Güzelliğin Portesi: Film İncelemesi

161

Senaryosu Mucize Doktor’dan da tanıdığımız Pınar Bulut’a ve Onur Koralp’e ait olup başrollerinde Burçin Terzioğlu ve Birkan Sokullu’nun bulunduğu BKM yapımı bir film ile karşı karşıyayız. Filmin özgün hikayesi Güney Kore’ye ait olsa da Tayland ve Türkiye’de de senaryolaştırılıp çekimlerine ilk Türkiye’de başlandığını biliyoruz.
Filmin genel hikayesi ise “Yıllardır babası ile görüşmeyen Nisan bir gün aldığı haber ile birlikte babasının evine döner. Yıllar önce laçtığı bu eve geri dönen Nisan, çok geçmden neden buradan kaçtığını da hatırlamaya başlar… Nisan artık kendisini ve sevdiklerin korumak adına evde yaşanan gizemli olayları çözmek zorundadır.” olarak özetleniyor.
Bundan sonra yazacaklarım ciddi spoiler içerir benden demesi, önce filmi izlemenizi tavsiye ederim.

Filmin ilk sahnesinde yaşlı bir ressam beliriyor, büyük bir köşkte tek başına… Sonra adamı mutfağa giderken görüyoruz, açık bir kapı uçuşan perdeler… Klişelere boğulsak da gerilmeye başlıyoruz hafiften. Adam sonra atölyesine dönüyor ve resminin başına geçiyor. Arkada bir silüet… Şak! Bıçak darbesi boğazında!
İşte her şey buradan sonra başlıyor. Nisan babasının ölüm haberini aldıktan sonra, eşi ve çocuğuyla köşke doğru yol alıyor. Onların, uçaktan inip arabayla yaptıkları yolculukta, altta çalan rap müzikle beraber yönetmen tam bir İstanbul portesi çizmiş. Köşke vardıklarında ise dış çekimlerinde tek başına bile ürkütücü olan bir yer görüyoruz. Hemen hemen her bir sahnede yaratılan klostrofobik ortam da gayet gizemli ve ürkütücüydü.
Filmin final bölümüne gelmeden de klişelerden bahsetmesek olmaz sanki, beyaz gecelikli saçı önde kız, elinde bez bebekle dolaşan küçük çocuk uzun ve dar koridorlarda ahşap parkeler üzerinde sek sek oynayan küçük çocuk… Nisan’ın içtiği ilaçların kutusu bile yerli değildi ya da alışverişten geldiklerinde poşetlerin kraft kağıdığından yapılması falan… Beni rahatsız etmedi aslında bunlar ama yine Amerikanvari yeri belirtelim.

Aslında filmde düğümler son 20 dakikada çözülüyor, her şey bir anda anlam kazanmaya başlıyor. İlk olarak Melisa Şenolsun’un hizmetçi diye tanıyıp, kurgulanmış ölüm sahnesinin akabinde, kızımızı asıl kimliğinde galeri sahibinin arabasında görüyoruz. İntikam motivasyonunu ve olayın perde arkasındaki tüm detayları burada öğreniyoruz. İki kardeş küçükken yaşadıkları travma sonrasında azili psikopatlara dönmüş ve intikam peşine düşmüş. Aslında film her ne kadar burada çözümlenmeye başlasa da en büyük hatalar da burada yapılmış ne yazık ki. Ucu açık olan bir sürü öğe bırakıyor arkasında. Mesela, hizmetçi kızın bıçaklanma sahnesinin ardından iki kardeş mutfakta yalnız kalmalarına rağmen, polisten kaçmaya çalışırken Özgür neden kardeşini sürükleyerek çekti? Alin’in duş sahnesinde duvara yazıyı kim yazdı? Üstelik kapı içeriden kilitliyken? Ya da ilk sahnede ressam, tabloya fırça darbesini attıktan sonra resimdeki kadın nasıl kayboldu? Bunların yanı sıra Nisan’ın bıçaklanmasının akabinde gösterdiği performans ise oldukça düşündürücüydü ve pek tabi, balta yemiş polisin…

Toparlayacak olursak, yine de filmin hoş vakit geçirttiğini belirteyim. Cinsiz ya da din öğesi barınmadan korkutan ender filmlerden olduğu için desteklenmesi gerektiği görüşündeyim, film tüm simatografik hataları gerek kamera kullanımı, teknik detaylar; ışık, mekan, müzikle kompanse edebilmiş.
Şimdiden herkese iyi seyirler!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin
Lütfen adınızı girin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.