık, yapımcılık yaptı; Sezen Aksu’ya kimsenin unutamadığı şarkı sözleri yazdı; "show" dünyasına girdi, tv dünyasından çıktı. En çok izlenen dizilerin ya senaryosunu o yazmıştır, ya yapımcısıdır ya da kendisi oynuyordur. Meral Okay camiada hiperaktivitesi, maharetliliği ve insan sarraflığıyla biliniyor. Dostlarının hepsi bir anda zıplasa, bir fay hattı boydan boya çatlar. Okay ile, Orhan Gencebay’dan Woody Allen’a, birtakım "alıntılar"ın peşi sıra, eğriden, doğrudan; doğudan, batıdan; saptan, samandan; aşktan meşkten söyleştik. Gerektiğinde "alıntı" yaparsınız...
TURKISHTiME: Heykeltraş Zühtü Müridoğlu zamanında demiş ki: "Kafamla ellerim aynı biçimde çalışmıyor; kafamın çalışmasına ellerim yetmiyor". Dokuz tarakta bezi olan, "hiperaktif" bilinen bir kişi olarak kendi hızınıza yetişebiliyor musunuz?
MERAL OKAY: Aslında hiperaktif sayılmam, çünkü hiperaktif enerjisini de çabuk tüketen insandır. Hızlı yürür, hızlı konuşur, hızlı yemek yer... Benim aksine saatlerce bir noktaya dalıp baktığım zamanlar vardır. Gayet lezzetli bir tembelimdir hatta. Canım istemezse hiçbir şey yapmam.
Woody Allen da "Ben sevdiğim işi yapıyorum, üzerine bana para veriyorlar" diyor...
Çok kullanırım ben zaten bu sözü. O anlamda çok talihliyim, aklımın erdiği andan itibaren sevmediğim hiçbir işi yapmadım.
Bu metafizik bir talih değil tabii ki, bunu biraz siz yaratmadınız mı?
http://www.turkishtime.org/ocak/images/93-1-2.jpg (http://www.turkishtime.org/ocak/images/93-1-2.jpg)Doğru, talihimi seçimlerim belirledi. Tesadüfler de oldu, ama direncim hep çok para kazanmak için istemediğim bir şeyi yapmamak yönünde oldu. 21 yaşında vereceğin karar değil bu. 21 yaşında Ankara’da devlet memuruydum ben, 24’ümde hayatımı değiştirmeye karar verip, mesleğimi, yaşadığım kenti, ailemi, bir insanın kendini emniyetli hissettiği her şeyi değiştirdim. Bunu yapmazsam orada kalacağımı hissettim, zaman çabuk akıyor ve insan konfora çok çabuk alışıyor. Kazandığı parayı sadece kendi zevki için harcayan, şımarık, orta sınıf bir ailenin çocuğuydum. Hızla ilerliyordum, 15 yıl sonra emekli olurdum, evlenirdim, iki ev alıp, üçüncüsünün taksidine girerdim. Yıllar sonra karşılaştığım arkadaşlarım aynen bu şekilde yaşıyorlar.
O bağımlılık yapıcı orta sınıf sıcaklığı insanın hayatından bir anda çekildi mi, neler oluyor?
Allak bullak oluyorsun. Tipik Türk filmlerindeki gibi, elimde bir bavulla İstanbul’a geldim ve ancak bir hafta kalabileceğim Harbiye Orduevi’ne gittim. Günaydın gazetesinde işe başlamıştım, o bir hafta içinde öğle aralarında ev aradım. Ailem hep geri döneceğimi düşündü, bir yıl odamı bozmadılar.
Sonrasında hayatınızda bu kadar radikal bir değişim oldu mu?
Olmuştur. Ama sonuçta gazete, dergi, yayıncılık, yapımcılık, Sezen Aksu ile birlikte sahne işleri, bunların arasındaki hep yumuşak geçişler oldu. Mühendisken helva satmaya kalkmadım yani.
Bu irili ufaklı değişimler de çok insan tanımanıza neden oldu galiba. Bu ülkede genelkurmay başkanına kadar tanımadığınız mühim şahsiyet yokmuş. Sizin için "insan sarrafıdır" diyorlar ayrıca...
O anlamda da şanslıyım, farklı alanlarda çok özel insanlarla tanışma fırsatım oldu. Genelkurmay başkanına gelince, babam yüzünden tanıdım bazı üst düzey askeri yöneticileri. Benim nişan yüzüğümü o dönemin genelkurmay ikinci başkanı takmıştı mesela. MGK’nın genel sekreteri nikah şahidimdi, çünkü babamın en yakın arkadaşıydı.
"Çocuklar Duymasın" adlı dizi için yapılan "Siyaset Meydanı"nda şöyle bir sahne yaşandı: Ünsal Oskay kendi üslûbunda konuya yaklaşırken, "bu tarz senaryoları yazmak o kadar da zor değildir. Zaten siz mutfağa gidip döndüğünüzde bir şey kaçırmayın diye ona göre yazılır" dedi. Ali Kırca panikledi, Birol Güven celallendi, "Buyrun o zaman siz yazın" dedi. Ali Kırca’nın o arada Ünsal Oskay gibi mevzunun bilirkişilerinden birini harcamasına ne demeli? Daha önce "İkinci Bahar" için yapıldığı gibi bir televizyon dizisi üzerine saatlerce tartışmak ne manaya geliyor? Bir dizi bu kadar ciddiye alınmalı mı, dizideki küçük kız karakteri üzerinden feminizm tartışılabilir mi? Tüm bunlar bize özgü şeyler mi?
Tamamen bize özgü, hepimiz boş gezenin kalfalarıyız çünkü. Bir de orta yolculuğumuz var. Ali Kırca Ünsal Oskay’ın kalibresini, ne demek istediğini bilmiyor mu? Ama kendi kanalının dizisi bu, kendine gol attırır mı?
Peki bizim hayata dair televizyon dizilerinden öte referanslarımız yok mu?
Yok, çünkü insanlar okumuyor, insanlar evlerinde, insanlar o kutuya bakıyor. Kemal Sunal filmlerinin 322. tekrarı da iyi iş yapıyor bu ülkede, "Çocuklar Duymasın" doğru bir format. Kız çocuğu üzerinden feminizm nasıl tartışılır yoksa, düşünce tembelliği var herkeste.
İzleyicinin bağımlığını çözmek daha kolay. Son yıllarda böyle popüler kültür malzemelerinin entelektüel gündemde prim yapmasına ne diyorsunuz?
Onlar safari duygusu yaşıyorlar. Diğer katmanlar ne izliyor, neyle ilgileniyor diye küçük bir seyahat yapıp, sonra ait oldukları yere geri dönüyorlar.
Perihan Mağden’in bin yıldır orada duran bir pavyona gidip, çok "acayip" bulması gibi mi?
Kesinlikle, evinden kalkıp safariye gitmiş o da, bir macera yani... Bu, anlamayı getirmiyor.
"İkinci Bahar", "Yeditepe İstanbul", "Asmalı Konak" gibi dizilerle, Sezen Aksu için yazdığınız şarkı sözleriyle, hep konuşulan işlerin ucunda bucağında isminiz oluyor. Size fiyakalı deyişle, "trendsetter" diyen oldu mu?
Oldu, şuursuzlukla suçladım ben de onları. Bir pazarlama, iletişim taktiği olarak yapılmış işler değil bunlar. Hepsinden ayrıca heyecan duyuyorum.
Geçenlerde Cumhuriyet’in manşet haberiydi, sonra Haluk Şahin köşesinde yazdı: McDonalds’lar zarar ediyor, Amerikan dizilerinin ABD dışındaki ülkelerde "prime time" da gösterilme oranı düşüyormuş. Uluslarüstü sermayenin egemenliği yüzünden, Amerikan kültür emperyalizminin güçten kaybettiği sonucu çıkıyor bu verilerden. Amerikan taklidi yerli televizyon dizilerimiz de bol, ama son dönemde "Türk tipi" televizyon dizisi diye bir şey oluştu mu sizce?
Bence oluştu, kendi anlatım dilini bulan işler var. Filmin ilk karesinde "A, bu Fransız film, bu Amerikan filmi" diyebileceğin bir şey vardır; bir renk, bir ritm, ışığı kullanma şekli, oyuncunun bir hali, o toplum için bir ipucudur. Son yıllarda daha buralı, daha kendi gibi, kendi lezzetlerini yakalayan işler yapıldı. "Süper Baba" gibi, "Yeditepe İstanbul"; "İkinci Bahar" gibi... Psikoloji çok önemli, "Asmalı Konak"ın da temel başarısı bence, oradaki kimliklerin birer tip değil, karakter olmalarıdır, hepsinin bir psikolojisi var.

ehlocan
19-07-06, 19:47
"Ankara’nın doğusunda" geçen son dönem dizileri ne kadar içeriden bir bakış sunuyor sizce, ne kadarı oryantalist?
Bir kere ben "Asmalı Konak"ı yazarken bir oryantalist olarak düşünmedim. Tamam Batı değerleriyle, eğitimiyle yetişmiş bir insanım, ama ailem alışkanlıklarıyla, kültürleriyle doğulu, aslında biraz da Akdenizli. Bu ikisinin arasına sıkışmışlığı yazmak istedim. Taklitleri yapıldı ve tabii ki komik oldu. Ben içimde bir doğulu ile batılı barındırmayı asla bir çelişki olarak değil, aksine hep bir zenginlik olarak gördüm. Eğer sadece birisi olsaydım eksik hissederdim. Masallardan, ota boka sevinen, üzülen halimizden, doğulu kimliğimizden vazgeçmememiz lazım. Batıyla bir meselem yok, bir sürü şeyini de çok seviyorum, ama kendi kumaşıma sahip çıkarak...
Kendi içinizde çözdüğünüz bu formülü Türkiye becerebiliyor mu?
Becerdi ve bunu yaşıyor zaten. Becermeseydi 15 yıl savaş yaşayan bu ülkede kimse intikam duygusunu bastıramazdı. Kimse hâlâ bunun hesabını sormuyorsa, aksine birbirlerinin yaralarını sarmak için sessiz bir anlaşma içindelerse, bu ülke bunu halletmiş, kendi konsensusunu yaratmış demektir.
Bu sessizlik hali, bu konsensus sağlıklı mı?
Bence sağlıklı; intikam kötü bir şeydir. Ama bu da birilerini rahatsız ediyor; paranoya ve şizofreni üzerine politika üretemiyorlar. Bu hikayede iyiler kazanır diyorum, umutluyum bu ülke adına.
Baudrillard "Artık felaket kehanetinde bulunmak banaldir. Özgün olan felaketin çoktan gerçekleşmiş olduğunu varsaymaktır" diyor. İnsanlık adına da umutlu musunuz?
Umutluyum ve bundan vazgeçmeyeceğim. Bu yüzyılda yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Türkiye’nin sosyologlar ve siyaset bilimciler için çok iyi bir laboratuvar olduğunu düşünüyorum ayrıca. Tahminleri o kadar zorlayan bir enerjisi var ki... İki yıl önce bana Demirel, Erbakan, Bahçeli, hepsi gidecek, yerine Akparti ve tek muhalefet olarak da arkaik bir biçimde Baykal gelecek, deselerdi gülerdim.
Bir röportajda Orhan Gencebay "Var olan hiçbir şey benim için anormal olamaz" demişti. Sizde böyle bir sufi genişliği var mı, yoksa hep şaşırarak mı yaşıyorsunuz?
Tabii dehşetle izliyorum her şeyi. Bu ülkede merak edilecek o kadar şey varken insanların birtakım şeylere atfettikleri değerler, ilgilendikleri konular beni dehşete düşürüyor. Tuhaf bir şekilde eğrisi doğrusuna geliyor ve akıyor hayat. O yüzden ayrıca büyülü.
Başka bir tuhaflığa, büyülü duruma geliyoruz. Borges, "Bir insan gördüğü ya da işittiği bir şey yüzünden değil, derinden yayılan birtakım gizli işaretler yüzünden aşık olur" diyor. Evlenince bu işaretlerin gizi çözülür mü?
Aşkın ateşine bağlı. Aşk konusunda, ilişki konusunda genelleme yapmak o kadar zor ki, her biri ayrı bir macera. O iki insan birbirinde ne buluyor, o kimya, o sihir ne?
Şöyle dolu dolu bir aşk ya da sorunu olmayan bir evlilik, kadının hayat hızını bir vites düşürür mü?
Yo, bende öyle olmamıştı. On yıl evli kaldım, eşim vefat etmese hâlâ da evliydim herhalde. Biz birbirini besleyen bir çifttik, herkesin soluk alacak alanı vardı, kimse kimsenin üzerinde sevgi tahakkümü kurmuyordu. Hem birbirimizi, hem de kendimizi seviyorduk. Bu, kişilerin kendi kendilerine bulabilecekleri bir formül. Belki hayatıma bir adam girecek, kıskançlıktan gözünü oyacağım, onu da bilemem. Hissettiğin yerde aşka teslim olunması gerektiğini biliyorum ama, kaçmayacaksın aşktan. Bunu da kırkından sonra söyleyebiliyorum. Çok güzel bir ilişki yaşadım, mutlu oldum, araya ölüm girdi, ayrılık girdi. Ama bunlar benim aşktan kaçacağım anlamına gelmiyor, aksine aşık olabilme halimi korumaya çalışıyorum. Tarihini, zamanını, yerini sen bilemiyorsun. Bir tuhaf organizasyon yani... Nereden ayarlıyorlarsa bu işleri, "hard-disc"lerine girmeyi çok istiyorum gerçekten.
Dua edelim de sistem çökmesin, hepimiz mahvoluruz yoksa...
Bilmiyorum, sağlam bir organizasyon gibi, ama bir "back-up" alıp da halimize bakmayı çok istiyorum doğrusu..

LİBRA
22-07-06, 13:31
ikinci bahar da çok şekerdi...

özzz
25-07-06, 15:21
akademi türkiyede çok başarılıydı

burrcu
25-07-06, 15:33
işte oyuncu tabirini benimseyen bi oyuncu böyle ustaları bulmak günümüzde artık gittikçe azalıyo onu ikinci baharda cok beğenmiştim(diğer dizilerini izlemedim) ekranlarda tekrar görebiiriz inş.

((LG))_34
30-07-06, 08:54
çok iyi bir oyuncu..ve senarist..asmalı konak gibi bir yapımı üstlendiği içinde onu kutkuyorum.....
tebrikler

elif_gs
18-09-06, 22:47
çok severim kendisini. mehmet ali nuroğlu için çgo başlarken o çocuğun yüzünde o dönemlerin saflığı var demiş . daha bi arttı sevgim

Freddie
24-12-06, 01:08
ayşegül aldinçin nefes albümünde sezn aksuyla beraber yaptıkları arkılar var ve harika şarkılar Buarada ne ilgintirki yeditepe istanbulda oynarken aynı zamanda asmalı konapı yazardı Ve iki dizide aynı gün aynı saatte yayınlanırdı :)

ilkezar
30-12-06, 11:41
çok çok iyi bir oyuncu ve yazar.

-özgü_namal-
30-12-06, 12:08
Filmde detone olmam rolüme hizmet etti

http://img214.imageshack.us/img214/924/70e383cd38a4f942be38a3ahh7.jpg
Semra adında bir pavyon şarkıcısını canlandırıyorum. Yaşını almış eski bir pavyon şarkıcısı bu; pavyonda şarkı söylemek için Antep'ten getirilmiş iki kadından biri. Çalışacağımız iş yeri kapatıldığı ve kalacak yerimiz olmadığı için o müzisyenlerin evinde kalmaya başlıyoruz ve olaylar gelişiyor.

* Proje koordinatörlüğünü üstlendiğiniz bu filme oyuncu olarak nasıl dahil oldunuz? Bir günlük hatıra sahnesi çekecektim. Öyle bir rolü gözüme kestirmiştim. Yönetmenlerin ısrarı ve tehditi ile şarkıcıyı oynadım.

* Film için özel bir hazırlığınız oldu mu? Şarkıcı olmadığım için hazırlanmadım. Oradaki müzisyen arkadaşlar kafamı kıra kıra söylettiler bana... Söylenecek her şarkı senaryonun içinde vardı, belliydi. Ben de iki şarkı söyledim; 'Memleketim' ve 'Papatya Gibisin'. İkisi de bildiğim şarkılardı. Çok iyi bir şarkıcıyı oynamadığım için o kadının detone olması filme hizmet eden bir şey...

* Yakın arkadaşınız Sezen Aksu'nun sizi şarkı söylerken görünce tepkisi ne oldu? Sezen de çok güldü, eğlendi. Ben kaba montajlı halini izlettim ona. Yüzüme karşı kahkahalarla güldü; takdir miydi, yergi miydi bilmiyorum. Yani beni o kostümlerle pavyon şarkıcısı olarak görmek onu yeteri kadar eğlendirdi. Performansımı tabii ki değerlendirmedi. Çünkü fena yani...

* Çekimlerde en çok zorlandığınız şey neydi? Film sırasında yaşadığımız en büyük zorluk havanın sıcaklığıydı. 58-60 derecede, günde 17-18 saat çalıştık.

İZMİR'İN KAVAKLARI
30-12-06, 15:21
İkinci Bahar da harikaydı ama ona Havva Analık daha çok yakışıyor
ayrıca kalemi çok sağlam

nur33
06-01-07, 09:39
Televizyon cinnet ortamı, akıllı insan işi değilhttp://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif

http://www.vatanim.com.tr/pics/gulumsefoto/10477_101_1.jpg (http://javascript<b></b>:;)

Meral Okay... Gazeteci, yayıncı, yapımcı, senarist, süpervizor, söz yazarı ve amatör oyuncu. Kısaca on parmağında on marifet... Son olarak geçtiğimiz hafta vizyona giren Beynelmilel’in süpervizörü ve pavyon oyuncusu olarak çıktı karşımıza. Bebeğim dizisinin süpervizörlüğünü de yapan Okay, “ TV’ye iş yapmak bile bile intihar etmek” diyor

Meral Okay’ı İkinci Bahar’ın Kasap Melahat’i olarak tanıdık ekranlarda. Yayımlandığı dönem reyting rekorları kıran Asmalı Konak’ın senaristiydi... Şimdi de Beynelmilel filminin pavyon şarkıcısı Aydeniz Derya’sı... Sezen Aksu’nun unutulmaz şarkılarının söz yazarı ve dostu... Meral Okay kendi deyimiyle amatör oyuncu. Ama televizyon için yaptığı projeleri “en”ler arasında. Süpervizörlüğünü üstlendiği Bebeğim dizisi son günlerin tartışma konusu... Kısaca elini attığı her konuda başarılı. Ancak Okay televizyondaki başarılarının kendisini mutlu etmediğini söylüyor. Televizyon yapımları konusunda hayli endişeli olan Okay ile Beynelmilel filminin gösterime girdiği gün Bebek Pearl Kafe’de buluştuk. Filmini ve dizilerin toplum üzerindeki etkisini mercek altına aldık.

- Beynelmilel filminin arka fonu 12 Eylül. Peki sizin 12 Eylül’ünüzde nasıl hikayeler var?
Ankara’da devlet memuruydum. Tabii ki, bir siyasi görüşüm vardı. Bir demokratik kitle örgütü üyesi ve iş yeri temsilcisiydim. 12 Eylül sabahı Ankara’da uyanmak hepimiz için sarsıcıydı. O günlerin yangınından tüm Türkiye geçti. Ve o süreç 1983’te Anavatan’ın iktidara gelmesiyle birlikte bitmedi. Onun uzantıları halen devam ediyor. Düşünün hâlâ aynı Anayasa’yla yönetiliyoruz. Ama Beynelmilel tam bir 12 Eylül filmi değil. Sonuçta bir baba-kız hikayesi var.

- Oynadığınız Aydeniz karakteri umutsuzluğun içinde umut veren biri...
Bütün o yoksulluğun ve umutsuzluğun içerisinde o iki pavyon kadını uzaylı gibi ışınlanıp geliyorlar. Onlar da çaresiz. Antep pavyonlarından bir gelecek öngörüsüyle Adıyaman’a getiriliyorlar ama ne çalışacakları, ne de yatacakları yer var.
- Sezen Aksu filmde şarkı söylemenize çok gülmüş...
Sezen çok güldü. Sonra da “Epey okumuşsun” dedi. “Saçmalama Sezen” dedim. Şimdi bu sözü duyan medya “Sezen Aksu, Meral Okay’ın sesini beğendi” diye yazacak. Ertesi gün kaset teklifleri gelirmiş. (Gülüyor) İşte akıl bunun için lazım insanlara. Şaka bu. Bunu ayırt edebilmek lazım.

DİZİLERİ HAYATA BODRUM KATTAN BAKARAK ÜRETİYORUZ
- Türkiye’de bir dönemin en çok izlenen dizisi Asmalı Konak’ı yapmış birisiniz. Bir dizi bu kadar çok insana nasıl izlettirilir?
Hepimizin yumuşak karnı var. Çocuk meselesi, fedakarlıklar, aşk üçgenleri... Kimse yolunda giden şeylere dönüp bakmaz, izlemez. Televizyonda yüzlerce kanal var ve herkesin elinde kumanda... Senin kanalına geldiği zaman, onu bağlayacak şey ya kendi hayatından ya da düşlediği hayattan bir şeyler olması. Aşk çok güçlü bir faktör. Aile bağları, çatışmaları, çocuk, gelecek endişeleri, kahramanların geleceğe yönelik hareketleri, kendilerine yeni bir gelecek inşa etme hayalleri ve çabaları seyirciyle daha kolay özdeşleşiyor. Binbir Gece dizisi tuttu. Çünkü yararlanamadığı zenginliğin içinde evladı için her şeyi yapan bir kadın var. Bu olay zenginlerin başına gelse insanlar özdeşlik kurmazlar.

- Sizin danışmanlığını yaptığınız Bebeğim dizisi yeni bir tartışma başlattı. Taşıyıcı annelik kavramı... Toplum bununla nasıl özdeşlik kuracak?
Türk toplumu bu konuya zaten açık ve hazır. Çünkü özellikle Anadolu’da kadının doğurganlığı istenilen skorda değilse bu sorun kumayla çözülüyor. Üstelik doğan çocukların hepsi resmi nikahlı kadının üzerine kayıtlı oluyor. Dizide ise bu sorun bir taşıyıcı anne bulunup, tüp bebek yöntemiyle hamile bırakılmasıyla çözülüyor. Ama kadının içinde hayat başlayınca herkes için zorluklar başlayacak. Zaten kahraman gözü kara olandır, gelecek hesabı yapmaz. Önüne gelen sorunları aşan kişidir. Eğer sorunlar altında ezilirse zaten kahraman olamaz.

- Televizyonla bu kadar içli dışlı biri olarak dizileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Televizyonculuk artık beni mutlu etmiyor. Çok günlük, zamana karşı yarıştıran ve kalitenin bir öneminin kalmadığı bir iş haline dönüştü. Haftada 80 dakika drama çekiyoruz. Bu her hafta bir film çekmek demek. Oysa Dünya’da drama süresi 57 dakikadır. Biz 6 günde korkunç bir tempoda dizi çekiyoruz. Televizyon bir cinnet ortamı ve akıllı işi değil.

- Ama siz eleştirdiğiniz televizyona şu anda 2 dizi yapıyorsunuz...
Bu bile bile intihar etmek gibi bir şey. O nedenle ben de hayatımın sonuna kadar televizyonculuk yapmayı düşünmüyorum. Tez zamanda bütün işlerimi tasfiye edip tekrar yayıncılığa dönmek istiyorum. Televizyon denilen o kara kutuya her gün saatlerce malzeme üretiyorsun ve ertesi gün çöpe gidiyor.

- Televizyonlar bu dizileri yaptırırken hedef kitleleri kim?
Mesleksiz, gelecek endişeleri taşıyan, büyük ölçüde kültürel muhafazakar ve bastırılmış kişilere. Halk deyişiyle varoşlara. Şimdi toplum algısını bunlar yönetiyor. O kalabalık ve sesleri çok çıkan kitle toplumu o ahlaka, estetiğe, bakışa çekiyor. Geçenlerde bir dizi gördüm. O büyük kanal logosunu nasıl bu yapıma bastı diye düşündüm ama o dizi reytinglerde gün birincisi oldu. Eskiden bize ‘Zalimlerin zulmü var’ diye öğretilmişti. Artık cahillerin zulmü var ve bu cehalet herkesin üstünü bir şal gibi örtüyor. Kameraları aşağıya bodrum katına koyuyoruz ve oradan bakarak dizi üretiyoruz. Yani hayata o öfkeyle bakıyoruz. Böyle devam ederse sürekli üreyen bu kesim bu kenti de, hayatı da ele geçirecek.

GAFFUR tiplemesi varoşların intikamı
Avrupa Yakası’ndaki Gaffur neden patladı biliyor musunuz? Bu kent bize ait değil, varoşların. Gaffur da onların intikamıdır ve bu haklı bir intikam. Çünkü devlet bu insanları eğitmiyor, sağlık güvencesi vermiyor ve herkes o insanları yok sayıyor. Sokağa çıktıklarında kendilerini bu toplumun bireyi, eşiti gibi hissetmiyorlar. O zaman bu insanlar çıkıp çubuklu pijaması, terli atletiyle “Beni beğenmiyor musun?” deyip, en göstermeci haliyle bizi korkuturlar. Yarın öbür gün bu güvenlikli sitelerde oturamayız. O “Beni beğenmiyor musun?” cümlesi daha yüksek tonda başka cümleleri beraberinde getirir. Toplum hızla yoksullaşıyor ve muhafazakarlaşıyor. Onlar muhafazakarlaştıkça televizyon yöneticileri ve yapımcılar “İzleyicimiz onlar. Aman onları karşımıza almayalım” diyorlar.

Türkiye’de hayat artık diziler üzerinden tartışılır oldu
Türkiye’de tartışacak bu kadar çok şey varken, biz dizileri tartışır olduk. Bu yoksullukla alakalı. Sadece maddi yoksulluk değil, manevi bir yoksulluğun içine de girdik. Toplum hızla cahilleşiyor. Kimse sinemaya, tiyatroya gitmiyor, kitap okumuyor. Kültür tüketmek maliyetli bir iş. Oysa televizyon evinde seyirciye sunulan bedava bir şey. O seçeneksizlik içerisinde onları heyecanlandıracak şeyleri seyrediyorlar. Dolayısıyla televizyona iş üretenler de hayatını böyle idame ettirenlerin algısına, standardına, vicdanına, ahlaki değerlerine göre iş yapıyor.

Bu üretimin sonucunda da hayat diziler üzerinden tartışılıyor. Artık bu taşın altına birilerinin elini sokması lazım. Kimse risk almıyor. Televizyon yöneticilerinin standartını yükseltmek lazım. Çünkü mali yapılanmalardan gelenler yönetici oluyor. Dramatik sanatlar, edebiyat veya iletişim okumuş insanlar yönetici olmalılar. Televizyon bir özel sektör, ama aynı zamanda içerik de üretmek zorunda.

06.01.2007
Haber: Oya DOĞAN


http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=cikolata_detay&hkat=1&hid=10477 (http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=cikolata_detay&hkat=1&hid=10477)

saXas
06-01-07, 12:26
cok tatli.. ben hep havva ana diye sözederim meral okaydan.. ilkin ikinci baharda kasapcinin hanimi rolunde izledim ve begendim ve sonra havva ana olarak cikti karsima.. ve o rolunde beni kendine hayran birakmis hatun kisi.. yazdigi sarki sözlerinide unutmamak lazim. sevgili sezenle birlikte siir tadinda sarki sözleri yazmisti ve bunlarin cogunu levent yuksel okumustu tabi bide sezen..

ne diyeyim ALLAH basimizdan eksik etmesin..

yurdanur_mehmet
07-01-07, 13:07
'Beynelmilel' bir ironi

Cuma gündüz saatlerinde Kim Ki-Duk'un 'Zaman' filmine bilet almak üzere Beyoğlu Alkazar'ın gişesine eğilenleri komik bir cevap bekliyordu: "Daha filmin kopyası elimize ulaşmadı, bekliyoruz, 21:30'a inşallah!"
Mesela 1982'de Adıyaman'da rastlanabilecek bu cümle, isabet
oldu, bizi 'Beynelmilel'e yolladı.
O dönemi üstüne daha da yük bindirip ağırlaştırarak, kasvetini katmerlendirerek anlatan hikâyelerin tersine, 'Beynelmilel' şahane ironi yaparak, gayet güzel dalgasını geçerek, ama cıvımadan, tatlı-içli hicvediyor.
Cezmi Baskın, say neler yapmış deseniz sayamayacağım biri. Bu filmde görüyoruz ki çok imkânlı bir yüz, çevresinde ne hikâyeler döndürülebilecek bir burun, ama sadece ondan ibaret de değil. Diğer her şeyi doğal biçimde gölgeleyecek o burun, biraz yukarıdaki iki adet küçük kısık gözün hüznünü, neşesini, çaresizliğini, şaşkınlığını örtemiyor.

Meral Okay (ki projenin koordinatörü ve filmin annesi bir nevi), 'İkinci Bahar'ın Kasap Melahat'i olarak oyunculuktaki o kendiliğinden, oynamaz gücünü yıllar önce zaten ispat etmişti ama buradaki turkuvaz taytlı, leopar üstlü komikliği de, Dilber Ay ve Özgü Namal'la hasbıhaldeykenki light bilgeliği de çok hoştu.
Özgü Namal ne kadar yetenekli. Ve ne kadar güzel, ne kadar bebek. En büyük şanssızlığı, 'Kurtlar Vadisi' çıkışı olsa gerek. Orada canlandırdığı karakteri de, sonra o rolü tuhaf biçimde kuşanmasını da, duyuyorum ki maalesef tek itici bulan ben değilmişim. Daha ısınacağımız bir işle parlasaymış, çok belli ki çok severmişiz. Bu filmin en büyük sürprizlerinden biri bu oldu: 'Beynelmilel'den Özgü Namal'ı sevmiş biçimde çıkmak.




http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=209332 (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=209332)

nur33
16-01-07, 10:18
O kadar sürprizli ki

Memuriyet hayatına son verip hayatının tüm renklerini işi haline getiren Okay, Türkiye gündemine oturan dizilere imza attı. Son olarak senaryosuna vurulduğu Beynelmilel'de konsomatris olarak çıkıyor karşımıza

http://www.milliyet.com.tr/2007/01/16/magazin/resim/amag.jpg BİR PORTRE / ASU MARO

Bir anda alınan kararla değişen bir hayat hikâyesi onunki. 23 yaşında Ankara'da yükselen bir memurken elinde bavuluyla İstanbul'da bulur kendini. Adeta bir Türk filmi sahnesi. Ama bu filmin kahramanı, ayakları yere basan, güçlü bir Çerkez kızıdır. Üstelik bir subay çocuğu olarak adaptasyon yeteneği de çok gelişmiştir. Şehir şehir dolaşarak geçen çocukluk ve genç kızlığın ardından İstanbul'a kök salar artık.
Ailelerinin muhalefetine rağmen çok genç yaşta evlenen Kayseri Uzunyaylalı komşu çocukları Türkan ile Ata'nın ikinci çocuğu olarak 20 Kasım 1959'da Ankara'da doğar Meral Okay; o zamanki adıyla Meral Katı. Babası hukuk eğitimi almış bir askerdir, Meral 1 yaşındayken Balıkesir'e taşınırlar. Çocukken bütün rekabeti ağabeyi Mecit'le ve lojmanlardaki diğer oğlanlarladır. Kız çocuklarının evcilik oyunlarını çok sıkıcı bulur, kovboyculuğu tercih eder hep.

Yedi aldığında üzülür

İlkokula Balıkesir'de başlar, Ağrı, Çorlu, İskenderun'da devam edip Ankara'da bitirir.
İskenderun'u ve lezzetlerini hiç unutmaz. Askeri servisle gittiği okuldan eve faytonla, bir elinde 'kahke', bir elinde şalgam suyuyla döner. Annesi "Sen aslında Çerkez değil Arapsın herhalde" diye takılır ona.
Yedi aldığında üzülen 'inek' bir öğrencidir. Milliyet Yayınları'nın mavi kitaplarıyla başlayan okuma tutkusu klasiklerle devam eder, ortaokulda artık babasının hukuk kitaplarını hatmeder hale gelmiştir. Kendisini yazıyla ifade etmekteki yeteneğini fark eden öğretmenleri edebiyat okumasını önerirler. Onun gönlünde ise siyaset bilimi yatmaktadır.
Genç kız olduğunu biraz geç fark eder. Ortaokul yıllarında aşk meşkten ziyade voleybol, basketbol, yüzme doldurur hayatını. Bahçelievler'in en renkli dönemidir, ayaklarında patenlerle dolaşır, duvar tepelerinde gece yarılarına kadar şarkılar söylerler. Ta ki iki sokak arkalarına MHP Genel Merkezi açılana ve kendi deyimiyle "çocukluk arkadaşları korkutucu ağabeylere dönüşene kadar".
Liseden sonra siyaset bilimi ve kamu yönetimi okumak üzere üniversiteye girer, ama Türkiye'nin yangın yıllarıdır, aileden para almamak gibi de bir inadı olduğundan çalışmaya başlar. Önce Toprak Mahsulleri Ofisi, ardından TBMM... Beş yıllık devlet memurluğu boyunca bilir ki hayatı böyle geçmeyecek.
Beklediği fırsat 1983 yılında gelir. Günaydın gazetesinde çalışmak üzere İstanbul'a çağrılır ve anında kabul eder. Annesi bir sene sonra döneceğini umarak yatak odasını bozmasa da Meral Okay derhal Gümüşsuyu Emektar Sokak'taki ilk evini tutar ve Günaydın'dan sonra İletişim Yayınları'nın kuruluşunda, ardından Playboy'u çıkaran ekipte yer alır. Erkekler dünyası hep daha emniyetli gelir ona.

http://www.milliyet.com.tr/2007/01/16/magazin/resim/amag1.jpg

Yeşilçam yılları başlar

Ankara'dan tanıdığı sevgili eşi Yaman Okay'la beraber sinema da girer hayatına. 1984'te evlenirler ve Bilge Olgaç'ın "Gülüşan" filmiyle Yeşilçam yılları başlar Meral Okay'ın. "Oranın kendine göre bir disiplini ve ahlakı vardır. O kadar bereketli, zinde, özel insanların olduğu bir yerdi ki..." diye anlatır Yeşilçam'ı.
Çok çalışıp az kazandıkları, kocaman bir aile gibi yaşadıkları o yıllar hayatının en şahane dönemidir ona göre. Küçük küçük işlerde çalışarak kendine sevmediği şeyi yapmama özgürlüğü kazandırmayı da o dönemde öğrenir, en büyük acıyı bile efendice yaşamanın mümkün olduğunu da... 1993'te Yaman Okay'ı kaybettikten sonra üzerine üzerine gelen Gümüşsuyu sokaklarını terk edip Boğaz'a yerleşir.
Eşinin ona yadigârlarından biri kadim dostu Sezen Aksu'dur. Birlikte çalıştığı Aksu'yla dostluğundan unutulmaz şarkı sözleri de çıkar ortaya, "Masum Değiliz", "Adı Bende Saklı" gibi... Özel televizyonlar, PR işleri, lokantacılık derken oyunculuk çıkıverir ortaya.
Kamera önü deneyimi Yeşilçam filmlerinde kalabalık yapmaktan ibaret olan Meral Okay, yapımcı arkadaşlarının ısrarıyla "İkinci Bahar"ın Kasap Melahat'i olarak bulur kendini. Bunu "Yedi Tepe İstanbul"daki Havva Ana izler. Ama, oyunculuk hiçbir zaman hayatının işi değil, çok sevdiği bir ekiple paylaşabileceği bir keyiftir onun için. "Beynelmilel"deki gibi.

Yönetmenlerin ısrarı

Ama, ondan önce "Asmalı Konak" fenomeni var. 1998 yılında yazdığı öykü 2002'de hayata geçer. Her zaman ilgisini çeken bir coğrafyada geçen bir aşk öyküsüdür anlattığı ve Türkiye'nin gündemine oturan bir dizi olur bu da tıpkı "İkinci Bahar" gibi.
Şimdi BKM Film'de Meral Okay. Onu ekiple buluşturan proje "Beynelmilel"e Sırrı Süreyya Önder'in gönderdiği senaryoyu okur okumaz vurulur. "O yıllardaki masumiyeti, vicdanı teslim etmek" gözüyle baktığı bu filmin muhakkak çekilmesidir tek derdi. Projeyi BKM'ye götürür, yönetmenler Muharrem Gülmez ve Sırrı Süreyya Önder'in ısrarıyla bir de konsomatris rolü oynar ki, izlemesi büyük keyif.
Hayatının tüm renklerini işi haline getirerek iş dışında yine iş yaparak yaşıyor şimdilerde. "Lezzetli bir tembelimdir" dediği günler biraz geride kalmış gibi... En azından şimdilik. Çünkü yaşlılık planı Gümüşsuyu'na dönüp bir giriş katında oturarak sokak kedilerini beslemek.
O zaman gene ünlü sofrasında dostlarını ağırlar, televizyon karşısında parmak kalınlığında dolmalar sarar belki... Sonra da yine 50 Cent'in müziği eşliğinde dans eder. O kadar sürprizli bir kadın ki, ondan her şey beklenir...


http://www.milliyet.com.tr/2007/01/16/magazin/amag.html (http://www.milliyet.com.tr/2007/01/16/magazin/amag.html)

-özgü_namal-
21-01-07, 08:25
O kadar sürprizli ki!

21.01.2007 ( Asu Maro / Milliyet )

Memuriyet hayatına son verip hayatının tüm renklerini işi haline getiren Meral Okay...

http://i123.photobucket.com/albums/o314/_nur_/19012007153030_724_447598mer.jpg

Bir anda alınan kararla değişen bir hayat hikâyesi onunki. 23 yaşında Ankara'da yükselen bir memurken elinde bavuluyla İstanbul'da bulur kendini. Adeta bir Türk filmi sahnesi. Ama bu filmin kahramanı, ayakları yere basan, güçlü bir Çerkez kızıdır. Üstelik bir subay çocuğu olarak adaptasyon yeteneği de çok gelişmiştir. Şehir şehir dolaşarak geçen çocukluk ve genç kızlığın ardından İstanbul'a kök salar artık.
Ailelerinin muhalefetine rağmen çok genç yaşta evlenen Kayseri Uzunyaylalı komşu çocukları Türkan ile Ata'nın ikinci çocuğu olarak 20 Kasım 1959'da Ankara'da doğar Meral Okay; o zamanki adıyla Meral Katı. Babası hukuk eğitimi almış bir askerdir, Meral 1 yaşındayken Balıkesir'e taşınırlar. Çocukken bütün rekabeti ağabeyi Mecit'le ve lojmanlardaki diğer oğlanlarladır. Kız çocuklarının evcilik oyunlarını çok sıkıcı bulur, kovboyculuğu tercih eder hep.

Yedi aldığında üzülür
İlkokula Balıkesir'de başlar, Ağrı, Çorlu, İskenderun'da devam edip Ankara'da bitirir.
İskenderun'u ve lezzetlerini hiç unutmaz. Askeri servisle gittiği okuldan eve faytonla, bir elinde 'kahke', bir elinde şalgam suyuyla döner. Annesi "Sen aslında Çerkez değil Arapsın herhalde" diye takılır ona.

Yedi aldığında üzülen 'inek' bir öğrencidir. Milliyet Yayınları'nın mavi kitaplarıyla başlayan okuma tutkusu klasiklerle devam eder, ortaokulda artık babasının hukuk kitaplarını hatmeder hale gelmiştir. Kendisini yazıyla ifade etmekteki yeteneğini fark eden öğretmenleri edebiyat okumasını önerirler. Onun gönlünde ise siyaset bilimi yatmaktadır.

Genç kız olduğunu biraz geç fark eder. Ortaokul yıllarında aşk meşkten ziyade voleybol, basketbol, yüzme doldurur hayatını. Bahçelievler'in en renkli dönemidir, ayaklarında patenlerle dolaşır, duvar tepelerinde gece yarılarına kadar şarkılar söylerler. Ta ki iki sokak arkalarına MHP Genel Merkezi açılana ve kendi deyimiyle "çocukluk arkadaşları korkutucu ağabeylere dönüşene kadar".

-özgü_namal-
21-01-07, 08:26
Liseden sonra siyaset bilimi ve kamu yönetimi okumak üzere üniversiteye girer, ama Türkiye'nin yangın yıllarıdır, aileden para almamak gibi de bir inadı olduğundan çalışmaya başlar. Önce Toprak Mahsulleri Ofisi, ardından TBMM... Beş yıllık devlet memurluğu boyunca bilir ki hayatı böyle geçmeyecek.

Beklediği fırsat 1983 yılında gelir. Günaydın gazetesinde çalışmak üzere İstanbul'a çağrılır ve anında kabul eder. Annesi bir sene sonra döneceğini umarak yatak odasını bozmasa da Meral Okay derhal Gümüşsuyu Emektar Sokak'taki ilk evini tutar ve Günaydın'dan sonra İletişim Yayınları'nın kuruluşunda, ardından Playboy'u çıkaran ekipte yer alır. Erkekler dünyası hep daha emniyetli gelir ona.

Yeşilçam yılları başlar
Ankara'dan tanıdığı sevgili eşi Yaman Okay'la beraber sinema da girer hayatına. 1984'te evlenirler ve Bilge Olgaç'ın "Gülüşan" filmiyle Yeşilçam yılları başlar Meral Okay'ın. "Oranın kendine göre bir disiplini ve ahlakı vardır. O kadar bereketli, zinde, özel insanların olduğu bir yerdi ki..." diye anlatır Yeşilçam'ı.

Çok çalışıp az kazandıkları, kocaman bir aile gibi yaşadıkları o yıllar hayatının en şahane dönemidir ona göre. Küçük küçük işlerde çalışarak kendine sevmediği şeyi yapmama özgürlüğü kazandırmayı da o dönemde öğrenir, en büyük acıyı bile efendice yaşamanın mümkün olduğunu da... 1993'te Yaman Okay'ı kaybettikten sonra üzerine üzerine gelen Gümüşsuyu sokaklarını terk edip Boğaz'a yerleşir.

Eşinin ona yadigârlarından biri kadim dostu Sezen Aksu'dur. Birlikte çalıştığı Aksu'yla dostluğundan unutulmaz şarkı sözleri de çıkar ortaya, "Masum Değiliz", "Adı Bende Saklı" gibi... Özel televizyonlar, PR işleri, lokantacılık derken oyunculuk çıkıverir ortaya.

-özgü_namal-
21-01-07, 08:26
Kamera önü deneyimi Yeşilçam filmlerinde kalabalık yapmaktan ibaret olan Meral Okay, yapımcı arkadaşlarının ısrarıyla "İkinci Bahar"ın Kasap Melahat'i olarak bulur kendini. Bunu "Yedi Tepe İstanbul"daki Havva Ana izler. Ama, oyunculuk hiçbir zaman hayatının işi değil, çok sevdiği bir ekiple paylaşabileceği bir keyiftir onun için. "Beynelmilel"deki gibi.

Yönetmenlerin ısrarı
Ama, ondan önce "Asmalı Konak" fenomeni var. 1998 yılında yazdığı öykü 2002'de hayata geçer. Her zaman ilgisini çeken bir coğrafyada geçen bir aşk öyküsüdür anlattığı ve Türkiye'nin gündemine oturan bir dizi olur bu da tıpkı "İkinci Bahar" gibi.
Şimdi BKM Film'de Meral Okay. Onu ekiple buluşturan proje "Beynelmilel"e Sırrı Süreyya Önder'in gönderdiği senaryoyu okur okumaz vurulur. "O yıllardaki masumiyeti, vicdanı teslim etmek" gözüyle baktığı bu filmin muhakkak çekilmesidir tek derdi. Projeyi BKM'ye götürür, yönetmenler Muharrem Gülmez ve Sırrı Süreyya Önder'in ısrarıyla bir de konsomatris rolü oynar ki, izlemesi büyük keyif.
Hayatının tüm renklerini işi haline getirerek iş dışında yine iş yaparak yaşıyor şimdilerde. "Lezzetli bir tembelimdir" dediği günler biraz geride kalmış gibi... En azından şimdilik. Çünkü yaşlılık planı Gümüşsuyu'na dönüp bir giriş katında oturarak sokak kedilerini beslemek.

O zaman gene ünlü sofrasında dostlarını ağırlar, televizyon karşısında parmak kalınlığında dolmalar sarar belki... Sonra da yine 50 Cent'in müziği eşliğinde dans eder. O kadar sürprizli bir kadın ki, ondan her şey beklenir...



kaynak:milliyet

kutbettin
27-06-07, 16:33
Yeditepe İstanbul'da ve Beynelmilel'de çok iyi bir oyuncu olduğunu ispatlamış insa. Çok seviyorum onu izlemeyi.

computerhand
11-02-08, 16:19
:img-wink:bence çok iyi bir oyuncu ve senarist bayılıyorumm:img-yes:

soora
23-02-08, 10:34
http://forumistanbul.com/images/portre/meral_okay.jpghttp://turkishtime.org/ocak/images/93-1-2.jpg
http://milliyet.com/2005/12/23/pazar/resim/paz0410.jpg
meral okay çok ama çok başarılı bir oyuncu onu çok seviyoruz.

soora
23-02-08, 10:37
Artık Kaçmıyorlar
Bugüne kadar basından sürekli kaçan Hande Ataizi ve sevgilisi Philippe Amram, Dilara Endican ile Meral Okay'ın Q Jazz Bar'da birlikte verdiği doğum günü partisinde ise gayet rahattı. Zaman zaman aralarının açıldığına dair dedikodular çıkan çift, Marie Claire dergisine sarmaş dolaş poz verirken her şeyin yolunda olduğunu göstermek ister gibiydi...